Cuma, Temmuz 09, 2021

Faşizmin “demokratik” seçimlerle gideceği hayalciliği üzerine

Brezilya
Teorileri anlamamak, ya da anlama isteksizliğinden kaynaklanan “yanılsamalar” ve “hayalcilik” genellikle kitlelerde burjuvazinin yaydığı hayalci görüşleri kendi “bağımsız”  kişisel görüşü olarak görerek sunma, kendini aldatma pratiğinde kendini gösterir. Özelde Türkiye’de bu en yaygın ve egemen bir şekilde kendisini göstermekte.

Bu hayalciliğin en önemli etkenlerinden birisi “Devlet” ve iktidar olarak “Hükümet” kavramlarının anlam ve içeriğinde yaygın olan kafa karışıklığıdır.

Burjuva teorisyen ve akademisyenlerin yıllardır sattığı anlayışın tersine "Devlet" sınıfları uzlaştırma organı olarak değil, sınıf çelişkilerinin "uzlaşmaz" olmasının bir sonucu ve belirtisidir. "Devlet" ve "hükümet" tüm görünüşüne rağmen aynı şey değildir, hükümet onun (devletin) kurumlarından sadece birisidir. Devlet, hükümeti, parlamentosu , askeri , polisi vb., kurumları ile bir sınıfın diğer sınıf üzerinde hakimiyetini kurması ve korumasının bir aracıdır. Üretim araçlarına sahip olanlar ve üretim ilişkilerini belirleyenler "hâkim olan sınıf"ları oluşturur, bu “sahip olmanın” ve üretim ilişkilerinin “yasalarını” hazırlayanlar, hayata geçirenler, devamlılığını sağlayanlarda kurumların üst kademesinde olanlar, yani (Asker ve) Bürokratlardır. Bürokrasinin üretim araçları sahipliği, üretim ilişkileri ve üretim sonucu oluşan değer de ki kontrolü hâkim sınıfların çıkarları çerçevesi ve sınırları içerisindedir. Yani ülkeden ülkeye farklı derecede olarak her ne kadarda “Hükümet” belirli bir “özerk” yapıya sahip olsa da, bu özerklik “hâkim sınıfların” çıkarlarının sınırları dışına çıkamaz.

Yani Bürokratik bir yapı olarak hükümet kendi başına bir “değer” yaratmaz, ancak yaratılan “ değer” in “üretim” sürecindeki ve devamındaki koordinasyonunu, dağıtımını ve tüketimini kontrol eder. Yani üretim ilişkilerinde hâkim sınıfların çıkarına olan “yasaların” hazırlanması ve hayata geçirilmesi ile sorumludurlar. Bürokraside “gelir” , hâkim sınıfların çizdiği sınırlar içinde ve onlara zarar vermeyecek şekilde, vergiler, aidatlar, maaşlar, rüşvetler, yolsuzluklar, emekliliklerinde hâkim sınıfların şirketlerinde iyi maaşlı koltuk vb., şekilde elde edilir.

Bu anlamda hükümet hâkim sınıf değil, hâkim sınıflara hizmet eden bürokratik bir yapıdır.

Bürokrasinin sosyal bir yapı olarak gerçekten bir “hâkim sınıf” olabilmesi, içinde bulunduğu özeldeki “üretim biçimine” ve “üretim ilişkilerine” bağımlıdır. Gelinen yerde, feodal ülkeler hariç, Kapitalist ülkelerde, özellikle çarpık kapitalizmin gelişmiş olduğu bağımlı, yarı-bağımlı ülkelerde “bürokrasi” kendi başına “bağımsız” bir ekonomiye sahip olamaz. Yani üretim araçlarına sahip olmaktan, üretim biçimi ve üretim ilişkilerini belirlemede, belirleyici rolü oynayamaz. Bürokrasinin “gücü”, sermayenin, yani hâkim sınıfların, yani üretim araçları sahiplerinin “müsaadesi” ve “çıkarları” ile sınırlıdır.

Kısacası, TR deki faşizm “AKP’nin faşizmi” değil, AKP’nin hizmet ettiği “hâkim sınıflar grubunun” içine girdiği ekonomik ve siyasi krizden var olan sistem biçimi sınırları içinde çıkamayacağı nedeniyle gerekli duyduğu ve başına AKP’yi yerleştirdiği “sistem biçimidir”. 

Yani, görünüşe göre, günümüzde bir blok olarak uyum içinde olan hâkim sınıfların tüm gruplarının isteği, kabulü ve onayı olmadan, onların çıkarına en iyi hizmet eden var olan sistem biçimi olarak Faşizm, kendi başına, halktan ciddi aktif muhalefet olmadan, “seçim” yoluyla yıkılamaz.  Çünkü tarihin hiçbir döneminde, pratik gerçekte "demokratik yöntemin" olmadığı Faşizm hiçbir zaman, hiçbir şekilde "barışçıl", faşizm altında "demokratik!'' bir seçimle kaybedip çekip gitmemiştir, gitmez. Ancak ve ancak eğer o seçimler geniş halk yığınlarının ülkenin her tarafında hoşnutsuzluğunu gösteren aktif pratiklerini, protestolarını - yani bir ölçüde ve farklı biçimlerde "ayaklanmaları" takiben ve yine halk tarafından güvence altına alınan "seçimler" ile olursa "gidebilir". 

“Ayaklanmayı” “devrim” ile karıştırmamak gerekir. Ayaklanmanın kendiliğinden ve önderlik altında, silahsız ve silahlı olan temel ayırımları olmakla beraber, farklı ölçeklerde ve biçimlerde olanları vardır. Tütün emekçilerinin, işçilerin köylülerin, çevrecilerin vs., farklı yerlerde “sokakta” verdikleri aktif mücadeleleri, ayaklanmaların “kıvılcımlarını” oluşturur. Bu farklı ölçekteki “ayaklanmalar” sadece ülke çapındaki “hoşnutsuzluğun” bir göstergesi olmakla kalmaz (bu devrimci önderlik açısından çok önemli verileri oluşturur), aynı zamanda kıvılcımın yaygınlaşmasını, alevlenmesini de sağlayabilecek, nicelik artış ve yaygınlaşma ile “genel ayaklanma” niteliğinin oluşmasına ön ayak olur. 

Bu tür (maalesef ki hala kendiliğinden oluşan) ayaklanmalar – protestolar, direnişler- olmadığı sürece Faşizm seçimlerle yıkılamaz. Özellikle medyanın ve teknolojinin sermayenin elinde olması, seçimlerin bu teknolojiye dayanması, sefalet nedeniyle oyların” satın alınabilirliği”, seçim bölgelerinin hesaplamalarla yeniden dizayn edilebilirliği, seçim yerlerinde faşist ve dini gerici baskılar, seçim sahtekarlıkları vb., nin kaçınılmaz olduğu faşist sistem altında “özgür” bir seçim olacağını düşünmek, ya da seçimde kaybetse bile, sermaye istemediği sürece iktidardan vazgeçeceğini, asker, polis ve çetelerini devreye sokmayacağını beklemek, hayalciliğin üzerine çıkamayan bir beklenti olabilir. 

Yani faşizmin koltuk değnekliğini ve sermayenin bir kesiminin sözcülüğünü yapan CHP’li Kılıçdaroğlu’nun "sokaklara çıkmayın" çağrılarını değil, "sokaklara çıkın" çağrılarının yapıldığı ve bunun kitlelerce algılanıp pratiğe uygulanmasını takip eden, sistemi "zorlayan" bir "seçimle” faşizm gidebilir...

Kılıçdaroğlu ve benzerleri, ve yanılsama içinde olan iyi niyetliler “sokağa çıkmanın” provokasyona çanak açmak olduğunu öne sürerek, aktif faşizme karşı, pasif direnişi önermekteler. Faşizmin herhangi verili bir amaçla, herhangi bir anda "provokasyon" planlaması, hazırlaması ve hayata geçirmesi için, halkın sokaklara çıkmasına ihtiyacı hiçbir zaman olmadı, olmaz. Tüm Devlet kurumlarını elinde tutan Faşizm, istediği zaman, istediği biçimde, istediği yerde provokasyon örgütleme, hazırlama ve yaşama uygulama gücüne ve araçlarına sahiptir. Bu çağrının tam tersine halkın sokaklara çıkması, aktif muhalefet göstermesi onları olası provokasyonları engellemeye zorlayıcı etken olabilir. Çünkü geniş halk kitlelerine saldırılar onların daha fazla teşhir ve tecrit olmalarını da beraberinde getirecek olan olaylar olacaktır. Her ne kadarda bu güçler dengesine bağımlı olsa da, kitlesel aşırı baskılar ve saldırılar, kitlelerde savunma ve  (burjuva anlamda) “aşırı” karşı tavırlar almayı da beraberinde getiren sonuçlar yaratabilir, yaratmıştır. Bu gelişmeler sermayeyi korkuya sarabilir, içindeki çatlakları derinleştirebilir ve onları tavır almaya itebilir ve itecektir. Günümüz Brezilyası dahil tüm faşist iktidarların yıkılması "halkın aktif muhalefetleri" sonucu olmuştur, pasif, faşizm altında "demokratik seçimler" bekleyerek değil. Yani halk sokaklara dökülmediği sürece sermaye rahat ve endişesiz bir şekilde iktidarını destekler, Faşizm güçlenerek devam eder. Tek alternatif, belirleyici olabilecek tek etken - reformist ya da devrimci demokrasi- halkın aktif muhalefetidir, ve faşizmin yıkılışı ancak bunun sonucunda gerçekleşebilir. Pasif bekleyiş ve (şüphesiz ki uyanık olmayı gerektiren)  provokasyon korkusu, Faşizmin devamını sağlamakla eşdeğerdir. 

Genel olarak Pasif, “demokratik” yollarla Faşizmin yıkılabileceği yanılsaması, bir başka yanılsama ile birlikte ele alınıp hayal edilmekte; “Demokratik!! Batı'nın ekonomik ve siyasi baskıları ile bütünleşen bir “demokratik” seçimler.  Gerçekte ise "Batı’nın (ABD-AB) "ekonomik ve siyasi baskısına bel bağlamak, güvenmek, en tehlikeli yanılsamadır. Özellikle "Stratejik ortaklıkların" çatırdadığı, Çin- Rusya ve ABD-AB arasında değişimler içinde olduğu günümüzde, “Batı’nın” ne söylediği, ne de yaptığı, ya da yapacağı, tek başına belirleyici olamaz. TR deki sermaye grupları kendi çıkarlarına, iç ve dış yatırımlarının korunmasına, yaygınlaşmasına ve devamına bakar. Bu yönde çıkarına en uygun ne ise onu seçer. Eğer Devrimci yönde gelişen aktif bir kitlesel hareketler sonucu köşeye sıkışırsa, yine çıkarına en uygun ne ise onu yapar; ya kısıtlı reformlarla bu gelişmeyi durduracak önlemler alır, ya da baskı ve terörün, hatta toplu tutuklamaların ve katliamların önünü açar

Bu yanılsama ikilisine sahip olanlar TR yi gerek ekonomik ve gerekse askeri olarak hala 1970lerin ve öncesinin TR’si olarak görme ve hem de ABD-AB’nin Demokrasi şampiyonu olduğu anlayış hatasındalar.  Batı’nın diğer ülkelerle ilgili olarak ne söylediği ve ne yaptığı sadece onların kendi çıkarları sınırları içerisindedir. Batı’nın TR ye uygulayacağı "baskılar” la, TR de "hak ve özgürlüklerin bir nebze önünün açılacağını" beklemek bu ikili yanılsamanın bir sonucudur.  Çünkü, gelinen yerde, ne Türkiye “eski Türkiye”,  ne de “dünya” gerek ekonomik ve gerekse siyasette onların "tek başına rahatça at oynattıkları" eski dünya değil. "Uluslararası piyasalar" artık sadece ABD- AB’nin tekeli altında değil, AB içindeki ülkelerde bile Çin e doğru ekonomik ve siyasi eğilimler var.

Arjantin
Zaten geçmiş ve günümüz tarihi ABD-AB “demokratik!!” desteğinin hiçbir zaman "tarafsız" ve “demokratik” olmadığını, onların kendi çıkarları temelinde olduğunu kanıtlanmıştır. Ve aynı zamanda ABD-AB'nin "demokratik" yasalara, pratiklere ve "insan haklarına bağlı" olduğu iddiasının yutturmaca bir yanılsama olduğu da kendisini kanıtlamıştır. Daha dün ve hala Venezüella'da yapılan seçimleri tanımayan, dışardan kendi kuklalarını "Başkan" ilan eden, demokratik mücadelelerin geliştiği hemen her ülke için bir "kayyum" başbakanı "Hazır ve Nazır" bulunduran Batı’nın ta kendisidir. Bir ülkenin Batı ile ilişkilerinde   "kredibilitesinin" varlığı ya da yokluğunun belirleyici olan hiçbir önemi ve etkisi yoktur. Ukrayna’nın, Suudi Arabistan’ın vb., batı ile “sözde" hiçbir "kredibilitesi yok, ama "pratikte" hepsi destekleniyor. Batının bir ülke ile ekonomik ilişkide olması, onların kendi çıkarları ile ilgilidir. Çin’e hepsi sözde karşı ve “insan hakları” çığlıkları atıyorlar, ama hepsi Çin ile ekonomik ilişki içindeler. AB ülkeleri İran’a ve İsrail’e söylemde karşı, ama her ikisiyle de ekonomik ilişki içindeler. “Söylemler” halka dönüktür, "halk yığınlarını "uyutmak içindir, belirleyici olan "pratiktir". 

Yani Batı’nın "demokrasi" şampiyonlukları da sahtedir, nihayetinde her biri farklı biçimlerde burjuva diktatörlükleridir, zaten bu nedenle oralarda da Faşist eğilimler gün geçtikçe kendini açıkça göstermektedir.

Libya'dan Orta Doğuya, Ukrayna'ya kadar gericileri, Şeriatçıları, faşistleri, örgütleyen, destekleyen, silahlandıran, çoluk çocuk ayırım göstermeden insanlar üzerine bombalar yağdıran, milyonlarcasını göçe zorlayan, ülkeleri orta çağa, Libya’daki gibi "kölelik" devrine gönderen, bu kendisinden “TR için demokratik zorlamalar” beklenen Batı'nın ta kendisidir. 

Türkiye’de faşizmin yıkılması için Batı’ya ve Faşizm altında “demokratik” seçimlere bel bağlama anlayışı köşeye sıkıştırılmış koyunun yakınındaki ve uzaktaki aç kurtlardan merhamet beklemesine benzer. 

Bir Sosyalistin temel alması gereken şey "kendi öz gücüne, kendi halkına güvenmektir". Eğer "özgürlüklerde, haklarda" bir rahatlama olacaksa, bu kendi öz gücünün aktif mücadelesiyle sağlanması gerekir, atılacak adımlar bu yönde olması gerekir. 

Geçmiş ve yakın tarihe bakarsak, Faşizm ile ilgili olarak (savaş vb., istisna olarak), faşizmin muhalefetsiz ya da pasif ve Batıdan çözüm bekleyen bir muhalefet nedeniyle devam edeceği gerçeği dışında üç olasılık görebiliriz;

1-      Eğer AKP’nin temsil ettiği sermaye grupları ve eski tekelci sermaye grupları uyum içinde olmaya devam eder, ve tabanda muhalefet kaçınılmaz olarak yaygınlaşırsa, kendiliğinden gelişen bu muhalefete önderlik edecek güçlü bir Cephe oluşturulmazsa, Faşizm varlığını korumak ve devamlılığını sağlamak için kendisi için “tehlikeli gördüğü” tüm muhalefet partilerini kapatma, tutuklama ve gerekirse kitle katliamı yapmaktan çekinmeyeceklerdir.

Güçler dengesinde sermaye güçlerinin ağır bastığı, egemen olduğu durum.
 

2-      İkinci olasılık; Halkın yaygınlaşan aktif protestolarının önderliğini kazanan Güçlü bir muhalefet Cephesi eğer sistemi zorlamaya başlar ve sermaye grubu içindeki çatlakları genişletirse, aktif muhalefet onların sistemlerini zorlayan ve sistem için bir tehlike teşkil edecek güce erişirse, işte o zaman tipik tarihi pratik olarak, bu gelişmeyi durdurmak ve engellemek için, muhalefetin "reformist" kesimi (CHP vb), eski tekelci sermayenin önderliği ve desteğiyle, seçimlerle ya da gerekirse bir çeşit darbe ile iktidarın Faşizmden, bir çeşit burjuva diktatörlüğüne geçişi sağlanacaktır.

Güçler dengesinin bir dereceye kadar eşitlendiği ama kitlesel hareketi kucaklayan güçlü bir Devrimci önderliğin olmadığı durum.
 

3-      Üçüncü olasılık- her ne kadarda şimdiki durumda hayal de olsa, değişimlerin hızlı olması gerçeğinden doğan bir olasılık- etnik Milliyetçi, faşist burjuva grubu ile uzlaşma peşinde koşan kesimlerden arıklanmış, hoşnutsuz emekçi halkın güçlü bir Cephe önderliği, genelde bir çeşit ayaklanma ile - bu genel grev de olabilir, sokakların, iş yerlerinin yaygın bir şekilde işgali de olabilir- daha özgür ve Cephenin kontrolü altında bir seçimle parlamentoda çoğunluğu kazanma ve devrimci bir demokrasiyi kurma adımı olabilir.

Güçler dengesinin eşitlendiği, Devrimci önderliğin olduğu ama kitlelerin büyük çoğunluğunun hala parlamenter yanılsama içinde olduğu durum.
 

Faşizmin tarihi bu olasılıkların dışında bir örnek, özellikle Faşizmin, ona karşı kitlesel, aktif muhalefet olmadan kendiliğinden başka bir tür burjuva diktatörlüğüne geçtiği, ya da seçimle yıkıldığı örneği görülmemiştir.

Faşizmin devamı ya da çözümü-yıkılması tamamen kitlelerin, özellikle işçi sınıfı ve köylülüğün aktif (sokakta, işyerlerinde) mücadelelerinin varlığı ve gelişmesi, yaygınlaşması ile direk bağlantılıdır.  “Seçimler” ancak bu aktif, burjuvaziyi zorlayan mücadeleyi takiben, örgütlü halk güçleri tarafından kontrol altında yapılan “seçim” olursa belirleyici olabilir. Aktif ve etken muhalefet olamadan Faşizm şartları ve onların kontrolü altında yapılan “seçimler”, özellikle şu anki Türkiye şartlarında, belirleyici bir niteliğe sahip olamaz. Aktif ama belirleyici olmayan bir muhalefet gücü karşısında, hesaplamalarını yapan burjuvazi, en iyisinden seçim öncesi Tayyip’i gönderir,  yerine zaten yedekte tuttuğu Gül’ü getirir.

Aktif, yaygın kitlesel mücadele olmadan Faşizm kendi kendini fes etmez, seçimleri kaybetmez, kaybetse de iktidarı terk etmez. Sonuç olarak belirleyici olan bir tarafta sermaye diğer tarafta halk kitleleridir. Pasif olan kaybeder, aktif olan kazanır.

Erdogan A

Temmuz 2021