Pazartesi, Ocak 21, 2019

GÜNCEL KRİZ TEORİLERİ (I)

22 Ocak 2019 

Bu makalede, ekonomik kriz vesilesiyle Marks’ın Kapital’de tanımladığı kapitalizmi “sol”un, güya Marksistlerin, Marksist-Leninistlerin nasıl temize çıkardıklarının; anti-emperyalist, anti-kapitalist değil, sadece ve sadece nasıl “anti-finansallaşmacı”, nasıl post-marksist olduklarının, nasıl yeni kapitalizm türleri ürettiklerinin kısa hikayesini bulacaksınız.

BURJUVA KRİZ TEORİLERİ (I)

2018’in Temmuz- Eylül ayları arasında yayınlanan “Yeni Bir Fazla Üretim Krizine Doğru” makalelerin sonuncusunun girişinde şöyle deniyordu:

“Yeni bir dünya fazla üretim krizi patlak vermeden ve “ayrık otu” yaygaraları başlamadan önce...

Ekonomik Kriz ve “Ayrık Otları”

-Yaklaşan ekonomik kriz, yine her kriz öncesinde olduğu gibi bilinen saçmalıkların teori adına kurgulanmasının yolunu açıyor. Yine, kriz sonrasında yer altına çekilen “ayrık otları” yerden fışkırmaya, kriz tellallığı yapmaya başladılar. Kriz belirtileri, kriz göstergesi olarak ele alınıyor, şuradaki buradaki gelişmelere kriz denebiliyor veya denecek. Her kriz öncesinde, esnasında ve sonrasında yaşananları bir daha yaşayacağız; ekonomiyi, kapitalizmi kendiliğinden çökertenlerden; her şeyi doğru bilenlerden geçilmeyecek. Yeni kriz “kahin”leri tanıyacağız. Ekonomide yeni komplo teorileri okuyacağız. Göreceğiz, ilk fazla üretim krizinden (1825-'29) bu yana her dünya krizi döneminde yaşadıklarımızı bir daha yaşayacağız. Çünkü bu unsurlar ders almıyorlar, öğrenmek istemiyorlar; bütün kaygıları teorilerini doğrulamak olduğu için, Marksist ekonomi ve kriz değerlendirmelerini sınıfsal özünden kopartmaktan çekinmiyorlar. Ama sonunda her şeyin maddi değerlerin üretimine bağlı olduğunu, bütün mali vb. gelişmelerin bu üretimden ayrı ele alınamayacağını; kapitalizmin başka dönemsel kriz tanımadığını 1825'ten bu yana gördükleri gibi görecekler. Ve gerçeği kabullenmeden, bir sonraki krize kadar yeniden yer altına çekilecekler.
Ne diyelim, 2008 krizinde ve daha önceki krizlerde de kapitalizmi lafla çökertemediniz, belki bu krizde çökertirsiniz!

Bu tiplerin R. Luksemburg'u da bulaştırdıkları abesle iştigalden öteye geçmeyen “teori”leriyle en yoğun olarak 2008 krizi ve sonrasında mücadele etmiştim. Görünen o ki, bu mücadele yeniden başlıyor.

Kaç tip ayrık otuyla karşı karşıya kalacağız?

1-Önce mali sermayeyi ikiye bölüp, aşırı sermaye birikimi adı altında üretimden kopardıkları sermayeye bağımsızlık, kriz oluşturma iç dinamiği veren ayrık otlarını göreceğiz.
2- İkinci olarak kriz ve sistemin kendiliğinden çöküşünü işleyen ayrık otları yeşerecek...
3- Üçüncü sırada, dünya ekonomisinin hala krizde olduğuna inanan ayrık otlarını göreceğiz. Bunlar da herhalde sürekli krizcilerdir.

Tabi bir de “kriz kahini” tespitini yapan burjuva ekonomistler sahne alacaklar. Geçen krizde Roubini'i “kriz kahini” ilan etmişlerdi. Bu sefer bakalım kimi “kahin” ilan edecekler.

Bir kısmı “post-marksizm”den, bir kısmı troçkizmden kaynaklanan bu “ayrık ortaları”nın yanı sıra emperyalist burjuvazinin ekonomi uzmanları; bir yandan keynesçileri, diğer yandan da neoliberal kalemşorları emperyalist kapitalizmi temize çıkartmak, onun her kriz döneminde aldığı yaraları iyileştirmek reçeteleriyle dünya işçi sınıfı ve emekçi yığınlarını etkilemeye çalışacaklar, sükunete davet edecekler ve bundan etkilenen “sol”lar da olacak. Bunların hepsini göreceğiz” (1).

Şimdi bunları görmenin zamanı geldi. Bu makalede farklı kriz teorilerini, ikinci makalede bir burjuva efsanesi olan “mali piyasa krizi”ni ve üçüncü makalede de Marksist kriz teorisini ele alacağız. Amaç, yeni bir dünya krizi patlak vermeden önce, ama Türk ekonomisinde kriz devam ederken nerede durduğumuzu ve neden orada durduğumuzu göstermeye çalışmak olacaktır.

2008 dünya krizinde ortaya saçılan kriz teorileri tabii ki, en güncel olan teorilerdir. Yeni bir dünya ekonomik krizinin eşiğinde bu teorilerin yeniden güncelleştirileceğinden kuşkumuz olmasın. Ayrık otlarının yeşerme zamanı geliyor.

Hemen hemen her ekonomik kriz öncesinde ve esnasında Marks, burjuva ekonomistler, bazen de politikacılar tarafından hatırlanır, öyle ki, haklı olduğu da söylenir. Bu dönemlerde Marks’ın hatırlanmasında günümüzde komünistlerin, Marksist-Leninistlerin veya uluslararası komünist hareketin pek belirleyici etkisi olmamıştır. Gerçekler, burjuva ekonomistleri Marks’ı hatırlamaya zorlamıştır. Ama Komünist Enternasyonal döneminde ekonomik kriz üzerine komünistlerin analizleri, burjuvaziyi cevap vermeye zorladığı için o dönemde Marks’ın hatırlanması doğrudan komünistlerin ve SSCB’de inşa edilen sosyalizmin bir etkisiydi.

2008 dünya krizi öncesinde ve esnasında kriz üzerine yapılan değerlendirmelere baktığımızda bu krizin çevrimsel (konjontürel, devirli, dönemsel) karakteri üzerine pek durmayanların başında kendisine komünist, Marksist-Leninist diyenler gelmiştir. Finansallaşma veya malileşme (Gayet “yeni”, gayet “güncel” ve gayet “şık” tanımlamalar değil mi?!), “finansal kapitalizm” veya “mali kapitalizm”, bu unsurların aklını başından almıştı. Hep “yeni” peşinde koşulduğu için “eski”nin ne olduğu unutulmuştu. Ama bir kısım burjuva aydın, ekonomist, kısa bir dönem için de olsa, krizin yıkıcı etkisini sürdürdüğü dönemde Marks’ı hatırlamak zorunda kalmış ve yaşanan krizin çevrimsel kriz olduğunu, diğer bir ifadeyle bir fazla üretim krizi olduğunu kabul etmişti. En azından krizin yıkıcı etkisinden dolayı burjuva ekonomistler, kendi iktisat teorilerinin dayanak noktalarının sorgulanır olduğunu kabul etmişlerdir. Amaçları, reddedilemeyecek, saklanamayacak krizin nedenlerini açıklamaktı. Burjuvazinin keynesçi takımı ise, her zaman olduğu gibi bu sefer de keynesçi teorinin krizi açıklayacak temele sahip olduğunu iddia etmişti.

Ancak, dünya ekonomisinde düzelme, krizden çıkma emareleri görülmeye başlayınca; daha doğrusu yaşanmakta olan krizin nedenlerini açıklama baskısı ortadan kalkmaya başlayınca, başta Marks unutulmuş ve sonrasında burjuva teori dünyası eski çizgisine geri dönmüştür. Aslında kapitalizmde kriz yoktur; piyasalarda uyum ve denge hakimdir denmeye başlanmıştır. Piyasalardaki uyum ve dengeyi bozan faktör olarak da dış gelişmelere işaret edilmiştir. Böylece her bir ülke, ekonomik krizi kendi dışına ötelemiş ve önemsiz göstermeye çalışmıştır. Aynen diktatör Erdoğan'ın yaptığı gibi; dış ekonomik saldırıdan bahsediyor, güncel kriz için ekonomide “kriz mriz yok”, 2008 krizi için de “teğet geçti” diyordu. Böylece her bir ülke için “dış”, dünyanın geriye kalanı olmuştur. O geriye kalan içindeki gelişmeler de dünyanın geriye kalanı dışında kalan her bir ülke için krizin nedeni olmuştur. Ama burjuvazi bazen gerçekten de, kapitalizmi temize çıkartmak kaygısıyla çaresiz kalıyor, aptallık yapıyor. Bir taraftan doludizgin neoliberalizmi savunuyor ve uyguluyor; yani sermaye ve üretimin uluslararasılaşması önündeki bütün ulusal engelleri yıkıyor, ama diğer taraftan da sıra kriz açıklamasına gelince krizin nedenini dış gelişmelerde arıyor!

Neoliberal teoriler, emperyalist küreselleşme, sadece genel anlamda “sol”da değil, özel olarak da uluslararası komünist harekette teorik yıkıma neden olmuştur. Post-marksistleşen unsurlar, Marksist kriz teorisini bir kenara iterek, krizin nedenlerini mali piyasalardaki gelişmelerde aramaya başlamışlardır; ekonomik büyümeyi, artı değer üretimini, sömürüyü ve tabii ki, krizin nedenlerini maddi değerlerin üretiminde, yani sanayide-meta üretiminde aramak yerine mali piyasalarda, finansallaşan sermayede ve bu alandaki “yeni” gelişmelerde aradılar ve buldular da. Buldukları şuydu: “Nur topu” gibi yeni bir kapitalizm! Bu kapitalizmin adı da “mali piyasalara bağlı kapitalizm” veya “mali piyasa odaklı kapitalizm” veya “mali piyasa tarafından yönlendirilen kapitalizm” veya da “mali kapitalizm”. Hangi kavramı doğru buluyorsanız öyle tanımlayınız. Ama esas olan, bu kapitalizmin yaratıcıları, burjuva düzen içi alternatifçilerdir, en fazlasıyla post-marksistlerdir, “sol” burjuva, küçük burjuva aydınlardır. Bu konuyu ayrı bir makalede ele alacağız. Konumuzla bağlam içinde söyledikleri şudur: Mali piyasaların ekonomi ve siyasetteki hakimiyeti ve aşırı birikmiş sermayenin kendini değerlendirememesi (sömürememesi, artı değer elde edememesi) sonuçta maddi değerlerin üretildiği ekonomiyi, yani sanayi üretimini krize sürüklemiştir.

Böylece keşfedilen yeni şu oluyor: Bir taraftan sanayi eksenli kapitalizm, diğer taraftan da mali piyasalara dayalı kapitalizm. İlki “eski”, ikincisi de “yeni” olandır. Burada anlatacağımız “hikaye”nin bir parçası işte bu “yeni” kapitalizmin ekonomik krizi nasıl açıkladığıdır. Bu “yeni” kapitalizmin hikayesini, belirttiğim gibi başka bir makalede (“Başka Bir Burjuva Efsane, Mali Pazara Bağlı Kapitalizm”) ele alacağız.

Bu kapitalizm, en geniş anlamıyla ulusal sınır tanımayan, uluslararası olan, finansallaşmaya dayanan, sömürüyü orada gören, sanayi üretimini geri plana iten, paranın hakimiyeti üzerinde yüksele bir kapitalizmdir.
Bana öyle geliyor ki, bu kapitalizmin; Mali Pazara Bağlı Kapitalizmin (adı uzun olduğu için MPBK diye kısaltalım) ömrü uzun olmayacak. Bunun farklı nedenleri var; teorisi eklektik, maddi değerlerin üretimini hesaba katmıyor veya belirleyici görmüyor. Faiz ve parasal sermaye sahiplerinin hakim rolünü abartıyor. Aynı şekilde mali sermayede bankaların rolünü de abartıyor. Bu kapitalizmi savunanlar, 2008 krizinden sonra uluslararası alanda faizlerin düşmesiyle parasal sermaye sahiplerinin hakim bir rolünün olmadığını, keza bankaların da mali sermaye hakimiyeti ötesinde belirleyici bir rollerinin olmadığını herhalde görmek istemiyorlar. Aslında 2008 dünya krizi ve şimdiye kadarki ekonomik gelişmeler bu “yeni” kapitalizmi çoktan bitirdi, ama savunucularının bundan haberi yok olabilir.

1- MPBK ve Kriz Teorisi

MPBK teorisinin geliştirilmesinde Prof. Jörg Huffschmid önemli bir rol oynamıştır. 2009’da ölen buprofesör, Almanya’da hükümete alternatif siyasi-iktisadi öneriler hazırlayan “Memorandum-Grubu”nda yönlendirici etkisi olan birisiydi. Bu grubun görüşleri bir biçimde MPBK’nın da görüşleridir. Kriz konusunda da böyledir. Bu grubun -amacı, sistem içinde alternatif siyasi-iktisadi görüşler üretmek ve hükümete/devlete sunmak olduğu için- dile getirdiği görüşler, daha baştan sitem içi kalan görüşlerdir. Jörg Huffschmid de bunun başını çekmekteydi. Bu hocanın savunduğu birçok görüşün, uluslararası komünist hareket içinde nasıl bayrak edildiğini görüyoruz ve görmeyene, göremeyene de göstermeye çalışacağız. Reformist, kısmen keynesçi düzen içi alternatif siyasi-iktisadi öneriler sunan bu grubun ve önderi diyebileceğimiz Huffschmid’in arkasından gidiliyor olduğu “ant-finansallaşmacı”ların, “anti-spekülatif sermayeci”lerin, “mali kapitalizm”e veya “finansal kapitalizm”e karşı mücadele edildiğini sananların umurunda bile değil. Bu grubun ideolojik yapılanması; burjuva ideolojinin “sol” tarafında durması; cari geçerli siyasi-iktisadi işleyişe alternatif sunuyor olması, umursanmıyor. Onun bu ideolojik duruşu, kaçınılmaz olarak, alternatif diye dile getirilen önerilerinde kendini göstermektedir. Tabii ki, kriz değerlendirmesinde de. Bu gruba ve Huffschmid’e göre, ekonomik yasalar, işsizliğe, sosyal güvensizliğe, ekonomik krizlere neden olmamalıdır; böyle bir durum varsa bu ekonomi yasalarında aranmamalıdır, alternatif önerilerle, uygulamalarla giderilmelidir. Peki, krizin nedenleri, ekonomide aranmayacaksa nerede aranmalıdır? Bu nedenler, ekonomi dışında aranmalıdır; cari politikalarda, politikacılarda, spekülatörlerin, fon yöneticilerinin, bankaların hatalarında, yanlış uygulamalarında aranmalıdır. Yani insanlarda aranmalıdır.

Huffschmid’in etkisi sadece bu grupla sınırlı değildir. Bu hoca özellikle “Mali Piyasaların Politik Ekonomisi” kitabıyla (2) ekonomi üzerine uluslararası tartışmalarda; siyasi hareket ve örgütlerin, küreselleşmeye eleştirel yaklaşan Attac gibi kuruluşların teorik şekillenmesinde etkili bir figür olmuştur.

MPBK’nın kriz teorisi ne diyor?
Kapitalizmde kriz yoktur. Ancak, uygulanan yanlış politikalardan dolayı kriz oluşur ve patlak verir. Bu durumda kriz, açık ki, hükümetin, mali kurumların, bankaların vs. yanlış politikaları ve uygulamaları sonucunda oluşuyor. Örneğin Huffschmid, “Politische Ökonomie der Finanzmärkte”-”Mali Piyasaların Politik Ekonomisi”- kitabında şöyle der: “Bankalar veya başkaca mali kurumlar, açgözlülük ve kısa süreli kazanç çıkarından dolayı modern bir para ekonomisinin kurumlarınıacemice ele alırlarsa, bu, mali krize neden olur”(3) Kast edilen de, geçen yüzyılın son çeyreğinden bu yana giderek yaygınlaşan, uluslararasılaşan neoliberal uygulamalardır. Bu uygulamalar sonucunda mali piyasalarda düzensizleşme hakim olmuştur; o zamana kadar geçerli olan kurallar, sınırlamalar yıkılmıştır. Özelleştirme dünya çapında yaygınlaşmıştır. Keynesçi paylaşım yerine neoliberal paylaşım (ulusal gelirin sosyal sınıf ve tabakalar arasında paylaşımı) geçerli kılınmıştır. Bu ve başkaca neoliberal uygulamalardan dolayı mali piyasa güçlenmiş ve başka alanlara da yayılmıştır (Örneğin, özelleştirmeler, birleşmeler, devralmalar, mali piyasa üzerinden kredi sağlama vs.). MPBK anlayışına göre bütün bunlar, ekonomide krizin nedenleridir.

Bu anlayışa göre, kapitalizm kriz tanımaz veya ekonomik krizin kapitalist üretim biçimiyle bir ilgisi yoktur. Ancak, yanlış uygulamalar, yani politikalar krizin esas nedenidir. Bu nedenle, krizlerden kurtulmak için yapılması gereken, devlet kontrolünü yeniden sağlamaktır, reformlara geri dönmektir, Keynesçiliği yeniden uygulamaya koymaktır.

MPBK-teorisi, krizin asıl nedenini, bir yandan yanlış politik uygulamalarda aramakta, diğer yandan da yanlış uygulamalar -kastedilen neoliberalleşme- sonucunda mali sektörün belirleyici derecede güçlendiğini savunmaktadır. Mali sektör ne/neyin karşısında belirleyici derecede güçlenmiştir? Sanayi sermayesi, maddi değerler üreten sektör karşısında belirleyici derecede güçlenmiştir. Böylece MPBK, ekonomiyi iki ana sektöre bölüyor (Mali sektör – maddi değerlerin üretildiği sektör) ve mali sektörün, mali aktörlerin ekonomi ve toplum üzerinde belirleyici, merkezi bir rol oynadığını; maddi değerler üreten sektör, sanayi sermayesi ve kapitalistleri üzerinde hakimiyet kurduğunu savunuyor:

“Bunlar (bu krizler, çn.) dramatik sonuçları olan zincirleme tepkiler üretirler. Bu krizler, katılan aktörler ve çıkarları açıklanmadığı ve davranışları siyasi olarak sınırlandırılmadığı müddetçe kontrol dışı kalırlar...”

“Bankalar, sigortalar, yatırım fonları, mali krizlerin müsebbibi değildirler; aksine “mali pazarlar” ve onların ekonomi ve politika üzerindeki hakimiyetidir”. Buna göre, “mali pazarlar, kişilerin veya işletmelerin ticari iş yaptıkları yerler veya kurumlar değildirler. Mali pazarlar, daha ziyade bizzat icra eden, ölçüsüz güç ile donatılmış özneler olarak meydana çıkarlar” (4).

Burada söylenen oldukça açık. Ekonomide ve politikada mali piyasaların, dolayısıyla en uçuk ucufiktif (hayali) sermayeye, spekülatif sermayeye varan “finansallaşma” ve “finansal kapitalizm”in bildiğimiz kapitalizmde ayrışıyor olması ve bildiğimiz, “klasik” kapitalizm üzerinde hakimiyet kurmasıdır. Hal böyle olunca ve anlatıldığı gibi, ekonomik krizin nedenleri de başka yerlerde aranmaktadır.

Huffschmid’in anlatımına göre MPBK-teorisi, kapitalizmi reforme etme, keynesçi kapitalizme dönüştürme teorisidir. MPBK-teorisinde, “finansallaşma” ve “finansal kapitalizm”e gem vurulmalıdır, kontrol altına alınmalıdır; bütün sosyal ve ekonomik krizlerin kaynağı budur deniyor. Sorun bununla sınırlı kalsa, bunu burjuvazi arasında bir tartışma olarak görebiliriz. Ama bu teorinin burjuva sınıfın ötesinde de etkili olduğunu görüyoruz. Örneğin spekülatif sermaye hakkında yazılıp çizilenler; ekonomik kriz dendiğinde öncelikle mali sermayenin ele alınması, maddi değerlerin üretiminin önemsiz görünmesi, ekonomik kriz konusunda Marks’ın Kapital’deki analizinin yerine Huffschmid gibilerinin moda analizlerinin esas alınması, burjuva içi bir tartışma olmaktan çoktan çıkmış ve “sol”un, ve hatta kendine Marksist-Leninist diyenlerin bu alandaki görüşlerini belirler olmuştur.

2- Neoklasik ve Ekonomik Kriz

Neoklasik teoriye göre kapitalizm kendi kendini düzeltir, rasyoneldir. Kapitalizm, toplumun her kesimi için uygun olan bir sistemdir, çünkü bu sistemde denge kurma eğilimi vardır ve bu eğilim içseldir, yani kapitalizmin bir yasasıdır. Neoklasik teoriye göre sadece kapitalizm, özgürlük ve refah sağlayabilir. Kapitalizm, alternatifi olmayan bir sistemdir. Bu teoriye göre diğer bütün üretim biçimleri, kaçınılmaz olarak kaosa neden olurlar. Bu özelliklerinden dolayı kapitalizme özgü, onun iç çelişkilerinden kaynaklanan kriz söz konusu olamaz. Ama kapitalist sistemin bu özelliğine rağmen kriz patlak verirse bunun nedeni dış gelişmelerde aranmalıdır. Kriz bu sistem açısından dışsal bir olgudur.

Neoklasik teoriye göre kapitalizm, ahenkli işleyen bir sistemdir.

Ama krizi dışsallaştıran, kapitalizm dışında arayan bu teori, işçilerin veya daha geniş anlamda kullanacak olursak ücretle çalışanların yanlış tavırlarının, kriz için önemli bir neden olduğunu da kabul eder. “Ücretlilerin yanlış tavrı”, sistem dışı değil, sistem içi bir sorun olması gerekir. Neoklasik teoriye göre sendikalar, yüksek ücret talep ederlerse ve bu taleplerini kabul ettirirlerse, bu durumda kapitalistin karı azalır ve karı azalan kapitalist de yatırım yapamaz ve yatırım yapamayan işletme de zarar görür. Bu teori, işçi sınıfının ücret mücadelesinden başarıyla çıkmasını, işletmenin zarar görmesiyle açıklıyor ve zarar görme olgusunun da krize neden olacağını savunuyor.

Neoklasik teori, ücretlileri, işçi sınıfını, krizin sorumlusu olarak görür ve “yüksek” ücret talep edenin gönüllü olarak işsiz kalmayı seçtiğini savunur. Bu teoriye göre her ücret talebi yüksektir; çalışmak isteyen “düşük” veya az ücret talep etmelidir...

Neoklasik teoriye göre ekonomi her şeydir. Çalışan insan kar elde etmenin aracıdır; dolaysıyla da esas amaç, karın çoğaltılmasıdır. Bu durumda, neoklasik teorinin mantığına göre, işçilerin ücreti ne kadar az olursa, kapitalistlerin elde edecekleri kar da o kadar çok olur. Bu teorinin kullandığı kavramlar oldukça açık; neoklasik, sermayenin çıkarı ötesinde hiçbir toplumsal-sosyal olguyu, gerçekliği dikkate almıyor. İyi işleyen ekonomi, kapitalistin karını çoğaltan bir makinedir ve bu makinenin en önemli parçası da az ücret talep eden işçidir.

Neoklasik teorinin dili, acımasızca sermayenin dilidir.

Neoklasik teori, bankacıların, politikacıların; hükümetin yanlış kararlarını krizin nedenleri arasında görür. Bu teori bu konuda şunu savunur: Devlet pazara müdahale etmemelidir; serbest piyasayı düzenlemeye, kendine göre birtakım zincirlere vurmaya kalkışmamalıdır. Bunları yaparsa devlet, piyasalarda ahenkli gidişi sekteye vurmuş olur ve bu da krize neden olur.
Devlet, iş piyasasından uzak durmalıdır; öyle asgari ücret tespitiyle, işçilerin işten atılmasını engelleyen düzenlemelerle iş piyasasına müdahale ederse bu, krize neden olur.

Neoklasik iktisat anlayışı, tarihten ders almayan bir anlayıştır. Geçen yüzyılın son çeyreğinden bu yanaki gelişmelere bakalım: 1980’li yıllardan itibaren ABD ve İngiltere’de başlayarak mali piyasalarda kuralsızlaştırma; o zamana kadar geçerli olan düzenlemelerin kaldırılması bütün dünyada yaygınlaştı. Bu yıllar neoliberal saldırıların başladığı, keynesçiliğin geriye püskürtüldüğü yıllardır. Bu değişime sosyal demokratlar da katıldılar. Örneğin Almanya. Bu ülkede neoliberalizmi en açık biçimde uygulamaya koyan hükümetler, sosyal demokrat hükümetler olmuştur. Bütün bu gelişmeler; neoliberal uygulamalar, tam da neoklasik teorinin talepleri doğrultusundaydı. Ama buna rağmen dünya ekonomisinde krizler eksik olmadı. Örneğin 2000-2004 dünya krizi ve son olarak da 2008 dünya krizi. Demek ki, dünya piyasaları, neoklasik anlayışa göre ahenkli işlemiyor, denge oluşturmaktan çok uzak. Öyle olsaydı bu krizler de patlak vermezdi.

Neoklasik teoriye göre kapitalist sistem turp gibidir, sapasağlamdır. Ancak, birtakım aktörlerin müdahalesi sonucunda krizler gündeme gelmektedir:
-İşçi sınıfı bir aktördür; “yüksek” ücret talep ederse bu, krize neden olur. İşçi sınıfı, sendikasızlaştırılmalıdır, örgütlü olmamalıdır.
-Politikacılar, hükümetler serbest piyasaya müdahale ederlerse bu, krize neden olur.
-Bankacılar, bankalar, kar hırsından dolayı riskli kağıtları satarlarsa vs. bu, krize neden olur.

Tamam, işçileri anladık. Ancak, politikacılarınız, hükümetleriniz 2008 krizinde ekonominin seyrine müdahale etmekle; mali piyasaların tamamen çökmemesi için trilyonlarca doları dünya ekonomisine pompalamakla sisteminizi kurtarmadılar mı? Neoklasik teoriye göre bu müdahaleler krize neden olur. Ama olmadı!

3-Keynesçilik ve Ekonomik Kriz

1929-1932 dünya ekonomik krizi, kapitalist sisteme güveni oldukça sarsmıştı. O zamana kadar, daha önceki krizlerde görülmeyen sefalet, işsiz sayısındaki olağanüstü artış, kitlesel işsizlik bu kriz sürecinde hemen bütün emperyalist ülkelerde yaşanmıştı. Hiçbir hükümet, hemen hiçbir burjuva iktisatçı, burjuvazinin kalemşorları, ideologları, kapitalist sistemi temize çıkartacak durumda değillerdi. Tabii, bunun böyle olmasında SSCB’de inşa edilen sosyalizmin bütün dünya işçi sınıfı ve emekçi yığınları için bir umut olmasının; inşa edilen sosyalizmin başarılarının da oldukça önemli bir payı vardı.

Kapitalist sistemin yeniden işler hale getirilmesi; geniş yığınlar nezdinde kabul edilebilir olması için kendini sorumlu hissedenlerden birisi de Keynes’ti. Öyle ki, Keynes, kısa vadeli etkili olan siyasi reçeteleri bile meşrulaştırmaya çalışıyordu; böylece sistemin çöküşe doğru gidişini engelleyeceğini sanıyordu. Aynı zamanda Keynes, burjuvazinin ekonomi alanındaki akıl hocaları olan ekonomistlerin, krize çözüm bulamamaktan dolayı ayaklar altına düşmüş prestijlerini de kurtarmaya çalışıyordu. Burjuvazi, ekonomi hocalarını krizin gelişini göremediniz ve açıklayamadınız diye yerden yere vuruyordu. Bu ekonomistlerin yaptıkları, eski reçeteleri yeniden vaaz etmekten öteye gitmiyordu; dedikleri, önerdikleri, pazarın kendi kendini iyileştirme gücüne inanmaya devem edini geçmiyordu.

“Paranın, Faizin, İstihdamın Genel Teorisi”(1936) kitabında J. M. Keynes, ekonomistler dünyasının dibe vurmuş prestijini, aynı zamanda işsizliğin nedenlerini açıklayabilecek gerçekçi bir teorinin olmadığını dile getiriyordu.

Klasik öğretinin iki açıdan düzeltmesi gerektiğini savunuyordu; ekonomik teori ve ampirik gerçekler. Bunlar arasında “uyumun olmadığını” söyleyen Keynes, bu uyumun sağlanabileceğini savunuyordu. Aslında Keynes’in düşünceleriyle neoklasik teori arasındaki fark da bu iki noktadan oluşuyordu.


Yukarıda da belirttiğimiz gibi, neoklasik teori şunu diyordu: Çalışmak isteyen her insan iş bulur; ancak, bunun için az, daha az ücret talep etmelidir. Gönülsüz, istem dışı diye bir işsizlik yoktur; işsiz olan, işsizliği seçmiş demektir. İşsiz, işsiz kalmasına bizzat sebep olmuştur.
Keynes, neoklasik iş piyasası teorisinin bu kısmının tutarsız olduğunu, ampirik olarak savunulacak, kanıtlanacak bir yanının olmadığını pekala biliyordu. Milyonları kapsamına alan, giderek kronikleşen kitlesel işsizliğin nedeni, bizzat işsizler olamazdı; milyonlarca işsize, işsiz kaldıysanız bu kendi suçunuzdur denemezdi. Neoklasik teorinin bu kaba açıklaması karşısında Keynes, işsizliğin nedenini ekonomik sistemde arıyordu.

İkincisi, Keynes, neoklasik teoriye cepheden karşı geliyordu: Neoklasik teori, “Arz, kendi talebini yaratır” diyordu ve hala da diyor. Buna karşı Keynes, tam tersi doğrudur; arz, talebi takip eder diyordu. Keynes’e göre, talebin çok az olduğu durumda işsizlik gündeme gelir. Böylece Keynes, kriz konusunda önemli bir anlayış olan talep açığını tartışmanın merkezine koyuyordu.

Talep açığını kapatmak için Keynes, devlete çağrıda bulunuyordu. Devlet, bolca, devasa miktarlarda harcama, yatırım yapmalıydı. Keynes açısından harcamaların, yatırımların verimli veya verimsiz -üretken olması veya olmaması- olması da hiç önemli değildir. Önemli olan, devletin ekonomiye bolca para pompalamasıydı; ”ne kadar çok (pompalanırsa) o kadar iyi” olur. 1930’lu yıllarda kitlesel işsizliği ortadan kaldırmak için “milyonlarca işsizin yarısına delik açmaları için, diğer yarısında da bu delikleri kapatmak için ödeme yapın”; “Piramitler inşa etmek, deprem, savaşlar zenginliğin çoğaltılmasına hizmet edebilirler” diyen Keynes’ten başkası değildi. Maliye Bakanlığı “Eski şişeleri kağıt paralarla doldurup, hepsini, kapatılmış kömür ocaklarında derince gömerse ve bu ocaklar su yüzeyine kadar çöple doldurulursa ve kağıt paraları kazıp çıkartmak ... özel işletmelere devredilirse işsizlik de olmaz” diyen de Keynes’ten başkası değildi (5).

Keynes, işçi sınıfını, işsizleri düşünen bir hayırsever değildi. Onun bütün derdi, ekonominin çarklarını yeniden çevirmenin yol ve yöntemleriydi. Bu nedenle devlete, verimli veya verimsiz, üretken veya üretken olmayan, toplumsal yararlı veya yararsız herhangi talep yaratarak sermaye birikiminin önündeki engelleri temizlemesini öneriyordu. Önemli olan, işlerin yeniden açılmasıydı.
Bu anlayışında Keynes yalnız değildi. İngiliz ekonomisti Thomas Malthus (1766-1834) Keynes’ten çok önceleri değişik biçimde aynı önerilerde bulunmuştu. Aslında Malhtus, bu konuda Keynes’in ilham kaynağıdır. İşsizlerin çalışmaları ve harcama yapmaları Malthus’un umurunda değildi. Ama üretmeyenler; soylular, toprak beyleri, papazlar gibi asalaklar, savurgan tüketim yaparak harcama yaparlarsa, işletmelerin de kar elde etmeleri mümkün olur anlayışındaydı.
Keynes, devlete çağrıda bulunuyordu, Malthus da o günün devleti olan bu asalakların harcama yapmaları için çağrıda bulunuyordu.

Malthus, ebedi geçerli yoksulluğu yasallaştırıyordu. Ona göre nüfus, tüketeceği gıda maddelerinden daha hızlı artıyordu. Aile bir üyesini besleyecek durumda değilse veya toplum bu bireyin çalışmasına gereksinim duymuyorsa, o bireyin herhangi bir gıda talebi olamazdı. Doğaböylesi insanların dünyayı terk etmesini emreder ve bu emri bizzat yerine getirmekte de tereddüt etmez. Aynen Hitler-faşizmi gibi düşünüyordu papaz ve ekonomist Malthus.

Malthus gibi ifade etmese de Keynes’in anlayışı da aynı kapıya çıkıyor; Malthus hemen öldürüyor, Keynes taksitle, sefalet içinde öldürüyor:
“Genel olarak istihdam, sadece, aynı zamanda reel ücret oranı düşerken artar. Bu nedenle, klasik ekonomistlerin (tamamen doğru) olarak dokunulamaz diye tanımladıkları bu önemli gerçeği reddetmiyorum... Şayet istihdam artarsa, böylece kısa zamanda ücret, her bir iş birimi için ücretle alınan maddeler olarak ifade edilecek olursa, genel olarak düşer ve karlar ise atrar” (6).

Neoklasik teori, Malthus (klasik ekonomistlerdendi) ve Keynes, kapitalizmin krize girmemesi, tam ve sürekli istihdamın sağlanması için, her biri kendi açısından yoksullaşma teorisine sarılıyorlar; daha fazla istihdam, ancak reel ücretlerin düşmesi koşullarında mümkün olabilir...

Keynes veya keynesçilik, kapitalist sistemin kriz sorununa çözüm getirmiş midir? Hayır. 1946’da öldü, ama 1937-1938 krizini bizzat yaşadı. II. Dünya Savaşından sonra dünya ekonomisi 1974/’75’e kadar her ne kadar dünya çapında krize girmediyse de, ‘50’li, ‘60’lı yıllarda tekil ülkelerde ekonomik krizler patlak verdi.

Ne klasik keynesçilik ve ne de yeni (neo) keynesçilik, kapitalizmin krizine çözüm getirebilmiştir.

4-Kriz Konusunda Ortak Anlayışlar

“Sol” kriz teorilerinin (Sol keynesçilik, Marksist kavramları kullanan MPBK-teorileri, başkaca post-marksist kriz anlayışları) herbiri birer eklektizm abidesidir. Bunların eklektizmlerinin (dermeciliklerinin) esası, Marksist ve keynesçi teori kırıntılarını birleştirmekten oluşmaktadır ve ortaya ne Keynesçi ne de Marksist olan bir anlayış çıkmaktadır. Bu teorilerde Marksizme özgü kavramlar, ifade tarzları, duruma göre biçimsel olarak kullanılıyor, içerik ise tamamen değiştiriliyor. Bazen Marksist kavramlar “eskidiği”; “hata içerdiği”, “tutarsız” olduğu, güncel gelişmelere cevap veremediği için literatürden çıkartılıyor ve yerleri keynesçi eklemelerle dolduruluyor.
Marksist eğilimli MPBK-kriz teorilerinde bu anlayış oldukça yaygındır.

Bazı kriz teorisyenleri eklektikçi olduklarını açıktan kabul ederler. Bunlardan birisi de Jörg Huffschmid’dir. Bu kriz teorisyenleri, farklı ekollerden, ideolojilerden, kriz teorilerinden, örneğin Marksizmden ve Keynesçilikten birtakım teori unsurlarını bir araya getirerek, birbirine ekleyerek ortaya bir “yeni” çıkartırlar ve bu eklektizmlerini de açıktan savunurlar.

Bazıları ise eklektizmlerini gizlemeye çalışırlar. Michael Heinrich ve Stefan Krüger gibi bazı MPBK-yazarları bu türden eklektikçilerdir. Bunların yaptıkları şu: Keynes bir teori oluşturmuştur. Bu teori kısmen de olsa Marksist teoriyle çelişkili değildir. Marksist teorinin boşlukları keynesçi teoriden alınanlarla doldurulabilir. Bu “masum” söylemler aslında hiç de masum değiller. Açıkça söylenmeyen, Marksist teorinin içini keynesçilikle boşaltmaktır; Marksist teoriyi keynesçileştirmek ve burjuvazi tarafından kabul edilir hale getirmektir. Tabii ki bu, Marksist teoriyi geliştirme adına yapılmaktadır. Bazı kendi kendine Marksist-Leninistler de yeni durum, yeni gelişmeler söylemiyle Marksist teorinin içini boşaltıyorlar. “Yeni” adına savundukları ise çoğunlukla MPBK-yazarlarının pespaye teorileridir. Bilinçli veya bilinçsiz, amaç Marksist teorinin içinin boşaltılmasıdır; konumuz açısından Marksist kriz teorisinin ortadan kaldırılmasıdır.
Marksist kriz teorisi adına; Marksizm-Leninizm adına bu çarpıtmanın nasıl yapıldığını bu yazıda ele almayacağız. Ama okur fark edecektir.

“Sol” kriz teorilerindeki yukarıda bahsettiğimiz ortaklığın, benzeşmenin dışında da benzeşmeler vardır. Örneğin mali sektör. Bu “sol” kriz teorisyenleri, mali sektöre özel bir anlam yüklüyorlar ve aynı zamanda, kapitalizm türleri üretmekte de bayağı ustalaşmışlar.
Burada söz konusu olan, açıkça veya utangaçça Marksist teoriyi eskimiş, günümüz koşullarını açıklayacak durumda olmadığının, bu nedenle de yeni kavramlara; kapitalizmlere ihtiyaç duyulduğunun açıklanmasıdır. Örnek verecek olursak:

“Finansal yatırımcı güdümlü kapitalizm”: Bu tür kapitalizm kavramının “kurucusu” Jörg Huffschmid’dir. Bu kapitalizmde belirleyici, merkezde duran, kapitalizmin karakterini belirleyen, mali yatırımcıdır. Mali yatırımcı 21. yüzyılın kapitalistidir. “Sanayi kapitalistleri” de bugün bu tipe uygun düşmektedirler”. 

“Yani, mali piyasaların rolü ile ilgili olarak burada söz konusu olan, yeni bir kriz tipidir; bu kriz tipi 1929’dan sonraki dünya ekonomik kriziyle doğrudan karşılaştırılamaz. Bugünkü krizin nedenleri (2008 dünya krizi kast ediliyor, çn.) ağırlık noktası tamamen yeni, yüksek riskli spekülatif nesneler içeren finansal piyasalara dayalı kapitalizmdedir...

Finansal piyasalara dayalı kapitalizm dinamiğinin tanımının gösterdiği gibi, geçen yıllarda mali piyasalar meta ve iş piyasaları üzerinde hakimiyet kazanmıştır. Piyasaların bu hiyerarşikleşmesinden, finansal piyasaların yeniden düzenlenmesine öncelik, bankacılık sistemi ile birlikte ortaya çıkmaktadır”(7).

“Aşırı birikim. Mali yatırımcılar, giderek artan bir biçimde tekil işletme sahiplerinin veya menajerlerin yerini merkezi aktör olarak alıyorlar. Nihai mülk sahiplerinden para topluyorlar, bu paraları büyük miktarlar olarak paketliyorlar ve bunları geniş bir aktiviteler alanında kullanıyorlar; meta üretimi ve hizmetler bu aktiviteler arasında çok sayıda seçeneklerden sadece birisidir. Kapitalizm, sermaye piyasasına dayalı hale gelir - daha doğrusu mali yatırımcı odaklı kapitalizm olur, en azından gelişmiş ülkelerde böyle olur. Bu yeni pazarlar ve aktörler oluşumunun kademeli olarak ortaya çıkışı kapitalizmin temel yapısını değiştirmez” (8).

Son iki cümleye bakalım: Kapitalizm sermaye piyasasına dayalı hale geliyor, ama aynı zamanda temel yapısı değişmiyor.

Ama Marks’ın hiç de böyle düşünmediğine gelmeden önce şu “mali aşırı birikim”in ne olduğuna bakmak gerekir. Mali aşırı birikim, MPBK-teorisinin ana direğidir. Mali aşırı birikim olmaksızın MPBK de olmaz. Ne deniyor? Sermaye maddi değerlerin üretiminde yeterli kar imkanı görmediği için mali alana kayıyor. Kaysın! Bu durumda mali sektörde cirit atan bu sermaye üretken (sanayi) alandan gelmiyor demektir. Sadece kar ve gelir aktarımından da oluşamaz. O halde nedir ve nereden geliyor bu mali sermaye? Şimdiye kadar hiçbir “anti-finansallaşmacı” bunu açıklamadı. Açıklayalım: Mali sektörü şişiren, balonlaştıran bu alanda birikmiş olan para sermaye değildir. Orada milyarları da aşıp trilyonlarla ifade edilen miktar, değerli kağıtlardan oluşmaktadır. Değerli kağıtları açtığınızda hisse senetlerini, tahvilleri, türevleri vb. görürsünüz. Bu kağıtlar, sadece ve sadece para talebinizin, hakkınızın olduğunu gösterirler ve kağıtların kendileri asla ve asla para değildir. Birinci soru şu: Hak sahibi olmak=bizzat para olmak anlamına gelmiyorsa, hak sahibi olunarak para nasıl çoğaltılır? Bir bilen varsa izah etsin de öğrenmiş olalım!

Diyelim ki, mali yatırımcı çok akıllı, elindeki tahvilleri veya hisse senetlerini, türevleri, başarıyla piyasaya sürüyor, karlı yatırım yapıyor. Bu duruda bu akıllı mali yatırımcı en fazlasıyla piyasaya sürmüş olduğu değerli kağıt miktarını çoğaltmış olur. Yoksa değil mi?

Mali varlıkların aşırı birikimi, “anti-finansallaşmacı”ların, “anti-fiktif (hayali) sermayeci”lerin aklını başından almış olabilir ve bu nedenden dolayı yeni bir kapitalizmden bahsedebilirler. Haksız da değiller! Sanayi üretimiyle karşılaştırıldığında mali sektörün oldukça daha hızlı büyüdüğü bir gerçektir. Yanlış anlaşılmamak için şöyle diyelim: Sanayi üretimiyle karşılaştırıldığında mali sektörürünleri oldukça daha hızlı büyüyor. Tamam, bu doğru, ama mali sektör ürünlerinden anlaşılması gereken nedir?

Örneğin, aynı borç talebi -diyelim ki 100 milyon TL, farklı ellerde ve farklı biçimlerde dolaşımda olabilir. Bu durum kredi sisteminin bir özelliğidir. Örneğin ipotekler, tüketici kredileri menkul kıymetlendirilebilirler ve böylece mali pazarlarda değerli kağıt miktarı çoğalabilir. Bunlar, bu piyasada olağan işlemlerdir. Bunun ötesinde faiz, döviz, kur dalgalanmalarını vb. güvence altına alan, sigortalayan çeşitli türevler, sonuçta fiktif (hayali) sermayenin çoğalmasına, balonlaşmasına katkıda bulunmuş olur. Öyle durumlar olur ki, işletme sahipleri bankada kredi çekmek yerine hisse senedi veya tahvil ihraç edebilirler; yani mali piyasalardaki araçları kullanabilirler. Bütün bunlar kapitalizmin normallikleridir; onun yeni bir özelliğine işaret etmezler. Bütün bu gelişmelere, kredi sistemiyle bağlam içinde Marks ve Engels Kapital, Cilt 3’te şöyle işaret ediyorlardı:

“Faiz getiren sermaye ve kredi sistemindeki gelişmeyle, bütün sermaye kendisini çiftleştirmiş ve bazan da üçleştirmiş gibi görünür; aynı sermaye ya da hatta belki de aynı alacak talebi, çeşitli şekillerde farklı ellerde, farklı biçimlerde görünürler. Bu "para-sermaye"nin daha büyük bir kısmı tamamen hayalidir. Yedek fon dışında bütün mevduat, banker üzerinden alacak talebidir ve ama mevduat olarak hiç bir zaman mevcut değildir” (9).

Marks’ın bu açıklamasına Engels şu eklemeyi yapar: “Sermayenin, bu iki katına, üç katına ulaşması, son yıllarda, örneğin Londra Borsasının raporlarında kendi başına bir başlığı işgal eden mali tröstler aracılığı ile oldukça büyük bir gelişme gösterdi” (10).

Sanki Marks ve Engels bugünleri düşünerek bunları yazmışlar. Mali sektöre artı değer ürettirenler, hayali sermayeyi, bildik kapitalizmi değiştirecek derecede abartanlar, yeni kapitalizm tespitçileri, bilumum “anti-finansallaşmacı”lar, Marks’ın bu tespitini bilmiyor olabilirler? Ama biliyorlarsa, bu durumda, Marks’ın kapitalizm analizinin içini boşaltarak tasfiyecilik yapıyor olduklarını bilmiyorlar mı?

“Mali hakimiyet altında birikim rejimi” veya “mali kapitalizm”: “21. yüzyılın kapitalizmini anlamak için Marksist teori kesinlikle yeterli değildir. Ama bu teori olmaksızın bu kapitalizmden ancak çok az şey kavranabilir. Kapitalist üretim biçiminin Marks tarafından hedeflenen “ideal ortalaması” çerçevesinde analizini toplumların tarihsel-somut analiziyle birbirine karıştırılmaması Marks için açık bir şeydi. Buna rağmen, 21. yüzyıl kapitalizmini analiz etmek istiyorsak onun kapitalist üretim biçimi kavramına ihtiyacımız var...Ben, sadece, zorunlu olarak tezvari kalıcı biçimde birikim rejiminin fordizmin krizinden bu yana billurlaşmış olan bazı değişimlerini ana hatlarıyla belirtmek istiyorum”(11).

21. yüzyıl kapitalizminden anlaşılan, 20. yüzyılın son çeyreğinde başlayan neoliberal uygulamalarla “birikim rejiminin küreselleşmesi ve finansallaşması”dır. Bu sürecin gelişmesiyle “daha ziyade kredi ve banka odaklı mali sistemden piyasa odaklı sisteme geçişi yaşıyoruz; bu geçişte mali sermaye -ve burada özellikle fiktif sermaye- büyüyen bir önem kazanıyor”(12).

“Mali kapitalizm”: “eşitsizliğin dramatik artışı, işletmelerin ve hanelerin artan borçlanması, ipotek piyasalarında ve sürekli yeni mali yeniliklere iten sermayenin aşırı birikimi, gelecek krizi de hazırlıyor. Şimdiki kriz (2008 krizi, çn.) ABD tarafından hükmedilen mali kapitalizmin bu biçiminde ortaya çıkan çelişkilerin ifadesidir. Bu, sadece mali sermaye için değil, aynı zamanda mali kapitalizmin merkezi unsuru olarak krizi sınırlandırmaya çalışan devlet için de bir meydan okumadır” (13).

“Kumarhane kapitalizmi”: Bu kapitalizm ile dünya çapında ağlaşmış, örgütlenmiş kriz eğilimli mali piyasaların hakim olduğu kapitalist dünya sistemi kastedilmektedir. “Kumarhane kapitalizmi”nde maddi değerlerin üretildiği sektörler, örneğin sanayi üretimi ve dolayısıyla sermayesi mali piyasalardan kopmuştur; değer üretiminin (sanayi) finansmanı yüksek derecede spekülatif olan piyasa işlemleri karşısında geri plana itilmiştir.
“Kumarhane kapitalizmi”ni hafife almamak gerekir; bu kapitalizm üzerine kavramları ve değerlendirmeler devrimci saflara kadar sızmıştır.

“Le Monde diplomatique” çevresinde kümelenmiş olan bazı yazarlar da “dünyanın finansallaşması”na -malileşmesine- kafa yormaktalar.

Kapitalizm türleri sadece bunlarla sınırlı değildir. Başka kapitalizmler de var: “sosyal pazar ekonomisi – kapitalizmi”, “turbo-kapitalizm”, “yırtıcı hayvan kapitalizmi”, “Ters Çevrilmiş Kapitalizm”.

Bütün bu kapitalizm türleri, kafanızda canlandırdığınız veya da içinde yaşadığınız kapitalizmi tam anlamıyla ifade etmiyorlarsa, siz de bir kapitalizm türü eklemesi yapabilirsiniz!

Açık ki bu yazarlar, kriz teorisyenleri, Marks’ın kriz teorisini geliştirmek isteyenler, “yenilikçiler”, bunların hepsi, yukarıda gösterdiğimiz gibi bazen açıktan, bazen utangaçça Marksist kapitalist üretim biçimi analizini bir kenara itiyorlar ve onun yerine kendilerine göre tanımladıkları kapitalizmleri koyuyorlar. Ama hepsinin ortak yanı, içeriği Marks’ın tanımladığı kapitalizmden kopmuş bir kapitalizmden, “yeni kapitalizm”den bahsetmeleridir. Zaten bazıları “21. yüzyıl kapitalizmi” derken bunu açıkça söylemiş oluyor.

Dikkati çeken ikinci bir nokta, bu unsurların çoğu veya hemen hepsi, Lenin’den, Leninist emperyalizm analizinden bahsetmemeyi veya önemsiz görmeyi yeğliyor.

Bu unsurları ortaklaştıran üçüncü bir nokta da şudur: Sermayenin itici ve aynı zamanda yıkıcı gücünü, kavramsal olarak da maddi değerlerin üretiminden mali piyasalara taşıyorlar; bütün yönleriyle kapitalist ekonomiyi, mali piyasalarla açıklıyorlar. Sanayide ve ticarette faal kapitalizm veya sanayi ve ticaret kapitalizmi adeta süsleniyor, masumlaştırılıyor.
Bu unsurlara göre baskıcı güç, dışarıdan geliyor. Bu güç, artık sanayi sermayesinin bir parçası değildir. Öyleyse: Eleştirilmesi gereken, mali piyasalardır; bunlara karşı mücadele edilmelidir. Ama sermaye ilişkisinin kendisine; Marks’ın Kapital’de analiz ettiği, eleştirdiği kapitalizme dokunulmamalıdır! “Anti-finansallaşmacılık” böyledir! “Anti-finansallaşmacılık”ta ne anti-emperyalizm ne de anti-kapitalizm vardır. “Anti-finansallaşmacılık”, düzen içi reformizmdir, ister klasiği, isterse neosu olsun düpedüz Keynesciliktir. “Anti-finansallaşmacılık”, neoklasik devletçiliğe değil, keynesçi devletçiliğe davetiye çıkartmaktır. Nihayetinde “anti-finansallaşmacılık”, Marks’ın Kapital’de analiz ettiği kapitalizme sahip çıkma anlayışıdır. Bir kısım “anti-finansallaşmacı”ların çok keskin sınıfsal, ideolojik kavramlar kullanmaları meselenin özünde bir şey değiştirmez.

5-Parasal Değer Teorisi ve Ekonomik Kriz

Burada Michael Heinrich’in parasal değer öğretisi ve kriz anlayışına değineceğiz. Yukarıdaki teorisyenlerin, yazarların çoğunluğunda olduğu gibi, Marks’ı, Marksizmi “yenileme”de oldukça iddialı olan M. Heinrich de mali sektörün ekonomi üzerindeki veya da sanayi üzerindeki hakimiyetini savunuyor.

M. Heinrich’e göre:

-Kredi sistemi, ‘kapitalist ekonominin yapısal yönlendirme mercisi’dir.

-Piyasaların hiyerarşisi, Marksist teoriyle çelişmemektedir (Şunu kast ediyor; Keynes tarafından savunulan “piyasaların hiyerarşisi”ne göre sermaye piyasası faizleri, yatırımların kapsamını belirlerler; yatırımların kapsamını belirleyen aynı zamanda meta ve iş piyasasını da belirler).
M. Heinrich’e göre, sermaye piyasalarında ödenmesi gereken faizler, sonuçta, işletmeleri, en azından bu faizi ödemesini sağlayacak bir kar elde etmeye zorlar.

Söylenen açık değil mi? Keynes’in “piyasaların hiyerarşisi”, sermaye piyasasından alınan kredinin faizlerinin yatırımın kapsamını belirlemesi ve böylece sanayi kapitalistinin, aldığı kredinin faizlerini geri ödemek için en azından ne kadar kar etmesi gerektiğini belirlemesi, son kertede karşımıza ücretler üzerinde baskıyı çıkartıyor: Ücret ne kadar az olursa, kapitalistin karı da o kadar çok olur esprisi! Bu baskıyı yapan da faizdir; bu faiz de mali sektörden gelmektedir; yani mali sektör güdümlü kapitalizm paylaşımda -aşağıdan yukarıya doğru paylaşımda- belirleyicidir. Bu konuda M. Heinrich yalnız değildir; birtakım Marksist kavramları kullanan MPBK-teorisyenleri de aynı görüşteler ve etrafınıza bakarsanız birtakım “Marksist-Leninistler”in de aynı görüşte olduklarını görürsünüz.

Bu görüşü biraz daha eşelerseniz karşınıza çıkacak olan şudur: M. Heinrich, politik ekonomi eleştirisi üzerine Marksist kavramları Keynes odaklı anlayışlarla uyumlu hale getirmeye çalışıyor. Aslında Marksist kavram ve kategorilerin içini boşaltmaya çalışıyor. Bu çabanın, çalışmanın vardığı yer, kapitalist üretimde kapitalist içeriği atmak (işçi-ücretli iş, sömürü) veya en azından önemsizleştirmektir. Öyle bir uzaklaştıracaksınız veya önemsizleştireceksiniz ki, sermayenin neden olduğu ücretli iş eksenli çelişki patlayıcı, sistem yıkıcı etkisini kaybetsin; yani sanayi sermayesi, maddi değerlerin üretimi, bu üretimde sömürü, sınıfsal çelişkiler geri plana itilsin ve karşımıza buradan kaynaklanan temel sınıf çelişkinin yerini başka bir çelişki alsın. O çelişki de şudur: Bir taraftan mali sektör, diğer taraftan sanayi sektörü; bir taraftan MPBK, diğer taraftan bildik, “klasik”, Marks’ın tarif ettiği kapitalizm! İşte bu yeni sınıf çelişkisinin bir ucunda mali sektör dururken, diğer ucunda da işçi sınıfı ve sanayi işletmeleri durmaktadır. Bu mali güce karşı, sanayi sermayesi ve işçi sınıfı müttefik olarak mücadele etmelidir!

Ezilenciliği izah etmek ve mali sektörün ekonomi üzerindeki belirleyiciliğini anlatmak için bilumum ezilenciler ve “anti-finansallaşmacı”lar, M. Heinrich gibi, Kapital’i anlamsızlaştırmayı amaç edinmiş, “uzak görüşlü”, peygambervari bir öndere, ideologa sahip oldukları için mutlu olmalılar!
M. Heinrich, ezilenciliğin 21. yüzyıldaki baş önderi olmaya adaydır.

Parasal değer teorisiyle anlatılmak istenen şu: Meta, ancak, para ile ilişkilendiğinde değerine sahip olur! Bu kadar açık ve basit. Ama bu, öyle sıradan bir teori de değildir. Bu teori oldukça önemlidir, en azından M. Heinrich için böyledir.

Meta-para ilişkisinde Marks önce meta diyor, M. Heinrich ise önce para diyor. Marks’a göre para, meta değerinin bir sonucudur. M. Heinrich’e göre ise Marks’ın anlayışının tam tersi doğrudur. Bundan dolayı Heinrich, paranın hakimiyetini mali piyasaların hakimiyeti tezinin temeli olarak görüyor.

Ortaya bir M. Heinrich çıkıyor ve “insanları”, kendi kendine Marksist-Leninistleri nerelere götürüyor?! Mali piyasaların veya da mali pazarların hakimiyetini veya belirleyiciliğini veya üstünlüğünü savunup da paraya yüklenen özelliği; bu konuda Marks’ın reddedildiğini göremedim demek olmaz!

Ya bilmeden, “yol arkadaşı” olarak savunuyorsunuz. Bu durumda yapılan bir hatadır!
Ya da bilerek savunuyorsunuz. Bu durumda yapılan, tasfiyeciliktir!

Marks şunu söylüyor: Para, metanın bir sonucudur. Böylece Marks, parayı, metadan hareketle açıklıyor, türevleştiriyor. Marks’ın bu açıklaması, meta analizinin, meta karakterinin sonucudur.
Ama M. Heinrich, Marks gibi düşünmüyor, tam tersini düşünüyor. Ona göre para, metanın değer işareti olarak metadan önce gelir; yani önce para, sonra meta! Herhalde anlaşılmıştır? M. Heinrich, Marks’ın yukarıda belirttiğimiz para bilmecesinin çözümünü geçersiz kılıyor; cepheden reddediyor. Bu Marks yenileyicisi veya düzelticisine göre Marks’ın para ve değer analizi tutarsızdır, belirsizdir, farklı anlamlara gelebilir. Oysa tam tersi doğrudur; para ve değer teorisi, M. Heinrich’in yorumlamasıyla tutarsız, belirsiz ve farklı anlamlara gelir olmuştur.

M. Heinrich ne yaptığının bilincinde. Acaba onun arkasından gittiğinin farkında olan veya olmayan “anti-finansallaşmacı”lar da ne yaptıklarının bilincindeler mi? Post-marksizmin ve tasfiyeciliğin en önemli özelliği, savunulan değerlerin içini boşaltmaktır. Burada içi boşaltılmaya çalışılan da Marksist teoridir.

M. Heinrich’e göre Marksistler, iş/çalışma miktarını meta değerinin içeriği olarak görmekteler. Ama gerçekte ise içerik, onun biçiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle Heinrich’e göre değer, çalışma sürecinden kaynaklanmamaktadır, mübadele sürecinden kaynaklanmaktadır!
M. Heinrich, parayı en baştan yaratıcı güç olarak görmektedir; böylece Heinrich, parayı toplumsal ilişkilerin, değerin yaratıcısı olarak ele almaktadır.

Marks, meta mübadelesinin mümkün oluşunu, mübadele edilen metaların değer eşitliğiyle ve değer eşitliğini de o metaların ihtiva ettikleri soyut işle/çalışmayla (yanlış kullandığımız “emek”le) açıklıyor. İki metanın mübadelesinde paranın rolünü keşfediyor. M. Heinrich ise değer oluşumunu mübadele sürecinde görüyor.

M. Heinrich, yaptığı bir hokus pokusla somut işi soyut işe dönüştürüyor; bunu da paranın sahip olduğuna inandığı esrarengiz bir özellik sayesinde yapıyor. Tam bir hokus pokus, tam bir şarlatanlık! Paranın, somut işi soyut işe dönüştürme özelliğinin, gücünün olduğuna inanmamızı istiyor. M. Heinrich, soyut iş ile para arasındaki ilişkinin ne olduğu sorusunu yeniden formüle ediyor: somut iş, soyut işe nasıl dönüştürülür? Ve bu şarlatan bu sorunun cevabını da veriyor: para ile ilişki üzerinden!
M. Heinrich efendi bu konuda Marksizmi böyle altüst ediyor!

Bunun sınıf mücadelesi, ekonomik kriz vb. açılarından ne anlama geldiğini soruyorsanız, cevabım şu olacaktır: Marks’ın Kapital’inde sınıf mücadelesi, sınıflar, ekonomik kriz açılarından ne anlamışsanız, bütün bu anladıklarınızı M. Heinrich’in vaaz ettiğine çevireceksiniz: Sömürüyü, birikimi,”artı değer” üretimini mali sektöre taşıyacaksınız; mali sektör, özellikle de fiktif (hayali) sermaye belirleyicidir diyeceksiniz, ekonomik krizin nedenlerini de mali sektörde arayacaksınız.

“Üç dünya teorisi”ni hatırlayalım: Birinci dünya diye tanımlanan iki süper güce (ABD ve sosyal emperyalist SSCB) karşı üçüncü dünya (emperyalizme bağımlı, sömürge ve yeni sömürge, feodal ve yarı feodal ülkeler) ikinci dünya (Başta AB olmak üzere geriye kalan emperyalist ülkeler) ile birleşecek ve mücadele edecekti. Şimdi M. Heinrich efendi ve bilumum MPBK-teorisyenleri, zincirlerinden boşanmış mali sektöre karşı işçi sınıfı, sanayi sermayesi sektörüyle birleşerek hareket etmelidir diyor. Sınıf mücadelesi açısında teori bize bunu söylüyor.

Bir Marksist-Leninist sınıf mücadelesinden bunu anlamaz. Ama bir ezilenci sınıf mücadelesinden tam da bunu anlar. Her halükarda M. Heinrich ve muhteşem “değer teorisi”, “Le Monde diplomatique” yazarlarının dünyayı finansallaştırdığı-malileştirdiği, sayısı giderek artan finansallaşma odaklı kapitalizmin üretildiği bir dönemde ele alınmalıdır diye düşünüyorum. Bu, geç kalmış bir değerlendirme olacaktır. 2008 dünya krizi ve sonrasında kapitalizmi kendiliğinden çökertenler üzerinde yoğunlaşmak ve M. Heinrich gibilerini hafife almak bir hataydı. Bu hatayı, en azından kendi açımdan, bu sefer devam ettirmeyeceğim.

6-Değerin Değersizleşmesi ve Kriz

Burada söz konusu olan “Krisis” grubunun ekonomik kriz görüşüdür. Ernst Lohoff ve Norbert Trenkle, kriz teorilerini “Büyük Değersizleştirme” çalışmalarında ele alırlar. Burada bu kitabın eleştirisini yapmayacağız. Bu gruba göre kriz, kapitalist sistemin kendi krizidir. Bu sistem, kendi iç çelişkilerinden dolayı kısa sürede çökecektir. Bu iki yazar birer çökertmecidir!

Yukarıda belirttiklerimizle karşılaştırdığımızda, sadece bu grup, kapitalizmin iç çelişkilerinden dolayı çökeceğini savunuyor. Ama tezlerine biraz yakından bakınca bu grubun da diğerleri gibi mali sektöre, ayrı bir önem verdiğini görüyoruz. Öyle ki, mali sektör kendi başına hareket eden bir sektör olarak görülmektedir. Ernst Lohoff ve Norbert Trenkle’ye göre fiktif sermaye “yeni bir yatırım alanı”dır. Mali sektör, “Toplam kapitalist sistemin anahtar sanayisi” olarak değerlendirilmektedir.
Yukarıdaki kriz teorilerinde gördüğümüz gibi bu teori de politikayı, politik kararları, politikacıları, hükümetleri önemli bir kriz faktörü olarak görmektedir. Geçen yüzyılın son çeyreğinden bu yana hükümetler, mali piyasaların önünü açan kararlar almışlar ve bu pazarlarda devasa bir “şişme” olmuş, mali piyasalar zincirlerinden kurtulmuştur ve nihayetinde bu pazarlar, dünya ekonomisinde hakim konuma gelmişlerdir. Bu kitapta bu türünden görüşler savunulmaktadır(14).

Bu grup da okurun hiç yabancı olmadığı görüşler savunmaktadır. Ernst Lohoff ve Norbert Trenkle’ye göre “Üçüncü sanayi devriminin sonucu olarak değerin zemini erimektedir”. Bunun sonucu olarak da artı değer üretimi giderek düşmektedir. Artı değer üretiminin düşmesinin kaçınılmaz sonucu da sermaye birikiminde düşüştür. Sermaye birikimindeki düşüş de hızlı büyüyen fiktif (hayali) sermaye tarafından ancak durdurulmaktadır; yani açık, hayali sermaye tarafından kapatılmaktadır. Bu grubun temel görüşleri, “rahmetli” olan (2012) Robert Kurz tarafından atılmıştır. Sonradan bir ayrılık olsa da bazı görüşler aynıdır. Bu konuda da öyle. Bu gruba göre hayali sermaye ile geleceğin değeri; bugün olmayan değer, şimdiki zamana aktarılıyor.

Bu yazarlar, hayali sermayenin hızlı genişlemesinden dolayı başka bir kapitalizm tanımlaması yapıyorlar: “Ters Çevrilmiş Kapitalizm”!

“Büyük Değersizleştirme” çalışmalarında Ernst Lohoff ve Norbert Trenkle, fiktif sermaye bağlamında oldukça cüretli bir çarpıtma yaparak şunu iddia ediyorlar: Marks, kapitalizmde para, sadece metalar arasında mübadeleyi sağlamıyor, aynı zamanda bizzat kendisi meta oluyor diyormuş! Ve bu meta, yani para, her mali işlemle ikiye katlanıyor ve böylece sermaye birikiminin özgün bir biçimini oluşturuyormuş. Bu yazarlara göre sermaye birikiminin bu özgün biçim, değerin değerlendirmesinden (artı değer üretiminden, işgücü sömürüsünden) farklıdır; bu sermaye birikimi harcanmış, kullanılmış işe/çalışmaya değil, gelecekte harcanacak/kullanılacak iş/çalışma ile ilgilidir. Böylece bu yazarlar, fiktif (hayali) sermayeyi fordizm sonrası kriz yönetiminin önemli bir bileşeni olarak görüyorlar.

Söz konusu kitaplarında Ernst Lohoff ve Norbert Trenkle fiktif sermayenin tarihsel gelişmesini de analiz ediyorlar (üçüncü bölüm). Vardıkları sonuç şu:
1-Fiktif (hayali) sermaye, kapitalizmin başlangıcında sermaye değerlendirmesinin bir eklentisi durumundaydı.
2-Fiktif (hayali) sermaye, sanayi devrimi sürecinde fordizmde iktisadi büyümeye yol açan durumundaydı.
3-Şimdi, günümüzdeki kapitalizmde ise fiktif (hayali) sermaye, sermaye birikiminin önemli temsilcisi özelliğine sahiptir.

Ters çevrilmiş” veya “ters kapitalizm” Lohoff ve Trenkle efendilere göre kapitalizmin son aşamasıdır, bu kapitalizmi “mucize ekonomisi” (“Mirakelökonomie”) olarak tanımlıyorlar. Bu ekonomide; yani kapitalist üretim biçiminin şimdiki, son aşamasında merkezi rol oynayan, merkezi öneme sahip olan veya bu kapitalizmi çekip çeviren de fiktif (hayali) sermayedir. Herhalde bu nedenle “mucize ekonomisi”nden bahsediyorlar. Düşünebiliyor musunuz, bu sermaye; hayali sermaye şimdiki kapitalizmdeki artı değer üretiminin ve toplam birikimin öncüsü, yol açıcısı, yaratıcısı vb. oluyor (15).

“Hayali sermaye çağında” yaşıyoruz! (16). Kim ne diyebilir buna!
Hayali sermaye, toplam ekonomiye hakim olmuştur, bu ekonominin istikrarını sağlıyor! Kim ne diyebilir buna!
Bu hayali sermaye, yüksek büyüme dinamiğini sürdüremediği durumda ekonominin idam kararını da verir! Yani kapitalizm kendiliğinden çöker. Kim ne diyebilir buna!

Ernst Lohoff ve Norbert Trenkle efendiler şunu buyuruyorlar: Değer, artı değer üretme zemininin altı boşaldığı için (bunu şöyle okumak lazım; yeterli kar sağlamadığı için yatırım yapılmayan, sermayenin kaçtığı sanayi üretimi gerilediği için) ekonomi ancak ve ancak, üretimi büyüyen hayali sermaye tarafından ayakta tutulmaktadır! Kim ne diyebilir buna!

İşte bu, üretimi artan veya büyüyen hayali sermaye, ekonominin üzerinde yükseldiği “temel sanayi”dir! (17) Kim ne diyebilir buna!

Bu efendiler, 2008 dünya krizini, bu fazla üretim krizini bir mali sektör krizi olarak görüyorlar. Mali sektör, yeterli kapsamda hayali sermaye oluşturamadığı için bu kriz patlak vermiştir diyorlar.

Böylece sadede geliyorlar: Kriz, faktörleri ve nedenleri, maddi değerlerin üretiminden -sanayi üretiminden- mali sektöre taşınıyor. Böylece, aslında Marks’ın analiz ettiği kapitalizm krize girmez, kriz o kapitalizme özgün değildir, kriz mali sektör kaynaklıdır deniyor. Bunun bir adım sonrası da, mali sektör dizginlenirse, kontrol altına alınırsa, devlet bu kontrolü sağlarsa “kriz mriz” olmazdır olmasına rağmen başka bir şeyden bahsediyorlar: Kriz teorisi açısından sadece bir noktaya odaklanıyorlar; zemini giderek daraldığı için artı değer üretimi, “temel kriz” içindedir diyorlar (18).
Diyorlar ki, bildiğimiz kapitalizm aslında geçen yüzyılın ‘70’li yıllarında çökme eşiğine gelmişti. Bugüne kadar varlığını sürdürmesini “sermaye kullanımının yeniden canlandırılması”na (19) borçludur. Peki, bu “sermaye kullanımının yeniden canlandırılması” nasıl oluyor? Çok kolay! Gerçekten çok kolay!

“Sermaye kullanımının yeniden canlandırılması“, “devasa hayali sermaye yığınağı” sayesinde gerçekleştiriliyor! Yani günümüz kapitalizmi, “devasa hayali sermaye yığınağı” var olduğu müddetçe var olacaktır, aksi taktirde çökecektir. Herhalde bu nedenden dolayı trilyonlarca dolar, dünyanın her tarafında cirit atıyor! Tek amaç, çöküşü engellemek!

Bu efendiler, diğerleri gibi mali sektörün dizginlenmesiyle klasik kapitalizme geri dönüşü savunmuyorlar, onu yukarıdaki kriz anlayışlarıyla temize çıkartmalarına rağmen savunmuyorlar. Tam tersine klasik kapitalizm çoktan çökecekti, ama hayali sermayeden dolayı yaşamını devam ettiriyor diyorlar. O halde bu efendilerin sürekli çoğaltarak, “devasa bir yığınak” haline getirdikleri, geleceğimiz üzerine oynayan hayali (fiktif) sermaye üzerine Marks’ın dediklerine bir daha bakalım:

Ernst Lohoff ve Norbert Trenkle hayali sermayeyi sadece bir biçimiyle, menkul kıymetlendirilmiş biçimiyle ele alıyorlar ve bunun da sanki bir metanın dolaşımı gibi dolaşımda olduğunu var sayıyorlar. Oysa hayali sermayenin aldığı çok biçim vardır, binbir suratlıdır.
Marks, örneğin faiz taşıyan sermayeyi, gizemli ve aldatıcı hallerinden dolayı “bütün çılgın biçimlerin anası” olarak tanımlar (20).

Hayali sermayenin başka bir “çılgın biçimi”: Düzenli parasal gelir, var olan sermayenin faizi olarak görüldüğü için dolaşımda olmayan hayali sermaye, gerçek sermaye görünümü üretmektedir. Faiz taşıyan sermaye aldatıcı, çarpıtıcı biçimler ortaya çıkartmakta ve bundan dolayı ücret faiz olarak görülmekte ve işgücü de bu faizi veren sermaye olarak değerlendirilmektedir. Bu konuda Marks:

“Şimdi de biz, -nasıl ki faiz getiren sermaye, genel olarak bütün o çılgın biçimlerin kaynağı ve böylece de örneğin borçlar, bankere metalar olarak görünebiliyorsa- olumsuz bir niceliğin sermaye olarak göründüğü ulusal borç sermayesinin karşıtı olarak işgücünü ele alalım. Ücretler burada, faiz olarak anlaşılmakta ve bu yüzden işgücü de bu faiz getiren sermaye olarak düşünülmekte. Örneğin, bir yıllık ücret, 50 sterlin ve faiz oranı da yüzde 5 ise, yıllık işgücü 1.000 sterlinlik bir sermayeye eşit olmaktadır. Kapitalist anlayış biçiminin saçmalığı burada tepe noktasına ulaşmaktadır, çünkü, sermayedeki genişleme, işgücünün sömürüsüne dayanılarak açıklanacak yerde, sorun tersine çevriliyor ve işin üretkenliği, faiz getiren sermayenin bu esrarlı niteliği,işgücünün kendisine bağlanarak açıklanıyor” (21).

Marks, menkul kıymetlendirilmiş hayali sermayenin dolaşım biçiminde bu sermayenin gerçek sermaye gibi görünüm aldığını anlatır:
“Borç senedinin -güvencenin- devlet borçlarında olduğu gibi tamamen hayali bir sermayeyi temsil etmemesi halinde bile, bu gibi senetlerin sermaye-değerleri gene de tamamen aldatıcıdır” (22).

Başka bir cılgın biçim. Dolaşımda olan değerli kağıtlar, gerçek sermaye biçimi alıyorlar:
“Yalnız hükümet bonolarının değil, hisse senetlerinin de mülkiyet haklarının değerlerinin bağımsız hareketi, bunların üzerlerinde hak sahibi olabilecekleri sermaye ya da talebin yanı sıra, gerçek sermayeyi teşkil ettikleri hayaline kuvvet kazandırır. Çünkü bunlar, fiyatları bağımsız olarak saptanan ve kendine özgü hareketleri olan metalar halini alırlar” (23).

İddia devam ediyor: Günümüzde mali sektörde yaşanan yükseliş asla kapitalist değerlendirme çerçevesinde görülen bir normal durum değildir. Burada söz konusu olan, krizin meta olan para birikimiyle ertelenmesidir ve burada meta olan para (sermaye) önceden harcanmış işe değil, gelecekte harcanacak var sayılı söze dayanmaktadır. Tam da bu anlamda “ters çevrilmiş kapitalizm” kavramı kullanılıyor.
Söylenen şu: Artık günümüzde fiktif sermaye, sermaye birikiminin karakterin belirlemektedir. Kapitalizmde kriz söz konusu olursa bu ancak mali sektördeki gelişmelerle açıklanabilir. Günümüzde mali sermaye birikiminde söz konusu olan, harcanmış, kullanılmış metaya, değere dönüşmüş iş/çalışma değildir. Gelecekte harcanacak/kullanılacak iş/çalışma üzerine verilen sözdür. Bu, gelecekte harcanacak işe/çalışmaya dayanan ekonomik faaliyetin alınıp satılmasıdır. Böylece, hayali sermayenin en spekülatif, en uç faaliyeti ile bu baylar günümüzde mali sektörü, kapitalizmi ve krizi açıklamaya çalışıyorlar.

“Büyük Değersizleştirme”de dile getirilen anlayışlar, iki yazarın egzotik görüşleri değildir. Bu görüşler bir biçimde Anadolu coğrafyasına kadar gelmiştir, daha doğrusu sızmıştır. Mali sermayenin ele alınışı bunu göstermiyor mu?
Ama savunulan anlayışın, ele aldığımız konu bağlamında Marksist teorinin içini boşaltma çabasının temel bir eksikliği var: Bu yazarlar, “değer zemininin erimesini”, yani sanayide artı değer üretiminin artık önemsiz olduğunu varsayıyorlar, açıklamıyorlar. Açıklamayı deneseler, savlarının ipe sapa gelmez saçmalık olduğunu görürler. Savlarının gerçek birikimle çeliştiğini; kapitalizme özgü birikimin niteliğinden hiçbir şey kaybetmediğini görürler. Dünya çapında üretken işçi sayısının sürekli arttığını görürler. Şunu da görürler; maddi değerlerin üretimi sadece ücretli işçi sayısının artışına paralel olarak artmamaktadır. Maddi değerlerin üretimi aynı zamanda, yoğun teknoloji kullanımından dolayı, çalışan işçi sayısı azalsa da artmaktadır. (Modern teknolojinin üretimde kullanılmasıyla çalışan işçi sayısı arasındaki ilişki esprisi).

Geleceği satma ve satın alma saçmalığı üzerine kurulan bir teorinin ömrü ne kadar olur, bu ayrı bir sorun. Ama unutulmaması gereken şudur: Henüz üretilmemiş, gelecekte üretilecek olan değerlerin, bugün gerçek olan birikim üzerinde ne türden bir etkisi olabilir sorusu cevaplandırılmalıydı. Böyle bir cevap yok. Olamaz da. Çünkü birikim maddidir, hayali değildir; birikim değerdir, fiktif değildir. Ve henüz üretilmemiş, gelecekte üretilecek olan üretim araçları bugün birikim sürecinde kullanılamaz. Henüz var olmayanı varsayamazsınız.

7-Sonuç

Yukarıda bazı “sol” denen kriz teorilerinden bahsettik. Bu teorilerde bolca çelişki, hatalar, saçmalık derecesine varan yanlışlar var. Bu teorilerin hiçbirisi, kapitalizme özgü olan, onun bir yasallığı olan çevrimli krizlerden; fazla üretim krizinden bahsetmiyor. Bu “sol” kriz teorileri, krizin nedenleri söz konusu olduğunda eviriyor çeviriyor, topu taca atıyor ve sonunda krizi, kapitalist üretim biçiminin bir yasallığı olmaktan çıkartarak başka alanlarda arıyor.

Yukarıdaki sıralamaya göre ilk üç kriz teorisinde (MPBK, Neoklasik ve Keynesçilik), Keynes’in ekonomide ahenkli/uyumlu işleyiş öğretisini kabullenme eğilimi var. Kapitalist sistemin istikrarsız olduğu bir biçimde dile getiriliyor, ama devletin ekonomi ve sosyal alandaki politikası doğru olursa tüm mali pazar sektörünün istikrarlı olması sağlanır deniyor. Bu anlayışa göre devlet ve pazar uyumlu olduğunda sistem de istikrarlı olur.
Ama unutulan şu: Devletin böyle bir gücü olsaydı; devlet kapitalist birikim sürecini istikrarlı ve uyumlu hale getirebilecek durumda olsaydı, bunu zaten yapardı ve kriz sorunu da olmazdı. Ama her kriz döneminde devletten bu türden beklentiler hep dile getirilmiştir, getirilmektedir. Bunların başında da Keynes gelir. Kapitalizm gerçekliği ise şunu göstermiştir: Ekonominin kendi nesnel yasaları vardır ve ekonomi, devletin politikalarına göre değil de kendi yasalarına göre hareket eder. Bu nedenle belli aralıklarla krize girer. Devlet ise politikalarıyla, birtakım tedbirleriyle krizin patlak vermesini geciktirebilir, ama ortadan kaldıramaz.

“Sol” kriz teorilerinin neoklasik ile yakınlığı şaşırtıcıdır. Neoklasik bütün kriz nedenlerini kapitalizmin; kapitalist piyasa sisteminin ötesinde görür; kriz nedenlerini sistemin kendisinde değil, dışında arar ve bulur da. Bu, burjuva basında sık sık rastlanan pespaye bir anlayıştır. Politikacılar, hükümetler, bankacılar vs. krizin nedeni olarak gösterilir. Bunların yanlış politikalarından, bankacıların kar hırsından dolayı kriz patlak verdi denir. Bu anlayışı MPBK-savunucuları da benimserler. Uzağa gitmeye gerek yok: Krizin sorumlusu olarak Erdoğan’ı görenler ile neoklasik anlayış arasında bu anlamda hiç bir fark yoktur.

MPBK (Mali piyasalara bağlı kapitalizm veya mali kapitalizm), mali sektörün başat olduğunu ifade etmektedir. Neye göre başat? Sanayi sermayesine göre. Yani ekonomiyi çekip çeviren, yasallığıyla ona yol gösteren sanayi sermayesi değil, mali sermayedir deniyor. Mali sektör, kapitalizmin itici gücü, dinamiği oluyor. Böylece kapitalizm, kapitalizm olmaktan çıkartılıyor. Kriz bağlamında ise krize neden olan, krize götüren mali piyasalara bağlı kapitalizm veya mali kapitalizm oluyor. Bütün kötülükler, yıkıcı, bozucu güçler, mali sektörde aranıyor. Bu anlayış maddi değerlerin üretildiği sektörü, sanayi sektörünü temize çıkartıyor; bu sektörde kriz faktörlerinin, kriz nedenlerininaranmaması gerektiği vaaz ediliyor.
Kapitalizm nasıl temize çıkartılır diye soruyorsanız, işte böyle temize çıkartılır. Mali sermayeye yüklenen başatlık, kaçınılmaz olarak burjuva kriz anlayışlarıyla ortaklığa ve sonunda da sanayi sermayesini savunmaya götürür.

Finansallaşma veya da malileşme anlayışı, mali sektörü başat yapma anlayışıdır, krizin nedenlerini mali sektörde görme anlayışıdır. Bu, mali piyasalara bağlı kapitalizm veya mali kapitalizm teorisinin iç yapısında vardır. Bu iç yapı, A diyene B de dedirtir!

Finansallaşma veya da malileşme anlayışını sınıfsal açıdan iki farklı anlamı vardır. Bunlardan birisi neoliberal burjuvazi, ekonomistler, ideologlar tarafından savunulanıdır. Günümüzde geçerli ekonomik işlerlik budur. Bu ekonomik işlerlik ve savunucuları mali sektörü başat yapmışlardır ve bunun neden böyle olduğunu da açıklarlar. Diğeri ise “anti-finansallaşmacı”ların veya “anti-malileşmeci”lerin anlayışıdır. Bu anlayışa göre -yukarıda ekonomik kriz bağlamında bahsettiğimiz anlayışlar- sanayi üretimi bazında kapitalizm artık var olamaz, çünkü sanayide artı değer elde etmek, daha doğrusu yeterli kar oranı seviyesinde artı değer elde etmek artık mümkün değildir ve bundan dolayı da sermaye mali sektöre kaymıştır. Yani kapitalizmi ayakta tutan, kendi kendine çökmesini engelleyen, ömrünü uzatan mali sektör ve bu sektör içinde de fiktif (hayali) sermaye işlemleriyle devasa kar elde edilmesidir. Bu anlayışı en iyi açıklayanlar Ernst Lohoff ve Norbert Trenkle’dir. Bunlar da mali sektörü başat yapıyorlar. Dolayısıyla her iki anlayış da mali sektörü başat yapıyor. Böylece; mali sektörün başat olması karşımıza üç farklı siyasi anlayışı çıkartmaktadır:

1-Neoklasik öğreti/neoliberalizm (Geçen yüzyılın son çeyreğinden günümüze kadar geçerli öğreti); krizin nedenini dışarıda, devlet müdahalesinde, hükümetlerde, politikacılarda, işçi sınıfında vs. arama anlayışı.

2-Klasik ve neokeynesçi öğreti (Genel anlamda II. Dünya Savaşından 1970’li yılların sonuna kadar geçerli öğreti): Mali sektörün dizginlenmesi, belli kurallara bağlanması, devletin ekonomik gidişata müdahale etmesi vs. Huffschmid gibi, Heinrich, attac türünden “anti-finansallaşmacı”lar veya “anti-malileşmeci”ler de buna dahildir. Bunlar da, her ne kadar krizi bazen kapitalist işlerlikte arasalar da genel olarak dış faktörlerde arıyorlar. Ekonomik kriz üzerine ikinci makalede (Burjuva Kriz Teorileri (II), Bir Burjuva Efsane, Mali Piyasa Krizi!) bu sınıflandırmanın ne dediğini ele alacağız.

3- Bilumum çökertmeciler: Troçkistlerden Ernst Lohoff ve Norbert Trenkle’ye, E. Wallerstein gibi kapitalizme ömür biçenlerden, kapitalizmin kendi iç çelişkilerinden dolayı çökeceğini R. Luksemburg’a dayandırmaya çalışanlara kadar oldukça geniş bir yelpaze. Bunların bir kısmı ekonomik krizi sisteme özgü görürlerken, bir kısmı da krizin nedenlerini dışsal olarak görmekteler. Örneğin Marksist kavramları kullananlar, Marks’ın kapitalizm ve ekonomik kriz anlayışını reddederek kapitalizmin çökeceğinden bahsederlerken, Ernst Lohoff ve Norbert Trenkle gibileri de kapitalizm zaten daha 1970’lerde çökecekti, ama mali sektör onun ömrünü uzattı görüşündeler.

Bunların hepsi yukarıda ele aldığımız anlayışlar. Ekonomik kriz konusunda bir de dördüncü siyasi/sınıfsal anlayış var: Bu da Marksist-Leninist anlayıştır; Marksist-Leninist politik ekonominin ekonomik kriz konusundaki öğretisidir. Ekonomik kriz üzerine üçüncü makalede Marksizm-Leninizmin ne dediğine güncelleştirerek bakacağız ve aynı makalede Rosa Luksemburg’un ekonomik kriz, kapitalizmin “son sınırına” gelmesi anlayışına da yer vereceğiz.

Mali piyasalara bağlı kapitalizm veya mali kapitalizm veya mali sermayenin başat olması anlayışı, Marks’ın Kapital’inin günümüz koşullarına göre geliştirilmesi değil, tam tersine reddidir. Mali kapitalizm, Marks’ın Kapital’inde içeriklendirdiği, yapılandırdığı, nesnel yasalarını ortaya koyduğu kapitalizm değildir. Marks döneminden bugüne kapitalizm gelişmiştir, yeni özellikleri ortaya çıkmıştır (emperyalistleşmiştir, uluslararasılaşmıştır), ama onu var eden nitel özellikleri değişmemiştir. Ama değişmiştir diyenler var. Bu nedenle mali piyasalara bağlı kapitalizmden veya mali kapitalizmden veya mali sermayenin başat olmasından bahsedilmektedir. İşte tam da bu anlayışın Marks’ın Kapital’de anlattığı kapitalizmle veya bugün için emperyalizmle bir ilgisi yoktur. Bundan dolayı A diyen B de diyecektir. Kaçınılmaz olarak diyecektir.

“Sol” kriz teorisyenleri arasında başka ortak noktalar da var. Ama yukarıda belirttiklerimiz yeterlidir diye düşünüyorum. Aslında burada üzerinde durulması gereken nokta başka içerikli olmalıydı. Ekonomik krizi konu olarak ele aldığımız için o ortak başka noktayı başka makalelerin konusu olarak ele alacağız. Mutlaka ele alacağız. Söz konusu o ortak nokta şudur: Uluslararası komünist harekette -ekonomik kriz konusuyla sınırlandırıyorum- yukarıda ele aldığımız konuların nasıl ele alındığına bakarsanız bu hareketin ne denli korkunç bir ideolojik-teorik tasfiye içinde olduğunu görürsünüz. Yukarıdaki ve o türden daha düzinelercesinin ürettiği burjuva-liberal, sol-keynesçi, post-marksist kavramlar, görüşler, evet teoriler herhalde en ateşli bir biçimde komünist hareket içinde savunulmaktadır. Kendine Marksist-Leninist diyenler, Marksist-Leninist kavramları veya Marksist-Leninist politik ekonomi kavramlarını, teorik değerlerini, yeni gelişmeleri açıklamada kılavuz olan yöntemini bir kenara atmışlar; “yeni” peşinde çok kolayca yukarıda ifade edilen şu veya bu görüşü benimseyebilmişlerdir. “Yeni” adına sürdürülen tasfiyecilik!

Marksizmi geliştirmek konusunda bu ve benzer unsurların bu kadar cüretkar olmasının nedeni ne olabilirdi? Bunu kendimize sormalıyız. Uluslararası komünist hareket, diğer alanlarda olduğu gibi bu alanda da SSCB’de sosyalizmin yenilgisinden sonra burjuva, küçük burjuva ideoloji ve farklı konular üzerine teorilerle mücadele edebilecek parti ve kadrolar yetiştirememiştir. Meydan bu unsurlara kalmış ve Marksizm, Marksizm-Leninizm adına bazıları da bu unsurların etkisinde kalarak post-marksistleşmişlerdir. İşin gerçeği budur.

Kaynaklar:
1) ibrahimokcuoglu.blogspot.com/ ;”Yeni Bir Fazla Üretim Krizine Doğru (VI) - Dünya ve Türkiye Ekonomisinin Güncel Seyri Üzerine”, Eylül 2018.

2) Prof. Dr. Jörg Huffschmid Politische Ökonomie der Finanzmärkte, VSA-Verlag, 1999, Hamburg.

3) Agk., s. 13.

4) J. Huffschmid;agy.

5) J. M. Keynes; “Allgemeine Theorie der Beschäftigung, des Zinses und des Geldes”, 1936); 11. erneut verbesserte Auflage, s. 129, Duncker-Humblot, Berlin 2006.

6)J. M. Keynes; agk., s. 9.



9) Marks-Engels Toplu Eserleri 25, s. 488, Kapital, C. 3.
“Mevduat, daima, para, altın, banknot ya da bunlar üzerine çeklerle yapılır. Fiili dolaşımın gereksinmelerine uygun olarak daralan ya da genişleyen yedek fon dışında bu mevduat aslında daima bir yandan, poliçeleri iskonto edilen ve böylece avans alan sanayi kapitalistleri ile tüccarların elindedir; öte yandan da, değerli senet ticareti yapanların (borsa simsarlarının), kendilerine ait tahvil ve senetleri satmış bulunan özel kuruluşların ya da (hazine tahvilleri ve yeni borçlar halinde) hükümetin elinde bulunur. Mevduatın kendisi çifte bir rol oynar. Bir yandan bunlar, biraz önce belirttiğimiz gibi, faiz-getiren sermaye olarak borç verilmişlerdir ve bu yüzden de, bankanın kasalarında bulunmayıp, yalnızca defterlerinde, mevduat sahiplerinin alacakları olarak görünürler. Öte yandan bunlar, sahiplerinin karşılıklı alacakları, mevduatları üzerine çeklerle hesaplanabildikleri ve birbirlerine göre kapatılabildikleri sürece sırf bu gibi kayıtlar şeklinde işlev yaparlar. Bu bakımdan, bu mevduatların aynı bankere yatırılmış olup da bu bankerin, çeşitli hesapları birbirleriyle dengeleyebilmesinin ya da farklı bankalarda bulunup da, bu bankaların karşılıklı olarak çekleri değiştirip, yalnız bakiyeleri birbirlerine ödemelerinin hiç bir önemi yoktur. Faiz getiren sermaye ve kredi sistemindeki gelişmeyle, bütün sermaye kendisini çiftleştirmiş ve bazan da üçleştirmiş gibi görünür; aynı sermaye, ya da hatta belki de aynı alacak talebi, çeşitli şekillerde farklı ellerde, farklı biçimlerde görünürler. Bu "para-sermaye"nin daha büyük bir kısmı tamamen hayalidir. Yedek fon dışında bütün mevduat, banker üzerinden alacak talebidir ve ama mevduat olarak hiç bir zaman mevcut değildir. Kliring odalarındaki işlemlerde hizmet gördükleri ölçüde, bankerler için -bankerler bunları borç verdikten sonra- sermaye işlevini yerine getirirler. Bankerler, karşılıklı çeklerini, varolmayan mevduat üzerinden kendi karşılıklı hesaplarını tasfiye ederek öderler”.

10) Agy.
“Sermayenin, bu iki katına, üç katına ulaşması, son yıllarda, örneğin Londra Borsasının raporlarında kendi başına bir başlığı işgal eden mali tröstler aracılığı ile oldukça büyük bir gelişme gösterdi. Belli sınıftan faiz getiren senet, örneğin, yabancı devlet tahvilleri, İngiliz belediye ya da Amerikan devlet bonoları, demiryolu hisse senetleri, vb. satın almak için bir şirket kuruldu. Sözgelimi, 2 mi!yon sterlinlik bir sermaye, hisse senetlerinin satışıyla toplandı. Müdürler kurulu söz konusu değerleri satın alıyor ya da bunlar üzerinde az çok aktif spekülasyon yapıyor, ve giderleri düştükten sonra, yıllık faizi ortaklara temettü olarak dağıtıyordu. Üstelik bazı anonim şirketleri, normal hisse senetlerini, tercihli ve ertelemeli diye iki sınıfa ayırma usulünü benimsediler. Tercihliler, toplam kârın izin vermesi koşuluyla, değişmeyen bir faiz, diyelim %5 alıyorlardı; bundan arta kalan olursa, bunu da ertelemeliler alıyordu. Bu kentte, tercihli senetlere yapılan "sağlam" sermaye yatırımı, -ertelemeli senetli- fiili spekülasyondan azçok ayrılıyordu. Birkaç büyük kuruluş bu yeni usulü benimsemek istemedikleri için, yeni şirketlerin kurulması gibi bir yola başvuruldu. Bunlar, eski şirketlerin hisse senetlerine bir ya da birkaç milyon sterlin yatırıyorlar ve satın alınan hisselerin nominal değeri tutarında yeni senetler çıkarıyorlar, ama bunların yarısı tercihli, yarısı ertelemeli olarak çıkartılıyordu. Bu gibi durumlarda ilk hisse senetleri, yenilerinin çıkartılmasına dayanak hizmeti gördükleri için iki katına çıkmış oluyordu”.


12) Thomas Sablowski; agy.

13) Leo Panitch; Die “Rückkehr” des Staates. Zur Rolle des Staates in der Krise;https://www.rosalux.de/fileadmin/rls_uploads/pdfs/Texte-55.pdf.

14) Bkz.: Ernst Lohoff ve Norbert Trenkle; “Die große Entwertung”, s. 68, 70-71, 2012.

15)Agk, s. 172.

16) Agk., s. 214.

17) Agk., s. 213.

18) Agk., s. 211.

19) Agk., s. 211.

20) Marks-Engels Toplu Eserleri 25, s. 483, Kapital, C. 3, s. 483.

21) Agy.

22) Agk., s. 484.

23) Agk., s. 485.

Kaynak