Header Ads

Header ADS

Savaşların Genişletilip Birleştirildiği Bir Dönemde: Fantezilere Dayalı Analize Karşı Gerçeklere Dayalı Analiz

Tarihin ABD-Batı’nın Ukrayna ve İran olmak üzere iki büyük cephede savaşları kaybettiği kritik bir noktasında yaşıyoruz. ABD, tükenmiş askeri stokları ve bunları hızla yeniden tedarik etme kabiliyetinden yoksun olması nedeniyle savaşları farklı biçimlerde başka bölgelere ve ülkelere yaymaya başvuruyor: 

1) yenilgilerinden dikkati başka yöne çekmek ve 

2) fiili çatışma yükünü başka ülkelere kaydırmak. 

Ne Ukrayna’nın Kafkas Denizi’nde bir İran gemisine saldırısı ne de Suudi Arabistan’ın İran’dan dönen yetkilileri taşıyan Yemen uçağına saldırısı tesadüfi olaylar değildir. İran gemisine yapılan saldırının Ukraynalı Zelenski’nin Trump’a yaranma çabası olduğu anlatısının aksine, bu ABD’nin dolaylı bir kararı ve eylemidir; çünkü ABD istihbaratı olmadan Ukrayna böyle bir vuruşu gerçekleştiremezdi. Benzer provokasyonlar ve sahte bayrak saldırıları, ekonomik ve siyasi oyunlarla birlikte (Kazakistan, Ermenistan, Azerbaycan, Moğolistan, Bangladeş, Myanmar, Filipinler, Kamboçya ve diğer bölgelerde ve ülkelerde) ABD savaşlarını dünya çapında genişletmeye ve birleştirmeye çalışıyor. Zelenski’yi ve bazı ABD yetkililerini dinlediğinizde, Kuzey Kore’ye ya da onun varlıklarına yönelik bir saldırı olasılığı muhtemel hale geliyor. Güney Kore ve Japonya’yı içine çekecek bir başka savaş.

Bu kısa yazıda, fantezileri ve hüsnükuruntuları somut gerçeklerle çürütmek amacıyla, ilgili makalelerden alıntılar ve bağlantılarla birlikte, temel ön kabul görmüş ve manipüle edilmiş bakış açılarını ele alacağım.

Belirli bir zamanda belirli bir olguyu analiz etmek, o durumun somut gerçeklerine dayanmak zorundadır. Fantezilere, sanrılara ve somut gerçeklerden kopmuş modası geçmiş algılara dayanan analiz her zaman yanlış sonuçlara varır. Şu anda olaylar (savaşlar, ekonomi vb.) hakkında yapılan analizlerin çoğu ya tamamen safsatalara ya da dünyada hiçbir şeyin değişmediği perspektifinden türeyen öznel hüsnükuruntulara dayanıyor. Öyleyse, bir analizin nesnel mi öznel mi, fantezi temelli mi gerçeklik temelli mi olduğunu belirlemek için neye bakmalıyız?

1- Her şeyden önce, dünyamızın durağan olmadığı gerçeğini kabul etmeliyiz; herşey de olduğu gibi, dünyada sürekli değişim içindedir: sanayiler, ekonomik ve askeri güçler, stratejik ittifaklar. Bu anlamda dünyamız 2022’den öncekiyle aynı değil. 2022’de belirttiğimiz gibi, dünya tek kutuplu bir dünya düzeninden çok kutuplu bir dünyaya geçiş dönemindedir. (1) O zamandan beri bu geçiş hızlandı; artık çok kutuplu bir dünya düzenine sahibiz: bir yanda ABD-Batı, diğer yanda Rusya, Çin, Kuzey Kore ve şimdi İran; bu da dünya çapındaki tüm jeo-stratejik dizilimi etkiliyor, parçalıyor ve yeniden çiziyor.

2- İkinci olarak, Engels’in bir asırdan fazla bir süre önce işaret ettiği ve Stalin’in İkinci Dünya Savaşı’ndan örneklerle yinelediği gibi, ekonomi ve (üretici olarak) sanayi kapasitesi, uzun süreli savaşları sürdürmede ve onlardan “kazanan” olarak çıkmada belirleyici faktörlerdir. Birçok makalede açıklamış olsam da özetlersek, askeri sanayiye odaklanan bir ülke kaçınılmaz olarak sanayisizleşme yolunu izleyecektir.

“İtalya ve Almanya ulusal ekonomilerini zaten savaş temeline oturtmuş, bu amaçla hammadde ve döviz rezervlerini çarçur etmişken; ve diğer bütün büyük kapitalist güçler kendilerini savaş temelinde yeniden örgütlemeye başlamışken.

…önceki krizden farklı olarak, mevcut kriz genel bir kriz değil, henüz esas olarak kendilerini savaş ekonomisi temeline oturtmamış ekonomik açıdan güçlü ülkeleri kapsıyor. Japonya, Almanya ve İtalya gibi saldırgan ülkelere gelince, ekonomilerini zaten savaş temelinde yeniden örgütlemiş oldukları için, savaş sanayilerinin yoğun gelişimi nedeniyle henüz bir aşırı üretim krizi yaşamıyorlar, gerçi ona yaklaşıyorlar. Bu şu anlama gelir: Ekonomik açıdan güçlü, saldırgan olmayan ülkeler kriz aşamasından çıkmaya başladığında, savaş humması sırasında altın ve hammadde rezervlerini tüketmiş olan saldırgan ülkeler çok şiddetli bir kriz aşamasına girmeye mahkûmdur.” (2)

ABD’nin ekonomisini savaş temeli üzerine kurmasının ülkeyi nasıl sanayisizleştirdiğine ve askeri stoklarını tüketen bir “tüketici” ülke haline geldiğine canlı tanık oluyoruz. ABD, İran savaşından sonra ne uzun süreli bir savaşı ne de başka bir savaşı yürütebilir; çünkü ekonomisi sanayisizleşmiştir. Askeri sanayi yalnızca hammaddeler için değil, ilgili sanayiler, teknoloji, uzman ve vasıflı çalışanlar ve askeri stoklarını yeniden tedarik etmek için gereken malzeme için de bu ekonomiye bağımlıdır.

Burada, ABD’nin savunma ve taarruz stoklarının tükenmekte olduğu gerçeğini göz ardı eden fantezi temelli hüsnükuruntu devreye giriyor. Bu gerçekle ilgili ayrıntılara girmeyeceğim; ABD’li askeri uzmanların analizlerini ve ABD’nin resmi itiraflarını dinlemek gerekir. Çoğu nesnel analistin yinelediği gerçek şudur: ABD’nin askeri stoklarını üretip yeniden tedarik edecek yan sanayileri olsa bile, üretmesi ve stokları önceki seviyesine getirmesi yıllar alacaktır. Çoğu analistin ya göz ardı ettiği ya da bilinçli olarak sakladığı sorun şudur: Teknolojik çağımızın düzeyinde silah ve mühimmat üretmek için gereken malzeme, üretimi ve rafinesi Çin’in tekelinde olan nadir toprak minerallerini gerektirir. İnsan bu bilgiyi kolayca edinebilir ve konuyu araştırarak doğrulayabilir. Çin’in ABD’ye, ABD’nin Çin’e karşı kullanacağı askeri ürünleri üretmesi için rafine nadir toprak mineralleri tedarik edeceğini varsaymak fantezi sayılır. (3)

Bir sonraki konuya geçelim: Jet yakıtı ve dizel kıtlığı ile bunların askeri araç ve yöntemlerde yoğun kullanımı karşısında, askeri stokların tükenmesi ABD-Batı’nın karşılaşacağı ikincil bir sorun olabilir. Jet yakıtı olmadan hiçbir uçak uçamaz, dizel olmadan hiçbir tank ve askeri personel hareket edemez, hiçbir füze rampası çalışamaz, hiçbir İHA ve kontrol merkezi işleyemez. Bu yakıtlar olmadan, askeri stok olsun ya da olmasın, askeri işlevde tam bir felç haline gelir.

3- Üçüncü olarak, “dünyanın durağan olmadığı” gerçeğine diyalektiğin uygulanması nasıl bir zorunluluksa, “hiçbir şeyin kendi başına olmadığı, her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğu” diyalektiğinin uygulanması da analizde bir diğer temel kuraldır. Bunu, çoğu ülkeye diyalektik olarak uygulanabilecek şekilde petrol örneği verelim.

Trump ve yönetimi, ABD’nin petrole ihtiyacı olmadığını, çünkü tüm ihtiyacını ürettiğini iddia ediyor. Gerçekler ise aksini söylüyor;

ABD'nin ham petrol üretiminin yaklaşık %80’i hafif tatlı ham petroldür. Muazzam bir hafif tatlı ham petrol fazlası üretir, ancak yerel rafineri konfigürasyonlarındaki yapısal uyumsuzluk nedeniyle yabancı ağır ham petrole büyük ölçüde bağımlıdır. Tatlı ham petrol yüksek miktarda tüketici benzini verir; ağır ham petrol ise ticari havayollarının (askeriyenin yanı sıra) kullandığı yüksek yoğunluklu jet yakıtı gibi ağır hizmet sanayi tedarik zincirleri için vazgeçilmezdir. Ağır ham petrol kıtlığı jet yakıtı verimini kısıtlar ve doğrudan havayolu işletme maliyetlerini yükseltir. Bu, hava taşımacılığı içindir. Kara taşımacılığı için ağır ham petrol, distilat yakıt yağı (dizel) gereklidir. Bu yakıt neredeyse tüm ticari yük trenlerine, uzun mesafe yarı römorklara, dağıtım filolarına ve tarımsal dizel traktörlere güç verir. Dolayısıyla ağır ham petrol, daha doğrusu dizel kıtlığı, tarımsal (ürün) emtiaların işleme tesislerine ve marketlere taşınması da dahil olmak üzere her emtianın taşınma maliyetini kaçınılmaz olarak artıracak ve gıda fiyat enflasyonuna yol açacaktır. Ağır ham petrol kıtlığından etkilenecek, diyalektik olarak bağlantılı pek çok sanayi vardır. ABD günde yaklaşık 4,0 ila 4,5 milyon varil ağır ham petrol ithal ediyor. Bunun için de ABD, Orta Doğu Körfezi bölgesinden — Suudi Arabistan, Irak ve diğer Körfez devletlerinden — günde ortalama 490.000 varil (b/g) ham petrol ithal ediyor. ABD Batı Yakası özellikle Orta Doğu petrolüne bağımlıdır; Basra Körfezi’nden yapılan tüm ABD ithalatının yaklaşık %47’sini alır. Dolayısıyla “Körfez petrolüne ihtiyacımız yok” anlatısı gerçekte bir safsatadır ve ABD’de ekonomik krize yol açabilir. Artan maliyetin tamamı tüketicilerin sırtına yüklenecektir.

4- Dördüncü olarak, yukarıda belirtilen bu koşullar altında İran’a (hatta Yemen’e) kara işgalinden söz etmek fantezinin de ötesindedir. ABD-İsrail, Kürtlerin ve Belucilerin kendileri için savaşmaları ve ölmeleri için çok uğraştı. Görünüşe göre başarılı olamadılar ve bu bir hayal olarak kalıyor.

Perspektifleri (bakış açısını)  şekillendirmede kitleleri ve küçük ülkeleri etkilemek için bilgi savaşı ve korku yayma

5A- Nükleer savaş korkusu yayma, muhtemel, bazı durumlarda son derece muhtemel bir seçenek olarak yaygın biçimde kullanılıyor. Makalelerimden birinde belirttiğim gibi:

“Teknolojik gelişmeyle — uydular, yapay zekâ, hassas güdümlü ses altı, süpersonik, hipersonik füzeler, İHA’lar (İnsansız Hava Araçları), İDA’lar (İnsansız Deniz Araçları), son zamanlarda piyasaya sürülen robot tanklar, lazerler, sinyal karıştırma ve sayılamayacak kadar çok diğerleri — nükleer silah kullanma ihtiyacı azalıyor. Bu yeni teknolojik savaş makineleri de son derece yıkıcıdır, ancak bu yıkım yerelleştirilebilir ve etkileri kontrol edilebilir.” (4) (5)

Başka bir makalede şunu belirtmiştim:

“Süper güçler arasındaki doğrudan savaşların nükleer savaşın kullanımını getireceği önermesi, hemen her nesnel Marksist-Leninist analisti aralarında nükleer savaşın son derece olasılıksız olduğuna ikna eder… nükleer silaha sahip olmak ve ilk vuran olmak, bir nükleer güç ülkesinin yok edilmesini garanti etmez, fakat muhtemelen ilk saldırganın yok olmasına yol açabilir. Bu anlamda nükleer silah yalnızca caydırıcı bir rol oynar… Nükleer değiş tokuşun sürekli teorik olasılığı söylemleri, finans kapitalin hegemonyası altında bunun pratik imkânsızlığını maskeler… Çok kutupluluğa geçiş, karmaşıklık ve vekâlet savaşları gibi dolaylı yöntemlerle mücadele için potansiyel olarak daha fazla alternatif yollar sağlar.” (6)

“İsrail nükleer silahlarla İran’ı yok edebilir” anlatısı, her iki ülkenin büyüklükleri düşünüldüğünde fantezi temelli, korku yayan bir psikolojik harekât propagandasıdır. İran’a yönelik bir nükleer saldırı İran’a büyük zarar verebilir; ancak İran’ın İsrail gibi küçük, nüfusu yoğunlaşmış bir ülkeyi yok etmek için nükleer silaha sahip olması ve kullanması gerekmez. Bu, İran’ın Kuzey Kore, Pakistan, Rusya veya Çin’den birkaç nükleer savaş başlığına sahip olma ve/veya edinme olasılığından bağımsızdır. İsrail açısından böyle bir saldırı, intihar saldırısı olur.

5B- NATO’nun 5. Maddesi korkusu yayma, Batı medyası ve liberal “uzmanlar” tarafından kullanılır; bu, bir tarafta fantezileri ve hüsnükuruntuları, diğer tarafta korkuları güçlendirir. İlgili makalemde belirttiğim gibi:


“İnsanlar bir NATO üyesine saldırının otomatik olarak bir ‘kolektif savunma’ ve/veya ‘saldırı’ başlatacağını varsayıyor; bu da nükleer güçler arasında bir ‘nükleer savaş’ konusunda daha büyük bir yanlış korku yaratıyor. Savaş kışkırtıcılığı, bilgi savaşı ve kitleleri geniş ölçüde manipüle etmek için korku yayma… 5. Madde her üye devleti otomatik olarak askeri katılıma mecbur bırakmaz. NATO hiçbir zaman ‘otomatik askeri yanıt’ vaat etmemiştir; kolektif savunma yükümlülüğü önemli hukuki belirsizlikler ve gerçek dünya kısıtlamaları içerir… Üye devletler ‘gerekli gördüğü bu tür eylemin’ ne olduğunu kendileri belirleme takdirine sahiptir ve yerel anayasal süreçler askeri katılım önünde ciddi engeller oluşturur. Rusya’yla askeri olarak çatışmaya girme yönündeki herhangi bir büyük kararda, konsensüs mekanizması bireysel üye devletlerin (Türkiye, Almanya veya İtalya gibi) veto gücünü daha da artırır… Mevcut uluslararası manzarada NATO’nun ‘sözlü koordinasyon, fakat bireysel eylem’ hattında çalışmaya devam etmesi daha olasıdır — siyasi açıklamalarda son derece birleşik, fakat askeri müdahalenin özünde her ulus kendi ulusal çıkar hesabına göre hareket edecektir.

NATO’nun 5. Maddesi hakkındaki gerçekleri anlamak, kitleleri bilgiyle silahlandıracak, Batı manipülasyonunu önleyecek ve korku yaymayı boşa çıkaracaktır. Ayrıca, Ukro-nazi Zelenski’nin Baltık Devletleri veya Romanya, Polonya üzerinden NATO’nun 5. Maddesini tetiklemeye yönelik tüm çabalarının ve provokasyonlarının anlamsız olduğunu ve gerçekte sonuçsuz kalacağını kanıtlar. NATO’nun iki askeri gücünün, ABD ve Türkiye’nin — ve birkaçının daha — doğrudan katılımı olmadan, AB’nin askeri gücü Rusya karşısında şaka derecesinde önemsizdir.” (7)

6- Rusya, Çin, İran ve Kuzey Kore arasındaki savunma paktları Batı medyası tarafından dikkatle göz ardı ediliyor ve yok sayılıyor. NATO ve pratikte etkisiz kalan, kâğıt üzerinde kalan diğer benzer Batı anlaşmalarının aksine, Çin ile Rusya, Rusya ile İran ve Rusya ile Kuzey Kore arasındaki savunma paktları farklı biçimlerde gerçekte uygulanıyor. Batı, kendi sahte anlaşmalarına dayanarak bu ülkeler arasında pakt yokmuş gibi algılıyor ve algılatıyor. “Kuzey Kore ve Rusya” ittifakı; nedenleri, önemi ve sonuçları” başlıklı makalemde şunu belirtmiştim:

Özelde Rusya ile Kuzey Kore arasındaki, genelde ise Çin’le olan ittifak, ABD-Batı’nın dünya ülkelerini boyunduruk altına almak için farklı biçim ve büyüklükte güç kullanmaya dayanan üstünlükçü ve savaşçı emperyalist politikalarının sürmesine bağlı olarak yalnızca devam etmeyecek, aynı zamanda güçlenecektir… Kuzey Kore ile Sovyetler arasındaki uzun tarihsel ilişkiler, Doğu’da ve genel olarak dünyada gelişen yeni siyasi, askeri ve toplumsal gerçeklikler için ilişkinin yeniden başlatılmasında önemli bir rol oynadı.” (9)

19 Haziran 2024’te imzalanan anlaşmanın 3. Maddesi, taraflardan birine yönelik doğrudan silahlı saldırı tehdidi varsa her iki ulusun derhal müzakere kanallarını devreye sokmasını, konumları koordine etmesini ve savaşı önlemek için pratik önlemler üzerinde anlaşmasını gerektirir. 4. Madde (NATO’nun aksine), taraflardan biri silahlı işgalle karşılaşır ve savaş durumuna girerse, diğer tarafın gecikmeksizin mevcut tüm araçları kullanarak derhal askeri ve diğer yardımı sağlaması gerektiğini açıkça emreder. 8. ve 9. Maddeler savunma kabiliyetlerini güçlendirecek mekanizmalar kurmaya, savaşı önlemek için ortak çabalara ve bölgesel ve uluslararası güvenlik iş birliğini genişletmeye odaklanır.

Çin ve Kuzey Kore’nin savunma paktı 1961 Çin-Kuzey Kore Dostluk, İş birliği ve Karşılıklı Yardım Antlaşması’na dayanır. “Üçlü ittifakın resmileştirilmesi; Rusya-Kuzey Kore savunma anlaşması” başlıklı makalemde şunu belirtmiştim: Kuzey Kore ile savunma antlaşması, Çin’in Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana başka bir ülkeyle imzaladığı ve feshedilmemiş tek resmi askeri ittifak antlaşmasıdır. Anlaşmanın 3. Maddesi antlaşmanın merkezi güvenlik mekanizmasıdır. Açıkça, her iki tarafın da herhangi bir devletin taraflardan birine yönelik saldırganlığını önlemek için gerekli tüm adımları atması gerektiğini belirtir. Eğer ülkelerden biri herhangi bir tek ulus veya devletler koalisyonu tarafından silahlı saldırıya uğrar ve savaş durumuna girerse, diğer taraf mevcut tüm kaynakları kullanarak derhal askeri ve diğer yardımı sağlamakla hukuken yükümlüdür.

Rusya ile Çin arasında resmi bir savunma paktı veya karşılıklı askeri ittifak yoktur. Savunma ve taktik iş birliği en yüksek düzeyde olsa da, karşılıklı güvenlik garantileri içeren bir antlaşma yerine stratejik bir ortaklık çerçevesinde hareket ediyorlar. Ancak diyalektik bağlantısı içinde, yukarıda adı geçen makalede belirttiğim gibi: “Rusya-Kuzey Kore savunma antlaşmasını Çin-Kuzey Kore savunma antlaşmasına eklediğimizde, artık Çin ile Rusya arasında dolaylı bir savunma antlaşmasına sahibiz. Çünkü Kuzey Kore ile birleşik savunma antlaşmaları nedeniyle birine yapılan herhangi bir saldırı, doğrudan veya dolaylı olarak hepsini kapsayacaktır. Dolayısıyla Rusya-Kuzey Kore savunma antlaşmasının resmi ilanı, aslında bir Rusya-Çin-Kuzey Kore savunma anlaşmasının, savunma ittifakının resmi ilanıdır.” (10)

(6) Altı numaralı makalede açıkladığım gibi, yeni teknolojik çağımızda teknoloji, bilgi ve istihbarat, özelde savunmada ve genelde savaşta belirleyici rol oynar. Bilgi ve istihbarat sağlamak, teknolojik olarak gelişmiş askeri araçlar, bir savaşın sonucu için insan gücü sağlamaktan daha belirleyicidir. Bu anlamda, Rusya-İran Kapsamlı Stratejik Ortaklık Antlaşması, karşılıklı askerî ittifak veya otomatik karşılıklı savunma taahhüdünü dışarıda bıraksa da, bunun yerine yapılandırılmış güvenlik ve askerî-teknik iş birliğine odaklanır. Benzer şekilde, İran-Çin Kapsamlı İşbirliği Programı ve özel savunma-sanayi düzenlemeleri. Anlaşma NATO’nunki gibi bir askeri ittifak veya karşılıklı savunma değildir; ancak ortak askeri eğitim, istihbarat paylaşımı, çift kullanımlı teknolojilerde iş birliği, telekomünikasyon altyapısı ve uydu iş birliği hükümlerini içeren ekonomik, jeopolitik ve güvenlik iş birliği anlaşmasıdır.

Diyalektik bağlantı içinde düşünürsek, Rusya, Çin, Kuzey Kore ve İran anlaşmaları hem askeri hem de ekonomik anlamda daha güçlü, uzun vadeli ve etkili bir ittifaktır. Özelde, aralarına kama sokmaya çok uğraşan ABD-Batı’nın hüsnükuruntusunun aksine, coğrafya düşünüldüğünde Rusya, Çin ve Kuzey Kore arasındaki ittifak varoluşsal ve sarsılmaz bir ittifaktır.

Gerçek şu ki, Doğu’daki yukarıdaki anlaşmalar herhangi bir Batı bloğundan daha dayanıklı, daha uyarlanabilir ve maddi olarak daha temellidir; çünkü ideolojiyle değil, emperyal kuşatmanın nesnel mantığıyla dövülüp şekillenmiştir. Bu anlaşmalar “güç projeksiyonu” yapmak için değil, Batı gücünün projeksiyonunu boşa çıkarmak için “coğrafi olarak savunmacıdır”. Yani küresel bir çatışma ancak Batı bu alana saldırganlık başlatırsa ortaya çıkar; ittifak reaktiftir, yayılmacı değildir. Aksi iddia etmek, kalkanı kılıçla karıştırmaktır.

Sonuç

Yeni ekonomik ve askeri güçlerin, yeni teknolojinin, yeni stratejik ve ekonomik ittifakların ortaya çıkışıyla sürekli değişen bir dünyada, özellikle ekonomilerini savaş temeli üzerine kurmuş ve böylece sanayisizleşmiş, dolayısıyla (askeri ve teknoloji sanayileri hariç) “üretici” değil “tüketici” haline gelmiş eski sömürgeci ülkelerin, halkların ve analistlerin baskın “ön kabul görmüş perspektiflerinin” sonunda değişmesi kaçınılmazdır.

ABD’nin hem ekonomik hem askeri olarak gerileyen bir imparatorluk olduğu, ancak küresel finansta ve bilgi savaşında hâlâ baskın olduğu bir gerçektir. Ancak “parayı” basitçe savaşta belirleyici bir faktör olarak “ekonomiyle eşitlemezsek, savaşı kazanmada belirleyici olanın basılan para miktarı değil, işleyen bir sanayici-üretici ekonomi olduğu gerçeğini kabul etmemiz gerekir. Ekonomisi savaş temeli üzerine kurulmuş sanayisizleşmiş ülkeler, yürüttükleri savaşlar nedeniyle kaçınılmaz olarak ekonomik krizler yaşayacaktır. ABD ve Batı’da tanık olduğumuz şey budur.

ABD’nin askeri gücüne dair tüm kendini beğenmiş anlatılarına rağmen, Ukrayna, Yemen ve İran’daki gerçekler bunun aksini kanıtladı. Askeri ve ekonomik olarak bağımlı olan Avrupa-NATO’nun söz edilecek bir askeri veya ekonomik gücü yok. Yeni güçlere karşı tek başlarına ne askeri ne de ekonomik savaş yürütebilirler. Güney Kore ve Japonya’nın katılımıyla birlikte bile Rusya, Çin, İran ve Kuzey Kore’ye karşı savaş yürütecek askeri araçları ve insanları yok. Bu anlatılar, hâlâ baskın oldukları bilgi savaşının içindeki psikolojik harekat propagandasıdır.

Onlar, bitmeyen yenilgiler nedeniyle köşeye sıkışmış, bir çıkış yolu arayan gerileyen eski sömürgeci ülkelerdir. Ancak fantezileri, kibirleri ve hüsnükuruntularıyla, soluklanmak, ikmal yapmak ve yeniden güç toplamak için savaşları başka bölgelere ve ülkelere yaymaya çalışıyorlar.

Kibirli ve tepeden bakan perspektifleri nedeniyle, hem askeri hem ekonomik olarak Çin ve Rusya’nın çok gerisinde oldukları gerçeğini görmeye kendilerini kapatıyorlar. Ve onları, askeri sanayi için tamamen Çin’in tekelinde olduğu nadir toprak minerallerine bağımlı oldukları gerçeğini kabul etmekten alıkoyan da aynı kibirliliktir.

ABD-Batı’ya bilgi savaşındaki uzmanlığı ve geniş kitlelerin perspektifini manipüle etmedeki başarıları için kredi vermek gerekir. Ancak tarihin kanıtladığı gibi, hiçbir savaş hava saldırıları ve propaganda ile kazanılamaz. Onların bilgi savaşına, propagandaya ve algıya yüksek yatırıma odaklanması “güç” işareti değil, maddi kapasite kaybının ve belirleyici kara savaşı için askeri zayıflıklarının göstergesidir. Savaşlar karada, geniş halk kitlelerinin desteği ve katılımıyla kazanılır. ABD-Batı’nın “zorla dayatılmış”, “sahte bayrak” provokasyoncu ve manipüle edilmiş savaşları başarısız olmuş, Ukrayna ve İran örneğinde geri tepmiştir ve başarısız olup geri tepmeye mahkûmdur. Özellikle çok kutuplu bir dünya düzeni çağında, Lenin’in belirttiği gibi, katılımcılar açısından küçük/vekalet savaşları gerici nitelikten ilerici niteliğe, ilerici nitelikten gerici niteliğe dönüşebilir.

Yani ekonomik krizlerden dikkati başka yöne çekmek ve hoşnutsuz kitlelerin olası ayaklanmasını bastırmak amacıyla yürütülen savaşlar kolayca anti-emperyalist savaşlara, bağımsızlık savaşlarına ve devrimci demokrasi savaşlarına dönüşebilir. Evet, biz Marksist-Leninistler geniş bir insan nüfusu pahasına “ayaklanmaları” ve “devrimleri” bekleyen ve onları destekleyen anarşistler değiliz. Ancak gelişmeler üzerinde kontrolümüz olmadığında, burjuva anlatılarını çürütmeye ve ifşa etmeye ve işçilerin ve köylülerin çıkarları için daha iyi bir sonuç adına insanları olabildiğince bilgilendirmeye çalışırız. Lenin’in işaret ettiği gibi,

“Tarihte, tüm savaşlara kaçınılmaz olarak eşlik eden bütün dehşet, vahşet, sıkıntı ve acılara rağmen ilerici olan, yani insanlığın gelişimine, Avrupa’daki en zararlı ve gerici kurumların, en barbar despotizmlerin yıkılmasına yardımcı olarak fayda sağlayan sayısız savaş olmuştur.” (8)

Dolayısıyla, kontrolümüz dışındaki kanlı, yıkıcı bir savaş, özelde yerel halk ve genelde dünya halkları için olumlu bir sonuç doğurabilir; yani İsrail’in yıkılması ve ABD emperyalizminin daha da zayıflaması gibi. Bu da karşılığında Avrupa’da ve dünyanın birçok köşesinde halk ayaklanmalarına yol açabilir.

Erdoğan A

28 Temmuz 2026

NOTLAR

“Argümanlarımı güçlendirmek için ‘karşı argümanların’ ne olacağını bulmaya yardımcı bir ‘şeytan avukatı’ olarak DeepSeek (Çin versiyonu) kullandım. Çeviride zaman kazanmak için, ilk çeviriyi DeepSeek’te yaptım ve redaksiyonla değiştirdim.  Tüm teorik çerçeveler, siyasi sonuçlar, tarihsel yorumlar ve nihai editoryal kararlar yalnızca benim sorumluluğumdadır.”

(1) Erdoğan, Ukrayna’daki gelişmelerin Marksist ve burjuva analizi ile Ukrayna savaşına dair öngörü arasındaki fark

(2) Stalin, SBKP(B) On Sekizinci Kongresi’ne Merkez Komitesi Çalışma Raporu

(3) Erdoğan, nadir toprak mineralleri ve Trump’ın Çin’e yönelik tarifeleri; gerçekler ve kurgular, öznel anlatılar karşısında nesnel gerçeklikler;

(4) Erdoğan, nükleer savaş olasılığı üzerine

(5) Erdoğan, ABD’de dış politika kararlarını gerçekte kim veriyor? Bürokrasi içindeki çatışma

(6) Erdoğan, Emperyalist çatışmanın dönüşümü: Teknoloji, çok kutupluluk, vekalet savaşları ve Leninist emperyalizm teorisinin süregelen geçerliliği.

(7) Erdoğan, NATO’nun 5. Maddesi; yaygın biçimde istismar edilen ve yanlış anlaşılan bir antlaşma hükmü

(8) Lenin, Sosyalizmin İlkeleri ve 1914–1915 Savaşı.

(9) Erdoğan, “Kuzey Kore ve Rusya” ittifakı üzerine; nedenleri, önemi ve sonuçları

(10) Erdoğan, Üçlü ittifakın resmileştirilmesi; Rusya-Kuzey Kore savunma anlaşması

 

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.