Header Ads

Header ADS

İran'a karşı saldırganlık savaşının erken olası sonuçları.

Küçük ülkeler "tarafız" bir duruşa yönelecek mi?

Giriş

Iran savaşı vasıtasıyla, ABD askeri üssüne misafirlik yapmanın ülkeyi daha güvenli hale getirmediği, ancak yüksek ihtimalle birincil hedef haline getirdiği kanıtlanmıştır.

Ülkelerindeki ABD askeri hava üslerine, ve herhangi bir saldırı durumunda ABD'nin desteğine güvenmenin sahte- güvenci, tüm dünyanın önünde paramparça oldu. Aile devletlerindeki tüm ABD askeri üsleri İran tarafından öyle bir ölçüde yok edildi ki, onları onarmak milyarlarca dolara mal olacak ve yıllarca sürecektir. Bu aile-devletlerinin ise geleceği karanlık. İran'da rejim değişikliği beklerken, bu aile devletlerinde rejim değişikliği olasılığı er ya da geç daha olası görünüyor.

"Yüksek ihtimalle birincil hedef" olma ve  “koruyucu” sahte-nitelik, özellikle bir süper güce ait bir yabancı askeri üsse ev sahipliği yapmanın doğasında olan paradokstur. Bu ülkeler, İran'da saldıranların kendileri olmadığını savunarak ülkelerindeki ABD askeri üslerine yapılan saldırılara karşı çıkıyor. Askeri üslere ev sahipliği yapmanın “Ortaklık yoluyla suçluluk" olduğunu gizliyorlar.  Süper gücün düşmanının gözünde ev sahibi ülke tarafsız değildir çünkü düşman için lojistik, bölgesel ve siyasi platformu sağlamaktadır. Üsler, süper güç için bir "kuvvet arttıran" yapılardır, bu yüzden ona saldırmak doğrudan o süper gücün yeteneklerini zayıflatmanın bir yoludur. Askeri üsler yüksek değerli stratejik hedeflerdir. Komuta merkezleri, istihbarat tesisleri, hava filoları ve silah stoklarını içerirler. Onları yok etmek veya onlara hasar vermek, saldırgan için önemli bir stratejik zafer sağlar.

İran'ın bölgedeki ABD üslerine yaptığı saldırılar birçok amaca hizmet ediyor:1) Süper gücün eylemlerine karşı misilleme yapmak; "Cezalandırmak" 2) Süper güce ve dünyaya onların varlıklarının savunmasız olduğunu göstermek; "Güç Gösterisi", 3) Ev sahibi ülkeye askeri ittifaklarının sonuçları hakkında bir mesaj göndermek; "Sinyal verme."

Bu bağlamda, ev sahibi ülkenin güvenliği sadece kendi çatışmalarına bağlı değil, aynı zamanda süper gücü içeren her uluslararası krizle doğrudan bağlantılıdır. Örneğin, ister istesinler ister istemesinler. ABD ile İran arasındaki bir çatışma, Irak, Katar veya Kuveyt gibi ülkelerin toprakları üzerinde ve "aleyhi" bir çatışmaya dönüşür.


Yakın gelecekteki süreç,
"askeri üslerle ittifak “tan askeri üsler olmadan ittifaka" yönünde, "bağlantısızlık" yönüne doğru bir eğilim gibi görünüyor - tarafsız bir duruş.

Ülkeler Neden ve Ne Kadar Süre Üs Barındıracak?

Soru şu: Japonya, Güney Kore, Almanya, Katar ve diğerleri gibi ülkeler neden ABD üslerine ev sahipliği yapıyor? Çünkü teoride amaçlanan faydalar risklerden daha ağır basıyor.

1. Varsayılan " (amaçlanan fayda olarak) caydırıcılık:" Her şeyden önce, bir üssün birincil amacı, olası bir saldırıyı "önlemektir". Mantık, bir rakip ülkenin,  süper güçten doğrudan ve anında askeri bir yanıt alacağı diğer bir ülkeye saldırmadan önce iki kez düşünmeye zorlamasıdır. Kuzey Kore ile karşı karşıya olan Güney Kore gibi ülkeler için bu, anlatılarda somut ve günlük bir gerçeklik olarak görülüyor. Anlatıların aksine, gerçekte Güney Kore'deki ABD üssü sadece bir hedef değil ayni zamanda bir “bubi Tuzağı”  ve yanıt mekanizmasıdır.

2. Gerçek "ekonomik faydalar: " Üsler büyük ekonomik itici güçler olabilir. Yerel iş alanları sağlar, sözleşmeler ve harcamalarla yerel ekonomiye para kazandırır ve genellikle süper güçten önemli yardım veya askeri donanım indirimleri alır.

3. "Siyasi etki ve modernleşme" varsayımı: "Bir üs barındırmak, küçük bir ülkeye dünyanın en güçlü başkentlerine doğrudan bir bağlantı sağlar. Ayrıca teknoloji, eğitim ve askeri doktrin transferini kolaylaştırarak ev sahibi ülkenin kendi kuvvetlerini modernleştirir.

4. Çoğu durumda gerçekte "İç Güvenlik:" Çoğu rejim için bir süper gücün varlığı iç ayaklanmaya, devrim veya darbe girişimlerine karşı bir garanti olarak da görev yapar. Bu, tek kutuplu dünya düzenindeki yönetici elitler için güven sağlayıcı bir uygulama olmuştur, ancak kanıtlandığı gibi, gelinen yerde çok kutuplu dünya düzeninin dönüşüm aşamasındayız.

Askeri üslerin varlığı ile uyumlu "Sahte Güvenç"

İran'ın Körfez "Aile Devletleri “ne yaptığı saldırılar bu "sahte güveni" "paramparça etti".  "Aile Devletleri’nin yanlış beklentisi, ABD üslerine ev sahipliği yaparak güvenlik şemsiyesi teorisi altında faaliyet göstermesi ve güçlü bir son çare garantisi kazanmasına dayanıyor. “Yanlış varsayım ve beklenti”; Onlara yapılan bir saldırı, ABD'ye yapılan saldırıdır. Ancak somut gerçekte İran saldırıları farklı bir dinamik gösterdi. Saldırı ev sahibi ülkeye değil, ABD'ye bölgedeki varlığına yapıldı. Ev sahibi ülkenin toprakları savaş alanına dönüştü ve egemenliği her iki taraf tarafından da ihlal edildi. ABD saldırıları engelleyemedi ve aile-devletleri ne kendilerini provoke eden ABD saldırılarını ne de İran'ın misillemesini durdurmakta güçsüz kaldılar.  Bu yıkıcı özgüven sadece askeri anlamda değil, hem ekonomik hem de siyasi açıdan gerçekleşti.

ABD askeri üslerine ev sahipliği yapmanın Körfez aile devletlerine ekonomik ve siyasi maliyeti

Hasarın onarılması için gereken maliyet ve zaman, hem ABD hem de ev sahipleri için tahminlerin çok ötesinde, ayrıca onarım için uzun süre gerekli. Ancak en büyük maliyet, egemenliğin kaybı ve bunun yaratacağı iç siyasi karmaşadır. Ev sahibi hükümet, süper güç müttefiki olan güçlü bir komşusu ile kendi kamuoyu arasında sıkışıp kalmış durumda; kamuoyu genellikle yabancı askeri varlığa karşıdır. Körfez ülkeleri için özellikle bu durum din ve mezhepler nedeniyle daha inceliklidir.

Bu yüzden çok kutuplu dünya düzeni çağında bir süper gücün askeri üssüne ev sahipliği yapması "devasa boyutlarda iki ucu keskin olan bir kılıçtır" çünkü ev sahibi ülkeyi süper gücün çatışmalarında aksi takdirde var olmayacak olan tehditleri üzerine çeker, ülkeyi daha önemli ve muhtemel ilk hedef haline getirir. Çünkü koruma vaadi, süper gücün eylemleri (ev sahibinin değil) bir saldırıyı tetiklediğinde, ya da süper gücün çıkarları değiştiğinde ve ülke savunmasız kaldığında "sahte bir güvence" haline gelir. İran’ın Körfez’deki ABD üslerine yaptığı son saldırılar bu noktayı doğrulayan "mükemmel bir örnek olmuştur ”. Körfez'deki ev sahibi ülkelerin bu üslerde kontrol sahibi olmadığı ve yaratılan sonuçların ağırlığını ülkenin üstlendiği gerçeğini gösterdi.

Rejim Değişikliği Olasılıkları

Daha önce (başka bir makale de ) belirttiğim gibi, tek kutuplu dünya döneminde çoğu durumda ABD askeri üsleri herhangi bir siyasi ayaklanma, devrim veya darbe için bir "engelleme" olarak işlev görüyordu. Çok kutuplu dünya düzeninde olası bir "rejim değişikliği" spekülatif değil ama olası. Yabancı bir askeri varlık, hükümetin itaatinin son derece popüler olmayan bir sembolü haline gelebilir; bu da hükümeti içeriden istikrarsızlaştırabilecek milliyetçi veya dini muhalefeti körükleyebilir. Körfez'deki "aile devletleri" hakkında bahsettiğim "karanlık" gelecek, ev sahibi ülkenin her iki dünyanın en kötüsüne sahip olduğu bir gelecek: dış düşmanların hedefi ve iç çekişmelerin kaynağı. Koşullar ve durumlar "kasvetli “den "yapısal olarak sürdürülemeze dönüşür. Aile devletleri için ittifak modeli sadece stratejik bir risk değil,  aynı zamanda sahip oldukları her iç zayıflıkla doğrudan etkileşime giren varoluşsal bir risk haline gelir.

Bu açıda, bu devletler içinde rejim değişikliği olasılığı sadece olası değil, aynı zamanda savaşı kimin "kazandığına" bakmaksızın, büyük bir savaşın neredeyse kaçınılmaz bir sonucu gibi görünüyor. Ev sahibi ülkeler, herhangi bir kazanç beklentisi olmadan çatışmanın bedelini ödüyor; bu da tarafsızlığı en güvenli yol haline getiriyor ve stratejik mantığın tartışılmaz bir parçası kılıyor.

Diyalektik olarak bunu gerçek bir dünya olayı incelemesi olarak düşünürsek,  süper güç askeri üssüne ev sahipliği yapma riski eşit değildir; bu ev sahibi ülkenin iç yapısı ve ekonomik gerçekliğine bağımlı olarak artar veya zayıflar.

Yapılan vurgulamaları birbirine bağlarsak, "çift taraflı keskin kılıç “bu özgül devletler için çok daha tehlikeli bir şeye dönüştürüyorlar. Aile Devletleri ve diğer savunmasız ulus-devletler için "her yönüyle keskin kılıç" haline geliyor. Bu devletler özellikle iç güvenlik sorunlarıyla benzersiz şekilde savunmasız olduğunda,  onlar için "koruyucu" dinamiği, çok kutuplu bir çatışmada neredeyse tamamen bir “olumsuz yük” haline geliyor. Çünkü bir çatışma durumunda aynı anda(ABD üssüne) dış bir saldırıyı tetikler (ve tetikledi), ekonomik temeli çökertir (petrol geliri ve petrol dışı sektörlerin kaybı), insani bir kriz yaratır (gıda ve mal eksikliği) ve iç siyasi “gazları “ (çoğunluk nüfus vs. yönetici azınlık) ateşler.

Körfez aile devletleri söz konusu olduğunda, bunlar yaygın anlamda ulus-devletler olarak tanımlanamaz, aile-feodal-mülkleridirler. Bunlar,  Şii çoğunluğu (Bahreyn'de olduğu gibi) Sünni azınlık veya büyük bir göçmen nüfusu üzerinde kabile grupları gibi yöneten küçük bir azınlıktır ve bunların hepsi kalıcı bir iç güvenlik sorunu, ateşlemeye hazır “gaz” durumunu yaratır.

Bu bağlamda, bu bölgedeki ABD üssü ve benzeri durumlar sadece dış bir hedef değil, aynı zamanda iç bir hızlandırıcıdır. Bu, yönetici ailenin kendi halkına karşı konumunu korumak için yabancı bir güce olan bağımlılığının nihai sembolü haline gelir. Ekonomik çöküşe yol açan dış bir çatışma bir kıvılcım sağlar. Ayaklanma artık sadece siyasi bir protesto değil, ülkenin güvenliğini yabancı bir süper güce ipotek veren ve ekonomik yıkımı getiren bir rejime karşı milliyetçi veya dini bir hareket olarak çerçevelenebilir. Askeri üs, muhalefetin nefret ettiği her şeyin fiziksel tezahürü haline gelir.

Ekonomik faktör

Körfez aile devletlerindeki tüm sistem, tek bir ekonomik kaynak (Petrol Bağımlılığı) üzerine kuruludur. Hürmüz Boğazı kapanırsa, gelir akışı sadece düşmekle kalmaz, tamamen durur ve ekonomiyi mahveder.

Tek ekonomik kaynaklara sahip ülkeler "diğer tüm kaynaklarda kendi kendine yeterlilikten yoksundur. Hürmüz Boğazı sadece petrol ihracatı için değil. Bu ülkeler petrol ihracatçısıdırlar ve "geri kalan her şeyin" -gıda, ilaç, imalat ürünleri- ithalatçılarıdırlar. Hürmüz’ün kapanması, para girmemesi ve yiyecek gelmemesi anlamına gelir. Devletin işlev görme, vatandaşlarına destek sağlama ve yabancı iş gücüne ödeme yapma yeteneği neredeyse anında çöker. Bu bir durgunluk değil; bu sistemik bir çöküş ve başarısızlıktır.

Körfez aile devletleri, turizm ve finans şirketleri için "Güvenli Sığınak" olma hayal ve yanılgısına sahipler. Dubai veya Doha gibi yerlerin tüm markalaşması, istikrar, lüks ve çalkantılı bir bölgede huzur vahası olmak üzerine kuruludurlar. Özellikle ABD üsleri aracılığıyla doğrudan tehdit eden bir savaş, bu imajı anında yok eder. Sermaye kaçışı anında ve felaket olur,  özenle geliştirdikleri petrol dışı sektörleri felç olur. Bunların istikrar gösterecek askeri güçleri yoktur ve ekonomik güçleri tamamen savaşın bozduğu barışa bağlıdır.

Çok Kutuplu Bağlam ve Tarafsızlık Gerekçesi

Tek kutulu bir dünyada, tek süper güçle birleşmek daha hesaplanmış bir risktir. Bu donemde süper gücün sözü daha fazla önem taşıyordu ve güç gösterme-yansıtma yeteneği eşsizdi.

Çok kutuplu bir dünyada, yükselen Çin, yeniden canlanan Rusya ve İran gibi bölgesel güçlerle birlikte, hesaplama tamamen değişiyor.  Bu aile-devletler artık sadece bir ABD üslerine ev sahipliği yapmıyor; kendilerini çok, örtüşen küresel ve bölgesel güç mücadelelerinin bir tarafına yerleştiriyorlar. Aynı anda ABD-Çin, ABD-Rusya çatışması ve ABD/İran-İsrail çatışmalarında potansiyel bir cephe hattı haline geldiler. Dünya tek kutuplu dünyadan çok kutuplu dünyaya aktarıldıkça, onlar "vekil bir savaş alanı" haline geliyorlar.

Çok kutuplu dünya düzeni, “koruma tekelini” parçalıyor. İran saldırılarının da gösterdiği gibi ABD artık tüm taraflara karşı mutlak korumayı garanti edemez. Bu durum onları neredeyse denk bir rakibe veya kendi süper güç destekçilerine sahip kararlı bir bölgesel güce karşı savunmanın maliyetini astronomik derecede yüksek ve belirsiz hale getiriyor.

"Risk ve fayda", bu denklemin her iki tarafı da şimdi aynı anda çöküyor.

İran saldırılarının gösterdiği gibi, hedef olma tehlikesi gerçek ve anında-hemen vardır. Japonya'daki ABD üsleri, örneğin Kadena Hava Üssü ve Yokosuka Deniz Üssü, sadece savunma tesisleri değildir; bunlar, ABD'nin Çin'e karşı güç yansıtma stratejisinde kilit düğümlerdir ve her çatışmada öncelikli hedefler haline gelirler. Risk (hedef) hâlâ devam eder. "

ABD şimdi en kritik savunma varlıklarını (Patriot ve THAAD füzeleri gibi) bu ülkelerden çekip başka yerlere taşıyacağına işaret ediyor. 2026 Ulusal Savunma Stratejisi NDS, Güney Kore'nin kendi birincil savunmasını yürütmesi gerektiğini ve ABD desteğinin "sınırlı" olacağını açıkça belirtiyor. Koruyucu şemsiye katlanıp geri alınıyor, ev sahibi ülke ise hedef olarak yalnız ama hareketsiz kalıyor. Fayda (koruma) geri çekiliyor-ortadan kalkıyor.

Bu durum, Tokyo ve Seul'deki liderler için acımasız bir stratejik hesaplamayı zorunlu kılıyor. Bu ülkelerden ABD'nin Çin'e karşı güç gösterimi için ileri üsler barındırmaları isteniyor, ancak Kuzey Kore'ye veya konvansiyonel bir saldırıya karşı kendi savunmaları için ABD varlıklarına güvenemeyecekleri söyleniyor. Yani bu ülkelerden “garantili koruma” olmadan ön saf devlet olma riskini üstlenmeleri isteniyor.

Argümanım, son olaylar ve resmi belgelerle doğrulanan üç temel üzerine kuruludur.

1) ABD Askeri Stoklarının Tükenmesi: Ukrayna'daki ve şimdi İran'daki eşzamanlı savaşlar ABD’de ciddi bir mühimmat krizi yarattı. Bu sadece lojistik bir sorun değil; stratejik bir sorundur.

2) İran'ın ucuz maliyetli insansız hava aracı kullanma stratejisi, modern savunmanın şaşırtıcı maliyetini ortaya çıkardı. ABD ve müttefikleri, düşürdükleri dronlardan 10 ila 70 kat daha pahalı olabilen önleme füzeleri kullanmak zorunda kalıyorlar. Bu, sürdürülemez bir ekonomik ve endüstriyel denklemdir.

3) İran'daki savaş, "Patriot hava savunma füzeleri", "Tomahawk kara saldırı füzeleri" ve "SM-3 önleme uçakları" gibi temel sistemlerin stoklarını hızla tüketiyor. Bunlar sıradan silahlar değil, hem ileri konuşlandırılmış ABD kuvvetlerini hem de onları barındıran müttefik ülkeleri korumak için gereken sistemlerdir. ABD kritik rezervlerini harcıyor.

Savunma uzmanları, en önemli sonucun mevcut savaşı verebilme yeteneği değil, bir sonraki savaşı caydıramaması olduğunu söylüyorlar. "THAAD" (Terminal Yüksek İrtifa Alan Savunması) gibi sistemlerin tükenmiş bir stoku, Pasifik'te Çin ile gelecekteki bir çatışmada ABD'nin güvenilirliği hakkında ciddi sorunlar doğurmaktadır. Bu "ertesi gün" sorusu ve sorununu oluşturuyor.

Beklediğim değişimi resmileştiren yeni yayımlanan 2026 Ulusal Savunma Stratejisi'ni (NDS) incelemek çok önemlidir. Bu, anavatan savunmasını ve Batı Yarımküreyi her şeyin önünde tutan radikal bir belgedir ve müttefiklere “kendi başlarına” olduklarını fiilen bildiren belgedir.

Yeni doktrin, ABD'nin müttefiklerine yalnızca "kritik ama sınırlı" destek sağlayacağını belirtiyor. Avrupa ülkelerine açıkça kendi konvansiyonel savunmalarının "birincil sorumluluğunu" almaları söyleniyor. Sınırlı Destek.

Doğu Asya müttefikleri için mesaj aynı. NDS, "Güney Kore'nin artık Kuzey Kore'yi caydırmanın "birincil sorumluluğunu" üstlenebileceğini öne sürerek ABD'nin rolünün büyük ölçüde azaltılmasına işaret ediyor. Kalan ABD kuvvetleri, ev sahibini savunmak için değil, Birinci Ada Zinciri ve Çin'e odaklanan "inkâr savunması" stratejisini desteklemek için yeniden yönlendirilecek. Yükü Kaydırmak.

ABD artık müttefikleri, savunması ortak öncelik olan stratejik ortaklar değil, Amerikan silahlarını satın alması gereken "müşteriler” olarak görüyor. Bir Ticari İlişki.

Sonuç

İran'daki savaş, bir ABD üssüne ev sahipliği yapmanın ne anlama geldiğine dair korkutucu bir canlı-atış gösterisi sundu. Tarafsızlıklarını ilan-iddia eden ABD üslerine ev sahipliği yapan Körfez ülkelerinin ABD askeri üssüne ev sahipliği yaptıkları sürece tarafsızlık, çatışmaya sürüklenmekten korunmanın bir yolunu bulamazlar.

Iran saldırıları ABD askeri üslerin ötesine geçerek uluslararası havaalanları, oteller ve ABD personelinin bulunduğu konut binalarını hedef aldı, bölgenin güvenli bir sığınak imajını sarstı ve anında ekonomik kaosa yol açtı. ABD askeri üsleri,  ev sahibi ülkeler için "koruyucu bir şemsiye” den "saldırı mıknatısına   dönüştü.

Japonya ve Güney Kore gibi ülkeler için bu yıkıcı bir çift darbe. İttifaklarının mantığı her zaman bir takas şeklindeydi:  ABD  ordusunun nihai koruması karşılığında hedef olma riskini kabul etmek. Artık bu yok.

"Bumerang etkisi" metaforu kullanırsak, ABD ve İsrail'in İran'ı çevreleme veya onunla çatışma stratejisi, Tahran'ı istikrarsızlaştırmak amacıyla tasarlanmış olsa da, asıl etkisi İran'ın komşularını ekonomik, sosyal ve siyasi olarak istikrarsızlaştırmak oldu ve bu da potansiyel olarak iç çöküşlerine yol açabilir. Silah (rejim değişikliği için İran'a saldırı), havada kavis çizerek kendi müttefiklerini vurabilir.

Bu özel durumun genelleştirilmesi, potansiyel bir tarihsel dönüm noktasını ortaya koymaktadır. Tükenmiş cephanelikler, yeni bir büyük savaş ve ABD stratejik doktrinindeki değişim gibi olayların bir araya gelmesi, ABD üslerinin sağlaması gereken "güvenlik garantisini" temelden değersizleştiren mükemmel bir fırtına yaratmaktadır.

ABD gerçekten de kritik silah kıtlığıyla karşı karşıya, yeni savunma stratejisi açıkça müttefiklerin savunmasını ikinci plana atarak iç güvenlik ve bölgesel savunmaya öncelik veriyor ve bu durum, Avrupa'dan Doğu Asya'ya kadar müttefikleri korkunç yeni bir gerçekle yüzleşmeye zorluyor: "koruyucu şemsiyeleri" olması amaçlanan üsler artık onları savunmasız ve açıkta bırakabilir.

Bu "vekil" modelinin sonu mu? Teorik, tarihsel ve pratik olarak bu imkansız. Bu durum, ülkeleri tarafsız bir tutum sergilemeye zorlayacaktır. Geleneksel "vekil " modelinde, bir ülke egemenliğini bir süper gücün üslerine ev sahipliği yaparak güvenlik karşılığında takas eder ve bu güvenlik güvenilir ve garantili olmalıdır. ABD üssüne ev sahipliği yapmak, tek kutuplu bir dünyada "güvenilir bir koruma garantisi" sağlıyordu. Askeri üs, ittifakın "ortak güvenliğinin" bir sembolüydü. İttifak eşitsiz bir ortaklık ve "işlemsel" di.

ABD her zaman kendi çıkarları doğrultusunda hareket etti ve ev sahibi ülkenin güvenliği ikincil bir husus olarak ele alındı.

ABD artık "sınırlı destek" doktriniyle birden fazla savaş yürüten "tükenmiş bir süper güç". Güvenilirlik ve güvenlik garantisi ortadan kalktı. ABD, ittifak sisteminin temelini fiilen yıkıyor. Savunma kaynaklarını geri çekerken savunmasız üsleri yerinde bırakarak, Washington müttefiklerinin artık stratejide harcanabilir ve savunmada inkar edilebilir, ileriye konuşlandırılmış platformlar olduğunu gösteriyor. Japonya, Güney Kore ve diğerlerinin liderleri için mantıklı yanıt, güvenilmezliğini bu kadar açık bir şekilde gösteren bir ortaktan ayırmaya başlamaktır.

Bu ülkelerdeki ABD kaynakları-varlıkları "başka savaşlara katılmak üzere geri çekiliyor" ve ev sahibi ülke savunmasız kalıyor. ABD ordusunun görevi, ev sahibi ülkeyi savunmaktan uzaklaştırılıyor. Askeri üs, süper gücün rakipleri için "birincil hedef" haline geliyor ve ev sahibi ülkeye saldırı-ateş açması nedenini yaratıyor.

Ülkeler için bir sonraki süreç, "askeri üslerle ittifak"tan "askeri üsler olmadan ittifaka", yani "bağlantısızlığa", yani tarafsız bir duruş sergilemeye doğru bir eğilim gibi görünüyor. Bir zamanlar düşünülemez olan tarafsızlık yolu, yakında küçük ülkeler için tek akıllıca seçenek gibi görünebilir.

Erdoğan A

6 Mart 2026

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.