İran'a karşı saldırganlık savaşının erken olası sonuçları.
Küçük ülkeler "tarafız" bir duruşa yönelecek mi?
Giriş
Iran savaşı vasıtasıyla,
ABD askeri üssüne misafirlik yapmanın ülkeyi daha güvenli hale getirmediği,
ancak yüksek ihtimalle birincil hedef haline getirdiği kanıtlanmıştır.
Ülkelerindeki ABD askeri
hava üslerine, ve herhangi bir saldırı durumunda ABD'nin desteğine güvenmenin sahte-
güvenci, tüm dünyanın önünde paramparça oldu. Aile devletlerindeki tüm ABD
askeri üsleri İran tarafından öyle bir ölçüde yok edildi ki, onları onarmak
milyarlarca dolara mal olacak ve yıllarca sürecektir. Bu aile-devletlerinin
ise geleceği karanlık. İran'da rejim değişikliği beklerken, bu aile
devletlerinde rejim değişikliği olasılığı er ya da geç daha olası görünüyor.
"Yüksek
ihtimalle birincil hedef" olma ve “koruyucu”
sahte-nitelik, özellikle bir süper güce ait bir yabancı askeri üsse ev
sahipliği yapmanın doğasında olan paradokstur. Bu ülkeler, İran'da
saldıranların kendileri olmadığını savunarak ülkelerindeki ABD askeri üslerine
yapılan saldırılara karşı çıkıyor. Askeri üslere ev sahipliği yapmanın “Ortaklık
yoluyla suçluluk" olduğunu gizliyorlar. Süper gücün düşmanının gözünde ev sahibi ülke
tarafsız değildir çünkü düşman için lojistik, bölgesel ve siyasi
platformu sağlamaktadır. Üsler, süper güç için bir "kuvvet arttıran"
yapılardır, bu yüzden ona saldırmak doğrudan o süper gücün yeteneklerini
zayıflatmanın bir yoludur. Askeri üsler yüksek değerli stratejik
hedeflerdir. Komuta merkezleri, istihbarat tesisleri, hava filoları ve silah stoklarını
içerirler. Onları yok etmek veya onlara hasar vermek, saldırgan için önemli
bir stratejik zafer sağlar.
İran'ın bölgedeki ABD üslerine yaptığı saldırılar birçok amaca hizmet ediyor:1) Süper gücün eylemlerine karşı misilleme yapmak; "Cezalandırmak" 2) Süper güce ve dünyaya onların varlıklarının savunmasız olduğunu göstermek; "Güç Gösterisi", 3) Ev sahibi ülkeye askeri ittifaklarının sonuçları hakkında bir mesaj göndermek; "Sinyal verme."
Bu bağlamda, ev
sahibi ülkenin güvenliği sadece kendi çatışmalarına bağlı değil, aynı zamanda
süper gücü içeren her uluslararası krizle doğrudan bağlantılıdır. Örneğin, ister
istesinler ister istemesinler. ABD ile İran arasındaki bir çatışma, Irak,
Katar veya Kuveyt gibi ülkelerin toprakları üzerinde ve "aleyhi" bir
çatışmaya dönüşür.
Yakın gelecekteki süreç, "askeri üslerle ittifak
“tan askeri üsler olmadan ittifaka" yönünde, "bağlantısızlık"
yönüne doğru bir eğilim gibi görünüyor - tarafsız bir duruş.
Ülkeler Neden ve Ne Kadar Süre Üs Barındıracak?
Soru şu: Japonya,
Güney Kore, Almanya, Katar ve diğerleri gibi ülkeler neden ABD üslerine ev
sahipliği yapıyor? Çünkü teoride amaçlanan faydalar risklerden
daha ağır basıyor.
1. Varsayılan "
(amaçlanan fayda olarak) caydırıcılık:" Her şeyden önce, bir üssün
birincil amacı, olası bir saldırıyı "önlemektir". Mantık, bir
rakip ülkenin, süper güçten doğrudan
ve anında askeri bir yanıt alacağı diğer bir ülkeye saldırmadan önce iki kez
düşünmeye zorlamasıdır. Kuzey Kore ile karşı karşıya olan Güney Kore gibi
ülkeler için bu, anlatılarda somut ve günlük bir gerçeklik olarak
görülüyor. Anlatıların aksine, gerçekte Güney Kore'deki ABD üssü sadece
bir hedef değil ayni zamanda bir “bubi Tuzağı” ve yanıt mekanizmasıdır.
2. Gerçek "ekonomik
faydalar: " Üsler büyük ekonomik itici güçler olabilir. Yerel iş alanları
sağlar, sözleşmeler ve harcamalarla yerel ekonomiye para kazandırır ve
genellikle süper güçten önemli yardım veya askeri donanım indirimleri alır.
3. "Siyasi
etki ve modernleşme" varsayımı: "Bir üs barındırmak, küçük bir
ülkeye dünyanın en güçlü başkentlerine doğrudan bir bağlantı sağlar. Ayrıca
teknoloji, eğitim ve askeri doktrin transferini kolaylaştırarak ev sahibi
ülkenin kendi kuvvetlerini modernleştirir.
4. Çoğu durumda
gerçekte "İç Güvenlik:" Çoğu rejim için bir süper gücün
varlığı iç ayaklanmaya, devrim veya darbe girişimlerine karşı bir
garanti olarak da görev yapar. Bu, tek kutuplu dünya düzenindeki yönetici
elitler için güven sağlayıcı bir uygulama olmuştur, ancak kanıtlandığı gibi, gelinen
yerde çok kutuplu dünya düzeninin dönüşüm aşamasındayız.
Askeri üslerin varlığı ile uyumlu "Sahte
Güvenç"
İran'ın Körfez
"Aile Devletleri “ne yaptığı saldırılar bu "sahte güveni"
"paramparça etti". "Aile Devletleri’nin
yanlış beklentisi, ABD üslerine ev sahipliği yaparak güvenlik şemsiyesi teorisi
altında faaliyet göstermesi ve güçlü bir son çare garantisi kazanmasına dayanıyor.
“Yanlış varsayım ve beklenti”; Onlara yapılan bir saldırı, ABD'ye yapılan
saldırıdır. Ancak somut gerçekte İran saldırıları farklı bir dinamik
gösterdi. Saldırı ev sahibi ülkeye değil, ABD'ye bölgedeki varlığına
yapıldı. Ev sahibi ülkenin toprakları savaş alanına dönüştü ve egemenliği
her iki taraf tarafından da ihlal edildi. ABD saldırıları engelleyemedi
ve aile-devletleri ne kendilerini provoke eden ABD saldırılarını ne de
İran'ın misillemesini durdurmakta güçsüz kaldılar. Bu yıkıcı özgüven sadece askeri anlamda
değil, hem ekonomik hem de siyasi açıdan gerçekleşti.
ABD askeri
üslerine ev sahipliği yapmanın Körfez aile devletlerine ekonomik ve siyasi
maliyeti
Hasarın onarılması için
gereken maliyet ve zaman, hem ABD hem de ev sahipleri için tahminlerin çok ötesinde,
ayrıca onarım için uzun süre gerekli. Ancak en büyük maliyet,
egemenliğin kaybı ve bunun yaratacağı iç siyasi karmaşadır. Ev sahibi
hükümet, süper güç müttefiki olan güçlü bir komşusu ile kendi kamuoyu
arasında sıkışıp kalmış durumda; kamuoyu genellikle yabancı askeri varlığa
karşıdır. Körfez ülkeleri için özellikle bu durum din ve mezhepler nedeniyle
daha inceliklidir.
Bu yüzden çok
kutuplu dünya düzeni çağında bir süper gücün askeri üssüne ev sahipliği yapması
"devasa boyutlarda iki ucu keskin olan bir kılıçtır" çünkü ev
sahibi ülkeyi süper gücün çatışmalarında aksi takdirde var olmayacak olan tehditleri
üzerine çeker, ülkeyi daha önemli ve muhtemel ilk hedef haline getirir. Çünkü
koruma vaadi, süper gücün eylemleri (ev sahibinin değil) bir saldırıyı
tetiklediğinde, ya da süper gücün çıkarları değiştiğinde ve ülke savunmasız kaldığında
"sahte bir güvence" haline gelir. İran’ın Körfez’deki ABD
üslerine yaptığı son saldırılar bu noktayı doğrulayan "mükemmel bir örnek olmuştur
”. Körfez'deki ev sahibi ülkelerin bu üslerde kontrol sahibi olmadığı ve yaratılan
sonuçların ağırlığını ülkenin üstlendiği gerçeğini gösterdi.
Rejim Değişikliği Olasılıkları
Daha önce (başka bir
makale de ) belirttiğim gibi, tek kutuplu dünya döneminde çoğu durumda
ABD askeri üsleri herhangi bir siyasi ayaklanma, devrim veya darbe için
bir "engelleme" olarak işlev görüyordu. Çok kutuplu dünya
düzeninde olası bir "rejim değişikliği" spekülatif değil ama olası.
Yabancı bir askeri varlık, hükümetin itaatinin son derece popüler olmayan
bir sembolü haline gelebilir; bu da hükümeti içeriden istikrarsızlaştırabilecek
milliyetçi veya dini muhalefeti körükleyebilir. Körfez'deki "aile
devletleri" hakkında bahsettiğim "karanlık" gelecek, ev
sahibi ülkenin her iki dünyanın en kötüsüne sahip olduğu bir gelecek: dış
düşmanların hedefi ve iç çekişmelerin kaynağı. Koşullar ve durumlar "kasvetli
“den "yapısal olarak sürdürülemeze dönüşür. Aile devletleri için ittifak
modeli sadece stratejik bir risk değil, aynı zamanda sahip oldukları her iç zayıflıkla
doğrudan etkileşime giren varoluşsal bir risk haline gelir.
Bu açıda, bu
devletler içinde rejim değişikliği olasılığı sadece olası değil, aynı
zamanda savaşı kimin "kazandığına" bakmaksızın, büyük bir savaşın
neredeyse kaçınılmaz bir sonucu gibi görünüyor. Ev sahibi ülkeler, herhangi
bir kazanç beklentisi olmadan çatışmanın bedelini ödüyor; bu da tarafsızlığı
en güvenli yol haline getiriyor ve stratejik mantığın tartışılmaz bir
parçası kılıyor.
Diyalektik olarak
bunu gerçek bir dünya olayı incelemesi olarak düşünürsek, süper güç askeri üssüne ev sahipliği yapma
riski eşit değildir; bu ev sahibi ülkenin iç yapısı ve ekonomik gerçekliğine
bağımlı olarak artar veya zayıflar.
Yapılan vurgulamaları
birbirine bağlarsak, "çift taraflı keskin kılıç “bu özgül devletler için
çok daha tehlikeli bir şeye dönüştürüyorlar. Aile Devletleri ve diğer
savunmasız ulus-devletler için "her yönüyle keskin kılıç" haline geliyor.
Bu devletler özellikle iç güvenlik sorunlarıyla benzersiz şekilde
savunmasız olduğunda, onlar için
"koruyucu" dinamiği, çok kutuplu bir çatışmada neredeyse tamamen
bir “olumsuz yük” haline geliyor. Çünkü bir çatışma durumunda aynı anda(ABD
üssüne) dış bir saldırıyı tetikler (ve tetikledi), ekonomik temeli çökertir
(petrol geliri ve petrol dışı sektörlerin kaybı), insani bir kriz yaratır (gıda
ve mal eksikliği) ve iç siyasi “gazları “ (çoğunluk nüfus vs. yönetici azınlık)
ateşler.
Körfez aile
devletleri söz konusu olduğunda, bunlar yaygın anlamda ulus-devletler olarak
tanımlanamaz, aile-feodal-mülkleridirler. Bunlar, Şii çoğunluğu (Bahreyn'de olduğu gibi) Sünni
azınlık veya büyük bir göçmen nüfusu üzerinde kabile grupları gibi
yöneten küçük bir azınlıktır ve bunların hepsi kalıcı bir iç güvenlik
sorunu, ateşlemeye hazır “gaz” durumunu yaratır.
Bu bağlamda, bu
bölgedeki ABD üssü ve benzeri durumlar sadece dış bir hedef değil, aynı
zamanda iç bir hızlandırıcıdır. Bu, yönetici ailenin kendi halkına karşı
konumunu korumak için yabancı bir güce olan bağımlılığının nihai sembolü
haline gelir. Ekonomik çöküşe yol açan dış bir çatışma bir kıvılcım sağlar. Ayaklanma
artık sadece siyasi bir protesto değil, ülkenin güvenliğini yabancı
bir süper güce ipotek veren ve ekonomik yıkımı getiren bir rejime karşı milliyetçi
veya dini bir hareket olarak çerçevelenebilir. Askeri üs, muhalefetin
nefret ettiği her şeyin fiziksel tezahürü haline gelir.
Ekonomik faktör
Körfez aile
devletlerindeki tüm sistem, tek bir ekonomik kaynak (Petrol Bağımlılığı)
üzerine kuruludur. Hürmüz Boğazı kapanırsa, gelir akışı sadece düşmekle kalmaz,
tamamen durur ve ekonomiyi mahveder.
Tek ekonomik
kaynaklara sahip ülkeler "diğer tüm kaynaklarda kendi kendine
yeterlilikten yoksundur. Hürmüz Boğazı sadece petrol
ihracatı için değil. Bu ülkeler petrol ihracatçısıdırlar ve "geri kalan
her şeyin" -gıda, ilaç, imalat ürünleri- ithalatçılarıdırlar. Hürmüz’ün
kapanması, para girmemesi ve yiyecek gelmemesi anlamına gelir. Devletin
işlev görme, vatandaşlarına destek sağlama ve yabancı iş gücüne ödeme yapma
yeteneği neredeyse anında çöker. Bu bir durgunluk değil; bu sistemik
bir çöküş ve başarısızlıktır.
Körfez aile
devletleri, turizm ve finans şirketleri için "Güvenli Sığınak" olma
hayal ve yanılgısına sahipler. Dubai veya Doha gibi
yerlerin tüm markalaşması, istikrar, lüks ve çalkantılı bir bölgede
huzur vahası olmak üzerine kuruludurlar. Özellikle ABD üsleri aracılığıyla
doğrudan tehdit eden bir savaş, bu imajı anında yok eder. Sermaye kaçışı
anında ve felaket olur, özenle
geliştirdikleri petrol dışı sektörleri felç olur. Bunların istikrar
gösterecek askeri güçleri yoktur ve ekonomik güçleri tamamen savaşın
bozduğu barışa bağlıdır.
Çok Kutuplu Bağlam ve Tarafsızlık
Gerekçesi
Tek kutulu bir
dünyada, tek süper güçle birleşmek daha hesaplanmış bir risktir. Bu
donemde süper gücün sözü daha fazla önem taşıyordu ve güç gösterme-yansıtma
yeteneği eşsizdi.
Çok kutuplu bir
dünyada, yükselen Çin, yeniden canlanan Rusya ve İran gibi bölgesel güçlerle
birlikte, hesaplama tamamen değişiyor.
Bu aile-devletler artık sadece bir ABD üslerine ev sahipliği
yapmıyor; kendilerini çok, örtüşen küresel ve bölgesel güç mücadelelerinin
bir tarafına yerleştiriyorlar. Aynı anda ABD-Çin, ABD-Rusya çatışması ve
ABD/İran-İsrail çatışmalarında potansiyel bir cephe hattı haline geldiler.
Dünya tek kutuplu dünyadan çok kutuplu dünyaya aktarıldıkça, onlar "vekil
bir savaş alanı" haline geliyorlar.
Çok kutuplu dünya
düzeni, “koruma tekelini” parçalıyor. İran saldırılarının da gösterdiği
gibi ABD artık tüm taraflara karşı mutlak korumayı garanti edemez. Bu
durum onları neredeyse denk bir rakibe veya kendi süper güç destekçilerine
sahip kararlı bir bölgesel güce karşı savunmanın maliyetini astronomik
derecede yüksek ve belirsiz hale getiriyor.
"Risk ve
fayda", bu denklemin her iki tarafı da şimdi aynı anda çöküyor.
İran saldırılarının
gösterdiği gibi, hedef olma tehlikesi gerçek ve anında-hemen vardır.
Japonya'daki ABD üsleri, örneğin Kadena Hava Üssü ve Yokosuka Deniz Üssü,
sadece savunma tesisleri değildir; bunlar, ABD'nin Çin'e karşı güç
yansıtma stratejisinde kilit düğümlerdir ve her çatışmada öncelikli hedefler
haline gelirler. Risk (hedef) hâlâ devam eder. "
ABD şimdi en kritik
savunma varlıklarını (Patriot ve THAAD füzeleri gibi) bu ülkelerden çekip
başka yerlere taşıyacağına işaret ediyor. 2026 Ulusal Savunma Stratejisi
NDS, Güney Kore'nin kendi birincil savunmasını yürütmesi gerektiğini ve
ABD desteğinin "sınırlı" olacağını açıkça belirtiyor. Koruyucu
şemsiye katlanıp geri alınıyor, ev sahibi ülke ise hedef olarak yalnız
ama hareketsiz kalıyor. Fayda (koruma) geri çekiliyor-ortadan kalkıyor.
Bu durum, Tokyo ve
Seul'deki liderler için acımasız bir stratejik hesaplamayı zorunlu kılıyor. Bu ülkelerden
ABD'nin Çin'e karşı güç gösterimi için ileri üsler barındırmaları isteniyor,
ancak Kuzey Kore'ye veya konvansiyonel bir saldırıya karşı kendi savunmaları
için ABD varlıklarına güvenemeyecekleri söyleniyor. Yani bu ülkelerden “garantili
koruma” olmadan ön saf devlet olma riskini üstlenmeleri isteniyor.
Argümanım, son
olaylar ve resmi belgelerle doğrulanan üç temel üzerine kuruludur.
1) ABD Askeri
Stoklarının Tükenmesi: Ukrayna'daki ve şimdi İran'daki eşzamanlı savaşlar ABD’de
ciddi bir mühimmat krizi yarattı. Bu sadece lojistik bir sorun değil;
stratejik bir sorundur.
2) İran'ın ucuz
maliyetli insansız hava aracı kullanma stratejisi, modern savunmanın
şaşırtıcı maliyetini ortaya çıkardı. ABD ve müttefikleri, düşürdükleri
dronlardan 10 ila 70 kat daha pahalı olabilen önleme füzeleri kullanmak zorunda
kalıyorlar. Bu, sürdürülemez bir ekonomik ve endüstriyel denklemdir.
3) İran'daki savaş,
"Patriot hava savunma füzeleri", "Tomahawk kara saldırı
füzeleri" ve "SM-3 önleme uçakları" gibi temel sistemlerin stoklarını
hızla tüketiyor. Bunlar sıradan silahlar değil, hem ileri konuşlandırılmış
ABD kuvvetlerini hem de onları barındıran müttefik ülkeleri korumak için
gereken sistemlerdir. ABD kritik rezervlerini harcıyor.
Savunma uzmanları,
en önemli sonucun mevcut savaşı verebilme yeteneği değil, bir sonraki
savaşı caydıramaması olduğunu söylüyorlar. "THAAD" (Terminal
Yüksek İrtifa Alan Savunması) gibi sistemlerin tükenmiş bir stoku, Pasifik'te
Çin ile gelecekteki bir çatışmada ABD'nin güvenilirliği hakkında ciddi sorunlar
doğurmaktadır. Bu "ertesi gün" sorusu ve sorununu oluşturuyor.
Beklediğim değişimi
resmileştiren yeni yayımlanan 2026 Ulusal Savunma Stratejisi'ni (NDS)
incelemek çok önemlidir. Bu, anavatan savunmasını ve Batı Yarımküreyi
her şeyin önünde tutan radikal bir belgedir ve müttefiklere “kendi başlarına”
olduklarını fiilen bildiren belgedir.
Yeni doktrin,
ABD'nin müttefiklerine yalnızca "kritik ama sınırlı" destek
sağlayacağını belirtiyor. Avrupa ülkelerine açıkça kendi konvansiyonel
savunmalarının "birincil sorumluluğunu" almaları söyleniyor. Sınırlı
Destek.
Doğu Asya
müttefikleri için mesaj aynı. NDS, "Güney Kore'nin artık Kuzey Kore'yi
caydırmanın "birincil sorumluluğunu" üstlenebileceğini öne sürerek ABD'nin
rolünün büyük ölçüde azaltılmasına işaret ediyor. Kalan ABD kuvvetleri, ev
sahibini savunmak için değil, Birinci Ada Zinciri ve Çin'e odaklanan
"inkâr savunması" stratejisini desteklemek için yeniden
yönlendirilecek. Yükü Kaydırmak.
ABD artık
müttefikleri, savunması ortak öncelik olan stratejik ortaklar değil,
Amerikan silahlarını satın alması gereken "müşteriler” olarak görüyor.
Bir Ticari İlişki.
Sonuç
İran'daki savaş,
bir ABD üssüne ev sahipliği yapmanın ne anlama geldiğine dair korkutucu bir
canlı-atış gösterisi sundu. Tarafsızlıklarını ilan-iddia eden ABD üslerine
ev sahipliği yapan Körfez ülkelerinin ABD askeri üssüne ev sahipliği yaptıkları
sürece tarafsızlık, çatışmaya sürüklenmekten korunmanın bir yolunu
bulamazlar.
Iran saldırıları ABD
askeri üslerin ötesine geçerek uluslararası havaalanları, oteller ve ABD
personelinin bulunduğu konut binalarını hedef aldı, bölgenin güvenli bir
sığınak imajını sarstı ve anında ekonomik kaosa yol açtı. ABD askeri
üsleri, ev sahibi ülkeler için "koruyucu
bir şemsiye” den "saldırı mıknatısına” dönüştü.
Japonya ve Güney
Kore gibi ülkeler için bu yıkıcı bir çift darbe. İttifaklarının mantığı
her zaman bir takas şeklindeydi: ABD
ordusunun nihai koruması karşılığında hedef olma riskini kabul
etmek. Artık bu yok.
"Bumerang
etkisi" metaforu kullanırsak, ABD ve İsrail'in İran'ı çevreleme veya
onunla çatışma stratejisi, Tahran'ı istikrarsızlaştırmak amacıyla tasarlanmış
olsa da, asıl etkisi İran'ın komşularını ekonomik, sosyal ve siyasi olarak
istikrarsızlaştırmak oldu ve bu da potansiyel olarak iç çöküşlerine yol
açabilir. Silah (rejim değişikliği için İran'a saldırı), havada kavis çizerek
kendi müttefiklerini vurabilir.
Bu özel durumun
genelleştirilmesi, potansiyel bir tarihsel dönüm noktasını ortaya
koymaktadır. Tükenmiş cephanelikler, yeni bir büyük savaş ve ABD stratejik
doktrinindeki değişim gibi olayların bir araya gelmesi, ABD üslerinin sağlaması
gereken "güvenlik garantisini" temelden değersizleştiren mükemmel bir
fırtına yaratmaktadır.
ABD gerçekten de kritik
silah kıtlığıyla karşı karşıya, yeni savunma stratejisi açıkça müttefiklerin
savunmasını ikinci plana atarak iç güvenlik ve bölgesel savunmaya öncelik
veriyor ve bu durum, Avrupa'dan Doğu Asya'ya kadar müttefikleri korkunç yeni
bir gerçekle yüzleşmeye zorluyor: "koruyucu şemsiyeleri" olması
amaçlanan üsler artık onları savunmasız ve açıkta bırakabilir.
Bu "vekil"
modelinin sonu mu? Teorik, tarihsel ve pratik olarak bu imkansız. Bu durum,
ülkeleri tarafsız bir tutum sergilemeye zorlayacaktır. Geleneksel "vekil
" modelinde, bir ülke egemenliğini bir süper gücün üslerine ev sahipliği
yaparak güvenlik karşılığında takas eder ve bu güvenlik güvenilir ve garantili
olmalıdır. ABD üssüne ev sahipliği yapmak, tek kutuplu bir dünyada "güvenilir
bir koruma garantisi" sağlıyordu. Askeri üs, ittifakın "ortak
güvenliğinin" bir sembolüydü. İttifak eşitsiz bir ortaklık ve
"işlemsel" di.
ABD her zaman kendi
çıkarları doğrultusunda hareket etti ve ev sahibi ülkenin güvenliği ikincil
bir husus olarak ele alındı.
ABD artık
"sınırlı destek" doktriniyle birden fazla savaş yürüten "tükenmiş
bir süper güç". Güvenilirlik ve güvenlik garantisi ortadan kalktı.
ABD, ittifak sisteminin temelini fiilen yıkıyor. Savunma kaynaklarını geri
çekerken savunmasız üsleri yerinde bırakarak, Washington müttefiklerinin artık
stratejide harcanabilir ve savunmada inkar edilebilir, ileriye
konuşlandırılmış platformlar olduğunu gösteriyor. Japonya, Güney Kore ve
diğerlerinin liderleri için mantıklı yanıt, güvenilmezliğini bu kadar açık bir
şekilde gösteren bir ortaktan ayırmaya başlamaktır.
Bu ülkelerdeki ABD kaynakları-varlıkları
"başka savaşlara katılmak üzere geri çekiliyor" ve ev sahibi
ülke savunmasız kalıyor. ABD ordusunun görevi, ev sahibi ülkeyi savunmaktan
uzaklaştırılıyor. Askeri üs, süper gücün rakipleri için "birincil
hedef" haline geliyor ve ev sahibi ülkeye saldırı-ateş açması nedenini
yaratıyor.
Ülkeler için bir
sonraki süreç, "askeri üslerle ittifak"tan "askeri üsler olmadan
ittifaka", yani "bağlantısızlığa", yani tarafsız bir duruş
sergilemeye doğru bir eğilim gibi görünüyor. Bir zamanlar düşünülemez olan
tarafsızlık yolu, yakında küçük ülkeler için tek akıllıca seçenek gibi
görünebilir.
Erdoğan A
6 Mart 2026

Hiç yorum yok