Header Ads

Header ADS

Kafkasya Krizinin Jeopolitiği Üzerine

30-31 Ağustos 2008

Giriş

Gelecek kuşaklar büyük olasılıkla Gürcistan’ın 7 Ağustos gecesi Güney Osetya’yı bombardıman etmesinin ardından Rusya’nın Gürcistan’a (ve onu destekleyen ABD ve İsrail’e ve bir ölçüde Avrupa Birliği’ne) karşı giriştiği atağı tarihsel bir dönüm noktası olarak değerlendireceklerdir. SSCB’nin 1978 sonunda Afganistan’a karşı giriştiği saldırıdan bu yana ilk kez başka bir ülkeye karşı bir askeri operasyon düzenleyen Rusya, birkaç gün süren çarpışmalardan sonra ABD ve İsrail tarafından eğitilmiş ve donatılmış bulunan Gürcü ordusunu, vahşice bombaladığı ve sivil halkını katlettiği Güney Osetya’dan çıkardı. (1) Rus ordusu, bir süreliğine de olsa Gürcistan’ın bazı bölgelerini işgal etti, Gürcü askerlerinin bırakıp kaçtığı çok miktarda modern tank, top ve zırhlı araca el koydu ve bu ülkenin askeri üsleri, altyapısı ve donanımını da önemli ölçüde tahrip etti ve ABD ve AB’nin itiraz ve kınamalarına ve hatta yaptırım tehditlerine rağmen Güney Osetya ile Abhazya’nın bağımsızlığını tanıyacağını açıkladı ve 25 Ağustos’ta da bu sözünü yerine getirdi. Bu arada, AB’nin dönem başkanı Fransa’nın çabaları sonucu 16 Ağustos’ta sağlanan ateşkese ve bu ateşkes uyarınca Rusya’nın kuvvetlerini aşamalı olarak çekmeye başlamasına rağmen ABD ve NATO’nun Rusya’yı diplomatik olarak izole etme çabalarını sürdürmesi ve çok sayıda savaş gemisini Gürcistan’a “insani yardım” taşıma görüntüsü altında Karadeniz’e göndermesi gerginliği daha da arttırdı.

Rus-Gürcü Savaşının Nedenleri

Peki Aralık 2003’de, gene ABD-yanlısı olmakla birlikte Kafkasya’daki güç dengesini daha fazla hesaba katan eski devlet başkanı Edvard Şevardnadze’yi ABD ve İsrail’in desteğiyle gerçekleştirdiği “Gül Devrimi” adlı örtülü darbeyle deviren ve gene onların desteğiyle 2004’ten bu yana yoğun bir biçimde silahlanan Saakaşvili kliği neden bu maceraya girişti? 

Gürcü saldırısının görünürdeki nedeni 1990’ların başından bu yana edimsel olarak bağımsız bir konumda ve Rusya’nın koruması altında bulunan ve halkları Gürcü şovenizminden nefret eden ve Rusya’ya yakınlık duyan Güney Osetya ve Abhazya üzerinde Gürcistan’ın otoritesini yeniden kurmaktı. Buna adı; ekonomik çöküş, yolsuzluk, mafyavari bir yönetim tarzı, geniş yığınların yoksullaşması ve despotizmle birlikte anılan ve –Gürcü “güvenlik” güçlerinin şiddetle bastırdığı Kasım 2007 gösterilerinin de tanıklık ettiği gibi- ciddi bir muhalefetle karşı karşıya bulunan Saakaşvili rejiminin Gürcü milliyetçiliğini alevlendirme ve dikkatleri “dış” sorunlara çevirme çabasının rolü eklenebilir. 

Son gelişmelerde bu faktörlerin rolü yadsınamaz; ancak Saakaşvili kliğinin askeri macerasının altında esas olarak, ABD ve NATO’nun saldırgan ve Rusya-karşıtı politikası yatmaktadır. Gürcistan; ordu, polis ve istihbarat servislerinde Amerikan ve İsrailli danışmanların görev yaptığı, pek çok İsrail firmasının aktif olduğu, kabinesinde Yahudi kökenli ve İsrail yurttaşı bakanların (Savunma Bakanı Davit Kezeraşvili ve Yeniden Birleşmeden Sorumlu Devlet Bakanı Temur Yakobaşvili) bulunduğu, (2) ABD’nin 1990’ların sonlarından bu yana siyasal amaçlarla desteklediği Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının geçtiği, Hazar geçişli NABUCCO doğal gaz boru hattının içinden geçmesinin tasarlandığı ve ABD Başkanı G. W. Bush ve ortaklarının NATO’ya alınması için yoğun bir kulis çalışması yürüttüğü bir ülke. ABD ve İsrail’in Kafkasya’daki üssü konumunda olan bu ülkenin ABD’nde hukuk eğitimi almış, G. W. Bush’a hayranlığını yeniden ve yeniden dile getirmiş ve Afganistan ve Irak halklarına karşı savaşmak için bu ülkelere çok sayıda asker göndermiş olan başkanının, Rusya gibi kendisinden çok daha güçlü bir devletin sert tepkisine yol açacağı belli olan bir savaşa tek başına ve sadece salt şovenist-yayılmacı dürtülerle ve/ ya da dikkatleri iç sorunlardan uzaklaştırmak için karar vermesi sözkonusu olamaz. Hele ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın 10 Temmuz 2008’de Tiflis ziyareti sırasında ABD’nin, Gürcistan’ın NATO üyeliğine desteğini bir kez daha yinelediği, 16 Temmuz 2008’den itibaren Gürcü ordusunun, 1,000 dolayında ABD askeriyle birlikte ortak bir askeri tatbikata başladığı, (3) Temmuz ayı boyunca ve Ağustos ayı başlarında Gürcü kuvvetleriyle Güney Osetya kuvvetleri arasında –kuşkusuz ABD’nin de bilgi sahibi olduğu-  küçük-ölçekli çatışmaların sürdüğü dikkate alındığında. Dolayısıyla Gürcü saldırısını aslında, ABD-İsrail-NATO’nun Rusya’nın tarihsel nüfuz alanına örtülü saldırısı olarak değerlendirmek hiç de hatalı olmayacaktır.

Amerikan neo-faşistleri açısından bu savaşın, Rusya’nın tepkisini ve askeri hazırlık düzeyini ölçmenin, Moskova’nın kırmızı çizgilerinin nerede başladığını sınamanın ve olanaklıysa eğer bu ülkenin çevresindeki ABD-NATO kuşatmasını daha da genişletilmesi ve derinleştirilmesinen bir aracı olduğunu söyleyebiliriz. Rusya, SSCB’nin 1991’de dağılmasının ardından tarihinin belki de en bunalımlı dönemlerinden birini yaşamış, bir dizi alanda hızla gerilemiş, hatta Boris Yeltsin döneminde neredeyse bir yeni-sömürgeleşme sürecine girmişti. Ancak Rusya bu bataktan, Rus tekelci burjuvazisinin ve devlet aygıtının 2000’de Vladimir Putin’i başkanlık koltuğuna oturtmasıyla birlikte çıkmaya başlamıştı. ABD emperyalizmi Rusya’nın bu zayıflığından sonuna kadar yararlanmaya çalıştı: NATO’nun rakibi Varşova Paktı’nın dağılmasına ve herhangi bir tehditle karşı karşıya bulunmamasına rağmen ABD ve AB emperyalistleri bu saldırgan askeri paktı dağıtmadıkları gibi tersine onu, eski Sovyet cumhuriyetlerini de (Latviya, Litvanya, Estonya, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Bulgaristan, Romanya ve Slovenya) bünyesine katarak genişlettiler. Dahası onlar, Ukrayna ve Gürcistan’ı da NATO üyesi yapmayı planlıyorlar. 

ABD ve ortaklarının “teröre karşı savaşım” gerekçesiyle Afganistan ve Irak’ı işgal etmeleri, bazı Orta Asya cumhuriyetlerinde üsler kurmaları, Ukrayna, Gürcistan, Belarus, Kırgızistan gibi ülkelerde kimi başarılı, kimi başarısız “renkli devrim”ler tezgahlamaları, Bulgaristan ve Romanya’yla topraklarında askeri üsler kurmak üzere anlaşmaları, İran’a karşı savaş tehditleri savurmaları, Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne –Rusya’yı hedef alan- bir füze kalkanı yerleştirmeye girişmeleri vb., haklı olarak Rusya’nın güvenlik kaygılarını ve kuşatılmışlık duygusunu arttırdı. Yugoslavya’nın 1999’da NATO tarafından 77 gün boyunca bombalanmasından sonra edimsel olarak bağımsız hale gelen -ve Camp Bondsteel adlı dev bir ABD üssüne ev sahipliği yapan- Kosova’nın Rusya’nın ve Sırbistan’ın itirazına rağmen Şubat 2008’de ABD ve AB’nin desteğiyle bağımsızlığını ilan etmesi iplerin daha da gerilmesine yol açtı. Rusya Devlet Başkanı Putin daha Mayıs 2006’da yaptığı bir konuşmada Rusya’nın, ABD’ninkinin sadece yüzde 4’ü dolayında olan askeri bütçesinin arttırılması gereğine değindikten sonra Washington’u kastederek,

“Atasözünde dendiği gibi kimi yiyeceğini bilen Kurt yoldaş kimseyi dinlemeden yiyor ve böyle davranmaya devam edeceği de belli” demişti. O, Nisan 2008’de Bükreş’te yapılan NATO doruğunun yanısıra gerçekleştirilen NATO-Rusya Konseyi toplantısında yaptığı konuşmada ise, 

“Sınırlarımızda güçlü bir askeri blokun belirmesi... Rusya tarafından ülkemizin güvenliğine yönelik doğrudan bir tehdit olarak değerlendirilecektir” demişti. Putin aynı konuşmasında Ukrayna’nın NATO’ya üye olmasının bu ülkenin parçalanmasına yol açacağı uyarısında da bulunmuştu. Ancak son Rus-Gürcü savaşına kadar Rusya, sert açıklamalar yapmasına rağmen açık ve eylemli bir tepki göstermemiş ya da gösterememişti. Moskova’nın Gürcistan üzerinden ABD ve NATO’ya karşı askeri bir harekata girişmesi; artık özgüveni artmış olan Rus ayısının, tüyleri dökülmeye başlamış olan Amerikan kartalına meydan okuyacağını ve geleneksel nüfuz alanına müdahale edilmesine izin vermeyeceğini gösteriyor.

Şu soru da sorulmalı: Acaba Rusya neden, nüfusu Gürcü şovenizmi ve tehdidi nedeniyle kendisine yakınlık duyan Güney Osetya ve Abhazya’yı daha aktif bir biçimde korumakla yetinmedi ve bu özerk bölgelerin bağımsız hale gelme ve Rusya’ya katılma özlemlerini destekledi ve kamçılamadı? Bunun değişik nedenleri olduğunu düşünebiliriz. Ama, bu emperyal politikanın en önemli nedenlerinden birisi, uzun bir duraklama ve 1991’in ardından gene görece uzun bir çöküş yaşamış olan Rusya’nın aynı zamanda bir demografik krizle yüzyüze oluşunda yatmaktadır. (Bu sorunun bir parçası da, Rusya içindeki Müslüman nüfusun oranının giderek yükselmesidir.) Rusya’nın nüfusu 1992’de 148.7 milyondan 2007’de 143.8 milyona düşerek yüzde 3 oranında gerilemiş, bu arada Rusya’da ortalama yaşam süresi kısalmıştır. Bunda, özellikle 1991 sonrasında ABD, AB ve IMF’nin desteği ve dayatmasıyla uygulanan vahşi kapitalizm koşullarında toplumsal sağlık sisteminin bütünüyle çökmesi, geniş halk kitlelerinin yoksullaşması, Rusya’nın zenginliklerinin ABD ve Batı Avrupa emperyalistleri ve yerli oligarklar tarafından yağmalanması, alkolizmi, uyuşturucu kullanımının ve HIV/AIDS’in yaygınlaşması belirleyici bir rol oynamıştır. Bu bakımdan, özellikle Putin döneminde Rusya’yı yönetenlerin en önemli önceliklerinden birisi de bu demografik trendin tersine çevrilmesi çabaları olmuştur. Nitekim Putin “Kurt yoldaşı” eleştirdiği Mayıs 2006 konuşmasında bu konuya da değinmiş ve nüfusun her yıl 700,000 dolayında azaldığına işaret ettikten sonra şunları söylemişti:

“Bu konuya daha önce bir çok kez değindik, ama edimsel olarak pek fazla bir şey yapmadık. Bizim, ölüm oranını düşürmemiz, etkili bir göç politikası uygulamamız ve doğum oranını yükseltmemiz gerekiyor.”

Dolayısıyla önümüzdeki yıllarda Rusya’nın nüfusu etnik bakımdan kendisine çok yakın olan Belarus’la birleşmeye çalışması, Washington’un yıllardır karıştırmaya çalıştığı Ukrayna’nın ABD ve AB-yanlısı Batı Ukrayna ile Rusya-yanlısı Doğu ve Güney Ukrayna arasında bölünmesi halinde bu ikincisinin Rusya’yla çok yakın ilişkiler kurması ya da birleşmesi, eski Sovyet cumhuriyetlerinde yaşayan Rus kökenli halkın Rusya’ya göç etmesini daha aktif bir biçimde teşvik etmesi beklenebilir. Ve buna paralel olarak, kendi topraklarındaki Müslüman halklarla ve genel olarak İslam dünyasıyla daha iyi ilişkiler kurmaya ve/ ya da ABD’nin hegemonyasından belli ölçülerde sıyrılması halinde “eski Avrupa” ile yakınlaşmaya çalışması da. Ancak ABD ve NATO’nun Ukrayna ve Kafkasya’ya olan ilgisi, Rusya’nın “İslami terör” konusunda Washington ve Brüksel’le paylaştığı saplantısı ve Çeçen halkına uyguladığı jenosid benzeri kırım dikkate alındığında bu sürecin büyük çalkantılara ve tersi doğrultuda yönelimlere de gebe olduğu anlaşılabilir.

Rusya’nın Duruşunda Değişme

Sadece Boris Yeltsin döneminde (1991-99) değil, Vladimir Putin döneminin önemli bir bölümünde de Rus emperyalistleri, dünya işçi sınıfı ve halklarının baş düşmanı ve en güçlü emperyalist odak olan ABD karşısında genel olarak yatıştırmacı ve teslimiyetçi bir politika izlediler. Anımsanacağı üzere Rus emperyalistleri ABD ve ortaklarının, kendi nüfuz alanlarını genişletmek ve pekiştirmek amacıyla sözümona “teröre karşı” yürüttükleri savaşımını belli rezervler koyarak da olsa desteklediler; onlar, ABD’nin Afganistan ve Irak’a saldırısına, BM “Güvenlik” Konseyi’nden İran’a yönelik bir dizi yaptırım kararı çıkartmasına esas itibariyle onay verdiler; başta İran gelmek üzere ABD’nin kara listesindeki ülkelere silah satma konusunda son derece dikkatli davrandılar; NATO’nun kendi topraklarını kullanarak Afganistan’daki işgal güçlerine lojistik destek sunmasına izin verdiler; Kuzey Kore’nin nükleer silahlardan arındırılması yolundaki diplomatik girişimlerin içinde yer aldılar; İsrail’in Filistin halkına karşı uyguladığı teröre karşı bir tavır almadıkları gibi bu devletin Temmuz 2006’da Lübnan halkına karşı giriştiği saldırıyı onadılar. (Belirli farklılıklara rağmen bu konularda Çin’in tutumu da aşağı yukarı Rusya’nınki gibi oldu.) Örneğin, 33 gün savaşı sırasında Rusya’nın St. Petersburg kentinde toplantı halinde bulunan ve aralarında Rusya’nın da bulunduğu G8 ülkeleri, 16 Temmuz 2006’da yaptıkları açıklamada, saldırgan İsrail’i değil, kurban Filistin ve Lübnan’ı hedef almışlardı; bu açıklamada HAMAS ile Hizbullah kastedilerek,

“Bu aşırı güçlerin ve onları destekleyenlerin Ortadoğu’yu kaosa sürüklemelerine izin verilemez” deniyordu. Bundan kısa bir süre sonra ise, Rusya’nın da kalıcı üyelerinden biri olduğu BM “Güvenlik” Konseyi, 11 Ağustos 2006’da İsrail’i koruyan, Lübnan direnişini suçlayan, Hizbullah’ı silahsızlanmaya çağıran ve onun elini kolunu bağlamaya çalışırken İsrail’e daha daha modern silahlarla donanma, Lübnan’ın hava ve deniz sahasını çiğneme “hakkını” tanıyan 1701 sayılı yüz kızartıcı kararı aldı.

Rusya’nın ABD ve ortakları karşısında izlediği bu yatıştırma politikası, sadece onun göreli güçsüzlüğü ve güç biriktirmek için zaman kazanma çabası ile açıklanamazdı. 25-26 Aralık 2006’da kaleme almış olduğum “ABD-İsrail-Britanya Şer Ekseninin Son Hamlesi” başlıklı yazımda bu konuda şunları söylüyordum:

“ABD ile aralarındaki anlaşmazlıklara rağmen yazgılarını çökmekte olan süper devlete bağlamış olan Almanya ve Fransa’nın değil ama Rusya, Çin gibi emperyalist devletlerin Washington karşısında izlediği yatıştırma politikasının bazı yönleriyle, Britanya ve Fransa’nın 1930’larda izlediği siyasetle benzerlikler taşıdığı söylenebilir. ABD emperyalistlerinin, Afganistan ve Irak’ta sonu gözükmeyen ve kendilerini ekonomik, siyasal ve askeri bakımdan yoran, yıpratan ve giderek tüketen bir savaşla meşgul olmaları, Moskova ile Pekin’in dünyanın başka yerlerinde kendi nüfuzlarını arttırma yolundaki çabalarını kolaylaştırmaktadır. Washington’un Afganistan ve Irak’ta gerçek bir batağa saplanmış olması; Rusya’nın Kafkasya ve Orta Asya’daki eski nüfuz alanlarını yeniden eline geçirme ve Ortadoğu’ya açılma ve Çin’in Güneydoğu Asya’daki mevzilerini pekiştirme ve Afrika ve Latin Amerika’da yeni nüfuz alanları edinme çabalarını kolaylaştırmaktadır. Dolayısıyla, ABD’nin İran’a dönük saldırgan politikaları karşısında beklenenden daha az direnç göstermelerinin altında, diğer faktörlerin yanısıra Moskova ve Pekin’in emperyalist hesaplarının yattığı saptaması savı hiç de yabana atılamaz.” 

Ancak gelinen noktada Rusya artık bu yatıştırma politikasını bir yana bırakmaya ve bir süredir dişlerini göstermenin ötesinde pençelerini de kullanmaya başlamıştır. Sadece Orta Asya’da ve Ortadoğu’da değil, Afrika ve Latin Amerika’da ABD ile daha çok rekabet etmeye girişen -ve ABD stratejistlerinin esas tehdit olarak nitelendirdiği -Çin’in de çok geçmeden aynı yolu izlemek zorunda kalacağı açıktır. Neo-con diye anılan Amerikan neo-faşistlerinin öndegelen isimlerinden Robert Kagan geçtiğimiz Nisan ayında yayımladığı kitabında (“The Return of History and the End of the Dreams”/ “Tarihin Geri Dönüşü ve Düşlerin Sonu”) 21. yüzyıla, ABD’nin önderlik ettiği “demokrasi güçleri”yle Rusya ve Çin’in önderlik ettiği “otokrasi güçleri” arasındaki çatışmanın damgasını vuracağını savunuyordu.

Kendi mevzilerini askeri güç yoluyla pekiştirmeye ve muhafaza etmeye çalışan ABD’nin biricik süper devlet konumunu önemli ölçüde yitirdiği bu dönemde bir süredir keskinleşmekte olan emperyalistlerarası çelişmelerin savaşa dönüşmesi olasılığının yükseldiğini söyleyebiliriz. Ekonomisinin yaşamakta olduğu ve giderek bir depresyona dönüşmesi beklenen resesyonun ülke içinde işçi sınıfı ve diğer yoksul katmanlarla tekelci burjuvazi arasındaki çelişmeleri keskinleştirmekte olması da, askeri-emperyalist niteliği giderek daha da belirginleşen ABD’nin yeni askeri maceralara girmeye teşvik edecektir. Öte yandan tersi yönde bir eğilimden de sözedebiliriz: Afganistan ve Irak halklarının kahramanca direnişinin sert kayalarına çarpan, ağır –ve resmi rakamlarda gözükenin çok üstünde- insan ve malzeme kaybı veren ve daha da önemlisi ordusu büyük ölçüde demoralize olan Amerikan neo-faşistlerinin yeni savaşları göze alması giderek zorlaşmaktadır. Hatta, Rusya’nın Güney Osetya’ya yönelik ABD-İsrail destekli Gürcü saldırısına sert karşılık vermesinin de, en azından görünür gelecekte bu doğrultuda etki yapacağını söyleyebiliriz.

Savaşın Sonuçları

Güney Osetya ve Gürcistan halklarının yaşadığı kayıpları ve acıları bir yana koyarak konuşacak olursak, yaşanan savaştan kısa erimde Rusya’nın kazançlı çıktığını söyleyebiliriz. Moskova bu taktiksel zaferiyle,

a) ABD-İsrail’in Kafkasya üssü Gürcistan’a ağır askeri kayıplar verdirmiş ve bu güçlerin Gürcistan’ı İran’ı tehdit etmek için kullanmasını engellemiş,

b) Güney Osetya ve Abhazya özerk bölgelerinin edimsel bağımsızlığının ya da Rusya’yla birleşmesinin yolunu açmış,

c) ABD-NATO çizgisine girmiş olan/ girmeyi düşünen ya da Rusya’ya karşı kurulmuş üs ya da füze sistemlerine evsahipliği yapan eski Sovyet cumhuriyetlerine vb. gözdağı vermiş,

d) Yakın zamana kadar Irak’ta 2,000 asker bulunduran Saakaşvili kliğinin yardımına eylemli olarak koşamayan ABD-NATO’nun dünyanın bu bölgesinde pek de fazla bir şey yapamayacağını, Kafkasya’nın Rusya’nın tarihsel nüfuz alanı içinde kalmasında kararlı olduğunu herkese göstermiş, 

e) Ukraynalı ve Gürcü uşaklarının yardımıyla Rusya’yı Karadeniz’den uzaklaştırmaya çalışan ABD-NATO planını başarısızlığa uğratmış ve donanmasının Abhazya’nın Suhumi ve Gürcistan’ın Poti limanlarına demir atmasını sağlamış,

f) Doğal gazda büyük ölçüde Rusya’ya ve onun denetimindeki boru hatlarına bağımlı olan AB’ne, Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattına ya da daha planlama evresinde bulunan ve Orta Asya doğal gazını Hazar Denizi ve Gürcistan üzerinden Avrupa’ya getirmesi öngörülen NABUCCO projesine bel bağlamaması (4) ve ABD-İsrail-Britanya ekseninin kuyruğunda sürüklenmemesi gerektiği mesajını göndermiştir.

Orta ve hele uzun erimde bölgede neler olabileceğini kestirmek güç. Ancak, şu kadarını söyleyebilirim: Askeri gücü, Afganistan-Pakistan’dan Afrika Boynuzu’na, Irak’tan Basra Körfezi’ne ve Latin Amerika’ya kadar uzanan çok geniş bir bölgeye yayılmış olan, Afganistan ve Irak maceralarının da etkisiyle silahlı kuvvetleri önemli ölçüde zayıflayan, ekonomisi bir resesyona girmiş bulunan, bütçe ve dış ticaret açıkları trilyonlarca doları bulan ve emperyal ihtiraslarını giderek zayıflayan bir endüstri temeli ve Çin, Japonya gibi ülkelerin ellerinde tuttuğu dolar yığınları ve hazine bonolarıyla finanse etmeye çabalayan ABD, kapitalizmin eşitsiz gelişme yasasıyla uyumlu bir stratejik gerileme ve çöküş süreci yaşamaktadır. Nitekim ABD ve AB yaptıkları sert açıklamalara rağmen Rusya’ya karşı caydırıcı nitelikte herhangi bir ciddi adım atamadılar ve atabilmeleri de olanaklı gözükmüyor. Dahası Kafkasya krizi, hem NATO ve hem de AB içinde Rusya’ya karşı sert bir çizgi izlemekten yana olan ülkelerle (ABD, Britanya, Polonya, Baltık ülkeleri vb.) Rusya’ya doğal gaz gereksinimleri bakımından bağımlı olan, bu ülkenin geniş ve giderek genişleyen pazarını yitirmek istemeyen ve onu (ve Çin’i) ABD hegemonyasına karşı bir denge öğesi olarak algılayan diğer bazı ülkeler (Almanya, Fransa, İtalya vb.) arasındaki çatlağı daha da derinleştirmeye hizmet etmiştir.

Bitirirken

İşçi sınıfının devrimci öncüleri ve tutarlı demokrat ve enternasyonalistler nüfuz alanları, hammaddeler, pazarlar ve askeri-siyasal üstünlük için yürütülmekte olan bu emperyalistler arası çatışmada ilke olarak taraf olamazlar. Onlar, savaşın kapitalizmin ve emperyalizmin doğasında var olduğunu ve gerçek ve kalıcı barışın ancak proleter devrimlerinin dünya ölçeğinde zaferi ve kapitalist-emperyalist sistemin yıkılmasıyla ortadan kalkabileceğini ve Kafkasya krizinin de ancak işçi sınıfının devrimci partilerinin önderliğinde ve proleter enternasyonalizmi bayrağı altında yürütütülecek bir savaşımın ilerlemesi ve zaferiyle çözülebileceğini bilirler. Öte yandan onlar, ABD ve NATO’nun, ya da daha açık bir anlatımla ABD-İsrail-Britanya neo-faşist ekseninin en saldırgan bloku oluşturduğu, dünya işçi sınıfı ve halklarının baş düşmanı olan bu blokun saldırı savaşlarının esas kışkırtıcısı ve yürütücüsü olduğu ve dolayısıyla bu eksenin zayıflatılması, izole edilmesi ve etkisizleştirilmesinin işçi sınıfı ve halkların ana görevi olduğu gerçeğini de asla görmezden gelemezler. Rejimlerinin gerici ve emperyalist niteliklerine rağmen Rusya ve Çin halihazırda savunma konumundadırlar ve onların, ABD-NATO ekseninin kendilerini kuşatma, geriletme ve izole etme çabalarına karşı yaptıkları girişimler ve karşı-ataklar bugünkü taktiksel evrede mevcut barışın korunmasına hizmet etmekte ve nükleer silahların da kullanılacağı yeni bir dünya savaşının patlak vermesini zorlaştırmaktadır. Dolayısıyla işçi sınıfının devrimci öncüleri ve tutarlı demokrat ve enternasyonalistler, emperyalist ve yayılmacı politikalarını mahkûm etmekle birlikte Rusya’nın ABD-İsrail-Gürcistan ekseninin giriştiği saldırıyı püskürtmesini memnunlukla karşılarlar. 

                                       *        *        *        *        *

Türkiye’nin bu krizde oynadığı rol, apayrı bir yazının konusu olacak kadar geniş olduğundan burada ele alınmadı. Ancak Ankara’nın daha 1990’ların ortalarından bu yana ABD ve NATO yanlısı bir Azerbaycan-Gürcistan-Türkiye ekseni oluşturmaya çalıştığı ve 1990’ların sonundan itibaren de arkasında ABD’nin bulunduğu Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı projesini desteklediği biliniyor. Mart 1995’de –bugünkü Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in babası- zamanın devlet başkanı Haydar Aliyev’i devirmeye girişen Türk gericileri Mart 1996 gibi görece erken bir tarihte Gürcü Sınır Muhafızlarını eğitmek için bu ülkeye bir uzman askeri tim göndermiş ve bu tim Lilo askeri üsünde iki ay süreyle Gürcü askerlerini eğitmişti. (Bu gelişmelerin, Türkiye ile İsrail arasında 23 Şubat 1996’da imzalanan “Askeri İşbirliği Anlaşması” ile zaman bakımından üstüste gelmesi herhalde bir rastlantı sayılamaz.)

Özgür Politika gazetesinin 18 Ocak 2000 tarihli haberine göre –Rus hükümetinin görüşlerini yansıtan- İzvestiya gazetesi Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in o günlerde Tiflis’te önerdiği Kafkas Paktı’nın “Moskova karşıtı bir girişim olduğunu” yazmış ve ardından, “Paktın, Rusya’nın jeopolitik eğilimlerine karşı hazırlanmış bir girişim olduğu”nu belirtmişti. Yazıda ayrıca Türkiye’nin bölge devletlerini “yönlendirmeye çalıştığı”, Ankara’nın, Bağımsız Devletler Topluluğu içinde “kendi yönetimi altında siyasi eksenler kurmaya çalıştığı” söylendikten sonra şu görüşlere yer verilmişti: 

“Bağımsız Devletler Topluluğu’nun dağılma süreci ve Gürcistan ile Azerbaycan’ın Rusya’dan uzaklaşma istekleri, Türkiye’nin bölgesel süper devlet rolünü kazanma çabası ile üstüste düşüyor. Ancak Ankara, Kafkasya cumhuriyetlerinin bağımsızlığının tam şekilde garantörü olma rolünü oynamaya hazır değil. Bu ülkelerin, Avrupa yapıları ve NATO’ya entegrasyonu yönünde yönlendirici rol üstlenmeye çalışıyor.”  

Milliyet gazetesinin 12 Şubat 2000 tarihli sayısında yer alan bir haberde ise  Azerbaycan Dışişleri Bakanı V. Guliyev’in ülkesinin, Türkiye ve Gürcistan’la üçlü bir askeri pakt imzalanmasını desteklediğini açıkladığı belirtiliyordu. Habere göre  Guliyev, NATO’ya üye olarak Azerbaycan topraklarında ittifaka ait üsler kurulmasının da gündeme gelebileceğini, ancak öncelikle Azeri ordusunun Batı düzeyine yükseltilmesi gerektiğini söylüyordu. Aynı tarihlerde zamanın  Gürcistan Devlet Başkanı Edvard Şevardnadze’nin ülkesindeki Rus üslerinin 1 Temmuz tarihine kadar kapatılması gerektiğini Moskova’ya bir kez daha hatırlattığı söyleniyor ve Rus Kommersant gazetesinin bu açıklamayı “Gürcistan’ın Türkiye ve Azerbaycan’la kuracağı pakt için hazırlıklara başlaması” olarak nitelediği belirtiliyordu.

Rusya-Türkiye ilişkilerinin gelişmesine bağlı olarak belli ölçülerde değişmiş olmakla birlikte durum bugün de pek farklı değildir. Türkiye’nin, ABD’nin Karadeniz ve Kafkasya bölgesinde nüfuzunu arttırma çabalarına çok sıcak bakmadığı doğrudur. Ancak bu, Kafkasya’da ve yakın çevresinde Rusya’ya (ve İran ve Ermenistan’a) karşı bir Türkiye-Azerbaycan-Gürcistan ekseni oluşturma ve Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattına sahip çıkma politikasının, şu ya da bu hükümetin ya da şu ya da bu egemen sınıf fraksiyonunun değil, Türk gericilerinin genel ve süreklilik taşıyan bir politikası olmaya devam ettiği gerçeğini değiştirmemektedir.

DİPNOTLAR

(1) Gürcistan ordusunun 7 Ağustos’u 8 Ağustos’a bağlayan gece Güney Osetya’nın başkenti Tsinvali’ye savaş uçakları ve topçu bataryalarıyla başlattığı yoğun bombardıman 1,000’den fazla sivilin, 15 dolayında Rus Barışgücü askerinin ölümüne, kentin altyapısının ve binalarının önemli ölçüde tahribine ve onbinlerce Oset’in Rusya’ya kaçmasına neden oldu. Beklendiği üzere esas saldırgan olan ABD-NATO-İsrail destekli Gürcistan’ı kurban, Rusya’yı ise saldırgan olarak gösteren ABD ve AB burjuva basını bu trajediyi görmezden gelirken, Rus karşı harekatı sırasında ölen, yerlerinden olan çok daha az sayıdaki Gürcü sivilin çektiği acıları öne çıkardı.

(2) Gürcü Bakan Temur Yakobaşvili 9 Ağustos Cumartesi günü Jerusalem Post’a verdiği bir demeçte, “İsraillilerin, Gürcü ordusunun bazı birliklerine verdiği askeri eğitimden ötürü “bir Yahudi olarak gurur duydu”ğunu (“Georgian MP Lauds IDF Military Training”/ “Gürcü Milletvekili İsrail “Savunma” Kuvvetleri’nin Verdiği Askeri Eğitimi Övdü”, Jerusalem Post, 11 Ağustos 2008) söyleyecekti.

(3) ABD’nin Gürcü ordusunu ağır silahlarla donattığını söyleyen Brendan O’Neill daha geçen ay 1,200 ABD askeri ile 800 Gürcü askerinin başkent Tiflis yakınındaki Vaziani  üssünde yoğun askeri eğitim yaptıklarını yazıyordu. (Bak. “Georgia: The Messy Truth Behind the Morality Tale”/ “Gürcistan: Ahlak Masalının Ardındaki Kirli Gerçeklik”, 11 Ağustos 2008)

(4) Oslo’daki Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nde çalışan Prof. Pavel K. Baev haklı olarak, “Rusya’yla yaşadığı askeri çatışmadan sonra Gürcistan güvenli bir transit yolu sayılamaz; NATO’nun vereceği desteğin düzeyi ne olursa olsun bu durum değişmeyecek” (“Nabucco: ‘Pie in the Sky’ After Georgia Crisis”/ “Nabucco: Gürcistan Krizinden Sonra Olmayacak Dua”, 25 Ağustos 2008) diyordu. Hayfa Üniversitesinde görev yapan Kafkasya uzmanı Dr. Brenda Shaffer da bu görüşü paylaşıyor, Ona göre, “Artık bu projeyi unutabiliriz. Rusya bunun böyle olacağını net bir biçimde gösterdi.” (Aynı yerde


Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.