Cuma, Eylül 07, 2018

Kürt Ulusu Kendi kaderini Tayin hakkı Üzerine

H.Yeşil
Kürt ulusu uluslaşma sürecinin -kapitalizmin gelişmesinin batı A vrpa ülkeleri ile karşılaştırıldığında Osmanlı Devleti'nde­ki geç gelişmesi sonucu- henüz başlarında iken, Kürdistan emperyalist işgale karşı savaşın başını çeken Kemalist Türk Hü­kümeti'nin İngiliz-Fransız emperyalistleri ve İran gericileri ile anlaşması sonucu dört parçaya bölündü. (Daha doğrusu daha önceki Osmanlı/ve İran devlet sınırları içindeki, bölgesi} olarak oldukça geniş bir özerkliği de içeren ikiye bölünmüşlük, Lozan Antlaşması sonucu dörde -İraıı/Türkiye/Irak/Suriye- bölün­müşlüğe dönüştü.) Kürdistan'ın bölünmesi, aynı zamanda henüz uluslaşma sürecinin başlarında bulunan bir ulusun, Kürt ulu­sunun parçalanması anlamına geliyordu. Bu noktadan itibaren Kürt ulusunun birleşik bir ulus olarak toprak birliği emperyalist zorla ortadan kaldırılmıştı. Bu noktadan itibaren artık tüm Kürt ulusu için iktisadi yaşantı birliği de söz konusu değildir. Parça­lanmış Kürt ulusunun her parçası, üzerinde yaşadığı Kürdistan toprağı hangi devletin sınırları içinde kaldı ise, o esas olarak o devletin iktisadi yaşantı birliğinin bir parçasıdır. Her parçalan­mış ulusta olduğu gibi,
Kürt ulusunda da parçaların artık bir ulustan sözedilemeyecek seviyede farklılaşması yolu ile yeni ulusların oluşması; ya da belli parçalardaki Kürt ulusunun gide­rek asimile olması vb. teorik olasılık olarak vardı. Ve her parça­daki ezen ulusun hakim sınıfları, "Kürt sorununu" Kürt ulusu­nu yok ederek veya asimile ederek "çözmek" için ellerinden ge­len her şeyi yaptılar. Fakat gelişmelerin açıkça gösterdiği gibi, ne değişik parçalardaki farklılaşma bir Kürt ulusu ve onun par­çaları yerine değişik uluslardan söz edilmesini haklı kılacak se­viyede bir farklılaşma oldu; ne de katliamlar, kıyımlar ve asi­milasyon çabaları Kürt ulusunu ortadan kaldırabildi. Tersine kapitalizmin gelişmesine paralel olarak tek tek parçalarda uluslaş­ma süreci hızlanarak sürdü ve tek tek parçalarda bir ulusun, Kürt ulusunun parçalan olma; bir ülkenin, Kürdistan'ın parça­lan olma bilinci -özellikle son on yıllar içinde- gelişti. Kür­distan'ın ve Kürt ulusunun --emperyalist savaş sonucunda­parçalanmış bir ülke ve parçalanmış bir ulus olduğu ve Kürt ulusunun her parçada, parçalanmış bir ulusun parçalan olarak varlığını sürdürdüğü, tüm katliamlara ve asimilasyon çabalarına rağmen varlığını sürdürdüğü olgudur. Bunlar olgu olduğuna gö­re, Kürt ulusu parçalanmış bir ulus olarak varlığını sürdürdüğü­ne göre, Kürt ulusunun ve Kürdistan'ın yeniden birleştirilmesi­nin objektif temeli olduğu açıktır. 

Bütün Kürt milliyetçisi örgütlerin temel program maddesi "bağımsız, demokratik birleşik Kürdistan"dır. Kürdistan'ın bir­leştirilmesi, Kürt ulusunun birleştirilmesi, bu anlamda birleşik Kürdistan biz Türkiye/Kuzey Kürdistanh komünistler için bu­gün temel program maddesi değildir, olamaz. Bizim devrimi­miz, şu anda Kürdistan açısından ele alındığında, Kürdistan'ın Türkiye Cumhuriyeti sınırlan içinde olan kesimin, Kuzey Kür­distan'ın işçi sınıfı önderliğindeki demokratik halk devriminin zaferi ile kurtarılması, özgürleştirilmesi, Kuzey Kürdistan'da Kürt ulusunun ayrılma hakkını özgürce kullanacağı şartların ya­ratılması asgari programına sahiptir. Biz Kuzey Kürdistan'ın Özgür Sovyetlik Cumhuriyetler Birliği'nde en geniş bölgesel özerkliğe sahip bir Birlik Cumhuriyeti olarak yer almasından yanayız. Fakat açıktır ki, böyle bir birlik içinde yer alıp almama karar verme hakkı ve yetkisi Kürt ulusunun kendisinindir. "Kendi yazgısını kendisi özgürce belirleme" ön şartlarına kavu­şan Kürt ulusu, özgür halkların özgür Türkiye/Kuzey Kürdis­tan'ında birleşik bir devlet içinde mi yaşayacağına, yoksa ayrı­lıp ayn devlet olarak mı yaşayacağına vb. kendisi karar vere­cektir. Bu bağlamda "bağımsız, demokratik, birleşik Kürdistan" hedefine nasıl varılabileceği sorunu ortaya çıkmaktadır. Bağımsız, demokratik, birleşik Kürdistan hedefine, -eğer gerçek an­lamda bağımsızlık ve demokratiklik kastediliyorsa ve bu iki özellik 'birleşme' ile eşdeğerli özellikler olarak kavranıyorsa­varmak, bugün Kürdistan'ın bölünmüş olduğu devletler -yani İran, Türkiye, Irak, Suriye- işçi sınıfı önderliğinde demokratik devrimlerle yıkılmadan gerçekleşemez. Emperyalizm şartların­da, burjuvazinin önderliğinde ancak emperyalizmle uzlaşma, anlaşma temelinde kurulması mümkün olan "Birleşik Kürdis­tan"ın demokratik ve bağımsız olması mümkün değildir. O hal­de Kürdistan'ın birleştirilmesi sorunu, komünistler açısından Kürdistan'ın parçalanmış olduğu devletlerde iktidarı işçi sınıfı öndeliğinde devrimlerle yıkma sorunu ve Kürt ulusunun kendi yazgısını özgürce belirleyeceği şartlan yaratma sorunudur. Bir­lik sorunu, tek tek devletlerde devrim sorununa bağlı olarak ele alınmak zorundadır. Çıkış noktası ve bugünkü programın mad­delerinden biri değildir. Fakat onun komünistlerin program maddelerinden biri olmaması, birlik sorununun olmadığı, bu­nun "tarihin akışı dışında kalmış bir sorun olduğu", "objektif te­meli olmadığı" vb. vb. anlamına gelmez. "Birleşik Kürdistan" talebi, emperyalizmin Kürdistan'ı bölmüş olması olgusuna karşı demokratik bir öze de sahip olan, objektif temeli olan, haklı olan bir taleptir. Komünistler açısından bu talebin bugün prog­ram maddelerinden biri olmaması, onun demokratik bir özü olmadığı vb. anlamına gelmiyor. Yalnızca böyle bir talebi de gerçekleştirmek için ön şartların yaratılmasının gerektiğini ve bugün esas meselenin bu olduğunu söylüyoruz. 

Açıktır ki, Kürdistan'ın parçalanmasından bu yana geçen 70 yıllık zamanın oldukça uzun bir süre olduğu, bu kadar süre için­de parçalanmış bir ulusun ayn ayn uluslara doğru gelişmesinin mümkün olduğu, Kürt ulusunun parçalandığı sırada uluslaşma­sının henüz oldukça erken bir aşamasında olduğu da göz önün­de bulundurulduğunda, bu olasılığın daha da yükseldiği söyle­nebilir. Bu noktada da, Kürt ulusunun komşu ulusların uluslaşma bağlamında Kürt ulusundan çok daha ileri olmadığı, asimi­lasyon yönünde zor dışında herhangi bir üstünlük ve çekiciliğin söz konusu olmadığı bilince çıkartılmalıdır. 

Stalin ulus tanımlamasını yaptıktan sonra "Ulus sadece tari­hi bir kategori değil, fakat belirli bir çağın, yükselen kapita­lizm çağının bir tarihi kategorisidir' diyor. 

Bu, belli ulusal özelliklere sahip insan topluluklarının ulus haline gelmelerinin tarihi olarak nasıl gerçekleştiği sorusuna ve­rilen bir cevaptır. Yoksa yükselen kapitalizm çağı dışında, yük­selen kapitalizm çağı sonrasında ulus olmadığı, olmayacağı, ulusal hareketin olmadığı, olmayacağı vb. anlamında değil. Sta­lin kendisi bu tespitinin içeriğini şöyle dolduruyor: "Feodaliz­min tasfiye ve kapitalizmin gelişme süreci, aynı zamanda insan­ların uluslar biçiminde birleşme sürecidir." 

Bu açıktır ki, feodalizmin tasfiyesi-kapitalizmin gelişmesini erken yaşayan toplulukların, diğerlerine oranla erken uluslaştı­ğı anlamına gelir. Tarihi olarak Batı Avrupa kapitalizmin en er­ken geliştiği, buna bağlı olarak da uluslaşmanın en erken oldu­ğu alandır. Bu alanda uluslaşma kural olarak ulusların kendi ulusal devletlerini oluşturması şeklinde oldu. (Kural dışı: İrlan­da, ve Bask ülkesi.) Kapitalizmin batıya göre geç geliştiği Doğu Avrupa ülkelerinde ise "ulusal devletler yerine, çok uluslu dev­letler", en gelişmiş olan ulusun kendi ulusal hegemonyasını di­ğer milliyetlere dayattığı devletler ortaya çıktı. Yükselen kapita­lizm çağında bu çok uluslu devletlerde uyanan ve ulusal hakla­rını talep edenler, karşılarında hakim ulusun devletini buldular. 

Stalin, bu tip devletlerde -emperyalizm dönemi öncesinde gelişen- ulusal hareketler için şu tespitleri yapıyor:
"Mücadele bir bütün olarak alınan uluslar arasında değil, egemen ulusların ve geri itilmiş ulusların hakim sınıftan arasın­da değil, egemen ulusların ve geri itilmiş ulusların hakim sınıf­tan arasında başladı ve alevlendi ...
Burjuvazi başrolü oynayan aktördür .. . Burjuvazi için temel sorun pazardır .. .
YÜKSELEN KAPiTALiZM ŞARTLARINDA ULUSAL MÜCA­DELE BURJUVA SINIFLAR ARASINDA BiR MÜCADELE OL­ur; V AÇIKLIK KAZANMAKTADIR. Bazen burjuvazi pro­letaryayı ulusal harekete katmayı başarır ve bu durumda ulusal mücadele dışardan bakıldığında "tüm halkın mücadelesi" imiş gibi gözükür. Fakat yalnız dışardan bakıldığında. ÖZÜNDE iSE DAiMA, ESAS OLARAK BURJUVAZiNiN YARARINA VE ONUN RIZA GÖSTERDIGI BiR BURJUVA MÜCADELESi OLARAK KALIR." (BHBY) (age., s. 26, 27, 30.)

Bu tespitlerin çıkış noktasının "yükselen kapitalizm" şartla­n olduğu önemle bilince çıkartılmak, bu tespitlerin geçerliliği­nin "yükselen kapitalizm şartlarındaki" milli hareketlerle sınırlı olduğu vurgulanmak zorundadır. Burada söylenenlerden genel olarak, içinde yaşanılan çağdan, dönemden bağımsız her zaman milli hareketin özünün burjuvalar arasında pazara hakim olma mücadelesi olduğu sonucunu çıkarmak yanlıştır. 

İ. Kaypakkaya yoldaş "Türkiye'de Milli Mesele" başlıklı yazısında, "Milli baskının amacı nedir?" alt başlıklı bölümde, milli meselenin özünün ne olduğu sorusuna da cevap aramakta ve bu noktada tam da Stalin'in burdaki tespitlerine atıfta buluna­rak: "Stalin yoldaşın ifadesi ile «pazara kim hakim olacaktır?» meselenin özü budur" demektedir. İ. Kaypakkaya yoldaş burada Stalin'in bu yazısının 1913'e ait olduğunu ve buradatartışılanın genel olarak milli sorun değil, milli sorunun genel olarak değiş­mez özü vb. değil, belirli şartlardaki -yükselen kapitalizm şartlarındaki- milli sorunun özü olduğu olgusunu atlamakta, yanlış yapmaktadır. Bu yanlışın değerlendirmesine bir başka bağlamda (Semiç/Stalin tartışması bağlamı) döneceğiz. (i. Kay­pakkaya için bkz. Seçme Yazılar, s. 201.) 

Yükselen kapitalizm şartlarında özü itibariyle "ezen ve ezi­len ulusun hakim sınıflarının pazara hakim olma mücadelesi" olan milli hareket bağlamında bilince çıkartılması gereken en önemli genel sonuç, içinde yaşadığımız çağın "yükselen kapita­lizm çağı" değil, "emperyalizm ve proleter devrimleri çağı" ol­duğu düşüncesi ve buna bağlı olarak da ulusal hareketlere yak­laşımın buna uygun değişiklikleri beraberinde getireceği, getir­diği düşüncesidir. Emperyalizm ve proleter devrimleri öncesin­deki milli hareketler, ulusal devrimler genelde burjuvazinin fe­odalizme karşı hakimiyet mücadelesinin, uluslararası alanda burjuvazinin demokratik devriminin parçaları idiler. Ve soruna burjuvazinin önderliğindeki bu devrimin genel çıkarları açısın­dan yaklaşılmak zorunda idi. Bu dönemde proletarya ve halk yığınları burjuvazinin bayrağı altında toplanmış olsalar ve hare­ket görünürde genel halk hareketi görünümü kazansa bile, hare­ketin burjuva özü değişmiyordu. 

Ama hareketin burjuva özlü olması -bu dönemde de­proletaryanın "milliyetlerin ezilmesi siyasetine karşı mücadele etmesinin gereksiz olduğu", bunun burjuvazinin işi olduğu anla­mına gelmiyordu. Tersine, çıkarı "bütün sınıf yoldaşlarının bir tek enternasyonal orduda birleşmesinde ... hangi ulustan olursa olsun bütün işçilerin manevi güçlerinin tam ve özgür gelişme­sinde olan" proletarya tam da bu nedenle "en kumazından en vahşisine kadar zulüm politikasının tüm biçimlerine karşı" mü­cadele eder. "Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını ilan eder". 

Bu bağlamda belirleyici olan, proletaryanın ulusal harekete katılımının da burjuvaziden bağımsız bir katılım olmasıdır.

Stalin şöyle diyor: 
"Kendi Kaderini tayin hakkı demek, ulusun istediği biçimde ör­gütlenmesi demektir. Ulus özerklik ilkelerine göre yaşamını kur­ma hakkına sahiptir. Ulus, başka uluslarla federatif ilişkilere geçme hakkına sahiptir. Ulus tamamen ayrılma hakkına da sahiptir. Ulus egemendir ve bütün uluslar eşit haklara sahiptir.  
Elbette bu, sosyal demokrasinin, bir ulusun her talebini destek­leyeceği anlamına gelmez. Bir ulus eski düzene dönme hakkına bile sahiptir, fakat bu, sosyal demokrasinin sözkonusu ulusun şu veya bu kurumunun bu tür bir kararını onaylayacağı anlamına gelmez. Proletaryanın çıkarlarını savunan Sosyal-Demokrasinin yükümlülükleri ile, çeşitli sınıflardan bileşen ulusun hakları iki farklı şeydir.  
Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı için mücadelede Sos­yal-Demokrasi'nin hedefi, ulusal baskı poltikasına bir son ver­mek, onu olanaksız kılmak ve böylelikle uluslar arasındaki müca­deleyi ortadan kaldırmak, onu köreltmek ve asgariye indirmektir. Sınıf bilinçli proletaryanın politikasını, ulusal mücadeleyi derin­leştirmek ve körüklemek, ulusal hareketi daha ileri sürmek ve keskinleştirmek için uğraşan burjuvazinin politikasından özünde ayıran şey budur.  
İşte bu yüzden sınıf bilinçli proletarya, burjuvazinin "ulusal" bayrağı altına giremez." (abç .. age., s. 32/33.)

Burada bilince çıkartılması gerekli olan şey, bu dönemde proletaryanın henüz ulusal harekete önderlik etme durumunda olmamasıdır. 
*** 
Stalin 1913'te kaleme aldığı "Marksizm ve Milli Mesele" adlı yapıtında "proletaryanın çıkarları açısından ... bir ulusun kendi kaderini belirleme hakkının nasıl kullanılması gerektiği" sorusuna da cevap arıyor. 

Bu soruya cevap verirken ilk çıkış noktası, bu soruya her tarihi somut şart altında aynı cevabın verilemeyeceği, değişik somut tarihi şartlarda değişik cevapların mümkün olduğu gerçe­ğidir. Değişmeyen ilke, her ulusun kendi kaderini kendisinin özgürce belirleme hakkına, bu bağlamda ayrılma hakkına sahip bulunulan anda proletaryanın çıkarlarına uygun olduğu, her somut durumda somut olarak incelenip tavır takınılması gerekli olan bir sorundur.