Header Ads

Header ADS

Bütün Gücümüzü "Baş Düşmana" Karşı yoğunlaştıralım -1

STALIN: BİR SİYAH EFSANE'NİN TARİHİ VE ELEŞTİRİSİ

PDF Downlaod Yandex  Study Commune İngilizce
(Türkçesi çeviri sürecinde)

Domenico Losurdo

Portekizceden Çeviren David Ferreira

“Bolşeviklerin temel niteliklerinden birisi [...] ve devrimci stratejimizin temel öğelerinden birisi, herhangi verili bir anda baş düşmanın kim olduğunu anlama ve tüm gücümüzü bu düşmana karşı nasıl odaklayacağımızı bilme yeteneğimizdir." —Komünist Enternasyonal'in VII Kongresine Rapor

1 — Demokrasi ve Barış?

Konuya Soğuk Savaş ile başlamakta fayda var. İlgilendiğimiz dönemi belirtmek için kendimi birkaç ayrıntıyla sınırlayacağım. 1952 yılının Ocak ayında, Kore'deki askeri operasyonlardaki açmazdan kurtulabilmek için ABD başkanı Harry S. Truman, bir günlüğüne bile yazılmış olan radikal bir fikirle flört etti:

Sovyetler Birliği'ne ve Çin Halk Cumhuriyeti'ne bir ültimatom gönderebilir ve önceden onların uyumsuzluklarının “Moskova, St. Petersburg, Mukden, Vladivostok, Pekin, Şanghay, Port Arthur, Dalian, Odessa, Stalingrad ve Çin ve Sovyetler Birliği'ndeki her sanayi merkezinin ortadan kaldırılacağı anlamına geleceğini” belirtebilirdi. ” (Sherry 1995, s. 182).

Bu olabildiğince rahatsız edici, gerçeklikle hiçbir bağlantısı olmayan bir hayal meselesi değildi: o yıllarda nükleer silahlar, sömürgecilik karşıtı devrimini tamamlamaya ve ulusal bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü elde etmeye kararlı bir Çin'e karşı sürekli bir tehdit olarak kullanılıyordu. Japonya'nın dikkatini öncelikle Sovyetler Birliği'ne çevirdiği Hiroşima ve Nagazaki atom bombalarının korkunç ve kalıcı hatırası nedeniyle tehdit daha da inandırıcıydı - ―bu konuda yetkili Amerikan tarihçileri aynı fikirdeler. (Alperovitz 1995). Tehdit edilenler sadece Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti değildi. 7 Mayıs 1954'te Dien Bien Phu Vietnam'da komünist parti önderliğinde bir ordu, sömürgeci Fransa'nın işgalci birliklerini yenmişti. Savaşın arifesinde, Amerikan Dışişleri Bakanı Foster Dulles, Fransa Başbakanı Georges Bidault'a şöyle dedi: "Peki ya size iki atom bombası verirsek ne olur?" Bunun Vietnam'a karşı kullanılacağı hemen anlaşılmıştı. (Fontaine 1968, cilt 2, s. 118).

Sömürgeciliğe karşı (demokratik devrimin temel bir kurucu unsuru) devrimci savaşı durdurmak için nükleer bir soykırım ihtimalinden bile çekinmemesine rağmen, aynı yıllarda Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleri, demokrasi ve barış davasına bir katkı olarak NATO'yu satıyorlardı.

Togliatti'nin Mart 1949'da İtalya'nın Atlantik İttifakı'na katılımıyla ilgili tartışmalar sırasında Temsilciler Meclisi'nde yaptığı konuşma bu bağlamda ele alınmalıdır:

“Temel teziniz, sizin dediğiniz gibi “demokrasilerin” savaş açmadığıdır. Ama beyler, siz bizi kim sanıyorsunuz? Siz bizim en minimal siyasi ve tarihsel geçmişe sahip olmadığımıza gerçekten inanıyor musunuz? Demokrasilerin savaş açmadığı doğru değil: 19. ve 20. yüzyılın tüm sömürge savaşları, kendilerini demokratik olarak sınıflandıran rejimler tarafından yürütüldü. Amerika Birleşik Devletleri'nin, dünyanın ilgilendiği bir bölgesinde egemenliğini kurmak için İspanya'ya karşı bir saldırganlık savaşı başlatması gibi; önemli hammadde kaynaklarının bulunduğu belirli bölgeleri fethetmek için Meksika'ya karşı savaş açması gibi; onlarca yıl onları yok etmek için yerli Kızılderili kabilelerine savaş açtılar ve bugün yargısal olarak kutsal sayılan ve dolayısıyla gelecekte yasal olarak cezalandırılması gereken soykırım suçunun başlıca örneklerinden birini sundular.

Ayrıca, "Churcill'in o zamanlar dediği gibi, "on dokuz ulusun Sovyet Rusya'ya karşı haçlı seferi"ni de unutmamak gerekir ve o sırada Fransa'nın Vietnam'a karşı savaşı da tüm dünyanın gözleri önündeydi. (TO, 5; 496-97).

Bu nedenle, burjuva demokrasileri, barışla eş anlamlı olmak şöyle dursun, çoğu kez soykırım niteliğinde olan savaşları başlatmış ve sorumlu olmaya devam etmişlerdir. Her halükârda, İtalyan komünist liderin bakış açısına göre, burjuva demokrasisinin askeri dürtülerden arınmış olacağı tezine inanmak, “siyasi veya kültürel arka plana” sahip olmamak anlamına gelir. Ancak bu tarihi arka plan birkaç on yıl sonra gerçekten ortadan kalkacaktır. Irak'a karşı ilk savaşın patlak vermesi sırasında, İtalyan Komünist Partisi parçalanmaya başlarken, önde gelen filozoflarından biri (Giacomo Marramao) 25 Ocak 1991'de “l'Unità”ya şunları söyledi: “

Tarihte hiçbir zaman demokratik bir devlet başka bir demokratik devlete savaş açmadı."

Bu beyanın tonu, yanıtlara veya şüphelere müsaade etmedi. Yine de, hakkında eleştirilecek çok şey bulunan, ancak “siyasi veya tarihsel olarak kültürsüz” olmayan Henry Kissinger'dan alıntı yapmak için kendime izin vereceğim:

“Avrupa'da Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde, çoğu ülke (Büyük Britanya, Fransa ve Almanya dahil) özünde demokratik kurumlar tarafından yönetiliyordu. Bununla birlikte, Avrupa'nın hala tam olarak atlatamadığı bir felaket olan Birinci Dünya Savaşı bütün (demokratik olarak seçilmiş) parlamentolar tarafından coşkuyla onaylandı” (Kissinger 2011, s. 425-26).

Gerçekte savaş, kendilerini dünyanın en eski demokrasileri olarak tanımlayanları bile esirgemedi. Büyük Britanya ve Amerika Birleşik Devletleri 1812'den 1815'e kadar savaştaydı. Ve bu vesileyle, Büyük Britanya'ya karşı topyekûn ve “ebedi” bir savaş - ancak “bir tarafın yok edilmesi” ile sona erebilecek bir savaş- başlatan, Amerikan Cumhuriyeti'nin kurucu babalarından biri olan Thomas Jefferson'dur. Ve bu sadece artık uzak bir tarihi olay meselesi değildir. İki dünya savaşı arasında bile, Birleşik Devletler bir süre için Büyük Britanya'yı en olası düşmanı olarak görmeye devam etti. 1930'da hazırladıkları ve General Douglas MacArthur tarafından onaylanan savaş planları, kimyasal silah kullanımını bile hesaba kattı.

2 - Sömürge Savaşları

Marramao'nun 1991 tarihli ifadesini tekrar okuyalım: O hatalı bir şekilde sözde demokrasilerin başrol oynadığı sömürge savaşlarını bilinçli olarak soyutlarken, demokrasiler arasında savaşların olmadığını iddia ediyor. Sömürge savaşlarını savaş olarak bile görüyor muyuz? Demokrasileri affederek, nu savaşları,” geri ve barbar” olmaktan suçlu olan sömürge halklarını mı suçlamalıyız?

1935'ten itibaren Togliatti, faşist İtalya'nın Etiyopya'ya (veya Habeşistan'a) yönelik saldırganlığına karşı koymaya çağrıldı. Mussolini, Avrupa medeniyetinin yayılmasına katkıda bulunma arzusunu dile getirdi:

“Yüzyıllarca süren köleliğe” ve onların “sözde barbar ve köle devletlerine”, yani “köle tacirlerinin Negus’u” tarafından yönetilen bir köle devletine, köle tacirlerinin lideri tarafından son verilmesi gerekiyordu (Mussolini 1979, s. 292-96).

Rejimin propagandası, “kölelik dehşetinin” hoş görülemeyeceği konusunda ısrar etmekten vazgeçmedi; Milano'da Kardinal Schuster, "kan pahasına Etiyopya'nın Katolik inancına ve Roma uygarlığına kapılarını açması" ve "köleliği, barbarlığın karanlığına ışık tutması"nı ortadan kaldırma taahhüdünü kutsadı ve takdis etti. (Salvatorelli, Mira, 1972, cilt 2, s. 254 ve 294).

Togliatti bu kampanyaya nasıl tepki verdi? Ağustos 1935'te Komünist Enternasyonal'in VII Kongresine sunduğu Raporda (Savaşa Karşı Mücadele) şunları gözlemledi:

“On yıllar boyunca Afrika'nın yerli halkı, yalnızca sömürü ve köleliğe değil, aynı zamanda gerçek ve uygun fiziksel imha rejimine tabi tutuldu. Kriz yılları, Avrupalılar tarafından bu uçsuz bucaksız kara kıtada kurulan sömürge rejiminin dehşetine bir yenisini ekledi. Üstelik faşistler, 1924'ten 1929'a kadar Libya'da yürütülen savaşta, faşist sömürgecilik yöntemlerinin neler olduğunu açık bir şekilde göstermişlerdir. Bu alanda bile faşizm, burjuva egemenliğinin en barbar biçimi olduğunu göstermiştir. İtalya'nın Libya'daki savaşı, baştan sona yerli nüfusa karşı bir imha savaşı olarak yürütülmüştür” (TO, 3.2; 760).

Liberal ve demokratik düzene sahip ülkeler tarafından yürütülse bile, her zaman soykırımcı bir eğilime sahip olan sömürge savaşları, faşizmle tamamen ve bilinçli olarak soykırıma dönüşür.

Öte yandan Togliatti, “Habeşistan'ın ekonomik ve siyasi olarak geri bir ülke olduğunu” kabul etti. Doğru, “şimdiye kadar herhangi bir ulusal devrimci hareketten, hatta salt demokratik bir hareketten hiçbir iz yok”; hâlâ büyük ölçüde mevcut olan “feodal rejim”di. O halde, baştan çıkarıcı uygarlaştırma ve insani müdahaleyi desteklemek ya da en azından karşı çıkmamak gerekli miydi? İlgisi yok. Aksine Togliatti, “Etiyopya halkının faşist haydutlara karşı verdiği kurtuluş mücadelesini desteklemeye hazır” olduğunu ilan etti (TO, 3.2; 761-2); ve bu sadece yayılmacılığın ve sömürge yönetiminin vahşetini değil, aynı zamanda sömürgeciliğe karşı mücadelenin, hala modernliğin dışında kalan ülkeler ve halklar tarafından yürütüldüğünde bile, emperyalizmi (kapitalizmi) krize sokan dünya devrimci sürecinin ayrılmaz bir parçasıdır. Ne yazık ki, Togliatti'den alınan bu ders bile unutuldu. 2011'de NATO, Kaddafi'nin Libya'sına kitlesel olarak müdahale etti.

Komünist kampın çok dışından yetkili bir filozofun sözlerini kullanmak gerekirse: bugün Batı'nın yıkmaya kararlı olduğu rejimin, mahkûm edilen rejime karşı “ilk baskının 300 kurbanına karşın, savaşın en az 30.000 ölüme neden olduğunu biliyoruz” (Todorov 2012). (Çok sayıda bilim adamı, gazeteci ve haber kuruluşu tarafından bile yeni sömürgecilik olarak değerlendirilen―bu savaşa müdahaleyi talep eden veya onaylayanlar arasında CGIL genel sekreteri Susanna Camusso ve günlük İtalyan komünist gazetesi “il Manifesto”da yer alan tarihi bir şahsiyet olan Rosanna Rossanda da vardı (cfr. Losurdo 2014, bölüm 1, krş. § 10).

Devamı

Anti-EmperyalistMücadeleye “şatafatlı” Bir Bakış

Çeviri

Erdogan A

Eylül 2021

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.