Perşembe, Kasım 01, 2018

BİR DE DÖRTLÜ ZİRVE VARDI - ROJOVA DEVRİMİ TEHLİKEDE!

İ. Okçuoğlu
1 Kasım 2018 

Suriye savaşı, daha doğrusu bu savaşta uzun süren bir durum söz konusu olduğunda insanlar nesnel durumdaki değişimi, olası gelişmeleri ele almaktan imtina etmeye başlıyorlar ve değerlendirmelerin merkezine aktörlerin vücut dilini, çaresizliklerini, mimiklerini vb. koyuyorlar.Bundan da anlaşılıyor ki, o konuda söylenecek fazla bir şey kalmamış ve sanki konunun “hali pür melali”, bizi, aktörlerin “hali pür melali” perspektifi zemininde ilgilendiriyor gibi bir durum ortaya çıkıyor. Aslında bu, genel anlamda “sol”un Suriye savaşı değerlendirmelerindeki “hali pür melali”dir.

Ne olmuştu en son olarak Suriye sorununda? Beş gün önce, 27 Ekim’de İstanbul’da Almanya, Fransa, Türkiye ve Rusya en üst temsiliyet seviyesinde (devlet/hükümet başkanları) Suriye sorununun çözümüne “katkı” sunmak için bir araya geliyorlar. Suriye sorununun çözümüne katkı için şimdiye kadar sayısız toplantılar, zirveler düzenlenmiş, onlarca devlet bu toplantılara katılmış, ama bir sonuç alınamamıştı. “Sol” basında çıkan değerlendirmelerde bu son zirve de sonuç alınamayan toplantılardan birisi olarak görülüyor.

Toplantı sonrası yapılan basın açıklamasında “Farklı yaklaşımlarımız olsa da mutabakat sağlayıp bir bildirge yayımlayabildik” formülasyonuyla durumu en iyi izah eden A. Merkel olmuştur. O basın açıklamasında dillendirilen görüşleri ekte veriyoruz (1).

Bu dört devlet ve hükümet başkanının açıklamalardan hareketle, isterseniz, konuyu biraz derinleştirerek, bir parça tarihe de dalarak birkaç ciltlik bir çalışma çıkartabilirsiniz veya da sorunu birkaç makale ile de sınırlı tutabilirsiniz. Ama boşuna zaman harcamış olursunuz. Merkel’in formüle ettiği “Farklı yaklaşımlarımız olsa da mutabakat sağlayıp bir bildirge yayımlayabildik” lafının burjuva reel politika açısından bir anlamı var. O formülasyonu deştiğimiz zaman karşımıza çok rekabet merkezli bir dünya, güçler dengesinin değiştiği -abarttığımı sanıyorsanız- değişiyor olduğu bir dünya çıkmaktadır.

Bu perspektif açısından baktığımızda diktatör Erdoğan’ın inisiyatifiyle düzenlenen bu toplantıya bu dört ülkenin neden katıldığı da anlaşılır. Ana hatlarıyla:

Rusya açısından:

1- ABD’nin baskısı sonucunda su yüzüne çıkan ABD-AB arasındaki çelişkilerden yararlanmak, Rusya’ya karşı ABD ambargosunu, baskısını AB’nin belirleyici üyeleri olan Almanya ve Fransa ile ortak hareket ederek etkisizleştirmeye çalışmak.

2-Suriye ve Ortadoğu sorunlarında tek başına ABD ile karşı karşıya kalmamak veya Almanya ve Fransa’nın Suriye ve Ortadoğu’da ABD inisiyatifi dışında hareket edebilmeleri fırsatını onlara sağlamak.

3-Astana sürecine AB’yi de katmanın zeminini hazırlamak ve Suriye sorunu uluslararası diplomasisinde Almanya ve Fransa, bütününde de Avrupa ile ortak hareket edebilmek.

Rusya, ABD tarafından “itilmiş ile kakılmış”ları topladı. Bunların arasında başta Türkiye olmak üzere AB de var.

Almanya ve Fransa açısından:

1- Almanya ilk defa böyle bir toplantıya katılıyor. Üstelik bir de diktatör Erdoğan’ın isteğiyle.

2--AB ve AB içinde Almanya ve Fransa şimdiye kadar Suriye ve Ortadoğu sorunlarına yabancı bırakıldılar. Fransa’nın durumu biraz değiştik de olsa bir bütün olarak AB şimdiye kadar bölge sorununda adeta dışlandı, “uzaktan gazel okuyor” durumuna düşürüldü. Bu dörtlü zirve ile bu iki ülke, dolayısıyla bu iki ülke kontrolünde AB, Suriye sorunu üzerine uluslararası diplomaside daha aktif rol oynama olanağına sahip olmalarının yolu açıldı veya açılmış yol genişletildi.

3-Özellikle Alman emperyalizmi, Türkiye’nin ekonomik krizde olmasını kendi ekonomisi açısından zararlı görmektedir. Bu nedenle ekonomisi krizde olmayan bir Türkiye istemektedir. Bunun ötesindeAlman sermayesi, ekonomisi krizde olan bir Türkiye’den de yararlanmak istiyor.

4- AB ile Türkiye arasındaki ilişkilerin yeniden canlandırılmasının zemini güçlendirilmiştir. Her iki taraf da bundan bir AB üyeliği sürecinin çıkmayacağını biliyor. Türkiye açısından bu ilişki bir taraftan ekonominin seyrini olumlu etkilerken, diğer taraftan ABD’nin ekonomik baskıları karşısında AB bir dayanak olmaktadır. AB de ABD-Türkiye çelişkilerinden bölge sorunlarına Türkiye üzerinden müdahil olma imkanı buluyor.

Türkiye açısından:

1-Diktatör Erdoğan Suriye’nin geleceğinin tartışıldığı bir toplantıyı örgütlüyor. Katılımcılar da dünyanın en önemli ülkelerinden üçü: Rusya, Almanya ve Fransa; yani Rusya ve AB. Bu zirvede ABD dışlanıyor. İsterseniz buna Putin’in “fişeklemesi” de diyebilirsiniz. Sonuç değişmez. Rusya, ABD’den, NATO’dan uzaklaşan, ABD ile çelişkileri derinleşen bir Türkiye’ye kendi çıkarları açısından ihtiyaç duymaktadır.

Rusya, ABD ile kendisi arasındaki rekabette Türkiye’ye ihtiyaç duymasaydı ve Almanya+Fransa temsiliyetinde AB, Suriyeli göçmen tehdidi altında olmasaydı, Erdoğan’ın bu inisiyatifini kabul ederler miyi? Kabul etmeleri için neden olmazdı ve dolayısıyla böyle bir toplantı da gerçekleşmezdi. Ama gördüğümüz gibi sınıf düşmanımız Erdoğan, bu dünya güçlerini bir araya getirecek güce sahip!

2-Suriye sorununda Türkiye, Rusya ile ilişkilerini, mutabık kaldığı konuları derinleştirerek sürdürüyor ve yeni mutabık kalabilecek konuları gündeme getiriyor.

3-Almanya, son bir-iki yıl içinde en üst düzeyde temsiliyetle Türkiye’yi en sık ziyaret eden ülkelerin başında gelir. Bilindiği gibi, Merkel’in çok sık Türkiye ziyaretinin esas nedeni Suriye savaşı kaynaklı göçmen sorunudur. Diktatör Erdoğan’ın sınırları açma tehdidi, AB’yi bu hallere düşürmüştür. Suriye’den, son olarak İdilib’den Türkiye’ye göçmen gelmesin, Türkiye de artan göçmen sayısından dolayı sınırları açmasın diyen AB, özellikle de Almanya, Erdoğan’ın her dediğini reddedecek durumda değildir.

4- İstanbul’da gerçekleştirilen bu zirvenin en önemli nedenlerinden ve sonuçlarından birisi de ekonomi bağlantılı olanıdır; ekonomisi krizde, ABD’nin ekonomik ambargo tehdidi altında olan ve döviz sorunu yaşayan Türkiye ve Erdoğan açısından bu zirve olumlu bir rol oynamıştır. Tabii ki, bu rol ortak açıklamada yer almamıştır, ama zirvenin Erdoğan açısından en önemli sonuçlarından birisidir.

5-Dörtlü zirve öncesinde Alman Ekonomi ve Enerji Bakanı Peter Altmaier eşliğinden Türkiye’ye “çıkartma yapan” Alman sermayesi, sadece bir rüzgar olarak kalsa da, kalmayacağı da açık, Türkiye’de döviz sorunu ve ekonomik krizin seyri bakımından önemli bir olumlu rol oynamıştır.

6-İdlib mutabakatı; Rusya, Türkiye ve İran arasında varılan anlaşmaya göre Rusya’nın Türkiye İdlib’de üstlendiği sorumluluğu yerine getiriyor türünden olumlu açıklamaları, işi biraz da ağırdan alan Türkiye’nin Suriye politikasına yaramaktadır.

7- “Fırat’ın doğusu” bağlamından diktatör Erdoğan basın açıklamasında “Terörle mücadele kisvesi altında sahada yeni emrivakilerin dayatılmasını asla kabul etmeyeceğiz. Fırat’ın doğusunda tehditleri bertaraf etmeyi sürdüreceğiz” derken başta Putin olmak üzere diğer katılımcılardan hiç ses çıkmaması Erdoğan’ı onaylamaktan başka bir anlam taşımaz. Nitekim hemen sonrasında Kobane bölgesi top atışına tutulmuştur. Yine ne Rusya’dan ne de ABD’den ses çıkmıştır.

Katılımcı diğer ülkeler açısından bu zirvenin somut sonuçları ne olmuştur, bunu henüz görmedik. Ama sınıf düşmanı kabul edipte ona karşı mücadeleyi küçümsemenin ötesine götüremeyenler için bu zirvenin daha şimdiden bazı somut sonuçlarını göstermekte yarar var.

Doların TL karşısında değeri 14 Ağustos 2018’de 6,9822’den 31 Ekim 2018 itibariyle 5,4893’e düştüyse bunu, hükümetin krize karşı mücadele anlayışıyla açıklayamayız. (Tabii doların TL karşısındaki değer kazanımı veya kaybı anlık olduğundan dolayı, yukarıdaki veriler de gün içindeki anlık verilerdir).

Diktatör Erdoğan “Fırat’ın doğusu”na saldıracağını uzun bir zamandan beri açıklıyor. “Fırat'ın doğusu”nu aynen Afrin ve Cerablus-El Bab hattı gibi bir ulusal güvenlik sorunu olarak görüyor. Açıklamaları yeni değil, ama son dönemdeki açıklamaları retorik olmaktan çıkmıştır. Şöyle:

1 Ekim’de diktatör Erdoğan, Meclis’te yeni yasama yılının açılış konuşmasında “Bundan sonraki hedefimiz Münbiç ve Fırat’ın doğusunun terör örgütlerinden temizlenmesidir. En kısa zamanda bunu da sağlayacağız” dedi.

14 Ekim’de Kobane-Tel Abyad hattına askeri sevkıyata hız verildi.

17 Ekim’de Akçakale kampı boşaltıldı.

26 Ekim’de diktatör Erdoğan “Afrin’i özgürleştirdiğimiz gibi, inşallah Münbiç’i de, Ayn el-Arab’ı da, Tel Abyad’ı da, Suriye’nin kuzeyindeki diğer toprakları da bölücü örgütün zulmünden kurtaracağız” tehdidini yineledi.

27 Ekim’de dörtlü zirvede Erdoğan “Fırat’ın batısında olduğu gibi doğusunda da milli güvenliğimize yönelik tehditleri kaynağında bertaraf etmeyi sürdüreceğiz” dedi.

28 Ekim’de İçişleri Bakanı S. Soylu, Tel Abyad sınırına gitti ve buradaki sınır karakollarında askeri yetkililerle temaslarda bulundu.

28 Ekim’de TSK, Kobane’ye top atışlarını başlattı. Kobane’nin batısındaki Zor Mağar köyü ve çevresini obüslerle vurdu.

29 Ekim’de ÖSO komutanları “Tel Abyad, Kobane ve Münbiç’e eşzamanlı operasyon yapılacak”açıklaması yaptılar.

30 Ekim’de AKP’nin TBMM Grup Toplantısında Erdoğan "Bu konuyla ilgili hazırlıklarımızı, planlarımızı, programlarımızı tamamladık. Hatta geçtiğimiz günlerde terör örgütüne yönelik fiili müdahalelerimizi de başlattık. Yakında daha kapsamlı ve etkili operasyonlarla terör örgütünün tepesine tepesine bineceğiz." açıklamasını yaptı.

Rusya da, ABD de sessiz. Kim bilir, belki de Erdoğan’dan korkuyorlar! Belki de Türkiye ABD ve Rusya ayarında güçlü bir süper güç olduğundan dolayı ABD ve Rusya ses çıkartmıyor!
Erdoğan’dan korkmadıklarına ve Türkiye de ABD ve Rusya ayarında emperyalist ülke olmadığına göre ve faşist diktatör her iki emperyalist güç arasında gidip gelen bir uşak olduğuna göre bu cüreti nereden alıyor? Bu uşağa bu cüreti kim, niçin veriyor?

Bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa oda şudur:

Türk burjuvazisi jeostratejik konumundan ve bu konumundan dolayı hem ABD hem de Rusya için vazgeçilmezdir; jeopolitika oluşturma yeteneği olan bu her iki emperyalist ülke, Türkiye’nin bu konumundan birbirlerinin aleyhine yararlanmak istiyor. Türkiye de, herhangi bir sömürge ülke olmaktan, emperyalist ülkelerin her dediğini eskisi gibi kabullenmekten çok uzaklaşmış bir ülke konumundadır ve her iki emperyalist ülke arasındaki çelişkilerden yararlanıyor. (İstiyorsanız bunu, bir ABD’ye koşuyor, bir Rusya’ya koşuyor diye de tanımlayabilirsiniz.) Ama genel anlamda “sol” bunlarla uğraşmıyor. Kafasına koyduğu köhnemiş düşünceyi terk etmiyor; Erdoğan uşak, her gelen kullanıyor. Yapamaz, her şey bağırıp çağırmakla kalır. Gidemez. Gitse de bataklığa saplanır, çıkamaz, ABD ve Rusya asla izin vermez vs. Orada mücadele edenler var. Bunlara diyeceğimiz bir şey yok. Ama bazı “sol”lar, yazın serin odada, kışın sıcak odada ahkam kesiyor, bir taş da ben atayım demiyorlar. Attıkları taş en fazlasıyla uşak, giremez, izin vermezler, Putin azarladı türünden söylemlerden ibaret. Ama o diktatör, ABD ile Rusya, ABD-AB (Almanya, Fransa) arasındaki çelişkilerden yararlanarak fiili adımlar atmakla meşgul. 

Cerablus’a gireceğim, El Bab’a kadar gideceğim, işgal edeceğim derken, ABD ve Rusya’ya güvenerek “hiçbir şey yapamaz” diyenlerimizin sayısı hiç de az değildi. Aynı durum Afrin için de geçerli. Afrin’e gireceğim dediğinde aynı aymazlığı sergileyenler oldu. Münbiç için de aynı aymazlık devam ediyor. Şimdi “Fırat’ın doğusu”na gireceğim diyor. Gider mi, gidemez mi göreceğiz.

Zirvenin içeriğine ilişkin olarak ortak açıklama fazla bir şey söylemiyor; alınan ortak kararlardan fazla bir şey çıkmayacaktır diyebiliriz, hatta zirveyi bir kandırmaca olarak da görebiliriz. Ama zirve üzerinden katılımcılar hem birbirlerine mesaj verirken hem de katılmayanlara, öncelikle de ABD’ye mesaj vermiş oluyorlar. Zirvenin esas amacı buydu.

Bu dört ülke, Kürt ulusunu hiçe sayarak bir araya geliyor ve söz konusu ortak kararları alıyor. Aslında bu zirve, emperyalist ülkeler ve emperyalistleşen Türkiye arasında bir pazarlık zirvesiydi. Bu pazarlıkta ABD’nin yalnızlaştırılması, etkisinin azaltılması, mümkünse kırılması; işte bunlar zirvenin esas amacıydı. Aslında bu dörtlü zirve, ABD’nin Suriye eksenli yedi ülkeden (ABD, Mısır, Suudi Arabistan, İngiltere, Ürdün, Almanya, Fransa) oluşan “küçük” grubuyla diktatör Erdoğan’ın tanımladığı dört ülkeden (Türkiye, Rusya, Almanya, Fransa) “daha küçük” grubu arasında bir rekabet göstergesiydi, Suriye sahasında emperyalistler arası rekabette güçler dengesinde bir değişim ifadesiydi. Ne de olsa “küçük” gruptan iki ülke “daha küçük” gruba transfer olmuştu.

Bu pazarlığın içinde faşist diktatörlüğün Rojava’ya saldırması da vardı. Orada bir devrim boğulmak isteniyor ve bu zirveye katılan Almanya, Fransa ve Rusya buna göz yumuyor. Belki de Rojova deviminin boğulması, ABD’nin Rojava’dan çıkacağı anlamına gelir diye düşünüyorlardır. Diktatör Erdoğan, “ulusal güvenliğimizi tehdit eden” Rojava’yı “yok edeceğiz” derken bunu sessizce dinleyenler ve itiraz etmeyenler Putin, Merkel ve Macron’dan başkası değildi.

Zirve sonrası açıklanan bildiride bu dört ülke; Türkiye, Rusya, Almanya ve Fransa, diğer şeylerin yanı sıra Suriye’de “terörizme, teröristlere karşı mücadelede” dikkati çeken bir ayrım ve dolayısıyla bir vurgulama yaparak şu kararı alıyor:

1-“BM Güvenlik Konseyi tarafından terörist olarak tanımlanan DEAŞ, Nusra Cephesi ile El Kaideveya DEAŞ'la bağlantılı tüm diğer bireyler, gruplar, teşebbüsler, oluşumlar ve diğer teröristgrupların tamamen ortadan kaldırılması amacıyla terörle mücadelede kararlılıklarını teyit etmişlerdir”.

Diktatör Erdoğan, ben de DEAŞ, Nusra Cephesi ile El Kaide’ye karşı mücadele ediyorum diyor.

2-Bu dört ülke, “Suriye'nin egemenliği ve toprak bütünlüğü ile komşu ülkelerin ulusal güvenliğine zarar vermeyi amaçlayan ayrılıkçı gündemleri reddetme kararlılıklarını ifade etmişlerdir”.

Faşist diktatörlük açısından bildirinin belki de en önemli noktası budur. Burada doğrudan kast edilen PYD’dir, SDG’dir, Rojava devrimidir. Bunu imzalayanlar da, Türkiye’nin yanı sıra Rusya’dır, Almanya’dır, Fransa’dır. Kürtleri çok “seven” Rusya, Almanya ve Fransa, Türk burjuvazisinin savaş konsepti olan ulusal güvenlik politikasını destekleyen bir karara imza atıyorlar.

3-“Türkiye Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu tarafından 17 Eylül 2018 tarihinde Soçi'de imzalanan İdlip Gerginliği Azaltma Bölgesindeki Durumun İstikrarlaştırılmasına İlişkin Muhtıra'yı memnuniyetle karşılamışlardır. Ağır silahların ve radikal grupların Muhtıra uyarınca tesis edilen silahtan arındırılmış bölgeden çekilmesinde sağlanan ilerlemeyi takdir etmişlerdir".

Rusya, Türkiye’nin İdlib mutabakatı doğrultusunda attığı adımlardan memnun olduğunu söylüyor ve Almanya ve Fransa’nın da bundan memnun olduğunu anlıyoruz. Ama bizdeki bazı Putinciler bundan hiç memnun değiller; Putin memnun, ama Putinciler memnun değiller!

Rojava konusunda Rusya’nın tavrında belli bir değişimin olduğunun işaretleri veriliyor:
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, 12 Ekim’de Fransa’da bir tv. söyleşisinde, "ABD, Suriye'de 'Kürdistan' projesiyle tehlikeli bir oyun oynuyor", "ABD bu topraklarda müttefiki olan Kürtleri orada bir yarı devlet kurmak için kullanıyor. ABD yasa dışı bir şekilde yarı devlet kurma çabasına girişti" açıklamasını yapmıştı . Bundan birkaç gün sonra, 17 Ekim’de Rusya Dışişleri Sözcüsü M. Zaharova da ABD'nin, Kürt müttefikleriyle Suriye'nin kuzeydoğusunda "devlet benzeri" bir yapı kurmaya çalıştığını,"Rusya’nın bu girişimlerden ötürü endişe duyuyor" olduğunu açıklamıştı.

“Fırat’ın doğusu”na giden yol biraz da Efrin’e giden yola benziyor. Türkiye, Rusya ile anlaşmışa benziyor ve son dönemlerde, Kaşıkçı olayı da dahil kendi lehine esen rüzgarı arkasına alarak ABD’yi sessiz bırakıp “Fırat’ın doğusu”na saldırmayı planlamış olabilir. Ama oranın boş olmadığını da herhalde biliyordur. Rojava devrimini her koşul altında savunacaklarını açıklayanlar var. Örneğin bunlardan birisi Marksist Leninist Komünistler. Konuya ilişkin açıklamalarında şöyle diyorlar: "Faşist Türk devleti ve onun kanlı çetelerinin tüm saldırganlıklarına rağmen, Rojava devrimi kendini her koşulda savunacak ve yeni direnişlerle Kobanê’nin ayak izlerini takip edecektir. Kobanê direniş ruhuyla düşmanın ve işgalcilerin bütün saldırılarını püskürtecek planlarını boşa çıkartacaktır. Devrimin özgür insanları, yarattığımız bu büyük insanlık değerlerine uzanan her türlü sömürgeci eli kıracaktır. Faşizm yenilecek, direnen halklar kazanacaktır!"

Önümüzde bir tecrübe var: Dün Efrin için yeşil ışık yakanların ve susanların bugün “Fırat’ın doğusu” için de yeşil ışık yakabilecekleri ve susabilecekleri düşünülmelidir.

Aynı şekilde, faşist diktatörlüğün oluşturduğu yeni ulusal güvenlik konsepti ciddiye alınmalıdır(2). ABD, Rusya izin vermezle, Erdoğan bağırıyor-çağırıyorla, giremez, gidemez, bataklığa saplanırla açıklanamayacak kadar önemli ve vahim sonuçları olabilecek bir durumla karşı karşıya olduğumuzu unutma lüksümüz yoktur. Bu konsept, Türk burjuvazisinin, Erdoğan'ın, savaş, yayılma, sömürgecilik konseptidir, Kürt ulusal mücadelesini tasfiye etme konseptidir.

*
Ekler:
1)
Erdoğan’ın konuşmasında öne çıkanlar şöyle: 1-Toplantımızın ve aldığımız kararların Suriyeli kardeşlerimize hayırlı olmasını diliyorum. Bu süreçte özellikle ana önceliğimiz akan kanın bir an önde durdurulması hedefimiz var. Uluslararası toplum meseleyi tam olarak sahiplenmediğinden sorun çözülemedi. Artık bu kayıtsızlığa bir son verilmesi gerekiyor. İnisiyatif alınmadığı sürece Suriye’deki kriz daha da kötüye gidecektir. 2-Bugün Fransa ve Almanya’nın da katılımıyla Astana’da yakalanan sinerjinin daha ileri taşınabileceğini gördük. Astana formatında düzenlenen işbirliği uluslararası topluma örnek olmuştur. 3-Bugün Suriye’nin toprak bütünlüğü konusunda inancımızı teyit ettik. 4-İdlip mutabakatına bağlılığımızı teyit ettik. İdlip’deki olumlu ilerlemeden memnuniyetimizi dile getirdik. 5-Anayasa komitesinin kuruluş sürecinin, yılsonunda tamamlanması konusunu ele aldık. 6-Terör örgütlerini kaynağında bertaraf etme konusunu ele aldık. 7-Terörle mücadele kisvesi altında sahada yeni emrivakilerin dayatılmasını asla kabul etmeyeceğiz. Fırat’ın doğusunda tehditleri bertaraf etmeyi sürdüreceğiz. 8-Suriyeli mültecilerin geri dönüş meselesini de ele aldık. Bunun beş güdüm halinde yapılması gerektiğinde karar kıldık. 9-(Suriyeli sığınmacılara yardım) Adil yük paylaşımı hususunda AB’nin taahhütlerinin yerine getirilmesini beklediğimizi hatırlatmak isterim. 10-Suriyeli mülteciler için harcadığımız 33 milyar dolar Türkiye’nin fedakarlığını açıkça göstermektedir. 11-Herkesin Suriye trajedisini sonlandırmak için mücadele etmesi gerekiyor. 12-Gerek sahadaki durumun iyileştirilmesi gerek siyasi çözümün sağlanması için kararlı mesaj verildi. 13-“Aşırı radikal güçler Türkiye’nin kontrolü altında”.

Putin’in konuşmasında öne çıkanlar şöyle:
1-İstanbul’da yapılan Suriye zirvesi yapıcı bir atmosferde gerçekleşti, ciddi bir çalışma yapıldı. Türkiye yönetimine teşekkür etmek istiyorum. 2-Liderlerle ayrı ayrı ikili görüşmeler yaptık. Suriye’de durumun normalleştirilmesi için 4 ülke çalışmaya devam edecek. İstanbul’da Macron’la ayrı bir görüşme yapacağız. 3-Barış ve istikrar sadece diplomatik yollarla mümkün. Rusya Almanya Türkiye ve Fransa Suriye’de çözümün sadece siyasi ve diplomatik yollardan çözülebileceği konusunda hemfikir. 4-Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygı duyulmalı. Suriye’dekiler kendi kaderlerini kendileri tayin etmeli. 5-Suriye’deki şiddet oranı ciddi şekilde azaltıldı ancak radikal unsurların temizlenmesi gerekiyor. Savaş tecrübesi edinen bu caniler, ülkelerimizde aşırıcı ideolojilerini aşılayabilir, bu kabul edilemez. 6-Radikal unsurlar İdlip bölgesinde silahlı saldırılarda bulunacaksa, Rusya Suriye yönetimine kararlı bir şekilde yardımcı olacaktır. 7-Türkiye’nin bir an önce İdlip’deki silahsız bölgeden muhaliflerin çekilmesini sağlamasını bekliyoruz. Türkiye’nin bu yönde elinden gelen çabayı gösterdiğini görüyoruz. 8-Suriye anayasa komitesinin çalışmasının başlatılması gerekiyor, bu alandaki reform oluştu. 9-Mültecilerle ilgili uluslararası konferans öneriyoruz. 10-Rusya provokasyonlar olması durumunda İdlip’deki terör tehdidinin yok edilmesi konusunda Şam’a yardım etme hakkını saklı tutuyor. 11-Suriye’de diyalog sorunu İran olmadan çözülemez, anayasa komitesinin oluşturulması sürecinde Tahran ile müzakereler gerekli. 12-Rusya ve Türkiye, zirve sırasında Fransa ve Almanya’ya Suriyeli sığınmacıların sorunlarının çözümü ile ilgili uluslararası konferans düzenlemesi önerisinde bulundu.

Merkel’in konuşmasında öne çıkanlar şöyle: 1-Farklı yaklaşımlarımız olsa da mutabakat sağlayıp bir bildirge yayımlayabildik. 2-Sadece askeri değil siyasi çözüm de bulunmalı. 3-BM zemini kapsamında bir çözüm bulmalıyız. 4-İdlip’de ateşkesin devamı için elimizden geleni yapmaya hazırız. 5-Anayasa komitesi oluşumu ve seçimlerin yapılması gerekmektedir. 6-İnsanların geriye dönebilmesi için siyasi çözüm gereklidir.

Macron’un konuşmasında öne çıkanlar şöyle: 1-Sinagog saldırısından dolayı Amerikan halkına taziyelerimi belirtmek istiyorum. Amerikan halkının yanındayız. 2-Suriye’de iki ayrı savaş yürütülüyor. Biri terörle mücadele, diğeri rejim ve muhalifleri arasındaki savaş. 3-Suriye halkı, geleceği hakkında söz sahibi olmalı. 4-Türkiye’nin çabalarını takdirle karşılıyoruz” (Bu derlemeyi 27 Ekim 2018 tarihli , Sendika.Org’dan aldık).

2)-Darbe Karakterli “Renkli Devrim” Girişimi ve Sonrası (I), 2 Eylül 2016,ibrahimokcuoglu.blogspot.com

-Ortadoğu'da “İt Dalaşı” ve Türk Burjuvazisinin Durumu (Darbe Karakterli “Renkli Devrim” Girişimi ve Sonrası – II),13 Ekim 2016, ibrahimokcuoglu.blogspot.com

-Musul “Seferi” ve Türk Burjuvazisinin Durumu (Darbe Karakterli “Renkli Devrim” Girişimi ve Sonrası – III), 12 Kasım 2016, ibrahimokcuoglu.blogspot.com

-Ulusal Güvenlik Politikası ve Türk Burjuvazisinin Durumu (Darbe Karakterli “Renkli Devrim” Girişimi ve Sonrası – IV),30 Aralık 2016, ibrahimokcuoglu.blogspot.com

-Emperyalistleşen Türkiye ve Türk Burjuvazisinin Durumu
(Darbe Karakterli “Renkli Devrim” Girişimi ve Sonrası – V - son makale) 14 Mart 2017,ibrahimokcuoglu.blogspot.com