Çarşamba, Mayıs 08, 2019

İstanbul belediye seçiminin iptali ve yeni seçim çağrısı üzerine düşünceler

Gündemde olan ve Gündeme getirilmesi gereken

İstanbul'da seçimlerin iptali kararına tepki - sokaklara çıkan devrimci ve demokratların dışında -, sosyal demokratlar ın "yeni seçimlere hazırlanalım" deyimleriyle, ve hiç bir mücadele sürecinden geçmeden, mücadele vermeden, kitlelerle bağ kurmadan "hemen yarın devrim" ci sol un "sorunu CHP ile AKP-MHP arasında" bir çatışma ve olay olarak gören deyimleriyle sınırlı gibi görünüyor.

Alınan karar, halkın iradesiyle alay etme, sonuçlanmış bir seçimi iptal etme adaletsizliği, yani faşist bir siyasi pratiğin sonucudur. Yakın geçmişte, küçük yerellerde yaşama uygulanan  "ya ben kazanırım ya da ben" pratiğinin, Türkiyenin en büyük şehiri, iktidar için en yüksek nakit para musluğu olan İstanbul da uygulanması, bu iktidarın "kaybetmeye hiç tahammülü olmayan", tüm hilelere rağmen kaybetse de, baskı yaptırımı yoluyla kazanma yolunu seçeceğini kanıtlamıştır.

İlk bakışta alınması gereken doğru tavır yapılan adaletsizliğe karşı tepki göstermek, kazanılmış olan seçimi savunmak, alınan adaletsiz karara karşı çıkıp kararın değiştirilmesi için kitleleri harekete geçirerek baskı yapmaktır. Çünki hemen "yeni seçime hazırlık" çağrıları, yapılan adaletsizliği kabullenmek, ona boyun eğmek ve kararı meşrulaştırmakla eşdeğer anlama gelecektir. Aynı zamanda bu boyun eğiş, iktidarın bu tavrını yenilemesini engelleyici değil, tekrarlaması için cesaret verici olma pratiğini de içinde taşıyacaktır.

Bu pratik sonuç  gerçeğine ilave olarak, faşist iktidarın "yeniden seçim" çağrısını hiç bir hesaplama ve kazanımı garantileme hazırlamaları olmadan yapmış olabileceğini düşünmek tarihten ders çıkaramayan bir hayalciliktir. İktidarın temel destekçisi olan sermaye grubunu ve örgütlenmelerini besleyip destekleyen en büyük gelir kaynaklarından birisi olan İstanbul Belediyesini kaybetmesinin, onun "topal ördek" olma - yani görevde kalıcılığının geçici olma-  sürecinde ileri bir adım atması demek olacağı gerçeğini  görmemezlikten gelmek, ekonomik ve siyasi dar görüşlülüktür. Bu nedenle iktidar İstanbul Belediyesi  "yeni seçimi"ni kazanmak için elinde olan tüm kurumsal ve kurumsal olmayan imkanları, baskıları ve hileleri kullanacaktır. Yani İktidarın bu seçimi kaybetmesi - sermaye içi çelişki ve çatışmanın net dışa vurması durumu hariç - normal şartlarda olanaksızdır. Kısacası "yeni seçim" in, sonuçlarının, İmamoğlu bir şekilde çoğunluğu alsa  bile, kazanılmasının garantisi yoktur. 

Bu konuda, seçimlerden köklü değişim bekleyen demokratların, "yeni seçim"e büyük bir umutla ve kaçınılmaz aşırı bir duyarlılıkla bakmaları şaşırtıcı değildir, ve onlar açısından da "yanlış" değildir. Özellikle bizim gibi ortada ciddi bir  "alternatif" olmayan ülkelerde,  bir kaç pratik yaşam tecrübesi gündemde yaşanan faşist iktidar  gerçeğini ve onun seçimlerle yenilmeyeceğini anlamayabilmek için  yetersizdir. Bu nedenle belki bu "yeni seçimler" sonucuna ve devamına bağımlı olarak, bu anlayışın da kendini-kandırıcı olduğu belirtileri bu kitlelerde canlanabilir.

Her şeye rağmen, şu gerçektir ki demokrat emekçi kitleler en azından kendi güçleri ve algıları çerçevesi ve derecesi içinde faşist iktidara karşı aktif bir "muhalefet" yürütmeye çalışıyorlar, ve kimi yerde yürütüyorlar. Bunlar hepsi kendiliğinden hareketler. Asıl sorun, belirleyici olan ve olması gereken sol un yaklaşımıdır, ve bu kendiliğinden hareketlere ilgisiz kalmamak, bu kendiliğinden hareketleri devrimci yöne kanalize etmek için akıllı ve yapıcı strateji oluşturmaktır.

Kimi sol anlayışlar Türkiyedeki durumu hala "eskilerden", yani tek adam iktidarı ile parlamenter cumhuriyet den farklı görmeyen, "zaten faşizm vardı" diyen, hiç bir aşamadan geçmeden, kitlelerle bağ kurmadan, onları örgütlemeden ve  harekete geçirmeden, ne olduğunu ve nasıl olacağını kendilerinin de bilmediği, soyut bir"devrim" den başka çözüm olmadığı sloganlarını atan,  bu nedenle de Türkiye de ki tüm haksızlık ve adaletsizliklere ilgisiz kalan güdük, ezberci, kitlelerden kopuk grup anlayışlarıdır. "Türkiye de hep faşizm vardı" anlayışının Marksizmin Leninizm in ABC si ile bağlantısı yoktur.

Haksızlığa adaletsizliğe , faşizme karşı mücadele sorununu CHP ile AKP arasında bir çatışmaya indirgeyen ve böyle gören bir anlayış, Marksistlerin temel ilkesi, çıkış yolu ve sorumluluğu olan "emekci halkların ve onların mücadelesinin çıkarları uğruna mücadele"yi de göz ardı eden bir anlayıştır. Tutarlı ve dürüst hiç bir Marksist Leninist emekci halkların asgari ve azami, özgül ve genel  çıkarlarına ilgisiz kalamaz. İstanbul seçimlerinin iptali de dahil, Türkiyede gündemde olan, emekci halkların çıkarları, faşizme karşı mücadele sorunudur. Faşizm kitlesel mücadele olmadan yenilemez. Kitlesel mücadele kitlelerle bağ kurma ve onların örgütlenmesiyle mümkündür.

Türkiyedeki sol da bir diğer yanlış yaklaşım ise bunun tersi olan, evrensel bir faşizm oluşumu ya da gelişimini bütün ülkeler için şablonlayan ve "Türkiyede  henüz Faşizm yok" diyen anlayıştır. Bu anlayış faşizme karşı mücadele sürdürmenin önüne engeller koymaktadır. Bu anlayışdan doğan sekterlik nedeniyle, faşizme karşı mücadelede oluşturulması gereken birleşik cephe içine alınabilecek ya da en azından tarafsız hale getirilebilecek  insanların faşizm kampına itilmesi sonucunu getirmektedir.

Marksist Leninistlerin emekçi halkların ve onların mücadelesinin çıkarları doğrultusunda yaptıkları değerlendirmeler nesnel koşullara ve verili bir zamandaki duruma, güçler dengesi tahliline dayanır. Marksizmin diyalektiğinin somut da uygulanması bu değerlendirme temelinde alınacak tavrı belirler.

İstanbul Belediye Seçimini iptali özgülünde alınması gereken ilk ve temel tavır, bu adaletsizliğe karşı çıkmak ve kararın değiştirilmesi üzerine yoğunlaşan , ajitasyon, kitlesel hareketler ve baskılar olması gerekirdi. Ancak sistem içi bir parti nin, hiç itiraz etmeden, karşı gelmeden, hemen,  yapılan adaletsizliğe boyun eğmesi, daha ikinci gün "yeni seçim"e evet demesi, şüphesizki bizleri şaşırtmadı. Gerçi bunda, genelde var olan "seçimi kazanacağız" anlayışı nın yaygınlığının da bir dereceye kadar etkisi var. Ancak yukarıda da belirttiğim gibi Faşist iktidarın bu seçimi ; 1) kaybetmeğe hiç niyeti yok, 2) içinde bulunduğumuz dönemde, özellikle Suriye deki gelişmeler nedeni ve kılıfıyla, ya da bir savaşla seçimden vazgeçme olasılığı her zaman var, 3) kaybedebileceği olasılığını hesap ettiğinde seçimi iptal edip, Belediye reisliğine atadığı akrabasıyla  devam etmesini engelleyebilecek ve 4) seçim sonuçlarının kendi çıkarlarının tersine olduğunda "geçerli" saymadıklarında buna karşı gelebilecek bir güç yok...

Faşizmi yıkacak (ortadan tamamen kaldıracak demiyorum) en etkin kitlesel hareket grevler olabilir. Faşist iktidar dönemlerinde boykot ve genel grev in nesnel şartları, sistemin bir doğası olarak sürekli kendini gösterir. Ancak, nasıl ki devrimin nesnel koşullarının varlığı olmasına rağmen eğer öznel koşullar yoksa "devrimci durum" dan ciddi bir şekilde bahsedemezsek, "genel grev" nesnel koşullarının olduğu durumlarda, eğer öznel koşullar hazır değilse, bunun pratiğe uygulanmasından bahsedemeyiz. Bu nedenle acil GÜNDEMDE OLAN öznel koşulların yaratılmasıdır.  

2005 sonunda, ve devamında sürekli vurguladığımız gibi, Devrimcilerin gündeminde acil olan "Emekci Halkın Birleşik Cephesi" nin (yada hangi isim en uygunsa) oluşturulmasıdır, bu, faşizme karşı mücadelede öznel şartı oluşturur. Lenin in vurguladığı gibi, burjuva, liberal önderlikleri de aşarak emekçi kitlelere ulaşmak, onları acil gündem etrafında birleştirmek gerekir...bunu yapmayı hiç denemeyen ya kitlelere güveni olmayan önderliklerdir, ya da kitlelerin pratik olarak gerisinde kalanlar..

"Gündemde olan" ile, "gündeme getirilmesi gereken" arasında diyalektik bağlantı vardır. Gündemde olanı gerçekleştirmek için, gündeme (süreç içinde) getirilmesi gerekenin bir ajitasyon olarak kullanılması şartına bağlı olduğu gibi, gündeme getirilmesi gerekenin şartlarının oluşturulması da, gündemde olanın başarısına diyalektik olarak bağlantılıdır. Başka alternatif getirilmediği sürece, birisinden vazgeçmek, diğerinden vazgeçmek, yani pratik sonuçta pasifliği seçmek le sonuçlanacaktır.

Öznel ve nesnel şartlar arasındaki diyalektik bağlantı, nesnelin öznelin oluşturulmasına, ve güçlenmesine yardımcı olacaktır. Gündeme getirilmesi gereken boykot ve grevin zamanlanması CHP ve benzeri sistem partilerine bırakılamayacağı için, Gündemde olanın oluşturulup güçlenmesi şarttır. Bu, bir iki ay içinde gerçekleştirilebilecek bir olgu değildir. Emekçilerin birleşik cephesini oluşturma, tamamıyla stratejik ve taktiksel çalışmalara bağımlı olan bir süreç, ajitasyon  ve aktif çalışmayı, ve bu süreç içinde kitleleri yakından ilgilendiren olaylara aktif katılımı, kitle içinde çalışmayı gerektirir.  CHP nin, karara karşı hiç bir itiraz yapmadan,  seçime katılma teslimiyetci açıklaması bu anlamda bir fırsat  oluşturmuş olabilir. 

Seçimin olup olmayacağı, büyük ihtimalle kazanılsa bile kaybedileceği olasılıkları nedeniyle, "devrimcilerin tavrı" üzerine  yapabileceğimiz sadece varsayımlar üzerine değerlendirme olabilir.

Eğer durumda hiç bir değişiklik olmayıp, seçim günü yaklaşıp, seçim olacaksa , devrimcilerin tavrı ne olmalı?

Faşist iktidarın Seçimi iptali, her dürüst devrimci, tüm demokrat ve demokrat olmayan emekçi kitlelerin muhalefetini nefrete dönüştüren bir pratik olmuştur. Devrimcilerin (şu an var olan güç-süzlük nedeniyle)  karşısında iki alternatif var..Bunlara ve sonuçlarına, kitlelerin gözüyle, objektif olarak özetle bakalım;

1- Boykot etmek.

Eğer İmamoğlu kaybederse, hele birde küçük bir marjinle kaybederse, tüm emekçiler, burjuva liberallerin ve hatta gericilerin dürtüklemesi ile, bunun suçunu Sol a yükleyecektir. Bu zaten kitle tabanı olmayan küçük hareketler için önemli değil, ama tabanı olan parti ve hareketler için bir intihar pratiği olacaktır. Bu arada seçimlerdeki hileler, sahtekarlıklar, yani faşist bir diktatörlük altında seçimlerin bir sonuç getirmeyeceği gerçeği de göz ardı edilmiş olunacak, kitlelerin kendi yaşam tecrübeleriyle alacakları ders göz den kaçırlmış olacaktır.

Eğer İmamoğlu kazanırsa ve devam ederse, emekçi kitlelerin devrimcilere bakışı  açısından sonuç yukarıdakinden farklı olmayacaktır.

2- İmamoğlunu desteklemek.

Devrimcilerin seçimlerde "İmamoğlunu desteklemesi", emekçi kitlelerin ve onların mücadelesinin çıkarları yönünde ,  taktiksel bir içerik nedeniyle olabilir. 

Eğer İmamoğlu kaybederse, en azından  emekçi kitlelerin sol u suçlaması diye bir sorun ortada olmaz. Faşizm altında, ve özellikle son bir yıl içerisindeki pratiklerin de gösterdiği gibi,  seçimlerin faşizmin yıkılması yönünde gerçekçi bir alternatif olmadığı algılaması, hem kendiliğinden, hemde devrimcilerin sekter değil, eğitici ve açıklayıcı ajitasyonlarıyla, yaygınlaştırılabilir. 

Olur da  İmamoğlu kazanırsa, bu, her şeyden önce faşist iktidarın en büyük para musluğunun bir ölçüde kesilmesine neden olacağı, bedava maaş alan çetelerinin geliri kesileceği vb., nedenleriyle, faşist iktidara vurulmuş bir darbe olacaktır. Faşizmin hangi ölçüde olursa olsun, her yenilgisi, emekçi halkların bir kazancıdır.  Aynı zaman da böyle bir darbe "emekçi halkın birleşik cephesi çalışmalarını da bir ölçüde kolaylaştıran bir ortam yaratabilecektir." 

Sonuç olarak GÜNDEMDE acil olan emekçi halkların birleşik cephesi oluşturulamazsa, Faşizmi yıkabilecek etkiye sahip olan boykot ve genel grev in GÜNDEME getirilebilme imkanı - en azından devrimcilerin önderliğinde* - olamaz. Yani faşizm yıkılamaz.


Erdoğan A

8 Mayıs, 2019


Note

* Bu söyleme beklenilen soru "başkalarının önderliğinde olabilirmi? Cevap; Evet, emekçi halkın mücadelesinin yükseldiğini gören burjuvazi bunu durdurabilmek ve kontrol altına alabilmek için önderliği şu veya bu sistem partisiyle eline geçirebilir.

Tarihe geri dönüp bakarsak Hitler den Mussolini ye tüm faşist iktidarlar döneminde, iktidarın palazlanan ve global soygundan pay almaya çalışan ulusal sermayenin, komprador yada uluslararasılaşmış sermaye ile aralarındaki çelişkiyi yumuşatmak ve bunları gerek halkların soygun ve sömürüsü ve gerekse gelişen mücadelelerin bastırılması yönünde bir  uyum içine sokma pratiğini görebiliriz. 

AKP nin Türkiyedeki  tarihi görevleri üzerine değerlendirmelerde, palazlanan dinci ulusal! sermaye ve var olan sermaye aralarındaki rekabetin,  sermayenin daha da yoğunlaşmasına, ve AKP nin ekonomiyi yönetimde  aktif bir rol oynamaya başlamasıyla, palazlanan ulusal! sermayenin merkezileşmesini  ve  ulusal düzeyde birleşmelerini sağladığını vurgulamıştım.  AKP nin temel görevinin Sermaye arasındaki uyumu sağlamak ve Türkiyedeki sermayenin emperyalistlerin yayılma ve soygunundan pay almasını kolaylaştıracak ortam ve şartları yaratmak, bunu yaratacak siyasi sistemi oluşturmak olduğu değerlendirmesini yapmıştım.

TUSİAD ın İstanbul seçimlerinin iptali üzerine yaptığı açıklama ve Erdoğan ın "hadlerini bilsinler"  cevabı, bu iki sermaye grubu arasındaki çıkar çatışması ve çelişkilerin bütünlüklü bir "uyum içinde " olmadığının bir işareti olabilir. Ancak her iki gruba da yaratılan en acımasız soygun ve talan ortamında bu çelişkileri ve  çatışmaları keskinleştirecek tek etken emekçi halkın aktif muhalefeti ve sistemi zorlaması olabilir. Yeni palazlanan lardan daha tecrübeli olan sermaye grubunun, bu zorlamanın gücüne ve sistemlerini sarsma derecesine  bağımlı olarak AKP den desteğini çekme olasılığı kaçınılmaz olacaktır. Var olan ya da yeni bir "demokrasi! kahramanı yaratarak, sistemlerini tehdide dönüşebilecek  mücadelenin önderliğini ele geçirmeleri tarihte yüzlerce örnekleri olan bir pratiktir.  Böylece hem mücadeleyi sistemlerini sarsmadan durdururlar, hemde kitlelerde "sistem içinde çözüm" olasılığı hayallerini güçlendirirler. 

Ancak Grev in zorlaması ve başarısı emekçi kitleler açısından devrimci bir deneyim olur. Bu nedenle de grev" , Gündemde olana, yani emekçi halkların birliğinin oluşmasına bağımlı olarak, gündeme getirilmesi gerekir. Faşizm başka türlü  yenilemez.