Header Ads

Header ADS

Ölümünün 7 Yıldönümünde - Garbis Altınoğlu

14 Ekim 2026       Yıldız Aydın

Bu ölüm yıl dönümünde bilinenleri tekrarlamak, aynı şeyleri yazmak yerine Garbis’in az bilinen ve bilinmeyenlerini anlatmam gerekiyordu.. 

 Amasya toprağının derinliklerinde kök salmış geniş bir aileydi. 1915’te hem biçildiler, hem de köklerinden söküldüler. Yonca tarlasında bir daha yeşermesin diye yoncayı kökleriyle birlikte sökerler. Amasya’daki birçok Ermeni gibi Garbis’in ailesi de yonca misali köklerinden sökülmüş ve biçilmişlerdi. 

Babası 1915 soykırımı sırasında 6 yaşındaydı. Babasından birkaç yaş büyük halası, Arnavut kökenli Recep Prizrenli adlı bir Osmanlı subayının himayesine almasıyla iki kardeş katliamdan kurtulmuşlardı. Adı Agavni olan halasının adı Mesude olarak değiştirilmişti. Türkleştirilmiş ve Müslümanlaştırılmış binlerce örnekten biriydi.  Bu subay, Ohannes’in (Garbis’in babası) ablası Agavni’yi evlenmek amacıyla “kurtarmış”ve onunla evlenmişti. Küçük kardeşi Ohannes’i de yanına almıştı. Garbis’in annesinin ailesinin altı kardeşten sadece biri kalmıştı. Bütün kardeşleri gözlerinin önünde katledilmişti.  O bir kişi ise, değirmenci olduğu için değirmeni işletmek amacıyla sağ bırakılmıştı. 

Ailenin soyadının Altunyan'dan Altınoğlu'na dönüşmesi 1934 yılında çıkan Soyadı Kanunu'ndaki zorunlu Türkçeleştirme sonucuydu.

1946'da Garbis doğduğunda anne-babası ve yaşlı kuşaktan birkaç kişi kalmıştı. Babası Ohannes ayakkabı tamircisi, emekçi bir insandı. Annesi Maryam kendi çapında küçük bir terziydi. Yoksuldular, ama huzurluydular. Garbis ilkokulu bitirip İstanbul’da yoksul ve kimsesiz Ermeni çocuklarının eğitim gördüğü Tıbrevank’ta yatılı okul okumaya başlayıncaya kadar ailesinin yanındaydı. Bundan sonraki yıllarda burslu ve yatılı okuduğu Boğaziçi dahil, illegal yaşam ve cezaevi tutsaklığı olmak üzere toplam ömrünün yarıdan fazlasını ailesinden hep ayrı yaşadı.

Ortaokul ve lise öğrenimini Ermeni azınlıklara ait okul, ruhban okulunda tamamladı. Ama Garbis, ruhbanlığı değil, Komünist Manifesto’yu seçti. Lise yıllarından itibaren dünyada antiemperyalist rüzgârların estiği 60’lı yılların ortalarında devrimcileşti. Dünya genelinde Asya, Afrika, Latin Amerika ülkelerinde peş peşe ulusal kurtuluş ve halk devrimlerinin yanı sıra öğrenci hareketleri, işçi grevleri ve direnişleri gerçekleşiyordu. ,. Ülkemizde de öğrenci eylemlerinin, protestoların, işçi grevlerinin ve direnişlerinin yükseldiği yıllardı. 68 Devrimci Kuşağı'nın anti-emperyalist eylemleri, işçi grevleri ve direnişleri ülke gündemini belirliyordu. Garbis, bir yandan öğrenci gençliğinin anti-emperyalist eylemlerine, diğer yandan işçi ve emekçilerin grev, direniş ve hak alma mücadelesine katılıyordu.  

12 Mart 1972 faşist darbesinden yaklaşık bir ay sonra 10 Nisan 1972 tarihinde Kayseri’de yakalandı ve Ankara’da Mamak Askeri Cezaevi’ne kondu. O dönemde iki buçuk yıl cezaevinde kaldı. Cezaevindeyken babası öldü.1974’te Ecevit affıyla cezaevinden tahliye oldu. Bir yandan kesintiye uğrayan üniversite eğitimini tamamladı. Diğer yandan da politik faaliyetlerini sürdürdü. 

1 Mayıs 1977’de ‘kanlı Taksim katliamı’ oldu. Bu katliamı günler öncesinden organize eden devletin derin uzantıları, MİT, kontrgerilla birimleri, CIA ile birlikte tezgahlamışlardı. Devlet ve burjuva medyası bu katliamda Garbis’i günah keçisi yapmak istedi. 1977 Taksim Meydanı’ndaki 1 Mayıs katliamının planlayıcısı ve faili olarak çırılçıplak ortada kalan devlet, hem katliam suçundan aklanmak, hem de bu suçu Ermeni bir devrimci olan Garbis’in sırtına yıkmak istiyordu. TRT Kurumu Radyo'dan (o zamanlar tv yoktu) ana haber saatinde Garbis’i katil ve halk düşmanı göstermeye gayret eden haber yayınlandı. Ertesi günkü dönemin amiral gemisi denen Hürriyet Gazetesi büyük renkli puntolarla Garbis’in fotoğrafıyla birlikte “Katliamı Garbis Altınoğlu yaptı” başlığıyla baş haber yaptı.  Garbis’i hedef göstererek O’nun şahsında Ermeni düşmanlığı ve nefreti devlet politikası olarak bir kez daha körüklenmeye çalışılıyordu. (Tıpkı bir yıl sonra 1978 Maraş Katliamı'nda aynı yalanların servis edileceği gibi.)  1 Mayıs 1977 tarihinde Garbis, Antep-Malatya-Maraş bölgesinde illegal mücadele yürütüyordu. Değil Taksim 1 Mayıs Meydanı’nda bulunmak, İstanbul’da bile değildi. İstanbul’da basılıp dağıtılan gazete, katliamın ertesi günü sabahı Anadolu’da dağıtıma verilmeden önce yoldaşları tarafından engellendi. Sabahın erken saatlerinde gazetenin toplam tirajını dağıtım noktasına ulaşmadan el koyarak tümüyle imha ettiler. Bu el koyma eylemi, o dönem Garbis’le aynı bölgede faaliyet yürüten yoldaşların uyanık davranmasıyla gerçekleşti. 

Garbis,  31 Aralık 1981 yılında İstanbul’da örgüt operasyonunda yakalanıncaya kadar illegal mücadele içindeydi. Uğradığı işkenceleri anlatmaya gerek duymuyorum, devrimci kamuoyu yeterince biliyor. 12 Mart faşizminden sonra ikinci kez 10 yıl yattığı cezaevlerinde, yaklaşık 7 yıl boyunca sürgünlerde, hücrelerde, müşahade denilen bölümlerde, özel uygulamalar eşliğinde tecrit konumunda tutuldu.

 Örgüt yöneticiliğinden yargılandığı mahkeme sonucunda en üst ceza olan idam cezasına çarptırıldı. Orta düzeyde organlarda yönetici konumundaydı. Ama örgütün lideri değildi. Çıkarıldığı mahkemede devletin tüm kurumlarını çırılçıplak ortada bırakan çok sert bir siyasi savunma yaptı. Hem Ermeni, hem de komünist olması, cezanın en üst sınırı olarak idama mahkum edilmesine yol açtı.  

1989 yılında çıkan yeni infaz yasasıyla idam cezaları ömür boyu hapse çevrildi. Tüm siyasi mahkumlara uygulanan infaz indirimi yasasıyla cezası 20 yıla indi. 10 yıl yattığı için 31 Aralık 1991 yılında tahliye oldu. Dönemin egemen sınıfları ve yargı kurumları Garbis’in tahliyesini hazmedemediler. Tahliye olduktan kısa süre sonra yeniden yoğun aranır duruma geldi. Etrafındaki çember iyice daralmıştı. 

1993 yılı kış aylarında örgüt onu yurt dışına çıkardı.

Yurt dışı çalışması bir yanıyla cephe gerisiydi. Diğer yandan uluslararası alanda kardeş komünist partiler ve devrimci partilerle enternasyonalist ilişkinin önemi daha da artıyordu. 

1995 yılında ülkede üç komünist örgütün ‘(en azından programları M-L’ti) birleşmesi döneminde Garbis birçok temel konuda azınlıkta olmasına rağmen birleşme yönünde hem teorik hem pratik olarak var gücüyle çabaladı. Üç örgütün birleşmesini Türkiye devrimci ve komünist hareketin büyümesinde önemli bir adım olarak görüyordu. 1995 yılı yazında ülkede Birlik Kongresi yapıldı. Garbis, Kongre’ye can güvenliği dahil, her türlü yakalanma riskine rağmen yurt dışından gidip katıldı. Kongre’de aylar boyunca tartışılan birleşme gerçekleşti. Örgütün adı MLKP-Kuruluş  ve sonra MLKP oldu.

Örgütün program ve hedeflerinin uluslararası alanda komünist ve devrimci örgütler arasında tanınmasında Garbis’in büyük rolü oldu. İçinde MLKP’nin de bulunduğu bazı devrimci ve kardeş komünist örgütlerin ortak girişimiyle 1997 Temmuz ayında Kolombiya’nın başkenti Bogotá’da uluslararası Gözaltında Kayıplar Komitesi (ICAD)kuruldu. Örgüt de bu oluşuma delege düzeyinde katıldı. Garbis uluslararası alan çalışmasında başka ülkelerin mücadele eylem ve biçimlerinden öğrenmek gerektiğini savunuyordu. Dolayısıyla dünya genelinde büyük yankı uyandıran Arjantin’deki Plaza De Mayo Anaları eyleminin örnek alındığı Türkiye’de Cumartesi Anaları Eylemi fikrinin sahibi Garbis’tir. (Bunu kimse bilmez, yakın çalışmasının tanığı olduğum halde bunu çok sonraları öğrenecektim) 

Kendini Marksist-Leninist, Komünist olarak gören MLKP, kuruluşundan kısa süre sonra 97-98'li yıllarda doruk noktasına taşıdığı Kürt milliyetçiliği çizgisine hızla evrilmeye başladı. Kürt ulusal hareketinin gündemine teslim oldu. Kendi program ve hedefleri yokmuş gibi M-L ilke ve bakış açısını bir kenara itti. Kürt ulusal hareketinden daha fazla Kürt milliyetçisi bir konuma sürüklendi. Bu durum Garbis ve örgüt arasında bir yol ayrımının başlangıcı oldu. Ayrılmadan önceki son iki yılda uzun yıllara dayalı örgüt içi ideolojik, siyasal mücadelesinin en yoğun dönemini yaşadı. Bu dönemde uzun ve oldukça ağır ve sancılı bir ideolojik mücadele yürüttü, ancak dikkate alınmadı. Ne söyledikleri ne de yazdıkları dikkate alınıyordu. Örgüt içinde yalnızlaştırıldı. Açık bir sansür ve üstü örtülü bir tecrit yaşadı. 

 Bu sancılı ve ağrılı sürecin sonunda 2000 yılının yaz aylarında yollarını kesin olarak ayırdı. Tek başına da kalsa M-L duruşundan taviz veremezdi. Örgütlü olmak, kolektifle birlikte olmak bir amaç değil, Devrim ve Sosyalizm yolunda sadece bir araçtı. Örgüt bir amaç olamazdı. Birçok temel konularda Marksizm-Leninizme ters  yaklaşımlarla mücadele etti. Her türden revizyonist oportünist yaklaşımlardan örgütün arındırılması için çabaladı. Uzun yıllar boyunca bu farklılıklarını örgüt disiplini içinde yürütüyordu. Sadece bağlı olduğu organlarda bunun ideolojik mücadelesini veriyordu. Ancak Kürt sorunu konusunda örgütün duruşu O’nun yollarını ayırdığı belirleyici konulardan biri oldu.

2000 yılı yaz aylarında yolunu kesin olarak ayırdı. Bağımsız bir komünist olarak o yıllarda da hiçbir örgüte ve çevreye sığmadı, sığamazdı, sığınmadı, sığınma gereği duymadı. M-L duruşu ve mücadelesinde bağımsız yürüyüşünü ölümüne kadar sürdürdü. Yaşamının son 20 yılında tek başına bir örgüt disipliniyle çalıştı. Geçmişte örgütlü iken yapamadığı kalıcı, ciddi temel yapıtlar ve makaleler bıraktı.

“Tanrı inancım olsa, Marksizm benim kaderimdir derdim,” diyordu. Bu “kader” i onurluca ve kararlılıkla yaşattı. 

O bir Ermeni’ydi. Kendi atalarının ve toplumunun travmalarının içine de kendini hapsetmedi.  Halkının yaşadığı tarihsel acıyı başka halkların acılarıyla kardeşleştirdi, bütünleştirdi. “Biz çok acı çektik, bizden fazla acı çeken bir halk yoktur” diyen Kürt milliyetçiliğine de ilkelerinden, duruşundan taviz vermedi. O bir enternasyonalistti. Devletin Kürt halkına uyguladığı zulüm ve baskıyı, en ince ayrıntılarına kadar teşhir ve mahkûm etti. Bu alanda yazdığı makaleler Türk devletinin tam bir portresiydi. Ezilen Kürt halkıyla dayanışmanın en iyi örneğini sergiledi. Ancak gerek ezen ulus, gerekse ezilen ulus milliyetçiliği karşısında onun taşıdığı bayrak Marksizm-Leninizm’di. 

O “Bütün Ülkelerin İşçileri ve Ezilen Halklar Birleşin” şiarını yaşamı boyunca savundu ve uyguladı. Mezar taşına da bu slogan nakşoldu.

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.