Header Ads

Header ADS

Gençlik mücadelesi ve bazı dersler

Özgürlük Dünyası

Türkiye tarihinin son 150 yıllık dönemi içinde gençlik (Ülkemizde, gençlik dendiğinde daha çok öğrenci gençlik, öğrenci gençlik içinde de üniversite gençliği anlaşılırsa da gerçekte gençlikten kasıt tüm emekçi sınıfların gençliği, öğrenci, işçi, köylü vb. gençliktir. Bu nedenle biz bu yazı boyunca, gençlik derken, özel olarak belirtmedikçe bütün emekçi sınıfların gençliğini kastedeceğiz.) en dinamik güçlerden birisidir. Bu da çok doğaldır. Çünkü gençlik; dinamizm demektir, ataklık demektir, gözünü budaktan sakınmayan demektir, yaşlı kuşakların hesapçılığı, ikircikliliği karşısında cesaretle ileri atılmak demektir, eskiyen çürüyen değerlere tepki, yeni, ileri olanı benimseyip, yeni bir dünya kurma coşkusu demektir. Gençlik bu evrensel niteliklerini, son birkaç yüzyılın ulusal kurtuluş mücadelelerinde en önde yer alarak, işçi sınıfı grevleri, direnişleri ve ayaklanmalarının en öne fırlayan kesimi olarak pek çok ülkede sayısız kez kanıtlamıştır. Zaman zaman gerici güçlerin yedeğine düşmesine karşın Kürt ve Türk her milliyetten gençlerimiz bu özelliklerini her fırsatta açığa vurmasını bilmiştir, bugün de vurmaktadır.

Marksizm, daha oluşumunun başında, gençliğin yeni bir dünya yaratma coşkusunu fark ederek, dikkatini özellikle işçi gençliğe yöneltmiştir. Ama sadece Marksizm ve Marksizm’in öğretmenleri değil burjuvazi de gençliğin bu özelliğinin farkındadır. Bu yüzden de burjuvazi kendi gericileşmesine paralel olarak, gençliği çeşitli yol ve yöntemlerle baştan çıkarmayı, onu sahte vaatlerle oyalamayı, onu kendi düzenine bağlamayı başlıca görev edinmiştir. Çünkü "gençliği kaşanan geleceği kazanır". Eğer, gençliği kazanan ilerici, devrimci güçlerse gençlikte kendi geleceğini kazanır, ama gençliği kendi peşine takan gericilerse egemen sınıflar kendi kokuşmuş düzenlerini sürdürmek için yeni bir dayanak edinmiş olurlar. Bu nedenledir ki; ilericilik ve gericilik arasında yaşamın her alanında süren mücadele gençliğin kazanılması konusunda, diğer alanlardan daha da şiddetli bir biçimde, kendisini göstermiştir, göstermektedir. Bu yazı bir yanıyla da bu çatışmanın, Türkiye gençliği ile sınırlı "öyküsü"nün ideolojik-politik yanının bir değerlendirmesi sayılabilir.

Genç kuşak, az çok olup biteni anlamaya başladığı andan itibaren, kendisini önceki kuşaklar tarafından oluşturulmuş maddi ve manevi bir yaşama ortamı içinde bulur. Gelenekler, görenekler, oluşturulmuş aile yaşamı, eğitim-öğretim yöntem ve kurumlan, yasalar vb. ona dayatılan ebedi doğrulardır. İçinde "dünyayı fethetme coşkusu" taşıyan genç, yaşlı kuşakların, ne yaparım da şu gençleri zapturapt altına alırım diye iyice düşünerek oluşturduğu kural, kurum, yasa, din ve ahlak değerleri ile kendisini sıkıca çevrilmiş bulur. Bu çevrilmişliğe karşı tepkisi eski değerlere başkaldırmaktır. Bu durum onu özgür kılacak, kendi gönlünce yaşayabileceği bir dünya özlemine sürükler. Yaşlı kuşaklar tarafından bin bir kuşkuyla karşılanan devrimci kuram ve çabalar, gençler için, sabırsızca uygulamaya sokulması, tereddütsüz katılınması gereken kaçınılmaz gerçeklerdir. Bu yüzden de, insanlık tarihi boyunca, her yeni kuram, insanlığa ileri atilim sağlayan her devrimci başkaldırıya öncelikle gençler sahip çıkmıştır. Fransız devriminde ayaklanmanın en radikal yanlılarının genç kadın ve erkek emekçiler, 1848 ayaklanmalarında silaha sarılanların en ön sinerlerinde çarpışanların, Paris Komünü’nde burjuvazinin kurşunlarına hedef olanların, ya da Ekim Devrimi'nde başkaldırının silahlı öncülerinin genç işçiler olması bir rastlantı değildir. Öyleyse dünyayı değiştirme, toplumu ileri götürme iddiasındaki herkes gençliğin dinamizmini görmek onun kazanılması için layık olduğu çabayı göstermek zorunda-da.

Ülkemiz gençliği, mücadelenin kaderinin belirlendiği önemli dönemeçlerde büyük özverilerle mücadeleye atılmıştır, ama onun bu devrimci tutumunun devrimci politik mihraklar tarafından yeterince değerlendirildiği, onun mirasının olumlu yanlarının bugüne yeterince taşındığı, değerlendirildiği ve taşındığı kadarıyla da uygulamaya sokulabildiği söylenemez. Bu yüzden de Türkiye gençliğinin mücadelesinin bugüne aktarılması gereken devrimci mirası ve en önemli yanlarıyla bugünkü sorunları üstünde bir kez daha durmak son derece önemli gözükmektedir.

TÜRKİYE'DE GENÇLİK MÜCADELESİ 
Türkiye'de gençlik mücadelesinin tarihi köklerini Jön Türkler'e kadar uzatmak mümkün. Çünkü Jön Türkler, aristokratik-bürokratik sınıf kökenlerinden gelen İmparatorluğun şaaşalı dönemlerine hayranlık duyan, onu yeniden diriltmek isteyen özlemlerine karşın despotizme karşı olmak, özgürlük istemek gibi bir tutumun temsilcisi gençlerdi. Onların düşünceleri kısa zamanda o günün laik öğretim yapan kurumlarında kısa zamanda yayılır ve daha sonra İttihat ve Terakki'nin kadroları olacak olan bir genç kuşak yetişir. Jön Türklerle girilen süreç, İmparatorluğun yıkılmasına kadar doğrultusunda önemli bir değişiklik olmadan sürer.

Elbette ki ne Jön Türk hareketinin kendisi, ne de ardılları bir gençlik hareketi değildir. Yani bunlar, bağımsız gelişen bir gençlik hareketinin ürünü olarak ortaya çıkmadıkları gibi kendileri de az çok kitlesel bir gençlik hareketi yaratmamışlar, yaratamamışlardır. Bu yüzden de konumuz açısından bu dönemin tek önemi, İmparatorluk içinde ilerici sayılabilecek düşünceleri savunan bu oluşumların büyük çoğunluğuunun gençlerden meydana gelmesi, yeni düşünceleri kabul etme ve yeni düşünceler uğruna mücadele etmede gençliğin olumlu niteliğini yinelemeleridir. .

Gençliğin bir kategori olarak dikkat çekmesi ve gençliğe yönelik özel faaliyetlerin örgüdenmesi Cumhuriyetten sonradır. Gerçi Kurtuluş Savaşı yıllarında çok sayıda genç ulusal kurtuluş mücadelesine katılmış, anti-emperyalist eylemlerde bulunmuşsa da bunlar burada sözü edilebilecek bir miras oluşturmamışta*.

1923'den 1960'Iarın ikinci yarısına gençlik hareketi

Cumhuriyet sonrasında Kemalistler, yeni bir düzen kurmak mücadelesinde gençliğe özel önem vermişleri Kemalist bir gençlik yetiştirmeyi, haklı olarak, geleceğin garantisi görmüşlerdir. Bunda da önemli ölçüde başarılı olmuşlar, kemalizmin yayılması için okulları doğrudan örgüüenme ve propaganda merkezi olarak kullanarak, resmi ideolojiye sıkısıkıya bağlı bir gençlik yetiştirmişlerdir. Gençler, ülkenin her yanına yayılan Halkevleri ve Halk Odalarında Kemalist düşüncenin yayılması için enerjik bir biçimde çalışmışlardır.

1916 kurulan MTTB (Milli Türk Talebe Birliği) Cumhuriyet sonrasında bir devlet gençlik örgütü haline getirilerek hükümet ve devletin eylemlerinin destekçisi olarak faaliyet göstermiştir. "Yerli malı kullan", "Vatandaş Türkçe konuş", "Hatay Türktür" gibi kampanyalar örgütleyerek devletin politikalarının yaygın-laştırılıp desteklenmesinin bir aracı olarak işlev görmüştür. Yine devlet politikasına bağlı olarak laiklik karşıtı eylemlere, Kürt ayaklanmalarına, devlet tarafından kışkırtılan anti-komünist kampanyalara karşı gençlik seferber edilmiştir.

Kemalist milliyetçilikle ırkçılık arasındaki çizgi çok belirsizdi. Özellikle 1930'lardan başlayarak dünya ölçüsünde güçlenen ırkçılık ve "Güneş Dil" kuramıyla açıkça ırkçılığa varan Kemalizmin açtığı yoldan Turancı ırkçılar yararlanarak gençlik içinde önemli mevziler elde ettiİer.(*) Irkçılar, sonraki yıllarda bu mevzilerini güçlendirerek gençlik içinde sayısal olarak az ama ideolojik olarak etkin, militan faşist bir odak olarak varlıklarını sürdürdüler.

(*) 1934 yûınâa, basında çıkan, "Bulgaristanda, Bulgarların Türk mezarlarım tahrip ettikleri" haberi üzerine MTTB, valiliğin yasaklamasına karşın, Bulgaristanı protesto eden bir miting düzenledi ve gençler ilk kez polisle çatıştılar.

Kemalizmin sol kanadından başka bir şey olmayan TKP ise, Kemalizm destekçisi tutumuyla gençlik için, Kemalizmin dışında bir seçenek olamadığı için az sayıda genci, her 5-10 yılda bir, polis operasyonlarının konusu yapmaktan öte bir işleve sahip olmamıştı.

Bu yıllarda öğrenci gençlik, yukarda sözünü ettiğimiz, Kemalizmden küçük nüanslarla ayrılan iki eğilim dışında doğrudan Kemalizmin etkisi altında biçimlendi; "yüce ", "sınıflar üstü" bir devlet ve ona bağlılık, devletin, devletle aynı anlama gelmek üzere hükümet ve CHP'nin politikalarına bağlılık, ulusal çıkarların her şeyin üstünde görülmesi anlayışıyla eğitildi. Otuz yıl içinde yetişen kuşaklar başka herhangi bir etki alttında kalmadan bu görüşlerle biçimlendirildiler. 60'lı yıllardan sonra gelişen sosyalizmden etkilenen, hatta kendisini M-L sayan gençlik yığınları bile bu yıllardaki eğitimin etkisiyle "devlet saygısını" taşımaya devam ettiler. Hükümetlere saldırdılar, ama bunu bile devletin çıkarları için yaptıklarım savundular.

1950'lerden başlayarak, Kemalizmin tek yanlı, baskıcı etkisinin hafiflemesiyle birlikte gençlik içinde dinci ve ırkçı-şovenist eğilimler güç kazandı. Ama öğrenci gençliğin önemli bir kesimi Kemalist tutumu sürdürmeye devam etti. İktidar ve muhalefet arasındaki çekişme gençlik içine de yansıdı. Cumhuriyet tarihi boyunca bütün öğrenci gençliğin tek örgütü görünümündeki MTTB bölündü ve gençliğin DP'ne muhalif kesimleri TMTF (Türkiye Milli Talebe Federasyonu) adı altında toparlandı. Ek olarak; CHP, gençlik üstünde Kemalizmin etkinliğinden yararlanarak, 1954 Ocağın'da, Siyasal Bilgiler Fakültesinde, SBF-FK'nü (Siyasal Bilgiler Fakültesi Fikir Kulübü) kurdurdu. (*) Fîkir Klübü etrafında toplanan gençler ve öğretim üyeleri, seminerler, paneller, sanatsal etkinlikler yoluyla gençlik ve aydınlar içinde CHP doğrultusunda ama ondan daha radikal bir muhalefet yürütmeye koyuldular. Basın'ın DP'ne muhalif kesimi ise bu panelleri bile bir olay halinde yansıtarak gençliği ayrı bir muhalefet odağı gibi lanse etti. Muhalefete gittikçe tahammülsüz hale gelen DP hükümeti Klüp ve.üyeleri üstüne yoğun baskılara yöneldi. Bir grup öğretim üyesi görevlerinden istifa ederek hükümetin baskılarını protesto ederken öğrenciler de dersleri boykot ettiler. Hükümet ise sert önlemlere başvurdu. Fikir Klübünün binasını yıkarak tutumunu ortaya koydu. 27 Mayıs'a giden yol böylece açılmış oldu.

Bu yıllarda öğrenci gençlik hükümetin baskılarından hoşnutsuzdur ve özgürlük mücadelesi yürütmek için ör-gütlenmektedir, ama 1956'dan sonra ortaya çıkan "Kıbrıs sorunu"nda da geleneksel "devletçi" ve "ulusçu" tutumunu sürdürerek DP'nin politikası peşinde sokaklara dökülür. Hükümetin iç hoşnutsuzlukları örtmek için kullandığı Kıbrıs mitinglerinde ya da gençlik örgütlerinin hükümetin kışkırtmasıyla örgütledikleri miting ve gösterilere "Kıbrıs Türktür Türk Kalacaktır", "Ya Taksim ya Ölüm" sloganlarını haykırır. Niyetinden bağımsız olarak gençlik, devletçi ve şoven-milliyetçi şekilleni-şinin kurbanı olur, gerici egemen sınıfların ve hükümetin politikalarının dolgu maddesi olarak kullanılır.

Fikir Klübünün kapatılması, gençler ve öğrenciler üstündeki baskılar CHP'nin de desteklemesiyle tüm yüksek öğrenim gençliği, öğretim üyeleri ve aydınlar arasında geniş tepkilere yol açtı. Kısa bir süre sonra öğrenci gösterileri baş gösterdi, istanbul ve Ankara'da gösterilere başvuran öğrencilere polis sert davranınca işler iyice kızıştı. 28-29 Nisan olayları (İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin yaptığı gösteriye polis saldırır, Turan Emeksiz öldürülür, bir genç de sakat kalır) olarak bilinen olaylar ile 555 K (**)eylemleri toplumsal etkisi geniş, cumhuriyet tarihi boyunca gerçekleşmiş en yığınsal gençlik eylemleriydi. Kemalist ideolojinin biçimlendirdiği memurlar, aydınlar ve subaylar gençlerin bu eylemlerini hararetle destekler.

(*) SBF-FK'nîn kurucuları; FORUM dergisi etrafında toplanmış, Turhan Feyzoğlu, Aydm Yalçın, Muammer Aksoy gibi öğretim üyeleri ve onların etkilediği öğrencilerdi Bu çevre 27 Mayıs İhtilalinin fikir babalığını yaptığı gibi, 12 Martçıtarın düşünsel lideri ve baş destekçisi oldu. 12 Eylül öncesinde, Muammer Aksoy'un dışında. Aydın Yalçın rc Turhan Feyzoğlu, bu sefer yanlarına Coşkun Kırca ve Adnan Başer Kafaoğlu 'nu da alarak, yine ellerinde Forum der* gisi olarak 12 Eylülcülerin kapısını çalıp Cuntayı kışkırttılar. Bu üçlü, bugün de, "yüce devlet çıkarları" uğruna politi-kocalara "yolgöstermeye", "devlet çıkarlarını" görmezden gelenleri azarlamaya devam ediyorlar.
(**)…

Kuşkusuz ki, özgürlük ve demokrasi istemiyle sokaklara dökülen gençler, art niyetsizdir, üstlerindeki
baskının kaldırtmasını istemektedirler. Ama onları gerçekten özgürlüğü kazanma yoluna sokacak bir bilinç ve önderlikten yoksun oldukları gibi, artık miyadı dolan DP'den kurtulmak isteyen CHP, egemen sınıflar ve ABD emperyalizminin planlarını parçalayacak kadar ileri gidemezler.

Bu kargaşa içinde, "NATO'ya, CENTO'ya bağlı" 27 Mayıs darbesi gerçekleşir. Gençlik bunu kendi zaferi olarak yorumlayarak askeri darbeyi coşkuyla destekler. Ama asıl sevinenler ABD emperyalisüeri ve bugün asılan DP önderlerine ağıüar yakan, duygusal TV dizileri hazırlatan çevrelerdir. 27 Mayısçüar, "NATO'ya CENTO'ya bağlıyız" yemini etmişlerdir, ama akıl hocaları bilmektedir ki, toplumsal bunalımı aşmak için bu bağlılık yetmez, ayağa kalkanları yatıştırmak için bazı tavizler verilmek zorundadır. Bu koşullarda 1961 Anayasasına bazı kişi hak ve özgürlükleri ile grev, TİS hakkı konmak zorunda kalınır. 1960 ortalarında yemden yükselişe geçecek gençlik ve emekçi sınıflar mücadelesi bu hak ve özgürlükleri kendilerine önemli ölçüde dayanak ederek yollarına yürüyeceklerdir.

Toplumsal mücadele alanında yönetenler için en zor şeylerden birisi de bir kere hak almak için ayağa kalkmış, mücadeleyle hak almış yığınları tekrardan yerlerine oturtup uysal yurttaşlar haline getirmektir. 1960'ta Türkiye öğrenci gençliği bunu yaşadı. Baskı ve zulme karşı başkaldırmayı, özgürlük için mücadele etmek gerktiğini gördü. "Zaferi" belki bir yanılsamaydı, ama başkaldırı ve mücadelesi gerçekti. Gençlik bu olumlu deneyimini bir daha unutmayacak, yeni gençlik kuşaklarına bu olumlu miras aktarılacaktı.

27 Mayıs sonrasının askeri idaresini kendi hükümeti gibi gören öğrenci gençlik seçimlerden sonra kurulan CHP-AP koalisyonu hükümetini endişeyle karşıladı. CHP Atatürk'ün, o gün kü özellikle söylenişiyle Af. Kemal'in partisi, Cumhuriyetin kurucusuydu, bu nedenle de iyiydi, ama AP; kan, can verilerek yıkılan DPnin mirasçısı, el altından gençliği ve "zinde güçleri" düşman jlan etmiş bir partiydi. CHP nasıl onu hükümete ortak ederdi vs.

Biriken hoşnutsuzluk, 1965 seçimlerinde AP'nin tek başına iktidar olmasıyla yeniden patlak verdi. Ama bu sefer "Olur mu böyle olur mul Kardeş kardeşi vurur mu' türküsüyle değil "Petrollerin Ulusallaştırılması", "İkili Anlaşmaların Feshedilmesi", "Kahrolsun Amerikan emperyalizmi ve işbirlikçileri" gibi anti emperyalist sloganlarla sokaklardaydı öğrenci gençlik.

Bu Türkiye gençlik hareketinin, düzen partilerinden bağımsız, özünde hepsine birden karşı da çıktığı bir durumdu. Artık gençlik hareketi yeni bir döneme girmişti.

Gençlik hareketinin bu yeni, devrimci dönemine geçmeden, önceki dönemin önemli özelliklerini saptamak sonraki dönemin anlaşılması için önemli olduğundan burada durup kısa bir değerlendirme yapmak doğru olacaktır.

Döneme bir bütün olarak bakıldığında:

* 1923-50 arasında gençlik Kemalist ideoloji ile biçimlendirilen, içindeki ufak tefek ayrılıklara karşın Ke^ malizmin ihtiyaçlarına göre davranan bir gençliktir. Gençlik örgütleri ise tümüyle hükümet ve CHP'nin güdümünde, onun yan örgütleri gibi faaliyet gösteren örgütlerdir. Bu dönemin gençlik kuşaklan, "ulusçu" ve "devletçi", ulusal sorunları ve devletin çıkarlarını kişi ve sınıf haklarının üstünde tutmayı ilke edinmişlerdi. Bu ideolojik tutum 1960-70'lerin devrimci gençliğinin, hatta günümüz gençliğinin tutumuna da sinmiş olması bakımından çok önemlidir. Bu haliyle gençlik hükümet politikalarının destekçiliği Ötesine geçmediği için kendine has özellikler taşıyan bir gençlik hareketi geleneği yaratmaktan da uzak kalmıştır.

* 1950 sonrasında ise, gençliğin özgürlük isteği DP’de muhalefet olarak biçimlenmiş, gençliğin geleneksel Kemalist tutumundan yararlanan CHP onun bu eğilimini kendi politik çıkarları doğrultusunda kullanmıştır. Ancak 1960’a doğru gençlik yığınsal ve aktif eylemlerle kendi gücünü duymaya başlamışsa da, 27 Mayıs darbesiyle bu gelişim yarı yolda kalmıştır.

* Bütün bu dönem boyunca gençlik Marksist ya da devrimci bir önderlikten yoksundur. Gençliğin önderi olarak öne çıkan gençlik liderleri CHP'nin gençlik önderleri, ideolojik tutum ise, yıllar ilerledikçe anti-emperyalist niteliğini de yitirip daha da gerici bir konuma düşen Kemalizm’dir.

* Dönem boyunca gençlik hareketi; gerici-burjuva partilerin etkinlik alanı olmaktan, özellikle CHP'nin av alanı olmaktan kurtulup bağımsız bir gelişim seyri izleyememiştir. Bu nedenle de gençlik dinamizm kazanamadığı gibi, olabildiği kadarıyla da dinamizmden devlet, düzen yararlanmış, gençliğin özlemlerinin tersine bir yönelişe sürüklenmiştir.

Dünyayı anlayıp kavramak için en uygun konumda bulunan öğrenci gençlik, içinde biçimlendiği koşullar nedeniyle, özgürlüksüzlüğünün, geleceksizliğinin nedenini cumhuriyet Türkiye'sinin girdiği kapitalistleşmede, burjuva yolda aramak yerine Kemalizm’den sapmada, Kemalizm’in mükemmelleştirilmemesinde aramıştır. Kemalizm’in mükemmelleşmesinin kaçınılmaz biçimde içinde yaşadığı, değiştirmek istediği koşulları yarattığını dönem boyunca hiç bir zaman anlayamamıştır.

* Kemalizm’in dar milliyetçi penceresinden dünyaya bakmaya mahkûm edilen öğrenci gençlik, içerde de "sınıfsız kaynaşmış bir zümreyiz" demagojisi arkasında sürüklenerek, emekçi gençliğin yetenekleri ve mücadeleyi geliştirme potansiyelini hiç anlayamamış; emekçilere tepeden bakan tutumuyla hep emekçi gençliğin ve halkın karşısında, baskıcı, zorba devletin savunucusu bir konumda olmuştur. Bu konum, onun gelişip serpilememesinin, milyonlarca emekçi genci gençlik mücadelesine çekememesinin başlıca nedenlerinden birisi olagelmiştir.

1960'ların ortasından 12 Mart 1971'e gençlik mücadelesi

1960'ların ortasından başlayıp 12 Mart 1971'de noktalanan 5-6 yıllık süre gençliğimiz için "üç güne sığan yirmi yıllar"dandır. Bu kısa dönem içinde gençliğimiz, 50 yıllık birikimini eyleme dönüştürerek, düzen partileri burjuva düzeninden kopma yoluna girerek, düzene karşı veya muhalif en radikal güçlerden biri konumuna yükselmiştir.

Cuntalar yoluyla toplumsal değişimi savunan sözde ilericiler, 1960 sonrası gençliğin devrimci atılımını, "1961 Anayasanın getirdiği özgürlük ortamına" bağlarlarsa da gerçek tam tersidir. Eğer, 1961 Anayasası kimi özgürlük kırıntıları taşıdıysa (ki taşımıştır), bu gençliğin ve aydınların ‘50’li yıllar sonunda kazandığı dinamizm ve özgürlük isteğini dayatmasındandı. 1961 Anayasası kimi sınıfsal ve kişisel özgürlükleri vermese de gençlik o dinamizmini açığa vuracak, özgürlük mücadelesini sürdürecekti. Çünkü bir kez kendi bağımsız eyleminin gücünü fark etmiş, CHP ya da bir başka düzen partisiyle, dahası Kemalizm’le bir yere varmayacağının henüz bilincinde olmasa da, derinden hissetmişti. 60'lı yıllar bu "hissin" açığa çıkıp bilince geçirildiği yıllar oldu.

Türkiye gençliğinin burjuva partilerinden kopma sürecinde dünyadaki önemli bir gelişme onun yönünü sosyalizme doğru çevirdi. Bu dünya ölçüsünde etkin olan anti-emperyalist fırtınaydı. Bu fırtına; Küba devriminin ABD emperyalizminin burnunun dibinde zafere ulaşması, Vietnam'ın kahramanca yürüttüğü halk savaşı ve genel olarak ulusal kurtuluş mücadelelerinin dünyanın her köşesinde sömürgeciliğe vurduğu darbelerden besleniyordu. Bu anti-emperyalist mücadeleler ise, özellikle Küba ve Vietnam mücadeleleri, sosyalizm adına yürütülen mücadelelerdi. Dahası, Kruşçevizmin geri dönüş sürecini başlatmış olmasına, dünya komünist hareketini bölmüş olmasına karşın sosyalizmin prestiji henüz çok yüksekti. Bu durum bütün dünya gençliğini olduğu kadar Türkiye’deki her milliyetten gençliği de derinden etkiledi. Anti-emperyalizm ve sosyalizm düşüncesi gençliğe (ulusalcılığa fazlasıyla batmış bir anti-emperyalizm ve eşitlik, özgürlük ve kardeşliğe indirgenip bulanıklaşmış bir sosyalizm olarak da olsa) dünya ölçüsündeki bu dalgayla geldi. Gençliği sarmış olan Kemalizm zırhı bu dalgayla kırıldı. Bu ortamda Marksist klasiklerin ve Marksizm’den esinlenen bilim ve sanat yapıtlarının yayımlanmaya başlaması gençlik içinde Marksist dünya görüşünün hızla yayılmasının önünü açtı. Gerçi, bu yayınların çok büyük çoğunluğu, Che, Castro, Mao gibi Marksizm’in "yorumcuları"nın ve revizyonist kuramcıların eserleriydi, ama gençlik bunları gerçek sosyalistler olarak benimsedi. Bunun acısı sonraki yıllarda çıkacaktır.

Dalgadan ilk etkilenen gençliğin en ileri kesimleri oldu ve anti-emperyalist, "sosyalist" gençler, Siyasal Bilgiler Fakültesinde, ‘50'lerdeki ilk muhalif gençlik örgütü olan Fikir Kulübü'nü yeniden kurdular. Ama bu kulüp, artık ‘50'lerin Feyzioğlu'larının kulübü değildi. (Fikir kulüplerinin ilk kurucuları TİP içinde ya da çevresindeki gençlerdi; ama bu dönemde henüz TİP'in ne menem bir parlamentarizmci, reformcu, sözde sosyalist olduğu görülemiyordu. Onun yeni fikirler savunması, diğer partilerden farklı bir imaj vermesi gençleri aldatıyordu. Zaten aradan birkaç yıl geçmeden gençliğin dinamik kesimleri ve gerçek gençlik önderleri TİP'in sıradan bir düzen partisi niteliğini görüp ondan kopacaklardı.) Kulüplerin kuruluşu birbirini izledi. AÜ Fen Fakültesi, DTCF, ZF, İTİA, İstanbul Üniversitesi Fen fakültesi vb. birçok fikir kulübü kuruldu. Bu kulüplerin bir araya gelmesiyle de Fikir Kulüpleri Federasyonu doğdu. Tarih, 17 Aralık 1965.

FKF çatısı altında anti-emperyalist ve "sosyalist" gençleri, özellikle de öğrenci gençleri toplamıştı. Ve bu gençlerin büyük bir çoğunluğu kendisine parlamentarist, reformcu-revizyonist bir çizgi belirleme sürecinde hayli ileri bir noktaya gelmiş olan TİP'in çevresindeki gençlerdi.

1960'ların başından itibaren, anti-emperyalist ve "sosyalist" bir yönelişe giren gençler, kendileriyle bir terminoloji benzerliği içinde gördükleri TİP'in etrafına koşmuşlar, kendi düşündükleri dünyayı TİP'in savunduğunu sanmışlardı. Ama bir kaç yıl içinde TİP'in kimi reformlar uğruna mücadele etmekten öte bir niyeti olmadığı görülünce FKF içinde TİP'e muhalif eğilimler ortaya çıkmış, FKF daha ülke çapında bir gençlik örgütü haline gelemeden TİP’in FKF’si ve ona muhalif devrimci FKF olarak fiilen ikiye bölünmüştü. Ankara FKF’de TİP yanlıları yenilgiye uğrarken, İstanbul'da darbeci yöntemlerle FKF yönetimini ele alan TİP yanlıları devrimci gençleri tasfiyeye yönelmiş, sadece bu da değil yükselen öğrenci gençlik mücadelesi önüne tam bir barikat oluşturmak için her yolu denemeye koyulmuştu. Bu durumda tek seçenek FKF dışında örgütlenmekti. Deniz GEZMİŞ ve Cihan ALPTEKİN’in başını çektiği gençler FKF'den koparak DÖB'ü (Devrimcî öğrenci Birliği) kurdular. Resmi kuruluş tarihi Ekim 1968.

DÖB'ün kurucularının ve içinde faaliyet sürdürenlerin çoğunluğu FKF içinden kopup gelmişlerdi, ama DÖB ve FKF farklı yapıda örgütlenmelerdi.(* ) Sonraki gelişmelere ışık tutması bakımından bu farklılık üstünde burada kısaca durmak gerekiyor.

FKF, kendisinden önceki öğrenci gençlik mücadelesinin birikiminin bir ürünü olmakla birlikte büyük ölçüde TKP'nin uzlaşmacı, reformcu, revizyonist mirasının üstünde şekillenen TİP'in etkisiyle, bir mücadele örgütünden çok bir tartışma kulübü, TİPin yan kolu olarak biçimlendirilmeye çalışılmıştı. TİP, bu amacına tam olarak ulaşamasa da önemli ölçüde de başarılı olmuştu. Pratik mücadeleden kopuk laf ebeleri, TİP bürokrasisinin temsilcileri, TKP'nin yukardan emredici önderlik anlayışım gençliğin içine taşımışlardı. Bu biçimleniş FKFyi, belki gençliğin o andaki en ileri örgüt biçimi haline getirmişti, ama en doğru örgüt biçiminden de uzaklaştırın iş, mücadelenin gerçek önderlerini örgüt yönetiminin uzağında tutmuştu. Dahası, TİP'in uzlaşmacı çizgisine soğuk bakan gençlik önderlerini el altından ya da açıkça bozguncu, anarşist, goşist karalamasıyla, sonraki yıllarda çok daha açık yürütülecek kampanyanın hedefi yapmıştı. Bu durumun kaçınılmaz sonucu olarak FKF, geniş gençlik yığınlarını kucaklayıp seferber etmek perspektifinin hep uzağında kalmış, şu ya da bu biçimde ortaya çıkan eylemler hakkında fikir yürüten, onları tartıya vuran bir kulüp niteliğini önde tutmuştu. Yani gençlik yığınlarına kendisini kapatarak, onun eyleminden kan almak, yeni yığınları kazanmak, yeni kadroların dinamizmiyle eskilerin deneyimini birleştirmek yerine eylemlerin gözlemcisi olmayı tercih eden bir konumu benimsemişti.

FKF ile DÖB'ü ayıran ikinci önemli etken ise "sosyalizm" anlayışlarıydı.

FKF ve yukarıda belirtildiği gibi TİP tarafından savunulan "sosyalizm", Kruşçev revizyonizminin daha da sulandırılmışıydı. Açıkça parlamentarist, reformcu bir anlayıştı. Esinlendiği kaynak TKP'nin 40 yıllık uzlaşmacılığı ve Kruşçev revizyonizmiydi. Bu yüzdende devrime, düzen dışına çıkma eğilimi taşıyan her türden mücadeleye saldırıyor, kaba eşitlikçilik ve yoksulluk edebiyatıyla kusurlarının üstünü örtmeye, gençleri ve emekçileri duygu sömürüsüyle etrafına toplamaya çalışıyordu.

DÖB ise; FKF’nin tam tersine bürokratik bir kuruluş olarak değil, doğrudan öğrenci gençlik eyleminin sıcak mücadelesi içinde biçimlendi. 1967-68'de İstanbul'daki yoğun gençlik eylemleri, 6-7 Haziran olayları, 1968 üniversite işgalleri, Dolmabahçe eylemleri ve Vedat Demircioğlu'nun tabutuyla Valiliğe yürünmesi eylemleri henüz bir kuruluş olarak resmen kurulmamış DÖB'ün önderlik ettiği eylemlerdi. İşte DÖB böylesi bir eylemli dönemin ürünü oldu ve ancak 1968 Ekim'inde resmen kuruldu. Bu, gençlik mücadele tarihimize 68 eylemleri diye geçen dönemde FKF'nin bütün yaptığı, eylemleri engellemek için "yasalar çerçevesinde bir eylem" için öneri üretmek, parazit yapmak ve "aman yapmayın" demekle de kalmayıp Dolmabahçe gösterisinde olduğu gibi gençlerin önüne çıkıp onları engellemeye çalışmak, eylemlere egemen sınıfların ağzıyla alçakça saldırmak olmuştur. Bu tutumun karşılığı ise; FKF'nin içinin boşalması, iflah olmaz, gençlikle yaş olarak bile ilgisi kalmamış bir avuç bürokratın, kulübün dört duvarı arasında içki masası kurup "gençliğim eyvah!" türküleri söylemesi olmuştur.

DÖB, resmi olarak kuruluşundan sonra da hiç bir zaman bir masa başı bürokratı üretmemiş, örgütün resmi yöneticileri ve bütün militanları her zaman mücadelenin en önünde olmuştur. Bu yüzden de DÖB, öğrenci gençlik içinde FKF'nin hiç bir zaman edinemediği bir saygınlık kazanmıştır. Yığınların nabzını elinde tutan önder öğrenciler, her yeni durumda yeni öneriler ve mücadele biçimleriyle yığınları peşlerinden sürüklemiş, bir avuç önder binlerce genci, bazen bir anti-emperyalist talep uğruna, bazen bir akademik hak için sokaklara dökmeyi başarmıştır. FKF’nin masa başı "eylem üreticiliği", kendi ruh hallerinden ve çıkarlarından kalkarak, "bu kitle şunu yapar, bunu yapamaz", "şöyle yaparsak rektörle aramız açılır, böyle yaparsak polis saldırır" gibi yığın mücadelesini eczacı terazisinde tartmaları, ayağı kalkan kitlelerin nereye kadar gideceği konusunda kötümser tablolar çizmeleri, DÖB'e yabancıydı. Bu yanıyla gençliğin TKP'nin mirasından kopup gerçekten devrimci bir gelenek oluşturma sürecinin başlaması DÖB'le olmuştur demek doğru bir saptama olur.

İkinci farka, "sosyalizm" sorununa gelince burada da önemli farklılık vardır. FKF yukarıda belirttiğimiz gibi, Kruşçevci revizyonizmden feyiz almaktadır ve politik tutumu da "barış içinde geçiş", "kapitalist olmayan yoldan sosyalizme geçiş", "parlamenter yoldan devrim" vb. gibi revizyonist tezlere uygundur. Dahası genel olarak da Kruşçevci "sosyalizm" anlayışıyla biçimlenmiştir. DÖB ise, aynı kaynaktan etkilenmekle birlikte, "barış içinde sosyalizme geçiş", parlamentarizm vb. konusunda Kruşçevciliğe açıkça bir tavır içindedir ve sürekli olarak, ötekilerin ağzına almak zorunda kaldıkları zaman pek iğreti duran DEVRİM'i en içten ve var gücüyle haykırmaktadır. Bu yüzden de sosyalizmi Kruşçevcilerden değil Vietnamlı (Ho Şi Mihn, Giap), Küba'lı (Castro, Che Guevara), Çinli (Mao Zedong, Lin Piao), Latin Amerikalı (Mariguella) devrimcilerden öğrenmişlerdir. Elbette Marks, Engels, Lenin, Stalin de okunmakta, onlara büyük ve içten bir saygı duyulmaktadır ama onları asıl yüreklerinden yakalayan çağdaşları, mücadelelerini heyecanlı bir roman gibi izledikleri ya da okudukları diğerleridir. Marksizm’i de asıl kaynaklarından çok bunların yorumlarından öğrenmek hoşlarına gitmektedir. (İşçi sınıfı mücadelesinin boyutu, M-L bir önderliğin olmaması ve bu genç devrimcilerin sosyal konumları göz önüne alındığında bu da çok doğaldı) Bu yüzden de DÖB kuşağı diyebileceğimiz devrimci kuşak, sosyalizminin esinlendiği odakların tutumunu izleyerek mücadeleci bir "sosyalizm" anlayışını benimsedi ve kaçınılmaz olarak da anti-emperyalizme fazlaca bulaşan bir sosyalizm anlayışına, ama çok radikal bir anti-emperyalist tutuma sahip oldu. Bu "sosyalizm" anlayışı, SB'yi izlediği politikalara bakarak revizyonist diye adlandırıyor, onların savunduğu sosyalizme kuşkuyla bakıyordu ki; bu, bu kuşağın sürdürücülerini sonraki yıllarda, revizyonizmin batağına çekilmekten koruyup Marksizm-Leninizm’e varmalarının başlıca dayanaklarından birisi olması bakımından çok önemliydi.

DÖB'ün (1970 ortalarına kadar Dev-Genç'in) öğrenci gençlik yığınları içinde saygınlığı, çoğu zaman sanıldığı ya da mahkûm edilmek için öyle gösterilmeye çalışıldığı gibi onun bir avuç militanının kahramanca bir eylem çizgisi izlemesinden değildi. Asıl neden DÖB'ün bir yandan anti-emperyalist mücadelenin en önünde yer alırken öğrenci gençliğin akademik sorunlarını küçümsememesi, ona sırtını dönmemesiydi. Tersine DÖB, geniş öğrenci gençlik yığınlarının akademik taleplerini savunmayı, onlar için mücadele örgütlemeyi çok ciddiye alıyor, bu taleplerle anti-emperyalist ve demokrasi taleplerini kendi basit yapısından umulmayacak bir ustalıkla birleştiriyordu, örneğin salt akademik talepler temelinde başlayan 1968 üniversite işgalleri, anti-emperyalist ve demokrasi taleplerinin yaygınlaştırılmasının da bir vesilesi oluyor; binlerce genç tartışmalara çekilerek, eğitim düzeni ile ülkedeki ekonomik ve siyasi düzen, emperyalizmin dayattığı bir düzen olarak eğitimin niteliği ve biçimi, demokratik ve sosyalist eğitimin ne olduğu üzerine ciddi bir propaganda ve ajitasyonun hedefi oluyordu. İşgal öncesi ve sonrası sayısız tartışmalara binlerce öğrenci katılıyor, değişik eylem biçimleri içinde taleplerini haykırmayı öğrenerek kendi güçlerini kullanma zeminini yaratıyordu. Bürokratik bir önderlik anlayışına sahip olmayan DÖB, bu mücadelelerde en önde yer alırken, hiçbir zaman yığınlarla birlikte yürümeyi göz ardı etmiyor, gençliğin ruh halini kavrıyor, kendi mücadeleci ruh halini gençliğe aktarma yolunu sezgisel bir biçimde de olsa buluyordu. Ama bunu yaparken DÖB, ne geri bilince teslim oluyor, pasifizmin teorisini yapıp yığınların inisiyatifini engelliyor, nede yığınların ruh halini ve mücadele isteklerinin durumunu göz ardı ediyordu. DÖB, yığınları harekete geçirmek için hiç bir fırsatı kaçırmadığı gibi, kaba slogancılık ve kendi eylemini yığınların eyleminin yerine koymaktan da özenle kaçınmaya çalışıyordu. Bu yüzden de, bugünün, kitle çalışması ve kitle mücadelesini en gerilerin istemleriyle birleştirmenin teorisini yapan laf ebelerinin ve yığınların talepleri yerine kafasında tasarladığı üç beş sloganı geçirip, kendi eylemini yığının eylemi yerine geçiren iradeci, "öncü savaşçıların" çeyrek yüzyıl öncesinin DÖB'ünden öğrenmeleri gereken hala çok şey vardır.

Bugünkü 'öğrenci gençlik hareketi ve onun önderliğine soyunanların, DÖB'ün yukarda sözünü ettiğimiz üstü örtülmüş mirasını kavrayıp özümsemesi çok önemlidir. Dahası DÖB'ün yığın ve önderlik arasında kurmayı başardığı bağı, buyuruculuğu, bürokratizmi reddetme tutumunu benimsemedikçe gerçek bir öğrenci gençlik hareketini yaratamayacağı anlaşılmak zorundadır. Bu başarılamadıkça gençlik mücadelesi bugün içinde bulunduğu handikaptan çıkamayacaktır. Bunlar, bugün DÖB'ün öğrenmeye çalışmamız gereken deneyimidir. Ve DÖB bunu bir kaç yıl içinde başarmıştır. Ancak DÖB, sadece bu olumlu yanlarından ibaret değildir. DÖB, bürokratizmi, buyuruculuğu reddederken önderliğin örgütlenmesini de (bu durumun teorisini yapmamakla birlikte) reddeden bir konumda olmuştur. Bu yüzden de örgütsel birlikten çok, aralarında sıcak mücadele "dostlukları doğmuş, çok dar bir çekirdek etrafında toplanan gevşek bir çevre örgütü görünümündedir. Dahası pratik içinde ve pratik için gerçekleştirilen bu örgüt, ideolojik ve politik olarak yığınları kazanma bakımından belirlenmiş bir amaca sahip değildir. Başka türlü de olamazdı. Çünkü bu genç ve inançlı devrimcilere yol gösterecek gerçek bir devrimci komünist partisi yokluğu ve geçmiş gençlik hareketinin onların karşılaştığı bu sorunları çözecek bir deneyim bırakmamış olması DÖB'ün başlıca handikabıydı.

Öte yandan DÖB, genel olarak bir emekçi-öğrenci gençlik hareketi olarak doğup gelişen hareket değil, bir öğrenci gençlik hareketiydi ve bundan kaynaklanan pek çok zaaflar da taşıyordu. Sorunun bu yanına bir sonraki yazımızda değineceğiz.

Kuşkusuz DÖB deneyimi, sonuna kadar varmamış bir süreçtir. Bu yüzden de onun zaaflarını ve basanlarım kendi koşullarında ve olguları ortaya çıktığı kadarıyla değerlendirmek olanaklıdır. Ama bu süreç Dev-Genç'te sürüp olgular daha açık bir biçimde ortaya çıkar.

Günümüz devrimci ve komünist gençlik hareketinin bugün gençlik yığınlarından kopukluğu ve yığınları mücadeleye çekmekte karşılaştığı sorunlar göz önüne alındığında, sözünü ettiğimiz DÖB'ün olumlu özelliklerinden öğrenecekleri çok şey vardır.

1967'DEN 1971'E GENÇLİK MÜCADELESİ
1966'dan itibaren uç vermeye başlayan, 1967'de şekillenen ve 1968'den itibaren devrimci, kitlesel ve bağımsız bir nitelik kazanarak ilerleyen gençlik mücadelesi, iniş çıkışlarla, zaaflarının ve olumluluklarının giderek daha açık bir biçimde ortaya çıkmasıyla birlikte 12 Mart darbesine kadar sürer.
Türkiye gençlik mücadelesinin en kitlesel ve en yoğun mücadelelere sahne olan bu dönemi, kuşkusuz sayısız derslerle dolu olan bir dönemdir. Bu yüzden de üstünde özel olarak durmayı hak eder.
Döneme bir bütün olarak bakıldığında, kendisini önceki ve sonraki gençlik mücadelelerinden ayıran iki önemli özellik çok açık görülür. Birincisi; mücadelenin kitleselliği, ikincisi ise; öne çıkan bir anti-emperyalizm ve ona bağlı bir anti-faşist mücadele.
1968'in "arka plan"ı
Yazımızın bir önceki bölümünde, 1968'e gelen süreçte ortaya çıkan örgüt biçimleri ve anlayışlar üstünde durmuştuk. Ama bütün bu gelişmelere dayanak olan, daha doğrusu yığınların mücadeleye çekilmesine zemin olan yan üstünde durmamıştık. Bu yüzden de burada öncelikle bu yan üstünde duracağız.
Döneme bakıldığında iki tip gençlik örgütünün var olduğu görülür: Birincisi, daha çok çeşitli siyasi eğilimlerdeki öğrencilerin içinde yer aldığı anti-faşist, anti-emperyalist bir "program" etrafında biçimlenmiş (FKF, DÖB ve daha sonra da Dev-Genç) siyasal nitelikli gençlik örgütleri. İkincisi ise, çeşitli üniversite, fakülte ve yüksek okullardaki öğrenci dernek ve birlikleridir.
Bugünden bakıldığında siyasal türden örgütlerin ön planda olduğu görülürse de, soruna daha yakından bakıldığında bu siyasal gençlik örgütlerinin asıl gücünün birimlerde örgütlü olan akademik nitelikli gençlik örgünlerinden geldiği daha iyi fark edilir.
Şöyle ki;
Bu dönemde, fakülte ve yüksek okullardaki öğrenci dernekleri kitleseldir. Bütün öğrenciler, daha üniversiteye kayıt yaptırırken aynı zamanda derneğin de üyesi olurlar. Bu durum dernekleri her öğrencinin gözünde meşru ve kendisinin bir örgülü olduğu imajını güçlendirirken, demeğin saygınlığını da artıran bir etken oluyordu. Demokratik bir biçimde gerçekleşen kongrelere öğrenci kitlesinin oldukça büyük bir kesimi katılıyor, yönetimler belirli görüşler arasında bir mücadele ile oluşuyordu. Sadece bir kongre gününün değil, bir kaç aylık bir zaman dilimine yayılan kongre çalışmaları boyunca tartışmalar, öğrenci gençliğin kitap, ders, sınıf geçme sorunlarından ülke ve dünyadaki gelişmelere kadar uzanarak derinleşiyordu. Sonuçta öğrenciler kongrede, tartışmalar içinde oluşan görüşler doğrultusunda, oy kullanarak yönetimleri belirtiyorlardı. Kongreden sonra muhalefetle kalan görüş, bir yıl sonraki kongreyi almak için kendince bir muhalefet sürdürüyor, ama derneğin aldığı kararlar ve yaptığı çağrılara da uymak zorunda kalıyordu. Aksi halde, yığınların gözünde, meşruiyetini yitireceğini düşünüyordu.
Öğrenci derneklerinin böylesi kitlesel ve demokratik işleyişinden en çok devrimciler yararlandılar. Çünkü varolan düzenin hiç bir şey vaat etmediği gençlere, onlar yeni bir şey söyleme olanağına sahipli. Dahası gençliğin taleplerinin en radikal savunucularıydılar ve gençlerle doğru bağlar kurup geliştirme becerisini gösterdiler. Bu yüzden de, 1960'lann ortalarında sosyal demokratların, cuntacıların ya da dinci-faşist çevrelerin ellerinde bulunan dernek yönetimleri bir kaç yıl içinde büyük çoğunlukla devrimcilerin denetimine geçti. Sosyal demokratlar kısa zamanda varlıklarını yitirerek tecrit olurken (Kimi yüksek okullarda Fikir Kulüplerini örnek alarak Sosyal Demokrasi Derneklerini kurdular ve tecritlerini tescil etmiş oldular.) kongrelerde bir muhalefet grubu olma şansını bile yitirerek devrimci harekelin peşinden sürüklendiler. Giderek sosyal demokrat olduklarını bile inkâr eden bir konuma düştüler. Dinci-faşist çevreler ise; yöneticiler ve hükümet desteğini arkalarına almalarına karşın yükselen öğrenci mücadelesi karşısında tutunamadılar. Ellerindeki yönelimlerin bir bir düşmesi karşısında okul binalarındaki dernek oda ve lokallerini kilitleyip ortada görünmemeyi yeğlediler. Bunlardan birçoğu fiilen devrimci öğrencilerin eline geçti ve fiili yönelimlerle sürdürüldü. Öğrenci kitlesi içinde iyice tecrit olan dinci-faşist çevreler, dernek yönetimini elinde tutmak için, gazetelere gerçekle olmayan adreslerde kongre ilanı verip, polisle anlaşarak, hamamda, minibüste ya da bir evde gizlice "kongre" yaparak derneğin resmi temsilcileri olmayı sürdürmeye çalıştılar. Böylesi komik yöntemlerle varlık olarak kalma onları daha da tecrit etli, kimsenin ciddiye almadığı küçük gruplara dönüştürdü. (Dinci-faşist çevreler çoğu zaman derneğin kongre ilanını hiç okunmayan bir mahalli gazeteye veriyorlardı. Öğrenciler bunu bir biçimde öğrenip verilen adrese gittiklerinde; boş bir arsa, ya da lalettayin bir ev, bir işyeriyle karşılaşıyorlardı. Bir süre sonra da kongrenin bir hamam, bir kahve, hareket halinde bir minibüste ya da benzer bir biçimde ilgisiz bir yerde yapıldığını öğreniyorlardı. Devrimcilerin yaptıkları kongrelerde kılı kırk yaran hükümet komiserleri gericilerin bu sahte kongrelerini hemen onaylayarak derneklerin işlemez hale gelmesi için ellerinden geleni yapıyorlardı. Bu durumda bile, asıl dernek yönetimi devrimci gençlerin ellerine geçiyor, idare de ister istemez fiili yönetimlerle muhatap olmak zorunda kalıyordu.)
Devrimci öğrencilerin başarısı iki nedene dayanıyordu: (1) Devrimci öğrenciler, öğrenci derneklerini birer birim örgütü olarak ciddiye alıyorlar, demek içinde aktif görevler alarak öne çıkıyorlar, gençlik mücadelesine yan çizen yönelimlere karşı yığınların taleplerinden, kalkan bir mücadele yunuyorlardı. (2) Öğrenci gençliğin akademik taleplerini küçümsemiyorlar, yığınları bu talepleri doğrultusunda ayağa kaldırarak gerici yönetimlerin niyet ve tutumlarının açığa çıkmasını sağlayabiliyorlar, dahası izlenen devrimci bir eylem çizgisiyle gerici yönetimleri tecrit ediyorlardı. Burada asıl dayanak gençliğin istemlerini bilmek ve onların ruh hallerini kavrayarak gidebilecekleri yere kadar onlarla yürümekti. Bu yürüyüş çoğu zaman önceden kestirilemeyecek kadar ileri bir noktaya varıyordu.
Devrimci öğrencilerin, öğrenci taleplerine içten sahip çıkmaları ve öğrenci dernekleri içinde yürüttükleri faaliyet, onların geniş öğrenci yığınlarını mücadeleye çekmesinde başlıca dayanak oluyordu. Bu durum, akademik mücadeleye kitlesellik kazandırırken, aynı zamanda da DÖB, FKF ya da Dev-Genç'in genişlemesi için sınırsız bir kaynak oluyordu.
Öte yandan devrimci gençler, öğrenci gençlik içinde yoğun bir anti emperyalist ajitasyon yürütüyorlar, dahası öğrenci talepleriyle anti-emperyalist talepleri birleştirerek geniş kesimleri anti-emperyalist talepler doğrultusunda harekete geçirerek öğrenci yığınlarının devrimci siyasi bilinçle hızla donanmasına da özel önem veriyorlardı. Bazen bir eylem çok basit bir akademik taleple başlıyor, ama kısa zamanda anti-emperyalist, anti-faşist bir gösteriye dönüşebiliyordu. Ya da anti-emperyalist amaçlı bir eylem içinde okul idaresine karşı talepler de yer alıyordu.
Örneğin, ünlü 1968 üniversite işgalleri, akademik taleplerle başlamıştı. Başlangıçta öne sürülen talepler üniversitelerde yönetime katılma, derslerin sayı ve türlerinin belirlenmesinde öğrencilerin de söz sahibi olması, öğrenim koşullarının iyileştirilmesi ve okullardaki sosyal hizmetlerin ihtiyaca yeter bir düzeye getirilmesiydi. Ama polis ve hükümetin baskılan ile eylemin kapsamı genişlemiş, anti-emperyalist ve demokrasi talepleri haykırılarak işgaller sürmüştü.
Kısaca söylenecek olursa; dönemin öğrenci gençlik mücadelesinin arka planında, geniş öğrenci yığınlarını kucaklayan öğrenci dernek-birlikleri ve bu dernekler içinde faaliyet gösteren devrimci öğrencilerin öğrenci taleplerine sahip çıkışı ve öğrenci yığınlarını harekete geçirmek için gösterilen çaba vardır.
Bu neden belki öğrenci hareketini açıklar ama dönemin yüksek anti-emperyalist mücadele düzeyini açıklamaz. Bu yüzden de arka planı açıklamak için burada bir etken, ama çok önemli bir elken üstünde durmak gerekiyor. Bu etken ise; yazımızın birinci bölümünde değindiğimiz Küba ve Vietnam devrimlerinde uçlaşan, bütün dünyada esmekte olan anti emperyalist fırtınadır.
Tepeden tırnağa silahlı emperyalist orduların dünyanın çeşitli köşelerindeki ulusal kurtuluş mücadeleleri karşısında geri adım atması, Vietnam halkının ABD'ye karşı yürüttüğü kahramanca mücadele, sadece geri ülkelerin gençliğinin gönlünü fethetmekle kalmamış, emperyalist ülkelerin gençliğini bile etkilemişti. ABD'den Fransa'ya, Kanada'dan Almanya'ya, İsveç'e kadar bütün büyük kapitalist ülkelerin gençliği, kapitalizmde gelecek görmeyerek, onu reddeden bir tutum içindeydi. On binlerce genç anti-kapitalist sloganlar haykırarak, Che, Ho Şi Minh posterleriyle sokaklara dökülmüştü. Vietnam'da, Vietnamlılara karşı savaşan ABD askerleri ABD'nin büyük kentlerinde de kendi gençlerine karşı silah kullanıyor, Fransa'da, Almanya'da polis göstericilerle başa çıkamayınca askerle müdahale ediyordu. Özellikle gösterilere işçi yığınlarının da katılması Fransa'da De Gouelle'ün istifasına varan siyasi gelişmelere yol açtı. Ne var ki, Batı'nın revizyonist komünist partileri gençlerin kapitalizme tepkilerini ve anti-savaş tutumlarını desteklemek yerine düzenin saflarına geçerek gençleri, anarşizm, goşizmle suçlayarak mücadeleyi arkadan hançerliyorlardı. Öndersiz gençlik yığınları, bir yandan tavizlerle, bir yandan polis baskısıyla denetim altına alındılar ve Batı’daki gençlik mücadelesi nispeten kısa bir dönemde “uysallaştırılabildi.” 
Burjuva ideologlar ve politikacıları, komünist partilerin aymazlığı karşısında, kendi dünyalarına karşı olan bu devrimci gençlik başkaldırısını bile lehlerine çevirdiler: komünist partileri ve onların etkinliğindeki işçi sınıfının gençlik mücadelesine sahip çıkmamasını bahane ederek, "yeni sınıf kuramları geliştirmeye koyuldular. "Artık işçi sınıfı devrimci değildir, asıl devrimci olan gençliktir" görüşü etrafında çeşidi kuramlar icat ettiler, sözde ilerici, "derin" tezler geliştirdiler.
Batı gençliği içinde kapitalizme karşı bir güvensizlik, 2. savaş sonrası sosyalizmin başarılan sonucu olarak, zaten vardı. Ama gençler bunu, kapitalizmin nimetlerini, onun aile, mülkiyet ve çıkar ilişkilerini reddederek gösteriyorlardı. "Hippilik"," komünal yaşam" biçimindeki pasifist direnişler, "asi gençlik çeteleri" kurup amaçsız bir serseri yaşamı sürmek, "sapkın mezheplere" katılmak gibi tulumlarla kapitalizme ve onun öğütlediği yaşam tarzına sırt dönüyorlardı. Bu tepkiyi biçimlendiren ve 68'de patlamasına yol açan dünya üstündeki anti-emperyalist cereyandı. Ama bu cereyanın etkisi sadece gelişmiş kapitalist ülkeler gençliğini değil, geri kalmış ülkelerin gençliğini de derinden etkiliyordu. Üstelik geri kalmış ülke gençliklerinin ayaklanmak için batı gençliğinden çok daha fazla nedenleri vardı. Bu yüzden de Türkiye'deki gençlik mücadelesi anti-emperyalist mücadelelerden Batı gençliğine göre farklı bir etkilenme içine girdi ve geniş gençlik yığınlarının anti-emperyalist mücadelesi daha keskin, daha uzun soluklu ve yüzü sosyalizme daha fazla dönük bir mücadele oldu. İşte ‘68 gençlik mücadelesinin arka planını oluşturan ikinci etken bu anti-emperyalist cereyandı.
Akademik talepler için ayağa kalkan gençlik yığınları bütün dünya gençliğini de derinden etkileyen anti-emperyalist eğilimle birleşince fırtınalı bir gençlik mücadelesi dönemini açmış oldu. İşgaller, boykotlar, mitingler, gösteriler, fabrika ve toprak işgallerine destek, grev ve küçük üretici gösterilerine katılma dönemiydi bu dönem. Bir kuşak öğrenci gençlik bu mücadele içinde yetişti. Öndersizlik ve egemen sınıfların terörü karşısında bazen sağa bazen sola savruldu, ama bugünün gençliğine de değerli bir deneyim hazinesi bıraktı.
68 gençlik mücadelesi ve Dev-Genç
Bu yazının bir önceki bölümünde Dev-Genç'in oluşumuna gelen süreç içinde FKF ve DÖB gibi iki farklı geleneğin ortaya çıktığını, Dev-Genç'in de bu iki farklı eğilimi içinde birleştiren bir örgüt olarak biçimlendiğine vurgu yapmıştık. Burada bu farklı eğilimlerin Dev-Genç içindeki gelişim süreci üstünde duracağız. Ama öncelikle de, dönemin gençlik mücadelesinin daha önce yeri geldikçe değindiğimiz kimi özelliklerine gençlik mücadelesinin geliştiği ülkedeki siyasi koşullara kısaca göz atmakta yarar olacaktır.
1960'ların ortalarından itibaren kendisine sosyalist diyen eğilimler kutuplaşmaya başlamıştı. Bir taraf TKP geleneğinin sürdürücüsü durumundaki reformist-parlamentarist TİP etrafında toparlanırken diğer taraf MDD tezini savunuyordu. M. Belli'nin başını çektiği cuntacı-revizyonist MDD'nin önde gelenleri TİP'e tepki gösteren gençliğin ileri unsurlarına çengel atmak için onların mücadelesini onaylar bir tutum takındılar ve bir kaç yıl süreyle de bu devrimci gençlik kesimlerini peşlerinden sürüklemeyi başardılar. 1968'lere gelindiğinde gençlik mücadelesi içinde yer alan ileri gençler MDD etrafında toplanmış bulunuyorlardı. Gerçekte ortada sosyalist terminolojiye bulanarak kaleme alınmış Kemalist-cuntacı bir tek MDD tezi olduğu halde, aynı tezi benimsediğini öne süren ama değişik mücadele anlayışlarına sahip bir kaç eğilim vardı. Bu yüzden de görünüşte bir bütünlük var gibi görünmesine karşın gerçekle kısa bir süre sonra birbiriyle uzlaşamayacak eğilimler bir arada bulunuyordu. Kaşarlanmış MDD'cilerin herkesin nabzına göre şerbet vermesi durumu iyice karmaşık hale getiriyordu. Örneğin, Aydınlık sayfalarında, Doğu Perinçek ve yandaşı Şahin Alpay 6-7 Haziran olaylarını "anarşist bir eylem", "anayasa sınırlarını çiğneyen bîr eylem" olarak lanetlerken, M. Belli eyleme övgüler dizip gençlerin gönlünü kazanmaya çalışabiliyordu. M. Beli gibi eski, D. Perinçek gibi "yeni" revizyonistlerin bütün sağa çekme çabalarına karşın gençlik önderleri nispeten kısa sürede kendi yollarını buldular. Bu sağcı, reformist, cuntacı çabalara tepki olarak kendilerine Che, Kastro, Marigella gibi küçük burjuva devrimcilerini önder seçtiler ve onların görüşleri doğrultusunda bir mücadele çizgisini benimsediler.
1960 ortalarından itibaren açıkça ayrışma sürecine giren TİP-MDD saflaşmasından ikinci saflaşma, 1969 sonlarında reformcu-devrimci ayrışması biçiminde gerçekleşen Perinçek ve yandaşlarının ayrışması oldu. Cuntacılıktan reformculuğa her konuda Perinçek’le aynı görüşlere sahip M. Belli ve yandaşları ise; basit bir ticari hesap yaparak Perinçek'i yarı yolda bırakarak devrimci gençlik önderlerinin safında bir yıl daha kalmayı başardılar. ‘70 sonlarına doğru ise; M. Belli tutumunu nihayet açıkça ortaya koyarak, "sol" cuntaya oynayan tulumunu açığa vurdu. Aynı zaman dilimiTHKO ile THKP-C ayrışmasının da süreciydi ve sonraki yıllar mücadelesine damgasını vuracak bir gelişme olması bakımından da ayrıca önem taşır.
Kısaca söylemek gerekirse, MDD'ci teorisyenler için gençlik toplumun "zinde güçlerinden" birisiydi, (diğerleri ordu ve aydınlar). Bu yüzden de sonraki yıllarda gelişen mücadeleyi de önemli ölçüde etkileyecek gelişmeler ve saflaşmalar en canlı biçimde gençlik içinde yaşandı. Bunun olumsuz etkilerine biraz aşağıda değineceğiz.
Öte yandan 60'lı yılların sonu işçi ve emekçi sınıflar mücadelesinin ülke tarihinde ilk kez sokağa taştığı yıllardı. Fabrika işgalleri, grevler, gösteriler anti-faşist, anti-emperyalist eylemler ve toprak işgalleri, üretici gösterilerinin son derece yaygın olduğu yıllardı. Bu durum devrim tutkusuyla yanan öğrenci gençler için ayrı bir coşku etkeniydi. Devrimci gençlik saflarına katılan her genç, işçi, köylü ve diğer emekçilerin mücadelesine katılmak için, belki bugün acemice sayılacak, yol ve yöntemler bulmaya çalışıyor, buluyordu da. En önemlisi de bu katılış çok içten ve hiç bir günlük çıkar gözetilmeden gerçekleşiyordu. Bir fabrika işgali o gün en azında derslerin boykot edilerek desteklenmesi biçiminde bir gelişmeye yol açarken, uzak bir köydeki toprak işgaline destek vermek için onlarca öğrenci yüzlerce kilometre yol kat etmeyi göze alabiliyordu. Başlayan bir grev ya da işgal edilen bir fabrikanın ilk ve sonuna kadar ısrarlı ziyaretçileri öğrenci gençler oluyor, bir kaç işçiyle yaptığı sohbet ya da onlara yaptığını düşündüğü yardımın hazzıyla coşuyorlardı. Hele işçiler onların anlattığı kitabi bilgiler doğrultusunda bir şeyler söylemişse bu coşku bildiriler ve bültenlerle bütün öğrencilerle paylaşılıyor, gelecek güzel günlere ve işçi sınıfının devrimci niteliklerine güven yeniden yeniden tazeleniyordu.
Kısacası devrimci düşünceyi yeni yeni, Marksist klasiklerden ve Marksizm’in çeşidi yorumcularının kitaplarından öğrenmeye başlayan gençler bu güzel dünyayı işçi ve emekçilerin dünyasında bulmaya çalışıyor, bu yüzden de emekçi sınıfların mücadelesine içten, sıcak bir ilgi duyuyorlardı. Hiç kuşkusuz bu yöneliş son derece olumluydu, ama bu yönelişi değerlendirip disipline edecek, çabaları, deneyimleri biriktirip yönlendirecek bir sınıf partisi yoklu. Bu iddiayla ortaya çıkanlar ise genç devrimcilerde hayal kırıklığı ve karamsarlık yanmaktan başka bir işe yaramıyorlardı. Süreç ilerledikçe bu durum, devrimcilikte ısrar edecek kadar bir bilinç ve inanca sahip olanları yığınlardan kopuk bir eylem çizgisine sürüklerken, henüz bu bilinç düzeyine varmayanları ise lümpenlikten, düzenle bütünleşmeye yönelmeye varan değişik tutumlara itti.
İşte Dev-Genç bütün bu gelişmelerin yaşandığı bir laboratuar işlevini yerine getirdi.
Dev-genç, 1969 ortalarında kurulduğunda, doğal olarak heterojen yapılı bir gençlik örgülüydü. İçinde değişik siyasi eğilimleri barındırıyordu. Ve gençlik mücadelesi içinde yer alan hemen bütün ileri unsurlar Dev-Genç'in çatısı altındaydı. Bu durum ona öğrenci gençlik içinde önemli bir saygınlık kazandırıyordu. Dahası devrimci öğrenci gençlik mücadelesi ilk kez bu ölçüde merkezileşebilmişti.
Dev-Genç ikili bir yapı üstüne oturuyordu. Birincisi, Merkez Yürütme Kurulu ve belli başlı üniversitelerin bulunduğu kentlerde Bölge Yürütme Kurulları ve üniversitelerde yasal statüye sahip olmayan üyelerden oluşan gruplar. İkincisi ise fakülte ve yüksek okulların Dev-Genç'li öğrencilerin yönetimde etkin oldukları dernekler. Bu, ikinci kategorideki derneklerin, elbette yasal bakımdan Dev-Genç'le bir ilişkisi yoktu, ama politik çizgi ve mücadeleye katılma doğrultuları Dev-Genç'le paraleldi. Buna karşın bu dernekler, Dev-Genç'in öğrenci gençlik mücadelesi içinde faaliyetinin, gençlik yığınlarını seferber çimenin en önemli dayanaklarıydılar.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, öğrenci derneklerinin yönelimlerinin devrimci öğrencilerin yönetimine geçmesi Dev-Genç'in resmen kuruluşunun öncesindeki süreçte gerçekleşmişti. Bu yüzden de Dev-Genç resmen kurulduğunda geniş gençlik yığınlarını harekete geçirebileceği mekanizma da hazırdı. Kuruluşunun başında Dev-Genç bu mekanizmayı olumlu bir biçimde değerlendirdi ve yığınsal öğrenci eylemleri ve anti-emperyalist gösteriler düzenleyebildi.
Dev-Genç bir öğrenci örgülüydü. Hem dayandığı kitle hem de amaçları bakımından perspektifi öğrenci gençlik mücadelesiyle sınırlıydı. Ama yukarıda da belirtildiği gibi fiili durumu bir blok partisi gibiydi. Ve değişik siyasi eğilimlerin dolaysız çatışma alanıydı. Daha kurulduğu andan itibaren de bu olumsuz etken kendini duyuruyordu. Kısa süre sonra, bu etken Dev-Genç'i asıl uğraşından alıkoyacak kadar belirleyici olmaya başladı. Yönetim düzeyindeki parçalanmalar en alt tabana kadar hızla etkili oldu. Grupçuluk, adam kollama, öğrencilerin taleplerinin küçümsenmesi, öğrenciliğin küçümsenip yanlış bir profesyonellik anlayışının yüceltilmesi, Dev-Genç adının fetişleştirilip yığınların, taleplerinin görmezden gelinmesi vb. eğilimleri hızla güç kazandı.
Öte yandan polisin öğrenci gösterilerine karşı baskısını artırması ve önder öğrencileri öldürmeye varan tutumu ve gerici-faşist öğrenci çevrelerinin hükümet ve polis tarafında kışkırtılması, dincilerin "toplu namazlardan" sonra öğrencilere, üniversite binalarına saldırmaya varan eylemleri, öğrenci derneklerinin gericilerin polis desteğinde sahte kongrelerle resmen iki başlı hale getirilip kapatılması ya da işlemez hale getirilmesi, Dev-Genç'in yığınların taleplerini göz ardı eden, onların nabzını gözetmeyen tutumuyla birleşince Dev-Genç giderek varlığının nedeni olan öğrenci yığınlarından kopmaya, yer yer de yığınlara karşı bir konuma düşmeye başladı. Bu durum gericilerin ve polisin işini kolaylaştırdı; polisin baskısı arttıkça da yığınlarla ileri öğrenciler arasındaki bağ aşındı.
70' ortalarına gelindiğinde Dev-Genç öğrenci gençliği temsil yeteneğini önemli ölçüde kaybetmişti. Bu yapısında da artık açıkça görülür hale gelmişti.
Her şeyden önce, DÖB'den söz ederken değindiğimiz, öğrencilerin taleplerini içten benimseyip, onlar için yığınları mücadeleye çeken, anti-emperyalist ve anti-faşist talepler için yığınların nabzını elinde tutan gençlik önderi tipi, yerini, öğrencilikle hiç bir ilgisi kalmamış, öğrencilerin taleplerini küçümseyen, öğrenci derneklerini yığınları harekete geçiren bir mekanizma değil parası ve olanaklarından yararlanılan, küçümsenen örgütler olarak gören, kendisini sözde profesyonel devrimciliğe atamış, ama bütün gününü kantin köşelerinde laklakla geçiren, öğrencileri 'hot-zot'la hizaya getirmeyi iş edinmiş, arada bir korsan gösteri ya da bireysel kimi eylemlere katılarak kendisini tatmin eden "yeni" bir "devrimci genç" tipi Dev-Genç'e egemen olur hale gelmişti. Bu yığınlardan kopuk sözde profesyonellik kendisini profesyonellik yozlaşması olarak ortaya koydu: Asık surat, herkese tepeden bakma, sıradan öğrencileri küçümseme, öğrenci taleplerinin yerine kendi kafasındakileri geçirme, asalaklık, zorbalık, dedikoduculuk, ilIegalitecilik oynayarak etrafa hava atmak, ahlaki çöküntü vb. vb. gibi. 
‘68-69'la ‘70 kıyaslandığında eylemlerde de önemli farklılık görülür: ‘68-69 eylemlerinin niteliğini belirleyen, her şeyden önce (akademik olsun anti-emperyalist eylemeler olsun) kitleselliğidir. Bu eylemlere geniş kitleler katılırken, katılmayanların da gönül desteği vardır. ‘70 ortalarından itibaren bu durum değişir, daha küçük grupların, çoğu kez de Dev-Genç üyelerinin bile bir bölümünün katıldığı korsancılık, göstericilik asıl eylem biçimi olarak ortaya çıkar. Öğrenci boykotları bile bir kaç kişinin verdiği kararla uygulamaya sokulan, yer yer zorun da içine girdiği yöntemlerle hayata geçirilen eylemler olur. Kitleleri harekete geçirmenin yerini göstericilik, yığınların talepleri yerini Dev-Genç'in adının reklâm edilmesi alır. Burjuva basını, devrimci gençlik hareketini kendi lehlerine kullanmak isleyen cuntacılar bu eğilimi kışkırtırlar. Bu durum geniş öğrenci yığınları içinde hoşnutsuzluğu artırıcı, Dev-Genç'in saygınlığına gölge düşürücüdür. Ama bu gerçek görülüp doğru bir yönelişe girmek yerine öğrencilerin kaypaklığı, küçük burjuvalığı, "küçük burjuvazinin güce taptığı" vb. gibi genel saptamalarla zevahiri kurtarmak yolu seçilir. Çünkü "yeni" devrimci tipin sosyal konumu buna uygundur. Onlar, yığınları kazanmak için sürdürülmesi gereken her günkü ajitasyon faaliyetiyle uğraşamayacak kadar "meşgul”dürler, değerli zamanlarını küçük-burjuva öğrencileri ikna etmek için harcamak "devrime" zarar verirdi!
12 Mart darbesiyle gençliğe karşı girişilen yıldırma kampanyasında ise, bulundukları mevziiyi terk edip "uslu öğrenciler" olarak "fırsatı" değerlendirenler, okulları bitirip düzene uyum sağlamaya ilk yönelenler bu sözde profesyoneller oldu.
Dönemin gençlik mücadelesi ve örgütlenmesinin başlıca özellikleri
‘68 dönemi, kendisinden önceki ve sonraki yıllarla kıyaslandığında şunlar söylenebilir;
1) Bu dönemin gençlik eylemi kendisinden önceki ve sonraki dönemlerde hiç olmadığı kadar kitleseldir. Gerek akademik gerekse anti-faşist, anti-emperyalist gençlik eylemlerine öğrenci kitlelerinin büyük çoğunluğu katılmıştır. Döneme damgasını vuran, militan öğrenci önderleri ve sonradan bunlar tarafından oluşturulan Dev-Genç'tir. Özellikle Dev-Genç'in kurulmasından itibaren öğrenci gençlik mücadelesi az çok bir merkezdik kazanarak politik bakımından da etkisini yaygınlaştırmıştır. 1969-70 yıllarında öğrenci gençlik ve kamuoyu gözünde saygın bir yere sahip olmuş, ‘70 ortalarından itibaren de saygınlığını yitirdiği bir sürece girmiştir.
2) Öğrenci kitlelerinin asıl örgütlendiği örgütler öğrenci dernek ve birlikleri olmuştur. Yönelimlerin devrimcilerin denetimine geçmesinden sonra bu örgütler, "çaylar", "tanışma toplantıları" düzenleyen kurumlar olmanın ötesine geçerek, öğrenci yığınlarını akademik ve siyasi mücadeleye çekmenin araçları olarak son derece önemli ve olumlu bir rol oynamışlardır. Dernek ve birlikler, öğrenci taleplerine sırtlarını dönmedikleri ve öğrenci yığınlarıyla bağlarını koparmadıkları her yer ve zamanda bu işlevlerini başarıyla yerine getirirken, taleplerden değil de masa başında belirlenen "ihtiyaçlardan" kalkılmasının alışkanlık haline getirildiği her yer ve dönemlerde ise işlevlerini yitirmiş, Dev-Genç'in göstermelik şubelerine dönüşmüşler, böylece de kendilerinden beklenen yarar elde edilememiştir.
Dev-Genç'in yığın harekelini kucaklaması da, yukarıdaki duruma bağlı olarak, başarılı ya da başarısız olmuştur. Dernek ve birliklerin işlevsizleştiği yerlerde Dev-Genç de etkinliğini yitirerek bir avuç devrimci gencin "örgütüne", gençlik mücadelesi de salt devrimci gençlerin gösterilerine dönüşmüştür.
3) Bu dönemde gençlik mücadelesi yüksek öğrenim gençliğinin katıldığı bir mücadele biçimindedir. Gerçi çeşidi il ve ilçelerde kültür dernekleri ya da devrimci gençlik dernekleri gibi mahalli örgütlerde ortaya çıkmıştı, ama bunların emekçi gençliğe yönelik bir çalışmaları olmadığı gibi Dev-Genç'le örgütsel bir ilişki içinde değillerdi. Dahası Dev-Genç, işçi grevlerine ve gösterilerine, toprak işgallerine ve üretici mitinglerine yakın bir ilgi gösteriyor ve bunlara katılıyordu; hatta kendisi grev ve mitingler örgütlemek için çalışıyordu, ama işçi ve köylü gençliği örgütlemek gibi bir amaç taşımıyor, onların talepleri etrafında bir mücadele örgütleme perspektifine sahip değildi. Bu yüzdende Dev-Genç bütün popülerliğine karşın devrimci-demokrat, anti-emperyalist bir yüksek öğrenim gençliği örgütü olarak kaldı. Bunu aşmak için de hiç bir çaba göstermedi. Çünkü o dönemde böyle bir perspektif yoktu gençlik mücadelesi içinde.
Bu küçük burjuva temel Dev-Genç'in başlıca zaaflarından biri olarak kaldı ve sonraki yıllarda da bu miras, özellikle THKP-C'nin çeşitli fraksiyonları tarafından, yüceltilip teorileştirilerek sürdürüldü. Bugün de sürdürülüyor.
Liseli gençlik içinde de yer yer kıpırdanmalar vardı, ama bunlar, bu dönemde, Dev-Genç'in ilgisi ve ilişkisi dışındadır.
4) Dev-Genç'in de, öncesi gençlik mücadelesinde olduğu gibi, en büyük handikabı işçi sınıfının partisinin yokluğu, onun yol göstericiliğinden yoksun olmasıydı. Gençler yollarını el yordamıyla kendileri bulmaya çalışıyordu. Yine dönemin bir özelliği olarak, Dev-Genç'in kendisi her bakımdan bir öğrenci gençlik örgütü olmasına karşın, bir gençlik örgülünden çok, bir "gençlik partisi" gibi hareket ediyordu. Öte yandan da çeşitli siyasi eğilimlerin çatışma alanıydı.. Bu koşullarda; cuntacı, revizyonist ve reformcu teorisyenlerin öğütleri Dev-Genç üstünde etkili oluyor, kendisinin üstesinden gelebileceği işlerde bile bu etkinin doğrultusuna göre sağa sola savruluyordu. Nitekim bu etkilenmenin sonucu olarak, bir yandan Dev-Genç'ten parti çıkarmak, daha doğrusu onu bir partiye dönüştürmek, bir yandan şehir gerillacılığı çabası içinde olan Dev-Genç'in son Merkez Yürütme Kurulu, 12 Mart darbesi arkasından yayımladıkları bildiri ile öğrenci gençliğin darbecilere tutum aldığı koşullarda, cuntaya açıkça, koşullu destek verebiliyordu.
5) Dev-Genç ve ‘68 deneyimi Kürt, Türk her milliyetten ülkemiz gençliğinin olumlu ve olumsuz yanlarıyla unutmaması gereken mirasıdır. Ama 12 Mart darbesi sonrasında yeniden yükselen gençlik mücadelesi içinde, Dev-Genç'in sürdürücüsü olduğunu iddia eden gruplar, bu dönemin sonlarında ortaya çıkan olumsuz mirası (grup çatışmaları, slogancılık, korsancılık, sözde profesyonellik, öğrencileri ve taleplerini küçümseme, sadece öğrenci gençlikle sınırlı bir gençlik mücadelesi anlayışı, bürokratizm vb.) alıp geliştirmiş, dönemin olumlu yanlarının (kitlesellik ve talepler etrafında, birimler temelinde örgütlenmiş örgütleri harekete geçiren mücadele anlayışını reddetmiş) üstünü örtmüşlerdir. Bu yüzden de 1973-80 dönemi, Dev-Genç'in zaaflarının geliştirildiği ve sonuçlarına vardırıldığı bir dönem olmuştur. Gençlik mücadelesinin bu dönemi yazımızın bir sonraki bölümünün konusu olacağından burada buna değinmeyeceğiz.
(Sürecek)

Kasım 1991

EK:
‘68 NOSTALJİSİ VE İKİ ‘68

Sadece Türkiye'de değil bütün dünyada burjuvazi, 60'lı ve 70'li yıllarda 68'i lanetledi, gençliği potansiyel suçlu ilan etti. ‘80'lerde ise, özellikle ‘88'den itibaren yine burjuvazi bir "68'i yüceltme" kampanyası başlattı. Bugün birer düzen savunucusu olan 68'in namlı adlarını gazetelerin manşetlerine, TV programlarına çıkararak yeniden ünlendirdi.

Avrupa ve Amerikan burjuvazisi yapar da bizimkiler durur mu? ‘68'i anarşistlik, komünistlik, vatan hainliği ile suçlayan büyük basınımız,’ 68'de öğrenci gençlik mücadelesi içinde olup da bugün köşe dönmüş, düzene yamanmış, her şeyden elini eteğini çekip uysal yurttaş haline gelmiş ne kadar dönek, döküntü varsa onları yeniden gündeme getirdi, röportajlar yaptı. Onların ağzından ‘68'in "masum"luğunu dile getirirken, aslında ‘68'i mahkûm etti. Çünkü bir değil iki ‘68 vardı. Birinci ‘68 Deniz, Hüseyin, Yusuf, Sinan, Mahir, Ulaş gibi devrimcilerin temsil ettiği ‘68, ikinci ‘68 ise, o zaman dünya üstünde esen anti-emperyalist fırtınanın etkisine kapılarak öne çıkan, ama burjuvazinin ilk çağrısında onun kollarına atılanların ‘68'i. Bugün burjuvazinin akladığı, en azından hoş gördüğü ‘68 bu ikincisidir. Ve yine bugün, ‘68'Ii günleri düzenleyenler, ‘68'li vakıfları kurarak ‘68'in ticaretini yapmaya çalışan "lobicilerin, ‘68'de genç ve rüzgârın önünde savrulmuş olmalarının ötesinde ‘68'le gerçek bir ilişkisi olmayanlar bu ikinci ‘68'lidirler. Zaten, ‘68'lilik dedikleri de, birbirlerine o günkü maceralarını anlatıp, sonrada "harcanmış gençliklerine" ağıtlar yakmaktan, bu "duygusallık" ortamında birden konu değiştirip yeni "işler bağlama" hesaplarından ibarettir. Bu türden bir ‘68, burjuvazinin ‘68'idir ve reddedilmelidir.

Nostalji, burjuva yaşam tarzının bir parçasıdır; konusu ne olursa olsun kesif bir küf kokusuyla birlikte varolur ve The Marmara'nın parfümleri bile bu küf kokusunu bastıramaz. Gerçek ‘68'in temsil ettiği devrime burun kıvıranlar, bugün liberalizmin arabasına binip düzenin nimetlerinden yararlananların ‘68'i sadece ‘68 nostaljisidir.

Gerçek ‘68 ise, dün Denizlerin, Mahirlerin şahsında simgelenmişti, bugün kurtuluş mücadelesi veren Kürt gençlerinin, emperyalizme ve faşizme karşı mücadelede hiç bir kişisel çıkar gözetmeden yer alan devrimci, demokrat, komünist her milliyetten kız, erkek, öğrenci, işçi ve emekçi gençliğimizin mücadelesinde yaşamaya devam ediyor. Bu yüzden de gerçek ‘68'lilerin nostaljistler gibi yılda bir; ‘68'i anmalarına hiç neden yoktur. Onlar onu her gün mücadele alanlarında yaşatıyorlar, ‘68'in dinamizmini, devrimci ruhunu kendi eylemleriyle sürdürüyorlar zaten.

12 Mart darbecileri, darbelerine "meşruiyet" kazandırmak için daha ilk günden itibaren devrimci gençliği ve onların önderlerini "anarşist", "terörist" ilan etmişti. Ve ilk saldırı da devrimci gençliğin ileri unsurlarına ve devrimci gençlik örgütlerine oldu. Dernekler kapatıldı, Gözaltılar, tutuklamalar, işkence tezgâhları, yüzlerce kişilik davalar, kurşunlamalar ve nihayet öğrenci gençlik hareketinin simgesi haline gelmiş Deniz, Yusuf ve Hüseyin'in idamları, Kızıldere'de olduğu gibi katliamlarla gençlik yıldırılmaya, emekçi sınıflardan tecrit edilmeye çalışıldı. Darbecilerin yürüttüğü propagandanın merkezinde, devrimci gençliğin hedef tahtası ilan edilmesi vardı. İki yıl boyunca üniversite ve yüksek okullar bir kışla disipliniyle yönetildi ve sonradan 12 Eylülcülerin deneyeceği yöntemlerle gençlik kazanılmaya, kazanılmayanlar da hizaya getirilmeye çalışıldı. Yüksek öğrenim gençliği bu baskılara karşı direnmeyi başardı ve darbeciler, gençlik örgütlerini dağıttılar, mücadeleyi engellediler, ama gençlik yığınlarını kendi saflarına çekmeyi başaramadılar. Nitekim 72 sonlarında mücadele yeniden bir yükseliş aşamasına yöneldiğinde ilk toparlanan öğrenci gençlik oldu.
12 Mart darbesi öncesinde, polis ve MİT’le ortak çalışan şeriatçılar ve MHP'li faşistler zaten örgütlü birer cinayet örgütü olarak çalışıyorlardı. 12 Mart darbesiyle bunlar, özellikle de MHP'li faşistler adeta sıkıyönetim emrinde faaliyet gösteren gruplara dönüştü. Faşistler, sıkıyönetim mahkemelerinin başlıca ve güvenilir tanıkları olarak duruşmalara çıktılar, ihbarcılık yaptılar, gençlik içinde provokasyonlar tezgâhladılar vb. Sıkıyönetimin kanatlan altında silah vb. bakımdan teçhizatlanıp örgütlerini sağlamlaştırdılar. Devrimci gençlik mücadele için yeniden toparlanmaya yöneldiğinde, faşist çeteler de karşı saldırı için hazırdı.
1973 yılına gelindiğinde, yüksek öğrenim gençliği 71-72 yenilgisinin ardından henüz dağınık ve örgütsüzdür. Ne var ki, 71 hareketi geniş gençlik kesimleri içinde prestij ve etkisini sürdürmektedir. Dağınıklık, örgütsel plandadır; gençliğin ileri unsurları hızla örgütlenme isteği içindedirler ve bu doğrultuda çalışmaya yönelirler.

İYÖKD (İstanbul Yüksek Öğrenim Kültür Derneği) dönemi
1973 Kasım'ında İstanbul Yüksek Öğrenim Kültür Derneği (İYÖKD) kurulur. Yüksek öğrenim gençliğinin derneklerde örgütlenme eğilimi çok yüksektir ilk yıllar. İYÖKD adından anlaşıldığı gibi yalnızca İstanbul yüksek öğrenim gençliğini kapsıyordu. Ancak gençliğin örgütlenme çabalan İstanbul'la sınırlı kalmıyordu. Başta İzmir ve Ankara olmak üzere üniversite ve yüksek okulların olduğu diğer illerde de süreç ilerledikçe dernek ve benzeri tipte örgütlenmelere gidilir.
İYÖKD tek tek birimlerde, okullar ve fakültelerde oluşturulan birim derneklerinin üzerinde yükselen bir oluşum olmadı. İstanbul'un değişik yüksek okul ve fakültelerindeki farklı siyasal görüşler etrafında kümelenmiş ileri öğrencilerin yürüttükleri bir dizi tartışmanın ardından (tartışmalarda mevcut koşullarda böylesi yasal bir derneğin kurulup kurulamayacağı ve bunun mücadeleye getirecekleri yer alıyor), il düzeyinde merkezi bir bir öğrenci derneğinin kurulması kararlaştırılıyor.
İYÖKD kurulduktan sonra, tek tek okul ve fakültelerde birim örgütlerinin oluşturulması yoluna gidilir.
1. Kongre'ye kadar İYÖKD'nin temel faaliyeti bildiri ve bülten çıkarmak yoluyla yürüttüğü propaganda faaliyetidir. Propaganda çalışmalarının içeriğini, yüksek öğrenim gençliğinin akademik-demokratik sorun ve taleplerinin yanı sıra; örneğin 1974 Nisan'ında otuzuncu kuruluş yıldönümünde NATO'yu protesto kampanyasında olduğu gibi anti-emperyalist talepler de yer almaktadır. Yine, "Tüm siyasi tutuklulara koşulsuz özgürlük" adı altında doğrudan siyasi talepler için de kampanya yürütülmüştür. Bu tür kampanyalarda çalışma, yalnızca öğrenci gençlik içinde kalmamış, diğer halk kesimlerine yönelik olarak da propaganda ve çağrılar yapılmıştır.
İYÖKD'nin birinci kongreye kadar yürüttüğü çalışmalar yukarıda da belirtildiği gibi propagandayla sınırlıydı. Bunun dışında, öğrencilerin somut talepleri için eylem ve benzeri faaliyetler, genel çalışmalar içinde fazlaca yer almaz.
Propaganda çalışmaları, kısa bir süre içinde yankısını bulur, öğrenciler derneğe daha çok ilgi duymaya başlar. Diğer illerdeki yüksek öğrenim gençliği de İstanbul'daki gelişmeleri yakından izlemeye başlar. Propaganda çalışmaları ve kampanyalar, gençlik içindeki potansiyelin açığa çıkmasında önemli bir rol oynamıştır. Öyle ki, Birinci Kongre'ye diğer illerden de temsilciler gelir.
İYÖKD geliştikçe pratik faaliyetleri de artara Çalışmalar yüksek öğrenim gençliğinin temel akademik ve demokratik sorunlarını kapsadığı gibi siyasi talep ye tavırları da içermektedir. Birinci Kongre ile İkinci Kongre arasındaki bazı çalışmalar şöyledir.
-İETT zamlarına karşı protesto kampanyası: 1974 baharında İETT’nin otobüs biletlerine zam kararı alması karşısında, İYÖKD zamlara ve hatlara göre bilet uygulamasına karşı bir kampanya yürütür. Bu kampanyanın içerisinde yazılı ve sözlü propaganda faaliyetinin yanı Sıra, 1973 sonrası İstanbul'da ilk izinsiz gösteri de gerçekleştirilir. Laleli'den Aksaray'a kadar yapılan yürüyüşe bin dolayında öğrenci katılır. Mitingden birkaç gün sonra İETT, öğrenci biletlerine getirilen zam ve hat uygulaması kararını geri aldığını açıklar.
- Kıbrıs Askeri Harekatı üzerine tavır: İYÖKD, Kıbrıs'a Türk ordusunun girmesini işgal olarak nitelendirir ve şovenizmi kışkırtan işgale karşı "Bağımsız, birleşik Kıbrıs" şiarıyla karşı çıkar. İşgalin ABD emperyalizminin işine gelen bir yan taşıdığına da işaret ederek anti-emperyalist, anti-şovenist bir propaganda faaliyeti yürütür.
- Yüksek Okullar Boykotu: 70'ler Türkiye'sinde yüksek öğrenim gençliğini ilgilendiren önemli sorunlardan biri de, eğitimdeki eşitsizliktir. Yüksek öğrenim gençliği, özel statü ve paralı öğretime karşı büyük bir tepki içindedir. Bu koşullarda İYÖKD, "Ayrıcalıklı ve paralı eğitime son" temalı, tüm yüksek okulları kapsayan bir boykot örgütler. Boykot başarılı olur, tüm yüksek okullarda öğretim durur. Paralı öğretime karşı boykot yukarıdaki temadan başka, bazı demokratik istemleri de kapsar. Boykotun taşıdığı önem başarılı olmasının dışında, 12 Mart sonrası sivil faşist çetelerin, gençliğin mücadelesine karşı doğrudan ilk tavır almaları, sahneye ilk kez konulmalarıdır. Sivil faşistler, boykotu kırmak amacıyla okullara girmek için saldırılarda bulunurlar, kavga çıkarırlar. Faşist çetelerin terörüne rağmen boykot sürer ve zamanın Milli Eğitim Bakanı Mustafa Üstündağ'ın öğrencilerle görüşüp isteklerini kabul etmesiyle sona erer. Boykot, 12 Mart sonrası yüksek öğrenim gençliğine büyük bir moral kaynağı olur.
Bundan sonra sivil faşist saldırılar artarak yoğunlaşacaktır. Sivil faşist çetelerin ortaya çıkışı ne ilk ne de tesadüfîdir. Yıllardır hazırlanan ve 12 Mart darbesi içinde militarist bir örgütlenmeye dönüştürülen faşist çeteler, yükselen öğrenci gençlik mücadelesi karşısında bir barikat oluşturmak amacıyla, MİT-MHP ve öteki devlet güçlerince bilinçli ve planlı bir biçimde sahneye sürülmüşlerdir.
- Şahin Aydın ve Kerim Yaman'ın öldürülmesini protesto eylemi: Gençliğin mücadelesini engellemek için dozunu artırarak süren faşist saldırılar sonucu İYÖKD'li Şahin Aydın (19 Aralık 1974'te) Kerim Yaman (23 Ocak 1975'de) öldürülür. Her iki öldürme olayına da öğrenciler kitlesel olarak tepki gösterirler. Şahin Aydın'ın öldürülmesi arkasından boykotlar, Kerim Yaman'ın öldürülmesinden sonra ise boykot ve işgallerle tepkilerini dile getirirler. Oldukça büyük kalabalıkların katıldığı gösteriler yapılır. Bunlar, 12 Mart sonrasının ilk işgal ve kitlesel gösterileri olması bakımından önemlidir.
Döneme özgü eylemleri uzatmak mümkün. Ancak yazının amaç ve kapsamı açısından bu gerekmiyor. Yukarıda sıraladığımız örnekler, yüksek öğrenim gençliğinin faşist saldırılara karşı topyekûn karşı koyuşunu ifade ettiği gibi, gençlikteki devrimci potansiyeli de açığa vurmuştur. Söz konusu eylemler (özellikle işgal ve boykotlar), gençliğin yalnızca faşizme karşı mücadelesini yükselttiği eylemler değil, aynı zamanda eylem içinde yüksek öğrenim yapısından, kapitalizm ve sosyalizmin vb tartışıldığı bir ortamı da geliştirip olgunlaştırmıştı.
Şahin Aydın ve Kerim Yaman'ın öldürülmeleri, 12 Mart sonrasının ilk cinayetleridir ve bundan sonra giderek artan bir sıklıkla devrimcilere yönelik faşist cinayetler sürecektir.
Kasım 1974'te "İleri" adlı bir gazete çıkartır İYÖKD. Ancak 6 sayı çıkabilen gazetenin bürosu polis tarafından basılır ve Şubat 1975 tarihinde gazetenin yayın hayatı sona erer.
Homojen bir yapıya sahip olmayan İYÖKD içindeki farklı grupların tartışmaları ve yönetim kurulu üyelerinin bir kısmının tutuklu olması nedeniyle seçimleri yenileme yoluna gidilir. İYÖKD'nin İkinci Kongresi buna yöneliktir. Bütün okul ve fakültelerde seçimlere gidilir. Ne var ki, seçimler daha güçlenmiş bir örgüt, gençliğin ortak bir platformda birliğini sağlamaz; tam tersine gençliğin mücadelesini zayıflatan bir ayrışmayı doğurur.
Ayrışmanın nedeni kuşkusuz ki, kongrenin kendisi değil, 12 Mart darbesi öncesi mirasının olumsuz yanının hortlatılmasıdır: İYÖKD, kuruluşunda farklı görüşlere mensup gençlik kesimlerinin ortak çabasıyla kurulmuş olma gibi olumlu bir özellik taşıyordu. Yine, İstanbul yüksek öğrenim gençliğinin anti-faşist mücadele platformunu ifade etmesi ve militan tutum ve çizgisiyle İYÖKD olumlu yanlar taşımasına karşın bir takım zaaflara da sahipti.
İYÖKD'nin, kuşkusuz en temel zaafı, öğrenci gençliğin kitlesel bir örgütü değil, bir devrimci gençlik örgütü olmasıydı. Üstelik bu devrimci gençlik örgütü, Dev-Genç gibi, birimler temelinde örgütlenerek yığınlarla organik bağlara da sahip değildi. Bu durum, örgüt içinde grupçuluk eğilimlerini kışkırtıcı bir durumdu. Gruplar arası rekabet örgüt içinde demokrasi yokluğu ile birleşince, homojen bir yapıya sahip İYÖKD kaçınılmaz olarak parçalanma sürecine girdi.
1960 sonunda olduğu gibi, ‘72 sonrasında da asıl zaaf birimler temelinde örgütlenen kitlesel öğrenci gençlik derneklerinin olmaması, ya da sadece görünürde olmasıydı. Salt devrimci öğrencilerden oluşan, kitlelerin denetiminden uzak bir İYÖKD, eninde sonunda grup çatışmalarına mahkûm olarak doğmuş, gruplar-arası çatışmalar yumuşak bir düzeyde seyrettiği sürece varlığını sürdürebilmiştir. Mücadelenin şiddetlenmesiyle birlikte (mücadelede her şiddetlenme, birbirine ne kadar yakın olursa olsun, siyasi gruplar arasındaki ideolojik mücadeleyi de şiddetlendirir) İYÖKD içindeki birlik de çökmüştür.
Günümüzün, geçmiş devrimci gençlik mücadelesi üstüne, iddialı kitaplar yazan yazarları (Celalettin Can gibi) bu dönemdeki parçalanmayı "sosyal emperyalizm tezini savunan" grupların varlığına bağlıyor ve "sosyal emperyalizm tezi savunulduğu" için devrimci gençlik örgütünün parçalandığını iddia ediyorlar. Her zamanki gibi, gerçek nedenlerle değil, görüntülerle bahanelerle olayları açıklama yolunu seçiyorlar. İYÖKD gibi, değişik siyasal çevrelerin kümelenmesinden meydana gelen her örgütlenmenin yaşamasının ilk koşulunun örgüt içinde her siyasi görüşün kendisini ifade etmesinin olanaklarının yaratılması olduğunu görmek istemiyorlar. Çoğunluk olmak, seçilmiş olmak diğer görüşlerin varlığını ortadan kaldırmaz, kaldırmamalı da. Bu dün de, bugün de böyledir. Eğer bir kitle örgütü içinde-varolan grup ya da kişilerin propaganda özgürlükleri yok edilirse o örgüt eninde sonunda parçalanır. Görünüşte parçalanmasa bile, gerçekte parçalanır ve işlemez hale gelir. Nitekim sonraki yıllarda Dev-Genç içinde "sosyal emperyalizm tezi'ni savunan kimse olmadığı halde, Önce Kurtuluşçular ayrılıp kendi "Dev-Genç"lerini, arkasından "Dev-Sol" kendi Dev-Genç'ini kurmak zorunda kalmıştır. Çünkü "çoğunluk ne derse örgütte o olur, onun görüşleri dışında görüşler propaganda yapamaz" anlayışının mantıksal sonucu, heterojen bir örgütü son atomuna kadar parçalamayı zorunlu kılar. İYÖKD'de başlayan sürecin sonraki yıllardaki gelişmesinin, devrimci gençlik örgüt ve eyleminin çok parçaya ayrılmasının açıklaması bundan ibarettir.
Özellikle "cepheci" grup, İYÖKD'nin esasen (açıkça değilse de aldıkları tutumla) homojen bir yapıda olması gerektiğini savunuyor; heterojenliğini ortak mücadeleyi etkileyen bir etken olarak değerlendiriyordu. Bu nedenle de; ajitasyon-propaganda özgürlüğüne karşı çıkıyordu. Yine aynı nedenle, mevcut yapısal koşullarda faaliyet programının ancak tam olarak çoğunluk halinde uygulanabileceğini savunarak, yönetimin homojen olması gerektiğini ileri sürüyordu. Bu perspektif, pratikte grupların kendi propagandalarını yapmalarına yasak getirme ve kendi görüşünü dayatma olarak ifadesini bölüyordu.
"Cepheci" grup, dünya sorunları ve Türkiye devriminin yoluna ilişkin görüş ayrılıklarını ayrılmanın temel nedeni olarak gördü ve buna uygun, farklı olanı dıştalama, hayat hakkı tanımama ve kendisini ifade etmesine engel olma şeklinde bir çizgi izleyerek, iyice ayrışmanın yolunu açtı. Kuşkusuz bu yalnızca bir tek grubun tutumuyla açıklanacak bir şey değildir, ama yönetimi elinde bulunduranların diğerlerine söz ve yaşam hakkı tanımaması ağırlıklı faktörü oluşturuyor. Çünkü cepheci grup, İYÖKD örgütlülüğünü ya da genel olarak gençliğin kitlevi örgütlülüğünü bir parti örgütüyle karıştırıyordu.
Oysa gençlik içinde farklı siyasal kümelenmelerin olması yanlış bir şey değildir. Zaten böyle bir kümelenme "doğru-yanlış" zemininde değerlendirilemez. Gençliğin farklı siyasal görüşler etrafında toplanması, kaçınılmaz bir şeydir. Çünkü sınıflı toplumlarda farklı sınıflara karşılık düşen farklı ideolojilerin olması ne kadar doğalsa, farklı sınıflarla ilişkisi/bağlantısı olan gençliğin de farklı görüşleri benimsemesi ve kümelenmesi de o kadar doğaldır. Gençliğin farklı siyasal görüşler etrafında kümelenmesi onun ortak bir platformda, siyasal örgütlenme açısından anti-emperyalist, anti-faşist ve birimlerinde kendi temel sorunları etrafında mücadele etmesine engel değildir. Doğru olan, gençliğin kendi içinde demokrasiyi uygulaması ve siyasi grupların kendini ifade etme hakkının tanınması temelinde ortak talepler, asgari müşterekler için, bütün gençliği ilgilendiren sorunlar için birlikte mücadele etmeleridir. Kısacası, ayrışma farklı siyasal görüşlerin varlığından değil; farklı siyasal görüşlerin ifade edilmesi zemininin olmamasından kaynaklanıyordu. Farklı görüşlerin varlığını öne çıkarma, ortak hareket zeminini yanlış kavramayı ifade eder. '68 gençliği ve Dev-Genç kesinlikle homojen bir yapıda değildi, ama kitlesel ve birlikte mücadelenin, zaaflarına karşın olumlu bir örneğiydi.

ÖTK (Öğrenci Temsilciler Konseyi)
İYÖKD sonrası gelişmelere geçmeden önce, farklı bir deneyimi değerlendirmek istiyoruz. Bu deneyim döneminin gençlik örgütlenmesinden bazı farklılıklar taşıyan ODTÜ-ÖTK örgütlenmesidir.
ÖTK (Öğrenci Temsilciler Konseyi)'lar yalnızca Ortadoğu Teknik Üniversitesinde değil, Boğaziçi Üniversitesi ve Gazi Eğitim Enstitüsü’nde (1978 yılında) ve hatta Ankara'daki kimi liselerde de uygulandığı halde, adının Ortadoğu Teknik Üniversitesi ile anılmasının ve bilinmesinin nedeni doğuşunun ve en iyi uygulanışının burada olmasından kaynaklanıyor.
1975 Nisan'ında ODTÜ gençliği, mütevelli heyetlerine karşı özerk-demokratik üniversite talebiyle sekiz ay süren büyük bir boykot yapar. ÖTK'nın doğuşu bu boykotla olur. Sekiz ây gibi uzunca bir süre süren boykotun organizasyonu, boykot süresince üniversitedeki faaliyetin düzenlenmesi vs. belli birtakım mekanizmaları ve işleyişi gereksinir. Olayın bir de ilginç bir yanı vardır. ÖTK'nın isim babalığı şerefine rektör Tarık Somer nail olur. ODTÜ-DER'i kapatmak isteyen rektör Tarık Somer, "ODTÜ-DER bir avuç anarşistin yeridir, öğrencileri temsil edemez" gerekçesiyle ODTÜ-DER'den kurtulmak ister. ODTÜ-DER'i kapatma kararını meşru göstermek için de, "öğrencileri ancak demokratik bir temsilcilik kurumunun temsil edebileceği"ni söyler. Rektörün bu açıklaması ODTÜ öğrencilerinin eline iyi bir fırsat verir. Temsilcilik hakkı ileri sürülür ve rektör kabul etmek zorunda kalır.
ÖTK, birimler temelinde, sırasıyla sınıf, bölüm, yurt, fakülte temsilciler konseyi gibi kademeli bir mekanizmadan oluşur. Her birimde seçilmiş temsilciler, bağlı ana bölümün (fakülte ya da yurdun) temsilciler konseyini oluşturur. Bunun üzerinde de ÖTK Yürütme Konseyi yer alır. Yürütme Konseyi koordinasyon ve organizasyon göreviyle yükümlüdür.
İlk genel (kampus) ÖTK'sı, temsilciler konseyinin seçtiği temsilciler ile ODTÜ-DER'in yönetim kurulundan oluşur. (ODTÜ-DER yönetim kurulu da seçimlere katılır. ÖTK seçimleri, hem birim temsilciliğinin hem de kampus konseyinin seçimi için iki oy kullanımıyla yapılır.) Seçimlere cepheciler bir grup olarak girerken, ayrıca iki grup daha vardır. Bunlar Devrimci Muhalefet Birliği (ki, HK, HY ve Halkın Gücü taraftarlarından oluşur) ve CHP reformistlerinin de yer aldığı TKP, TİP'ten oluşan revizyonist-reformcuların bloğudur.
ODTÜ-ÖTK'nın gerçekleştirdiği başlıca iki büyük eylem ve etkinlik vardır. Birincisi, mütevelli heyeti tarafından ODTÜ gençliğinin mücadelesini engellemek ve kampusa jandarmanın yanı sıra sivil faşist çetelerin girmesini sağlamak için bir faşist olan Hasan Tan'ın rektörlüğe getirilmesini protesto eylemidir. Ki, bu çerçevede amatörce bir hiciv çalışması başlar ve bu çalışmadan giderek uluslararası bir organizasyon yaratılır. ODTÜ tarihinin ikinci büyük boykotu olan ve 6 ay süren boykot faşistlerin kampus önünde öğrencilere karşı giriştikleri saldırıyı protesto için başlar. Boykot, geniş bir katılımla ve "derslere girmeme" veya "okula gelmeme" gibi pasif bir tarzda değil; eylem boyunca üniversite etkinliklerinin gerçekleştirildiği ve dar bir kadronun etkinliği yerine kitlenin aktif katılım ve etkinliğinin sağlandığı bir eylem olarak gerçekleşir. Boykot süresince karikatür yarışmasından, futbol turnuvasına; boykot sırasında memleketlerinde bulunan öğrencileri boykota katmak ve boykot hakkında halkı bilgilendirmek için hemen hemen bütün illere dağıtımının sağlanabildiği gazete çıkarmaya, sokak sokak bildiri dağıtmaya kadar bir dizi etkinlik ve çalışmada bulunulur.
Sıkıyönetim altında ÖTK seçimleri yapılır. Ne var ki, üniversite yönetimi temsilciliği kabul etmez. Bunun üzerine ÖTK yarı-legal bir konuma geçer ve faaliyetini sürdürür. Ta ki, 12 Eylül askeri darbesi gelene kadar, hatta ondan bir süre sonraya, 81 yılına kadar yasadışı olarak ÖTK faaliyetini yürütmeye çalışır.
ÖTK'yı gençliğin örgütlenmesi ve mücadelesi açısından önemli kılan özelliklerinden burada söz etmek gerekiyor. Her şeyden önce ÖTK, bir kitle hareketi içinde ve tabandan, aşağıdan yukarıya doğru doğmuştur. (ÖTK da bir örgüt olarak bir araçtır; her koşul ve durumda ÖTK'nın izlediği seyir ve tarzın mutlak olarak uygulanması zorunlu değildir. Fakat temel bazı özellikleri nedeniyle ÖTK gençlik hareketi ve örgütlenmesi için önem taşımaktadır.) Aşağıdan yukarıya doğru örgütlenme bir kitle örgütü için ideal olandır, fakat bu kesenkes bir zorunluluk değildir. ÖTK oluşum biçim ve süreciyle bulunduğu alanın koşul ve ihtiyaçlarına uygun düşmüştür. Oluşum ve örgütlenme biçimiyle demokratiktir ve kitlesel bir karaktere sahiptir. Tüm kararlar haftada bir toplanan genel kurul niteliğindeki ÖTK konseyinde alınırdı. ÖTK yürütme kurulu koordinasyon ve organizasyondan sorumluydu. Acilen karar alınması gereken konu ve durumlar dışında, uzun veya kısa dönemli her türlü program ve anlayış komiteler aracılığıyla en geniş katılım içerisinde oluşturulmaya çalışılmıştır. ÖTK'nın bu kitlevi karakter ve yapısı, onun değişen koşullara hızla uyum sağlayabilmesini ve gerektiğinde yarı-legal hatta yasadışı biçimde faaliyetini sürdürmesine olanak taşıyacak esnekliktedir.
Bu olumlu özelliklerinin yanında, ODTÜ-ÖTK'da D.Yol'cular yönetimdeki sayısal çoğunluklarını, diğer gruplara siyaset yasakçılığı şeklinde anti-demokratik baskıcı uygulamalarını dayatma yönünde kullandıklarından, ÖTK'nın yukarıda sözü edilen karar alma mekanizmasındaki demokratik işleyişin tavsamasına yol açmış; zamanla kitle katılım oranının % 90'lardan % 70'lere düşmesine etkide bulunmuştur. Siyaset yasakçılığı ve birimlerin bağımsız bildiri, propaganda çalışmaları vs. türünden etkinliklerine vesayet makamı gibi kısıtlama getirme, gençliğin ortak mücadele platformunu sınırlayan ve daraltan bir etkiye de yol açmıştır. Ama örgütün kitlesel karakteri ve her siyasi yoğunluğun kitlelerle her an yüz yüze ve davranışlarının hesabını vermek zorunda oluşu grupçu tutumları geriletiri bir etken olmuştur. Bu yüzden de diğer fakülte ve yüksek okullarda görülen bölünme ve devrimci gençlik hareketinin yığınlardan tecridi ODTÜ içinde (elbette ODTÜ'nün bir kampus içinde toplu olması ve uzunca bir devrimci gençlik mücadelesi geleneğinin bulunması gibi özelliklerle birlikte) diğer fakülte ve yüksek okullardaki kadar derin olmamıştır.

İYÖD ve Yeni Gruplaşmalar
İYÖKD'nin kapatılmasından sonra, yeni bir derneğin hemen açılması çalışmalarına başlanır. İstanbul'da tek bir kitle örgütünde fikir birliğine varılır. Ancak daha önce de belirtildiği gibi, "cepheci" grubun dernek yönetiminde homojenlikte ısrar etmesi, nispi temsile karşı çıkması ve bir kitle örgütü ile parti arasındaki ayırımı kaldırıp kitle örgütüne parti misyonu yüklemesi ve kendi anlayışını dayatmaya çalışması karşısında, İYÖD yalnızca cepheci görüşe mensup kesim tarafından 1976 yılında kurulur.
Aynı yıl Devrimci Gençlik dergisi yayın hayatına başlar ve siyasi-ideolojik perspektif etrafında bir örgütlenme yaratmaya yönelir. Bu dönemde cepheci grup içinde ilk ayrışmalar sonradan her biri ayrı birer siyasal örgüt olan MLSPB, Acilciler ve Kurtuluş'çular şeklinde yaşanır. Bir tarafta bu gelişmeler yaşanırken, öte yandan 1976 Kasım'ında İstanbul, Ankara ve Erzurum yüksek öğrenim gençlik derneklerinin birleşmesiyle Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu DGDF kurulur. Federasyondan önce çıkan Devrimci Gençlik dergisi bu adımı hızlandırır.
DGDF, Dev-Genç adını kullanır. Ne var ki, bu Dev-Genç 70'lerin Dev-Genç'i değildir; ondan çok farklıdır. DGDF yüksek öğrenim gençliğinin farklı siyasal görüşlere mensup tüm kesimlerini kucaklayan Ve anti-faşizm, anti-emperyalizm ve akademik mücadeleyi birleştiren '70 yıllar Dev-Genç'i değildir. O, yalnızca "cepheci" görüş yanlısı gençliğin örgütüdür. Ve gelişim seyriyle tek bir siyasi hareketin gençlik örgütü niteliğini kazanmıştır. DGDF’nin gerek oluşum süreci, gerek işleyişi, tüzüğü ve en önemlisi izlediği çizgi ile 70'lerden farklıdır. 1976'nın Dev-Genç'ini yaratan şey, devrimin stratejisinin ne olacağıdır. Dolayısıyla DGDF, 70'lerdeki gibi bir kitlesel bir gençlik örgütü değil, daha çok bir parti, ya da olmayan bir partinin yan örgütü niteliğindedir. Oluşumunda, ülke yapısının tahlili, devrimin yolu-stratejisi, sosyalizmin sorunları, vs. hep belirleyici olmuş; oluşumundan kısa bir süre sonra yaşanan bölünme ve ayrışmalar da bunlar üzerinden yürütülmüştür. Nitekim 1978 yılındaki D.Sol, D. Yol ayrışması da bu nedenle olmuştur. Ayrışmadan, ortaya çıkan iki ayrı siyasal örgüttür; yaşananların gençliğin kitlevi örgütü ve bunun problemleriyle hiç bir ilgisi/ilişkisi yoktur.
YDGD'lerin ortaya çıkması ve faaliyetine geçmeden dönemin özelliklerine ilişkin bir noktaya kısaca değinmekte yarar var. Hareket içindeki ayrışma üniversiteli gençliğin sorunlarının çözümü konusundaki tartışmalardan değil de, Türkiye devriminin yoluna ilişkin görüş ayrılıklarından doğduğu için; doğallıkla da öğrenci hareketi, üniversite yaşamına ilişkin somut talepleri içeren sloganları, anti-faşist, anti-emperyalist gençlik mücadelesinin sorunlarını bir kenara bırakarak, soyut ve çeşitli sol grupların kimliklerini dışa vuran sloganlara yöneldi.
Dev-Genç'in kendi içindeki bu ayrışmasının dışında, İYÖKD'den İYÖD'e geçiş evresinde ayrılmak durumunda kalan kesimler de Yurtsever Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonunu oluştururlar. THKO, THKP-C/M-L (Halkın Yolu-Militan Gençlik) ve Halkın Gücü (Partizan) taraftarlarının birlikte oluşturdukları ve yüksek öğrenim gençliğinin yanı sıra liseli öğrenci gençliği ve işçi ve köylü gençliği de kucaklamayı amaçlayan örgütlerdir YDGD'ler (1977). Ne var ki, farklı siyasal grupların yer alması sürekli olmamıştır; yığınların taleplerinden çok grupların talep ve kısa vadeli çıkarlarının öne çıkarılması, tüm gençliği kazanma perspektifinin yaşama geçmemesi ve kazanılacak kitlenin siyasileşmiş öğrencilerle (diğer gruplardan farklı olarak genç işçi ve köylüler, ama onların en ilerileri) sınırlı olması grup çatışmalarını kaçınılmaz olarak gündeme getirmiştir. Ve YDGD'ler THKO taraftarı işçi, öğrenci ve köylü anti-faşist, anti-emperyalist gençliğin örgütü oldular.
YDGD'ler gençlik hareketi içindeki bölünmeye paralel olarak doğmuşsalar da, gerek kuruluş ve ilk dönemlerindeki farklı eğilimlerden gençliği kapsıyor olması ve, gerekse gençlik örgütlenmesini yüksek öğrenim-üniversite gençliğinin dışına orta öğretim öğrenci gençliğine ve köylü ve işçi gençliğine doğru yaygınlaştırması açısından, 77-80 döneminin öteki gençlik örgütlerinden ayrılır, îşçi gençliği gençlik hareketi ve örgütlenmesinin merkezine koyma ve bunu temel alma, YDGD'ler döneminde ileri sürülmüş ve savunulmuş, uygulamaya sokulmuştur.
Üniversiteli gençlik dışındaki gençlik kesimlerini kapsamak için "Liseliler Birliği" çalışmasına yönelinirken, işçi gençliği kapsamak için de YDGD bünyesinde Emekçi Gençlik büroları ve Emekçi Gençlik Dernekleri çalışmaları yürütüldü. Teorik tartışmalarda işçi gençliğin esas alınması fikrinin savunulmasına karşın aynı güçlülükte bir pratik örgütlenme içine girilemedi; daha çok çırak gençliğe yönelindi. Köylü gençlik, iş, toprak ve eğitim talepleri etrafında örgütlenmeye çalışıldı, ideolojik planda yürütülen tartışmalarla gençliği öğrenci gençlikle sınırlı gören anlayış yıkılarak işçi ve köylü gençliğin de ortak bir örgütlenmede birleştirilmesi görüşü yaşama geçirilmeye çalışıldı.
Kuruluşundan bir yıl sonra YDGD'ler işçi, öğrenci ve köylü gençlerden oluşan binlerce üyeye sahipti ve etkilediği ve harekete geçirdiği gençlik bundan çok daha fazlaydı. 1978 Aralık'ı sıkıyönetimiyle birlikte bütün dernekler ve diğer örgütler gibi YDGF ve birçok şubesi kapatıldı. Bu yasa-dışı koşullarda bile YDGF'nin ülke çapında 60 binin üzerinde üyesi vardır. YDGD'ler yarı legal olarak faaliyetlerini sürdürürler. Ve son YDGF kongresi yasa-dışı olarak yapıldı.

76-80 arası anti-faşîst mücadele
76-77 "Milliyetçi Cephe" hükümetinin işbaşında olduğu koşullarda sivil faşist hareket gelişimini hızlandırır. Saldırılar kitlesel katliamlara dönüşür. Öğrenim ve can güvenliği kalmamıştır ve bu yüzden birçok öğrenci üniversiteyi bırakıp evine dönmektedir. Devrimci gençlik, sivil faşistlerin saldırılarına karşı koyabilmek ve kendisini savunmak için elindeki sınırlı olanaklarla direnmektedir.
Onlarca insanın ölümüne rağmen, gençlik faşist çetelerin okul ve yurtlardaki işgal ve etkinliğini kırmada kararlı bir mücadele gösterdikçe, saldırılar artar. Giderek her gün bir kaç kişinin faşist çetelerin cinayetlerinin kurbanı olması "olağanlaşır". Ancak, faşist çetelerin arkasında MHP'den tekellere, devlet kurumlarına uzanan çeşitli güç odaklan yükselen kitle hareketini ezmek için ellerindeki polis, sıkıyönetim MİT vb. her gücü devreye sokmakta kararlıdırlar. Faşist cinayet şebekeleri de vurucu güçlerdir. Birer öldürmelerle fazla bir şey elde edemeyeceklerini anlayınca kitle katliamlarına yönelirler ve ilk kitlesel katliam İstanbul Üniversitesinde gerçekleştirilir: 16 Mart 1978'de, İstanbul Üniversitesi önünde, okuldan çıkmakta olan öğrenci kitlesinin üzerine bombalarla ve silahlarla saldırılır; 7 öğrenci hayatını kaybederken, onlarcası yaralanır. Katliamın hemen ardından, 2 bin öğrenci İstanbul Üniversitesi merkez binasında işgale başlar. Katliam duyulur duyulmaz, İstanbul'un dört bir yanından bütün üniversite ve çeşitli liselerden pek çok anti-faşist insan üniversiteye koşar. Beyazıt'tan Sirkeci'ye yapılan yürüyüş büyük bir anti-faşist gösteriye dönüşür.
1978 yılında devrimci gençliğin militan ve kararlı mücadelesi sonucu, okul ve yurtlardaki sivil faşistlerin işgal ve etkinliği kırılır. Ne var ki, buralar hala devletin egemenlik ve etkinliği altındadır. Gözlerden kaçan nokta da burasıdır. Baskı ve terör bitmeyecektir.
Üniversitelerde saldırılar yoğunlaşırken faşist saldırılar semtlere, küçük kent ve kasabalara, hatta köylere kadar yayılır. Devlet destekli faşist çeteler açıkça, çoğu yerde polisle birlikte ilericilere, devrimcilere, sıradan, herhangi politik görüşü olmayan, kısacası kendilerinden olmayan herkesi kurşunlarının hedefi yaparak yığınları terörize etmeye çalışırlar. Faşist terör, Maraş ve Çorum katliamlarıyla doruğa çıkar.
Faşist terör ve sivil faşist çetelerin ilk hedefi yüksek öğrenim gençliğinin mücadelesi olmuştur. Ama terörün hedefi asla gençlik değildi. Tersine asıl hedef ülke çapında yükselen emekçi sınıfların mücadelesiydi. Yükselen devrimci hareket karşısında karşı devriminde yükselmesiyle birlikte gelişiyordu. Bu yüzden de anti-faşist mücadelenin sorunlarının gençlik ve onun örgütleri tarafından çözülmesi elbette beklenemezdi. Bu yüzden de, dönemin anti-faşist mücadelesinin emekçileri faşizme karşı seferber edememesinden şu ya da bu gençlik örgütü elbette sorumlu tutulamaz. Ama bu, gençlik hareketinin biraz sonra sözünü edeceğimiz zaaflarının görmezden gelinmesini engellememelidir.
Sivil faşistlerle mücadelenin sıcaklığında, gözlerden kaçan iki şey vardır. Birincisi, anti-faşist mücadele sivil faşist çetelere karşı mücadeleyle sınırlı kalmış, onların arkasındaki devlet, maşayı tutan el yeterince görülüp mücadelenin asıl ucu buraya yönetilmemiştir. İkincisi, üniversiteli gençliğin öğrenim görme talebi ve daha birçok akademik ve demokratik talep gerektiğince görülememiştir. Esas hedef sivil-faşist işgali kırmak olduğundan, hedef ve çalışmalar işgalin kırılması ile sınırlı kalmış; işgalin kırılması sonrasına ilişkin politika üretme, gençliğin akademik ve demokratik istem ve problemlerine politik yaklaşım ve çözümler pek getirilememiştir. Marksist gençlik, 79'lara gelindiğinde bu eksikleri görüp üniversiteli gençliğin öğrenim ve diğer talepleriyle ilgilenmeye ve bunlar için politikalar üretmeye yönelmişse de, 12 Eylül darbesi süreci kesmiş ve devrimci gençlik kesimleri dışında kalan öğrenci kitlesiyle ilişkilerin gelişmesi arzulanan düzeyde olamamıştır. Bu konuda aşağıda daha geniş değerlendirmelerde bulunmaya çalışacağız.
Ortaöğrenim gençliğinin örgütlenmesi biraz daha geç başlar. İlk tohum üniversite ve yüksekokullarda atılmıştır ve buralardan liselere ve semtlere doğru yaygınlaşmıştır. Ortaöğretim gençliğinin üzerinde milliyetçi-şoven eğitim politikasının bütün baskıcılığıyla yüklenilmiş ve yaşamdan uzak ders müfredatları, ezberci not baskısıyla donatılmış eğitim, belirsiz gelecek kaygısının baskısı, okullardaki disiplin kurullarıyla uygulanan faşist-feodal uygulamalar vs. vs. bir dolu sorun vardır.
Liselerde de sivil faşist hareketin gelişimi '73'ten itibaren başlar. Liseli gençliğin katmerleşen sorunlarına bir de bu eklenir. Ortaöğretim gençliği 1975 yılından itibaren örgütlenmeye ve mücadele etmeye başlar. Çeşitli adlar altında lise örgütleri ortaya çıkarsa da, yüksek öğrenim gençliğinin mücadelesini baltalayan bütün sorunlar o alanda da yaşanır. Mücadeleye atılıp onun içinde eğitilmesi gereken çok sayıda liseli genç daha baştan "örgüt" ve "grup" disiplini adına dar çevrelere çekilerek enerjisi boşa harcanır, gelişme yönü saptırılır. Bu büyük potansiyel anti-faşist mücadelenin kanallarına akıtılamaz.

74-80 arası gençlik hareketinin kısa bir değerlendirmesi
1974-80 arasında gerek ‘68'le gerek bugünle kıyaslandığında, gençlik hareketi daha siyasileşmiş ve militandır; daha kitleseldir. Bu dönemde toplumun genç kuşağının yüz binleri kucaklayan ileri kitlesi mücadele içindedir. Anti-faşist ve doğrudan siyasi talepler uğruna mücadele daha gelişkindir. Gençlik, militan geleneğini sivil faşist harekete karşı silahlanma eğilimde olduğu gibi, daha ileri aşamalara taşıyarak sürdürür. Düzen karşıtlığı daha bir bilince çıkarılmış ve gelişmiştir.
Yüz binlerce gencin siyasi mücadele içinde olmasına karşın, bütün gençlik faşizme ve sermayenin saldırılarına karşı mücadele talep ve hedeflerinde ve devrimci bir temelde birleştirecek bir siyasi platform gençliğin bütün kesimlerine yol gösterecek etkinliği kazanamadı. Bunda anti-faşist mücadelenin o dönemki karakter ve içeriği, anti-emperyalist mücadelenin giderek tali plana düşmesi ve belirginsizleşmesi, gençliğin akademik, ekonomik ve demokratik istemlerinin yeterince kucaklanamaması, gençlik hareketindeki gruplaşmanın sonucu yaşanan gruplar arası rekabet ve anti-demokratik eğilimlerin gelişmesi, revizyonizm ve reformizmin gençlik üzerindeki özellikle ideolojik plandaki etkilerinin kınlamaması vs. etkin oldu.
74-80 arası gençliğin mücadelesinde anti-faşist yön daha öne çıkmıştır. Başta TKP ve PDA olmak üzere revizyonistler gençliği faşizme karşı mücadeleden alı koymaya, uzlaşma teorilerini hâkim kılmaya çalışmışlarsa da, devrimci gençlik revizyonizmin yolunu izlememiştir. Aktif bir anti-faşist mücadele yürütür ve bu mücadeleye gençliğin on binleri bulan ileri kesimini kucaklar.
74-80 arası anti-faşist mücadelenin önemli bir eksikliği, devrimci gençliğin büyük bir bölümünün faşizme karşı mücadelede MHP'li faşistlere ve faşist hükümetlere karşı mücadeleyle sınırlayan bir platformda kalması; devlete karşı yönelmemesi oldu. Devrimci gençliğin MHP'li faşistlere karşı aktif mücadelesi yanlış değildi; tersine militanlığı, cesareti ile mücadeleye çok şey katmıştır. Fakat, 75-76'lara değin anti-faşist mücadeleye katılan devrimci gençliğin dışında kalan kesimlerin 77-80 arasında bu mücadelenin dışında kalması, çarpışmaların devrimci gençlikle sivil faşistler arasında bu* "düelloca dönüşmesi anti-faşist mücadeleyi zayıflatan bir faktördü. Bu da, "sağ-sol çatışması" şeklindeki demagojinin etkili olmasına yol açtı. Yine, okul ve yurtlardaki faşist işgalin kırılması perspektifinden öteye geçememe, anti-faşist mücadelenin hedefinin devrimci gençliğin faşist işgali kırmasıyla sınırlanması mücadeleyi zayıflatıcı olmuştur. Bu bakış açısı " üniversiteler kalem izdir" anlayışıyla ifade edilmiş, görünüşte keskin bu politika gençlik mücadelesiyle emekçi sınıflar mücadelesi arasındaki hayati bağı belirsizleştirirken, aynı zamanda diktatörlüğe yönelmesi gereken hareketin hedeflerini daraltıcı bir rol oynamıştır. "Kurtarılmış bölgeler" mantığı öğrenci gençliğin anti-faşist mücadelesinde zayıf yan olarak sürüp gitmiştir. 12 Eylül darbesiyle birlikte bu kalelerin ya da kurtarmış bölgelerin bir gün dahi dayanmadığı görülmüştür. Gençliğin son derece somut ve yakıcı, öğrenim yapma gibi taleplerine politik yaklaşım ve çözüm getirmede, belli bir zaman süren ilgisizlik ve eksiklik, anti-faşist mücadele ile ekonomik-akademik haklar için mücadelenin bir arada ele alınışını zayıflattı.
1974 yılından sonra anti-emperyalist muhteva ve yönelim gençliğin mücadelesinde geri planda kalmıştır. Bunda anti-faşist mücadelenin öne çıkmasının rolü olduğu gibi, daha çok anti-faşist ve anti-emperyalist mücadelenin hatalı ve eksik kavranışı, birbiriyle sıkı bağının görülememesi ve apayrı iki mücadele gibi ele alınışının da etkisi vardır. Devrimci gençliğin bir bölümü, emperyalizme karşı mücadeleyi Amerikan ya da başka bir emperyalist ülkenin konsolosluğu önünde korsan gösteri yapmak ya da binalarına molotof atmak şeklinde görürken; sosyal emperyalizm konusunda revizyonistlerle yürütülen mücadelenin ideolojik platformun dışına da taşması, izlenen taktik ve yöntemlerdeki kimi hatalar da etkili oldu. Ancak anti-emperyalist mücadeledeki esas eksiklik, devletin emperyalizme bağımlılığına, emperyalizm yanlısı ekonomik, siyasi, askeri ve kültürel politikaların öne çıkarılmasının gerektiğini görememede yatar. Emperyalizme bağımlılığın üniversitelerdeki, eğitim ve öğretim vs.deki politikalarının açıklanıp bunlara karşı somut talepler ileri sürülerek geniş kitlelerin harekete geçirilmemesi hem anti-emperyalist mücadeleyi zayıflatmış; hem de geniş kitlelerin mücadeleye çekile-memesini etkilemiştir.
1974 ve sonrası yıllar Kürt gençliğinin, ulusal istemler için uyanışa geçtiği yıllar oldu. 68 gençlik hareketi, Türk ve Kürt milliyetinden gençliğin demokrasi ve özgürlük için ortak hareketi olmuş; bu hareket her iki ulustan ve çeşitli milliyetlerden gelen gençlik içinde bir yakınlaşmaya yol açmış ve gericiliğe karşı ortak mücadelenin siyasal temelini genişletmişti. '73-74 sonrası yıllarda Kürt ulusal uyanışına paralel olarak Kürt gençlik içinde de milliyetçi eğilimler, doğal olarak, güç kazanır. Ama bu durum Türk kökenli gençlik kesimleri tarafından doğru değerlendirilemez; milliyetçilik arkasındaki taleplerin demokratik ve özgürlükçü muhtevasının görülmesi yerine dıştaki milliyetçi zarf öne çıkarılır. Bu tutum milliyetçi eğilimleri daha da kışkırtır ve Kürt kökenli politik örgütlerin etkisindeki gençlik kesimleri giderek süren anti-faşist mücadeleye ilgisizleşir ve "metropolde olanlar bizi ilgilendirmez" düşüncesi güçlenir. Bu eğilim, anti-faşist mücadele ve Kürt mücadelesi bakımından olumsuz bir etken olarak büyür, düşmanca tutumların boy vermesine zemin hazırlar.
Dönemin gençlik örgütlerinin durumu daha da kötüdür. Gerçi, bir kaç devrimci gençlik federasyonu içinde on binlerce öğrenci, işçi, köylü genç örgütlenmiş yiğitçe mücadeleye atılmıştır, ama ülke çapında devrimci kabarış göz önüne alındığında bu sayı katılabilecek potansiyele göre çok azdır. Her şeyden önce YDGF dışındaki federasyon ve bağlı örgütlerin emekçi gençlik kesimlerini örgütlemek gibi bir perspektifi yoktur. Elbette bunların içinde de emekçi gençler vardır, ama bu gençler, bilinçle yürütülmüş özel bir ajitasyonla kazanılmış olmayıp, genel olarak esen devrimci rüzgârın bu örgütlere ittiği gençlerdir.
Dönemin anti-faşist gençlik örgütlerinden her biri tüzüklerinde ve sözlü ifadelerinde en geniş anti-faşist gençlik yığınlarını örgütlemeyi amaçladıklarına söylemesine karşın pratikte sadece kendi siyasi etkinlik alanı olan gençlik kesimlerinin tümünü bile kucaklamaktan uzak kalmışlardır. Üyelerini ve üye olmak isteyenleri seçmeci bir tutumla yargılamışlar, ahlaki, politik, militanlık vb. ölçülerine uymayanları örgüt dışına atma tutumunu benimsemişlerdir. Örneğin, "burjuvaca" zevkleri olanlar, giyim kuşamıyla "normlara uymayan" ya da bir gösteri ya da yazılamaya "geçerli nedeni olmadan" katılmayan "korkaklar" ya da politik bakımdan "istikrarsızlık gösterenler" çeşitli yollarla dışlanmıştır. Bu tutum, en geniş anti-faşist gençlik yığınlarını kucaklayıp eğitmesi gereken bu gençlik örgütlerini darlaştırmış; örneğin YDGF ile GKB'nin farkını ortadan kaldıracak bir platforma yöneltmiştir. Diğer anti-faşist gençlik örgütleri içinde durum çok farklı değildir.
Aynı amaçlı ve nitelikleri birbirinden çok farklı olmayan anti-faşist gençlik örgütünün ortaya çıkması gençlik mücadelesi için olumsuz etken olmuş, bütün anti-faşist güçlerin aynı hedefe yönelmesini büyük ölçüde engellemiştir. Aynı birimlerde mücadele sürdüren gençlerin ayrı örgütler içinde yer alması grupçuluğu, rekabetçiliği kışkırtan bir etken olmuştur.
Dönem içinde, birçok fakülte ve yüksek okullarda birim örgütleri kurulmuştur. Ama başlangıçta nispeten kitlesel olan bu örgütler kısa bir süre sonra farklı siyasi eğilimler arasındaki çatışmalara bağlı olarak bölünmüş, örgüt yönetimini ele geçiren grubun kendi örgütüne dönüşmüştür. Buna polis ve okul yöneticilerinin baskıları eklenince, birim örgütleri işlevlerini yitirmiş, kitleden tecrit sözde birim örgütlerine dönüşmüştür. Bu nedenle de birim örgütleriyle anti-faşist örgütler arasında olması gereken ilişki yerini, birim örgütünün anti-faşist örgütün şubesine dönüşmesi ilişkisine terk etmiştir.
‘68 mücadelesinin deneyimlerinin açıkça gösterdiği gibi, birim örgütleri yığınların en geri kesimlerinin de mücadeleye katılmasının araçlarıdır. Bu işlevlerini yerine getirmek için en geniş yığınların talepleri temelinde bir mücadelenin dolaysız örgütleri olmak zorundadırlar. Bu özelliklerinden uzaklaştıkları anda da yığınlardan tecrit olma sürecine girerler. ‘68'in bu en önemli dersi ‘70 kuşağı gençliği tarafından görmezden gelinmiş, bu yüzden de dönemin birim örgütleri göstermelik birim örgütlerinden öteye geçememişlerdir. Bu durumun kaçınılmaz sonucu olarak yığınlar mücadelenin dışına düşmüş, faşistlerle devrimciler arasındaki çatışmanın "seyircisi” olarak kalmışlardır. Öğrencilerin okula gelmelerini sağlamak için bile "muhafızlar" örgütlemek gerekmiş, bu taşıma suyla kuyu doldurma yöntemi de ideolojik ve pratik sayısız sorun çıkarmış, kısa ya da nispeten uzun bir sürede başarısızlığa uğramıştır.
Süreç, 12 Eylül'e gelip dayandığında, gençlik mücadelesi faşistlerle çatışma kısır döngüsüne sıkışıp kalmış, kitlelerle bağ, varolan gençlik potansiyelini harekete geçirme, siyasi parti ve gençlik ilişkisi, birim örgütleri ve anti-faşist gençlik örgütleri-komünist gençlik örgütü ilişkisi, her koşul altında mücadele edecek bir anti-faşist gençlik örgütünün özellikleri, gençliğe önderlik gibi pek çok önemli sorun çözülememişti. Darbeyle birlikte, YDGF-GKB dışındaki hemen tüm gençlik örgütleri fiilen de ortadan kalktı. On binlerce anti-faşist genç ne yapacağını bilmez bir halde Cuntanın pençesine düştü. YDGF, gerek ideolojik gerekse politik bakımdan nispeten daha hazırlıklı olduğundan faaliyetinin bir zaman daha sürdürmeyi başardı. Ama o da, bir süre sonra, kendi iç ve dışından gelen baskı ve sorunlar karşısında varlığını sürdüremez duruma geldi.
12 Eylül darbesi ve sonrası karanlık dönemi gençliği kendi safına çekmek için her yola başvurdu ve eskinin mirasını unutmuş "yeni" bir gençlik kuşağı yaratmayı amaç edindi. Bunda ne ölçüde başardı oldu ve gençlik geçmiş mücadelenin deneyimlerini hangi ölçüde öğrenip yaşama geçirdi. Bunları bu yazı dizisinin son bölümünde inceleyeceğiz.
(Devam edecek)

Aralık 1991

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.