ABD Emperyalizmi ve T.C. Devletiyle Uzlaşan Öcalan Çizgisi Rojava Kürtlerinin Statü Kazanımını Bilinmez Bahara Bıraktı.. Kısacası Yok Etti.!
Hatırlanacağı üzere Kürt hareketinin temsilcileri yada sözcüleri sıklıkla Kürtlere yönelik büyük katliam ve tuzak kuruldu ama bu büyük katliam ve tuzakları Öcalan’ın her seferinde geri çekilerek ve uzlaşmacı hatta temel haklardan vazgeçerek engelledi” propagandası sürekli olarak körüklendi. Daha öncesinde Seranaki ve Efrinde son savaşçımız ve son mermisi kalana kadar işgalci sömürgecilere karşı direneceğiz açıklamasını yapan PKK, ABD ve Rusya’nın TC devletine yol açmasının ardında katliamı önleme adına tüm güçlerin Rojava çekmiş ve Efrinin Kürtlerin ağırlıkta olduğu nüfus bileşkesi değişmişti.
Bugün bu aynı durum Rojava ve Suriye’de Kürtlerin egemen olduğu bölgelerde geri çekilmede yaşandı. Keza son olarak Halep’in Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinde ve Arap aşiretlerinin etkin olduğu ve Şam yönetimi saflarına katıldığı SGD etkinliğindeki alanlarda yaşananlarda bunu gösteriyor. Her geriye çekiliş ve her uzlaşmacı tutumun ardında Kürtler kırımdan ve zulümden kurtarıldı” denerek emperyalizm ve uşaklarının dayatmaları karşısında geri adım atılmasında gerekçe yapılması, ne yapalım emperyalistler ve uşakları bizden güçlüdür, eğer onların hattın uzlaşmazsak bizi toptan yok ederler” yaklaşımı herşeye egemenlerin belirlediği ve güçsüz olanların güllelerin önünde boyun eğerek temel haklardan vaz geçmenin teorisi yapılıyor. Bu yaklaşım bugüne kadar Kürtlere her hangi bir kazanım sağlamadığı gibi Kürt direnişinin başarıya taşınmasını bilinmeyen zamanlara ertelemiştir.
Amerikan ve AB emperyalistlerin ipi ile kutuya inmeye çalışan SGD 13 yıllık özerklik ve önemli alanları elinde tutma ve ekonomik olarak önemli petrol alanlarını, sınırları elinde tutan ve kendi kaderini kendi eline almış olan Rojava, gelinen durumda bu hakların önemli kısmını kaybetmiş ve en önemlisi de özerklik kazanımı darbelenmiş ve Suriye’nin üniter devlet niteliği onaylanmıştır. Emperyalizmin sınırlarını çizdiği haklarla sınırlanmış olan Rojava devrimi gelinen durumda en büyük statü kazanımı yitirmişe noktasına gelmiştir.
Suriye Kardırtandaki gelişmelere ve kazanımlara en geri noktada yaklaşan Kürt ulusalcı güçler, Öcalan’ın tasfiyeci düşüncelerini haklı çıkarmak için Rojava Kürdistanında katliam engellendi, Kürtlerin varlığı tanındı, Kürt nüfusunun yoğun olarak yaşadığı yerlerde günde 2 saatlik Kürtçe eğitimde seçmeli dil olarak kabul edilmesi, Kürtlerin ağırlıkta olduğu kentlerde merkezi orduya bağlı 3 tümen ve 1 tugayın kurulması kabul edildi denerek statüsüzlüğe devam edildiğinin üzeri atlanıyor. Devrimcilerin Kürt ulusalcısı güçlerin hatalı ata oynamalarını ve Kürt direnişinin kazanılmalarının korunamamasını eleştirmelerinin arkasında başka uğursuz şeyler aramanın kimseye bir yararı olmayacaktır. Öcalanın Kürtleri statükosuzluğa mahkum eden tasfiyeci ve teslimiyetçi politikaları darbelenmeden, fedakarlık için savaşım içinde olarak Kürt ulusunun ulusal ve demokratik temel haklarını koparıp alması ve kendi kaderini tayin etmesi güç olacaktır.
Aslında Suriye yönetimi ile Rojava Özerk Yönetimi SGD-artık PYD-YPG demek daha doğru olur sanırz- arasında varılan anlaşma Kürtler Açıısnda İşin Özerti Dağın fare doğurması oldu. Suriye yönetimi ile SGD arasında yapılan anlaşmanın özüne baktığımızda bunu görmek hiçte zor olmyacaktır. 13.yıl statü kazanmış olan Suriye Kürtleri ABD-AB emperyalistlerine güvendiği için kazanımlarının büyük çoğunluğunu kaybetti. Bunu yapılan anlaşmada görmek mümkündür. Demagoji yaparak, Rojavada kazandık narları atmanın pek yararı yoktur ve gerçekçide değildir.
Peki Suriye Yönetimi İle SGD arasında varılan 30 Ocak anlaşmasında neler Var:
DSG güçleri temas hatlarından çekilecek.
Suriye İçişleri Bakanlığı’na bağlı güvenlik güçleri Haseke ve Kamışlı şehir merkezlerine girecek.
DSG’ye bağlı 3 tugaydan oluşan bir askeri tümen kurulacak.
Halep vilayetine bağlı bir tümen içinde Kobani için ayrı bir tugay oluşturulacak.
Özerk Yönetim kurumları, kadrolar korunarak Suriye devlet kurumlarına entegre edilecek.
Kürt halkının medeni ve eğitim hakları ile ilgili düzenlemeler yapılacak.
Yerinden edilenlerin kendi bölgelerine dönüşü garanti altına alınacak.
IŞİD hapishanelerinin korunması SDG tarafından sürdürülecek.
Bu mutabakatı açmak ve ne anlama geldiğini daha doğru anlamak rojavada ki olası gelişmeleri anlamak ve Kürtler bakımından büyük kazanım elde edildiğini anlamak bakımından öne taşıyor.
30 Ocak mutabakatının en kritik maddelerinden biri, SDG’nin askeri ve idari yapısının merkezi devlet mekanizmalarına kademeli olarak entegrasyonudur. Basın açıklamalarında bu süreç şöyle özetlendi: “Bölgedeki güvenlik güçlerinin entegrasyon sürecinin başlatılması, Suriye Demokratik Güçleri’nden üç tugayı içeren bir askeri tümen oluşturulması ve Kobani güçleri için Halep vilayetine bağlı bir tugay kurulması planlanmaktadır.” (SDG)
Süreç, dört aşamalı olarak planlanmış: askeri düzenlemeler, güvenlik ve idari entegrasyon, hayati tesislerin devri ve sivil kurumların merkezi otoriteye katılması. Görünen amaç, SDG’nin hem askeri hem de idari kapasitesini devlet aygıtı içine dahil etmek ve merkezi otoritenin bölgedeki tek güç haline gelmesini sağlamak.
Askeri açıdan bu adım, SDG’nin özerk silahlı kapasitesinin tümen ve tugay yapıları içinde eritilmesi anlamına geliyor. Bu süreç “güç erimesi” ve tasfiye olarak değerlendirilebilir. SDG, sahada kendi komuta yapısını kurmuş, yerel topluluklardan asker ve gönüllülerle beslenmiş bir örgütlenmeydi. Şimdi bu yapının merkezi devlet bünyesinde yeniden organize edilmesi, özyönetim güçlerinin parçalanması demektir.
Özellikle Kobani güçlerinin Halep vilayetine bağlı bir tugay olarak dahil edilmesi, hem coğrafi hem de siyasal anlamda merkezi otorite tarafından denetim altına alınmayı simgeliyor. Bu tasfiye süreci, geçmişte Kürt hareketinin yaşadığı benzer süreçleri çağrıştırıyor; özü, ulusal ve askeri kapasitenin merkezi devletlerle uzlaşmalar yoluyla eritilmesidir.
Mutabakatın idari boyutu, özerk yönetim kurumlarının devlet kurumlarıyla birleştirilmesini ve sivil personelin kadrolarının korunmasını içeriyor. SDG’nin kontrolündeki bölgelerdeki yerel meclisler, kamu hizmetleri ve eğitim sistemleri artık merkezi devlet denetimine tabi olacak.
“Özerk Yönetim kurumlarının Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi ve sivil çalışanların kadrolarının korunması planlanmıştır.” (SDG)
Görünürde sivil kadroların korunması bir güvence olarak sunulsa da bu adım, merkezi devletin bölgedeki karar alma yetkisini pekiştirmesi anlamına geliyor. Yerinden yönetim mekanizmaları, kendi bütçesini, politik önceliklerini ve eğitim programlarını belirleme kapasitesini kaybediyor. Marksist bir yorumla bu, sınıfsal ve ulusal özne olarak Kürt topluluğunun bağımsız hareket alanının kısıtlanmasıdır.
Pratikte, entegrasyon süreci üst kadroların merkezi devlet tarafından belirlenmesi anlamına gelirken, yerel ve alt kademedeki toplulukların temsil gücü sınırlanıyor. Üst yönetim kadrolarının kimi noktalarda aşiret ileri gelenlerinden oluştuğu, dolayısıyla da sınıf ilişkilerinden bağımsız bir katılım mekanizmasının örgütlenemediği daha önce de çeşitli biçimlerde dile getirilmişti.
Dolayısıyla, SDG’nin merkezi devletle entegrasyonu, sadece siyasi özerkliği değil, aynı zamanda sınıfsal özerkliği de sınırlandırıyor. Savaş koşullarında hayatta kalma ve kısa vadeli güvenlik sağlama hedefiyle yapılmış gibi görünen bu süreç, uzun vadede Kürt hareketinin devrimci kapasitesini önemli oranda sınırlayacaktır.
Entegrasyonun bir diğer boyutu, ulusal hakların devletin tekeline alınmasıdır. Mutabakat, sınır kapıları, enerji sahaları ve havalimanlarının merkezi otoriteye devrini içeriyor. Bu, Kürt bölgelerinin ekonomik ve stratejik bağımsızlığının sınırlandırılması anlamına gelir. Gerçekte, ulusal baskı ve ekonomik bağımlılık birbirine bağlıdır; SDG’nin askeri ve idari kapasitesinin eritilmesi, Kürt halkının hem ulusal hem de sınıfsal bağımsızlığını zayıflatmaktadır.
Mutabakatta Rojava’nın enerji kaynakları, sınır kapıları ve havalimanlarının devlet kontrolüne geçmesi de öngörülmüştür:
“Rümeylan ve Süveyde petrol sahalarının Enerji Bakanlığı tarafından devralınması, Kamışlı Havalimanı’nın Sivil Havacılık Kurumu tarafından devralınması, Semalka ve Nusaybin sınır kapılarının devri” (Rudaw, 30.01.2026)
Bu düzenlemeler, Kürt hareketinin ekonomik bağımsızlığını ortadan kaldırmakta, bölgede üretim ve ticaret ilişkilerini merkezi burjuva devleti denetimine sokmaktadır. Marksist bir bakışla bu, yalnızca siyasi değil, sınıfsal bir tasfiye anlamına gelir. Yerel üretim ve ekonomik kaynaklar merkezi kapitalist yapı ile bütünleştirilerek, bağımsız sınıfsal güç odakları etkisiz hale getirilir.
HEDEF: Suriye topraklarının “birleştirilmesi” ve tam entegrasyon sürecinin tamamlanması.
Suriye Yönetimi ile SGD arasında varılan anlaşmada kazanımlar oldukça sınırlı kalmış ve böylece dağ fare doğurmuştur. Daha önemli sağlanması gereken kazanımlar sağlanamamış ve Rojava Kürtlere statü tanınmamıştır. Her şey Suriye Arap Cumhuriyeti'nin, yani üniter devlet yapısına göre, düzenlenmiştir. Ana dilde eğitim hakkı bile temel anayasal talep olarak kabul edilmemiş ve Kürtçe seçmeli dil olarak kabul edilmiştir.
30 Ocak Mutabakatı yalnızca askeri ve idari entegrasyonu kapsamakla kalmayıp, sivil haklar, eğitim ve kamu kurumlarının devri gibi alanlarda da merkezi kontrolü güçlendirmektedir. Resmî metinlerde bu alanlarda “hakların korunması” ve özerk yönetimlerin yetkili kılınması öne çıkarken, pratikte bu hakların uygulanması sınırlı kalmıştır.
Örneğin, eğitim müfredatları, dil ve kültürel haklar merkezi standartlar ve kaynak yetersizlikleri nedeniyle çoğu bölgede sınırlı biçimde uygulanabilmiştir; yerel yönetimler sadece sembolik ölçekte söz hakkına sahip olmuştur.
Dahası . Merkezi kontrol ve mevcut ekonomik-sosyal hiyerarşiler korunduğu sürece, eğitim ve sivil haklardaki kazanımlar yalnızca yüzeysel bir reform niteliği taşır; yani gerçek bir toplumsal dönüşüm ve sınıfsal eşitlik sağlanmamaktadır.
30 Ocak Mutabakatı metni, sivil personelin kadrolarının korunacağını öne sürmektedir:
“Suriye hükümetinin Haseke ilindeki tüm sivil kurumları devralması, özerk yönetim kurumlarının devlet kurumlarıyla birleştirilmesi ve bu kurumlarda çalışan sivil personelin kadroya alınarak görevlerinin güvence altına alınması öngörülmektedir.” (Rudaw, 30.01.2026)
Bu ifade bir güvence sunuyor gibi görünse de pratikte sürecin etkileri çok daha sınırlıdır. Özerk yönetimlerin kendi politik ve sosyal önceliklerini uygulama kapasitesi büyük ölçüde ortadan kalkmaktadır.
Kadro güvenliği sağlanmış olsa da memurlar artık merkezi devletin hiyerarşik denetimi altında çalışmakta; bağımsız karar alma yetkileri sınırlanmakta ve ulusal-kültürel programlarını uygulayabilme olanağı büyük ölçüde kaybolmaktadır.
Bu durum, yasal veya sembolik hakların toplumsal ve siyasal güç ilişkilerini dönüştürmediğini gösterir. Özerk yapılar, fiilen merkezi denetim altına alınmış; kadro koruma yalnızca biçimsel bir güvenceye dönüşmüştür. Bu, Rojava deneyiminin özerklik iddiasının, devletin yapısal gücü ve hiyerarşisi karşısında sınırlı kaldığını ortaya koymaktadır.
Mutabakat, Kürt toplumu için eğitim hakkının sembolik tanınmasını da içeriyor.
“Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi tarafından verilen tüm ilk, orta, lise ve üniversite diplomaları ile meslek yüksekokulu belgelerinin denklik ve resmi onayının sağlanması.” (Rudaw, 30.01.2026)
Görünürde diplomaların tanınması bir kazanım gibi görünse de eğitim müfredatının merkezi denetim altında şekillendirilmesi, Kürtlerin kendi dil ve kültürel perspektifini eğitim yoluyla üretme kapasitesini sınırlıyor. Gerçekte bu, yalnızca ulusal kimliğin değil, aynı zamanda toplumun sınıfsal tabanının ideolojik yeniden üretimini de merkezileştiren bir düzenlemedir.
Rojava deneyimi, özellikle kadınların ve yerel toplumların siyasal katılımını artırmayı amaçlayan bir eğitim ve toplumsal bilinç modeline sahipti.
Ancak son mutabakat ile bu model, merkezi ideolojik normlara bağlanmakta ve toplumsal özgünlükler baskı altına alınmakta ve ana dilde eğitim seçmeli ders ve 2 saat ile sınırlanmakta ,böylece anadilde eğitim hakkı anayasal bir hak olarak kabul edilmektedir. dır. Bu durum, Kürt halkının kendi sınıfsal çıkarlarını ifade etme kapasitesini de sınırlamaktadır.
Mutabakat metni, yerinden edilenlerin bölgelerine dönüşünü güvence altına almayı öngörüyor.
“Tüm yerinden edilmiş kişilerin (Afrin, Şeyh Maksud, Resulayn / Serekaniye) şehir ve köylerine dönüşünün sağlanması ve bu bölgelerdeki sivil yönetimler içinde yerel yöneticilerin atanması.” (Rudaw, 30.01.2026)
Bu maddeler, Kürt halkının temel hakları olarak sunulsa da pratikte merkezi denetim ve devlet mekanizmalarına bağımlılık, geri dönüşün gerçek anlamda özyönetimle gerçekleşmesini engellemektedir. Ulusal perspektiften bakıldığında, bu dönüş süreci, Kürt topluluklarının kendi siyasal ve ekonomik özerkliklerini yeniden inşa etmesini engelleyen bir mekanizma olarak işlev görmektedir.
30 Ocak mutabakatı yalnızca Şam–SDG hattında okunabilecek bir gelişme değildir; süreç, Irak Kürdistanı merkezli aslında emperyalizm ve TC devleti ile işbirliği çizgisinde duran Barzani çizgisinin bölgesel rolünün belirgin biçimde öne çıkarılmasıyla birlikte ele alınmalıdır. Son dönemde Barzani yönetiminin, ABD ve Batılı güçlerle koordinasyon halinde, Suriye Kürtleri açısından “dengeleyici”, “arabulucu” ya da fiili bir “hamî” gibi sunulması, ve Rojavayı savunma eylemlerinde ağırlıklı olarakBarzani posterleri ve Kürt bayraklarının taşınmasu tesadüfi olmasa gerek.
Barzani çizgisi, tarihsel olarak Kürt ulusal mücadelesini emperyalist güçlerle uyumlu, piyasa ilişkilerine entegre ve bölge devletleriyle uzlaşmacı bir hatta sabitleyen bir rol oynamıştır. Irak Kürdistanı’nda inşa edilen model; güçlü bir yerel burjuvaziye, aşiret ilişkilerine ve dış müdahalelere dayanan, sınıfsal eşitsizlikleri derinleştiren bir yapı üretmiştir. Bu modelin bugün Rojava’ya ve daha geniş anlamda Suriye Kürtlerine “çözüm” olarak sunulması, Kürt ulusal mücadelesinin devrimci içeriğinin tasfiyesini hedefleyen bölgesel bir projeye işaret etmektedir.
ABD açısından Barzani’nin öne çıkarılması, Kürt hareketinin farklı parçalarını ortak bir anti-emperyalist hatta değil; tersine, denetlenebilir, merkezileştirilebilir ve bölge devletleriyle uyumlu bir çizgide hizalama amacını taşımaktadır. Bu bağlamda Barzani, Kürt halklarının özgürleşmesinin değil; emperyalist istikrar siyasetinin yerel garantörlerinden biri haline getirilmektedir.
Bu durum, Kürt sorununun parçalar arası bir dayanışma ve ortak devrimci perspektif temelinde değil; yerel egemen sınıflar ve emperyalist merkezler aracılığıyla “yönetilebilir” hale getirilmesi anlamına gelir. Barzani çizgisinin bölgesel hami gibi sunulması, Kürt halklarının özneleşmesini güçlendiren bir gelişme değil; onları sınıfsal ve siyasal olarak daha derin bir bağımlılığa sürükleyen bir yönelimdir.
Dolayısıyla 30 Ocak mutabakatı, yalnızca SDG’nin merkezi devlete entegrasyonu değil; aynı zamanda Kürt siyasetinin bölge genelinde Barzani tipi işbirlikçi uzlaşmacı, sınıflar-üstü ve emperyalizmle uyumlu bir modele doğru yeniden dizayn edilmesinin parçası olarak okunmalıdır.
Kısacası verilere baktığımızda göç edenlerin geri dönüşü dışında Efrin, Halep’teki mahalleler ve ‘Şehba’ kapsam dışı bırakılıyor. Ayrıca YPJ’nin henüz konuşulmadığı, yetki devrinin kapsamının netleşmediği, merkez-yerel ilişkisinin ve mali kaynakların tanımlanmadığı bir dizi belirsizlik var. Efrin, Ras’ul Ayn ve Halep’teki eski statükoya dönüşün hiçbir işareti yok. Pek çok hesap Şam lehine kapanmış izlenimi veriyor ve birçok sorun hâlihazırda görüşmelerin sonuna bırakılmış ve muğlaklıklar .
Halbuki Kürtler 10 Mart anlaşmasının müzakere edildiği masada petrol ve doğal gaz gelirlerinden yüzde 30 pay, tüm devlet kadrolarında yüzde 30 tahsisat, sınır kapılarının yanı sıra hidrokarbon ve hidroelektrik sahalarında ortak yönetim, SDG’nin askeri özerkliği ve Fırat’ın doğusunda güç tekeli arıyordu. Şimdi mevcut anlaşmayı büyük bir kazanım olarak sunuyorlar.
Colani yönetimine bakılırsa devletin kontrolü tesis ediliyor, 18 Ocak Anlaşması'ndaki gibi SDG’nin orduya bireysel katılımı esas alınıyor ve özerkliği çağrıştıran herhangi bir taviz verilmiyor.
Şmdilik 13.yıllık zorlu mücadele, özerlik ve geniş alanların denetimi, kendi kaderini kendi eline almada satüko sağlamamış olan Rojava Kürdistanı, 30 Ocak 2026 anlaşmasıyla bu kazanımlarının bir çoğunu kaybetmeyle yüz yüze kalmış ve kazanımlar istemlerin karşısında sınırlı kalmıştır.

Hiç yorum yok