Perşembe, Ağustos 30, 2018

YENİ BİR FAZLA ÜRETİM KRİZİNE DOĞRU (V)

İ. Okçuoğlu
28 Ağustos 2018 Salı


VI-EKONOMİK KRİZ TEORİLERİ

1-Burjuva Kriz Teorileri

230'dan fazla kriz nedeni sayıp da gerçeği söyleyememek ancak burjuvaziye özgüdür!
Burjuva kriz teorileri başlığını kullandığımız için, burjuvazinin ekonomik krizler üzerine bütünsellik arz eden bir anlayışının olduğunu ifade ettiğimiz anlaşılmamalıdır. Burjuvazi, her dönem, kapitalizmin o andaki gelişmesine (ekonomik yükselişe-krize) kafa yoran, sorunun nedenlerini açıklamaya çalışan ekonomistlerini, filozoflarını çıkartmıştır. Bunlar her seferinde sorunun nedenini bulduklarına inanmışlardır. Ama patlak veren her ekonomik kriz, tespit edilen nedenlerin yanlışlığını açığa çıkartmıştır.

Marks ve Engels tarafından sosyalizm bilim seviyesine çıkartıldıktan, Marksist politik ekonomi anlayışı oluşturulduktan sonra burjuvazi, işçi sınıfının elindeki bu “silahın” tehlikesini kavramakta gecikmemiş ve ona karşı da teoriler üretmiştir. Ama her konuda olduğu gibi, ekonomik kriz konusunda da tarih, Marksist anlayışın doğruluğunu, doğru olduğu için de çürütülemeyeceğini, buna karşın burjuva teorileri hayatın çürüttüğünü ortaya koymuştur. Bu nedenle, bizim burada bu çürümüş kriz teorilerini tek tek ele almamızın hiç bir anlamı yok. Ekonomik kriz veya fazla üretim krizi veya da mali kriz konusunda burjuvazinin ne dediğine şöyle bir bakalım diye düşünüyorum.

Burjuvazinin 230'dan fazla kriz açıklaması var. Bu, bilinen, kayıtlara geçmiş kriz açıklamalarıdır. Biz burada sadece birkaçından bahsedeceğiz. Burjuva (aynı zamanda sosyal demokrat, revizyonist) kriz teorilerini a) çeşitli nedenlere dayandırılan kriz teorileri ve b) tarihisel gelişme içinde kriz teorileri başlıkları altında iki noktada toplayacağız ve bunlar içinde gerekli gördüğümüz anlayışları tanımlayarak geçeceğiz.

1.1- Farklı Nedenlere Dayandırılan Kriz Teorileri (167)

Kriz çevriminin fiziki süreçlere dayandırılması:
H. St. Jevans:“On senelik kriz çevrimi, aynı dalga uzunluğundaki meteorolojik yalpalamalara dayanır. Bu yalpalamalar da kozmik nedenlerden kaynaklanır ki, bu nedenlere güneş lekesinin, şafak sökümünün ve sihirli tedirginliğin sıklığından varılabilir”. H. St. Jevans’a göre, güneş ışınının ve basıncın 3,5 yıllık çevrimleri benzeri hasat çevrimlerine ve böylece yedi veya on yıllık kriz çevrimlerine neden olur. (Çalışması; “The Sun’s Heat and Trade Activity”, London 1910).

W. St. Jevans: H. St. Jevans’ın babası olan W. St. Jevans’a göre de ticari krizlerin her on senede bir tekrarlanmalarıyla yine her on senede bir görülen güneş üstündeki lekelerin nedeni aynıdır. (“The Solar Period and the price of corn” 1875. Bu alandaki çeşitli yazıları “Investigations in Currency and Finance”de toplanmıştır. 1884 London).

H. L. Moore: Venüs'ün, güneşe 8 senede bir yaklaşması –bu periyot- havanın, hasatın ve konjonktürün aynı uzunluktaki çevrimine neden olur (“Economic Cyeles: their Law and Cavse” New York 1914).

E. Huntington: Hava çevrimleri sağlıkta yalpalanmalara neden olur. Sağlık, ruh halini etkiler ve ruh hali de konjonktürü etkiler.

Kriz çevriminin hissi yalpalanmalara dayandırılması:
A. C. Pigou: “Yanlış iyimserlik gündeme gelirse, iki nedenden dolayı büyür ve yaygınlaşır. İş adamları, sadece mali olarak birbirlerine bağımlı değildirler, bilakis hissi olarak da. Herhangi bir yerde üslup değişirse, bu, ekonominin en uzaktaki bölümleri üzerinde telkin edici etkide bulunur. Bundan sonra, iyimserliğin hakimiyeti altında gerçekten artan siparişler ve daha iyi ticari seyir beklenir”.

J. St. Mill: “İyi ticari seyir iyimserliği doğurur. İyimserlik de düşüncesizliğe, düşüncesizlik de felakete (neden olur). Kriz, kötümserliği doğurur, kötümserlik de durgunluğu. Yükseliş, insanlar düşündükleri kadar dert çekmediklerini gördükleri anda yeniden başlar”.

B. M. B. Hexter: “Ruhi durumdaki yalpalanmalar, toptancı fiyatlarındaki (yalpalanmalardan) 8 ay önce (başlar), doğum artışındaki yalpalanmalar ise işsizliktekinden 17 ay önce (gelir), ölüm sayılarındaki yalpalanmalar, toptancı fiyatlarındaki (yalpalanmalardan) 17 ay, işsizliktekinden ise tahminen 10 ay önce gelir”

Böylelikle iyimserlik ve kötümserlik (Pigou) ticaret dünyasındaki hissi hatalar (J. St. Mill) ve ölüm ve doğum sayısındaki dalgalanmalar iyimserliğe ve kötümserliğe, bu da dolaylı olarak ekonomik yükselişe ve durgunluğa neden olduğu için krizin çevrim nedenleri açıklanmış olur!

Bu fantastik anlayışlar karşısında Marksist kriz teorisi ne yapabilir ki?!

Kriz çevriminin hammaddesel üretim koşullarına dayandırılması:
W. Sombart: Organik ve anorganik hammadde ile çalışan üretim yerlerinin dengesiz bir üretim ritmi vardır. Bundan doğan aksaklıklar ve ekonomik dengenin yeniden sağlanması kriz çevrimine neden olur.

J. A. Schumpeter: Üretim faktörlerinin yeni kombinasyonları dalgalar halinde açığa çıkarlar. Bu dalgalar yükselişe neden olurlar ve bunu da krizler ve durgunluk takip eder.

Kriz çevriminin iktisadi kurumlara dayandırılması:
S. S. Kuznets: Para ekonomisi, hammadde ve mamul madde üretiminde sipariş durumunda yalpalanmalara neden olur. Bu yalpalanmalar giderek, tüketim malları talebindeki yalpalanmalardan daha güçlü olurlar.

Th. W. Mitchell: Bir iktisadi sektör, tüketimden ne kadar uzaklaşırsa o kadar çok yalpalanmalara maruz kalır. Bu, pazarın kontrol edilemezliğinden doğan hayale bağlıdır.

R. E. May: Ücretlerdeki yalpalanmalar belli zaman aralıklarıyla fiyatlardaki dalgalanmaları takip ederler ve böylelikle tüketim araçları talebi, arzdan büyük veya küçük olur.

A. B. Adams: Tüketicilerin geliri, tüketim maddeleri arzını ancak, üretim araçları çoğaldıkça aşabilir ve buna kredi genişlemesiyle ulaşılır. Kredi ve üretim tesislerinin genişlemesi yükselişi ifade eder, ama bizzat bunlar da gerilemeye neden olurlar.

W. Catchings-H. B. Hastings- W. T. Foster: Bireyin işletmelerden aldığı gelir, üretimin toplam değerinden duruma göre büyük veya küçük (az) olur. Böylelikle yalpalanmalar doğar ve bu, bireyin tasarruf hareketiyle güçlendirilir.

J. A. Hobson: Büyük gelirler, yükseliş aşamasında çok hızlı büyürler. Bundan dolayı büyük miktarda tasarruf edilir ve bu miktar yeni fabrikalara yatırılır. Böylelikle arz, talebi aşar. Bu süreci takiben gelen durgunluk döneminde büyük gelirler azalır, aşırı derecedeki tasarruf hareketi durur, tüketim üretime yaklaşır ve böylece, ekonominin rayına oturması için yol açılmış olur.

G. H. Hill: Üretim araçlarının üretim masrafları ve tüketim araçları bağlamındaki nispeten az yalpalanma, üretim birimlerinin (fabrikaların) genişlemesinde oldukça şiddetli yalpalanmaya neden olur. Bu hareket, tüketim araçları bazında talepteki yalpalanmayı güçlendirir ve hızlandırır.

Tugan-Baranovski: Tüketim, tasarruf faaliyeti ve yeni üretim birimlerine sermaye yatırımı denge halindedir. Yükseliş aşamasında tasarruftan ziyade sermayeye ihtiyaç duyulur. Sermaye darlığı gündeme gelir ve bu da krize neden olur. Durgunluk döneminde tasarruf edilenden daha az yatırım yapılır. Kullanılmayan ödünç sermaye çoğalır ve bu, yeni yatırımların yeniden yükselişe neden olmasına kadar devam eder.

A. H. Hansen: Bankacılık, kriz çevriminin kaynağıdır. Ortamın iyi olduğu durumlarda bankalar, kredilerle kapitalistlerin alım gücünü yükseltirler; yükseliş başlar ve bu, bankalar kredi kısıtlamasına gitmek zorunda kalana kadar devam eder. Bundan sonra kriz gelir. Durgunluk döneminde kullanılmayan para (sermaye) bankalarda toplanır ve bankalarda yeni bir genişlemeyi sağlar.

R. G. Hawtrey: Bankalarda önemli miktarda rezerv birikir. Bu durumda bankalar faizi düşürürler ve böylelikle krediyi genişletirler ve ekonomide genel yükselişe neden olurlar. Bu durum, nakit para talebinin artmasına ve bankaların likidite rezervlerinin tehlikeye girdiği anlayışına varana kadar devam eder. Bankalar bu anlayışa varınca, faizi yükselterek krediyi kısarlar. Bu da toplam ekonomik işleyişte daralmaya neden olur. Bunun sonucu olarak yeniden hazır para (sermaye) birikir ve çevrim yeniden başlar.

Burjuvazinin teorisyenleri bu anlayışlarıyla kriz çevrimini, para-kredi banka, arz-talep mekanizmalarının, kurumlarının işleyişiyle açıklamaya çalışıyorlar.

Burjuva modern kriz teorileri:

John Maynard Keynes: “Yatırım şansını tahminde (yatırımı yapacak olanların) sinirlerini ve histerilerini ve hatta hazım (durumlarını) ve hava (şartlarına) bağımlılıklarını dikkate almak zorundayız. Çünkü yatırım çoğu kez onların ani faaliyetine bağımlıdır” (“Allgemeine Theorie der Beschäftigung, des Zinses und des Geldes”-”Paranın, Faizin ve Faaliyetin Genel Teorisi”).

Wilhelm Röpke: “Son on yılın (1929-32 krizi kast ediliyor -çn.) ekonomik krizinin nedenlerini sadece ekonomik alanda arayan az veya çok akıllı açıklamalar, ... ana noktayı gözden kaçırıyorlar; ekonomik sistemimizin ruhi-siyasi-temellerinin yıpranması” (“Güncel Ekonomik Kriz”).

Paul Anthony Samuelson: “Toplam yatırıma veya para harcamaya gelince... on yıllar boyu yatırımlar çok yüksek olabilir: Bu kronik enflasyona götürür. Diğer yıllarda veya on yıllarda yatırımlar belki de azdır. Bu, deflasyona, zarara, kapasite kullanamamaya, işsizliğe ve ekonomik sıkıntıya götürür. Verimli yılların verimsiz olanları dengelemesini sağlayacak ne bir “görünmez el” garantisi vardır ne de sistemi dengede tutmak için bilim adamlarımızın aklına, gerekli zamanda, kafi derecede yeni ürünler ve yöntemler keşfetmede doğru olan gelecektir... Bu durumda, en önemli iktisadi kavrayışlarımızdan birisi şudur: Toplam yatırıma gelince; sistemimiz tanrının kucağında yatıyor, şanslı olabiliriz, ama şanssız da olabiliriz. Şans üzerine söyleyebileceğimiz yegane şey, onun değişikliğe uğramasıdır” (“İktisat Öğretisi”).

Tabii ki bu kadar aktarmayla, ne burjuva ekonomistlerin sayılarının bu kadar olduğunu ne burjuva vulger ekonomi teorilerinin bu alıntılardan ibaret olduğunu ve ne de bu şahısların ekonomi üzerine öğretilerinin bu anlayışlardan ibaret olduğunu savunmuş olmuyoruz. Amacımız, burjuva ekonomistlerinin anlayışlarını; burjuva vulger ekonomiyi eleştirmek olmadığı ve bizi ilgilendirenin, burjuvazinin kriz sorununa nasıl yaklaştığı olduğu için bu kadar aktarmayla yetiniyoruz. Ama diğer taraftan buraya aktardığımız anlayışları küçümsememeliyiz. Bu anlayışlar ne de olsa, burjuvazinin ekonomik krizler üzerine olan “teorileri”ni oluşturuyorlar.
Bu anlayışların yegane ve belirleyici ortak özelliği vardır: Ekonomik krizlerin gerçek nedenini kapitalist sistemin dışında aramak: Bu teorisyenler için kapitalizmin temel çelişkisi diye bir gerçeklik yoktur. Tam da bunun için onlar, ekonomik krizlerin nesnel yasallığını, krizlerin gerçek nedenini bir çırpıda reddediyorlar. Ekonomik krizlerin nedenleri olarak ciddi ciddi savundukları anlayışları şöyle toparlayabiliriz:

a- Ekonomik krizlerin nedenini ve çevrimini doğa olaylarında aramak.
b- Ekonomik krizlerin nedenini ekonomi dışı olgularda aramak.
c- Bu iki nedenden dolayı ekonomik krizi, engellenemez, üstesinden gelinemez doğa yasası olarak kabul etmek ve
d- Ekonomik krizlerin nedenini, ekonomik krizlerden kaynaklanan ekonomik görünümlerde aramak ve bu görünümleri krizlerin esas nedeni olarak kabullenmek.
Belirttiğimiz bu nedenlere dayandırılan kriz teorilerini tarihi gelişme, yani kapitalizmin gelişme seyri çerçevesinde de ele alabiliriz. Sorunu böyle ele alırsak:

1.2- Tarihi gelişme ışığında burjuva kriz teorileri

Burjuva kriz teorisinin tarihi:

David Ricardo (1772-1823): Burjuva politik ekonominin son temsilcisidir. Ricardo, teorik olarak, sanayi burjuvazisinin çıkarlarını savunuyordu. Burjuva bilimsel ekonomi düşüncesini en gelişmiş noktasına çıkartmıştı. Ama Ricardo, sanayi devriminin gelişmesini yaşamamıştır. Onun yaşam süreci aynı zamanda, kapitalizmin manüfaktür aşamasından makineli üretim aşamasına geçme süreciydi.

Ricardo’nun ekonomi üzerine düşünceleri, Marksizm’in en önemli kaynaklarından birisini oluşturur. Ricardo 11.9.1823’te ölür ve iki sene sonra da (1825) İngiltere’de veya da o zamanın kapitalist dünyasında ilk fazla üretim krizi patlak verir. Kapitalizm, sanayi kapitalizmi aşamasına geçiyor burjuvazi sanayi ve banka burjuvazisi olarak iktidara geliyor. Kapitalizmin temel çelişkisi, fazla üretim ilişkileri, yine gelişen üretici güçlerin karakteriyle çelişkiye düşüyordu.

Bu gelişme, fazla üretim krizi olarak ilk ifadesini 1825’te buluyordu ve burjuvazi de aynı dönemlerde Fransa ve İngiltere’de siyasi iktidara geliyordu; daha önceki dönemde olduğu gibi siyasi iktidarı toprak sahipleriyle paylaşmak zorunda değildi artık. Bu süreci başka türlü ifade edecek olursak: 1825 fazla üretim krizi, kapitalizmin sanayi kapitalizmi aşamasına geçtiğini, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin artık sanayi kapitalizmi temelinde gündeme geldiğini ve burjuvazinin artık siyasi iktidarda tek başına belirleyici güç olmasıyla burjuvazi ve işçi sınıfı arasındaki uzlaşmaz çelişkinin bütün çıplaklığıyla ortaya çıktığını gösteriyor. Bu konuda Marks şöyle diyor:
“Bu yandan, büyük sanayi, 1825 bunalımı ile modern yaşamının devresel çevrimini ilk kez açarak kendini gösterdiği gibi, çocukluk çağından kurtulmak üzereydi. Öte yandan, sermaye ile emek arasındaki sınıf mücadelesi, siyasal bakımdan, bir yanda Kutsal İttifak çevresinde toplanan hükümetler ve feodal aristokrasi, öte yanda burjuvazinin öncülük ettiği halk kitleleri arasındaki uyuşmazlık; ekonomik bakımdan, sanayi sermayesi ile aristokrat toprak mülkiyeti arasındaki çatışma … arka plana itilmiş bulunuyordu… 1830 yılıyla birlikte tam bir kriz patlak verdi.
Fransa ile İngiltere'de burjuvazi, siyasal iktidarı ele geçirmişti. Bundan sonra sınıf mücadelesi, pratik olduğu kadar teorik olarak da gitgide daha açık ve tehdit edici biçimler aldı” (168).

Böylelikle Marks, burjuva politik ekonominin bilim olarak miadını doldurmuş olduğunu, ömrünün sonuna gelmiş olduğunu ilan ediyordu. Ricardo, 1823’te ilk fazla üretim krizinin patlak vermesinden önce ölmüştü. Dolayısıyla, bilimsel burjuva ekonominin Marks’ın ifade ettiği gibi, “kişisel çıkar gözetmeyen” objektif araştırma yapma şartları da ortadan kalkmıştı. Böylelikle kapitalizmde fazla üretim krizinin araştırılması, kalemşorların, parayla satın alınmış unsurların, sermayenin çıkarına göre hareket eden kötü niyetlerin, yani “kuru kuruya” savunucuların eline kalmıştı. Burjuva politik ekonomi gerçek bir bilim olarak doğmuştu, ama burjuva fazla üretim krizi teorileri savunuculuk (apologetik) olarak doğmuşlardı.

İlk çevrimli krizden (1825 fazla üretim krizinden) önce kriz teorileri:
Sanayi kapitalizm öncesi krizler (1825 öncesi krizler) fazla üretim krizleri değildi, patlak vermeleri başka nedenlerden kaynaklanıyordu.

O dönemde de burjuvazi bu krizlerin nedenleri üzerine kafa yormuş, burjuva politik ekonomi konuyla ilgilenmiş, birtakım kriz teorileri öne sürmüştür. Ama bunların hiçbirisi fazla üretim krizi üzerine teoriler değildi.

Burjuva politik ekonominin son temsilcisi olan Ricardo da fazla üretim krizlerini açıklayacak durumda değildi. Çünkü böylesi krizleri yaşamamıştı.

“Bizzat Ricardo’nun kendisi esasen krizleri, genel, bizzat üretim sürecinden kaynaklanan dünya pazarı krizlerini tanımıyordu. 1800-1815 krizini kötü hasattan dolayı tahılın pahalanmasıyla, kağıt paranın değer kaybetmesiyle, sömürge mallarının değer kaybetmesiyle vs. açıklayabildi. Çünkü kıta ablukasından dolayı pazar, zorla, ekonomik değil, siyasi nedenlerden birleşmişti. 1815’ten sonraki krizleri de kısmen kötü hasat yılıyla, tahıl ihtiyacıyla, hububat fiyatlarının düşmesiyle açıklayabildi” (169).

Charles-Léonard Simonde de Sismondi (1773-1842): Şüphesiz ki Sismondi’yi burjuva politik ekonominin temsilcisi olarak göremeyiz. Sonuç itibariyle ekonominin sorunlarına küçük burjuva açıdan yaklaşan ve kapitalizmi de bu açıdan eleştiren biriydi. Ekonomik romantizmin ateşli savunucusu ve sanayi kapitalizminin ideologlarına karşı ateşli bir mücadeleci olarak ekonomik kriz üzerine de düşünceler dile getirmiştir.

Sismondi hakkında Marks şöyle diyor: “Kapitalist üretimin kendisiyle çeliştiği hakkında Sismondi ...temel çelişkiyi hissediyor. Bir taraftan üretici gücün zincirden boşanmış gelişmesi ve aynı zamanda paraya çevrilmesi gereken metalardan oluşan zenginliğin çoğalması; diğer taraftan temel olarak üreticiler kütlesinin zorunlu gıda maddeleriyle sınırlanması. Bundan dolayı onun nezdinde krizler, Ricardo’da olduğu gibi tesadüfler değil, bilakis iç çelişkilerin büyük basamaklarda ve belli dönemlerde güçlü patlak vermeleridir”(170).

Lenin de Sismondi'yi, klasiklerden bütün noktalarda ayıran, kapitalizmin çelişkilerini vurgulamasıdır diye tanımlar.
Bu tanımlamalardan da anlaşıldığı gibi, Sismondi’nin kriz teorisi, aynı zamanda kapitalizmi eleştirmek anlamına gelir.

Sismondi, az tüketim/yetersiz tüketim teorisinin savunucusudur ve o, krizden kaçınmanın yolunu, tüketim, dağıtım ve gelir ilişkilerinin değiştirilmesinde bulmaktadır. Tabii ki bu, krizlerin nedenini açıklamada yanlış olan bir teoridir.
Engels, Sismondi’nin fazla üretim krizinin nedenini az/yetersiz tüketimde aramasını belli bir noktaya kadar anlayışla karşılar (171).

Sonuç itibariyle, Sismondi, kapitalizmi eleştirmesine rağmen fazla üretim krizinin nedenini yanlış yerde aramıştır.

Malthus, Thomas Robert (1776-1834): Daha ziyade gerici nüfus teorisiyle tanınmış olan Malthus, papazdı ve aynı zamanda burjuva ekonomisti. Malthus, İngiltere’de vulger ekonominin kurucusudur ve büyük toprak beylerinin, toprak aristokrasisinin çıkarlarının amansız savunucudur. Malthus, burjuvazinin çıkarları toprak aristokratlarının çıkarlarıyla çakıştığı oranda burjuvazinin çıkarlarını da savunmuştur.

Tarihin cilvesidir ki, tam da bu gerici, ilk kez kriz teorisini geliştiren ekonomisttir. Malthus kriz teorisini, belli krizler üzerine yaptığı araştırma temelinde geliştiriyordu. İngiltere’de 1815-1819 dönemindeki kriz sorunlarını inceliyor ve genel fazla üretimin olabileceği ve bunun da krize yol açabileceği sonucuna varıyordu.
Malthus her şeyden önce kapitalizmin körü körüne bir savunucusu değildi, kapitalizm öncesi dünyanın savunucusuydu.
“Burjuva üretimin çıkarlarını gizlemekte Malthus’un çıkarı yoktur; tersine, onları ön plana çıkartmakta (çıkarı vardır), bir taraftan çalışan sınıfların yoksulluğunu zorunlu olarak göstermek için, yani o zenginliğin devamlı ilerlemesi için ne nüfusun büyümesinin ne sermaye birikiminin ne toprağın verimliliğinin ne iş tasarruf eden buluşların ne de dış pazarın genişlemesinin kafi geleceğini gösteriyor” (172).

Burjuva politik ekonominin klasiklerinin aksine Malthus, kapitalizmin bazı önemli çelişkilerini tanıyor ve dile getiriyordu. Bu özelliğinden dolayı kriz teorisinde de kapitalizmin körü körüne savunucularından ayrılıyordu.

Jean Baptiste Say (1767-1832): Say’e göre genel fazla üretim olmaz. Çünkü metalar metalara karşı mübadele edilirler ve para, sadece “aracı rolü” oynar.
Malthus ve Sismondi’nin aksine Say, ilk fazla üretim krizini araştırmış ve bu krizin nedenlerini para safhasında bulmuştur, parayı metaya karşı meta mübadelesinde sadece “aracı rolü”nü üstlenmiş bir faktör olarak görmesine rağmen!
Smith’in taklitçisi olan Say, klasik burjuva politik ekonomi sonrasında vulger (kaba, evrimci, kaderci) ekonominin yaratılmasında önemli rol oynamış bir “pejmürde” (Marks) dir.

Kapitalizmin serbest rekabetçi döneminde (ilk çevrimli fazla üretim krizinden sonra) fazla üretim krizleri:
Bu dönem zarfında burjuva kriz teorisi anlayışında bir nokta hariç hiçbir ilerleme olmadı. 1825 krizinden sonraki dönemde tek ilerleme, krizlerin periyodik karakter taşıdığı gerçeğinin kavranmasıydı.

Overstone, Blangui, Clarke, Wilson ve Briaune krizlerin periyodikliğini nispeten daha tam belirlemeye çalışırlar. Bu dönemde kriz gerçeğini açıklayan teori olmadığı için, sanayi kapitalizmi öncesindeki, 1825 öncesindeki krizler de periyodik krizlerden kabul edilir. Öyle ki krizlerin periyodiklik nedenlerini aramak için yola çıkanlar, politik ekonominin sınırlarını aşarlar ve işi kozmonolojik nedenlere bağlarlar.

Artık çağ, körü körüne savunucular (apologetler) vulger ekonomistler, vulger tarihçiler çağıdır. Bu çağda burjuva ekonomisinin kriz teorisi konusunda geliştirmeye çalıştığı, bu konuda da iflasın açıklanmasından başka bir anlam taşımamıştır. Eskiden farklı olarak yapılan neydi? Yeni olan, ekonomik verilerin somut araştırılmasına yönelmekti. Ama en azından Malthus kadar, araştırıcı olunup, belli bir kriz temelinde, krizlerin nedenleri üzerine ilkesel tespitler yapılmadı. Tersine, kriz teorisi, tarihi ekonomik seyrin gayretkeş, ama anlamsız araştırması içinde kaybolup gitti.
Bu alanda belirtmeye değer ilk araştırmacı Juglar’dır (173).

Juglar'a göre “Herhangi bir teori ve hipotez kullanmaksızın, sadece gerçekleri izleme, krizlerin ve onların periyodikliğinin yasasını keşfetmek için yeterlidir. Yani, devamlı krizle sonuçlanan aktifliğin, yükselişin ve borsa fiyatlarının yükselişinin dönemleri vardır, bunları, ticaretin gerilediği, az veya çok sanayi ve ticareti zor durumda bırakan, fiyatların düştüğü yıllar izler”.
Sorun, bu kadar basit. İnsanların yürümesini, kuşların uçmasını, balıkların suda yaşıyor olduklarını izleyeceksin; bakacaksın, göreceksin ve bu “derin” araştırma sonunda insanlar yürür, kuşlar uçar ve balıklar da suda yaşar yasasını “herhangi bir teori ve hipotez kullanmaksızın” keşfedeceksin!
İşte Juglar’ın metodu, bilimi buydu: Belli aralıklarla tekrarlanan olayı (kriz) izlemek ve bunu bir yasa olarak tespit etmek.

Juglar’ın bu ampirik çalışma tarzına Mentor Bouniatian, Tugan-Baranovski, Mitchell, Spiethoff vb. de katılırlar.

İngiltere’de kredi ve bankacılığın rolünün artması, burjuva kriz teorisyenlerini ileriye doğru adım atmaya zorlar ve bu adım atılır da. “Currency School” ve “Banking School”un gelişmesi, bu alanda burjuvazinin teorik ve pratik politik zavallılığını sergiler: Her iki ekol sorunu, üretim ve tüketim safhasından çıkartarak para ve kredi safhasına aktarır.

Kısaca: “Burjuva kriz teorisinin temelleri, burjuva politik ekonominin klasikleri gibi yükselen genç burjuvazinin ileri düşünen, akıllı, anlayışlı temsilcileri tarafından değil, ilk çevrimli fazla üretim krizinin patlak vermesinden önce ya körü körüne savunucuları ya da kapitalizmin eleştiricileri tarafından atılmıştır.
Bu nedenle, 1825’ten önceki bazı teoriler, 1825’ten sonra da burjuva politik ekonominin genel olarak körü körüne savunuculuk (apologetiklik), ücretli kalemşorluk seviyesine düştüğü (dönemde) çevrimli fazla üretim krizlerinin “açıklanması” için temel olarak hizmet etmeye uygundular”(J. Kuczynski).

Bu dönemde öne sürülen burjuva kriz teorisinin içeriğini şöyle sıralayabiliriz.

a- Krizlerin periyodikliğini kavramak ve bunu ara sıra, tamamen yanlış da olsa açıklamaya çalışmak.
b- Krizleri veya çevrimliliği tarihi-istatistik olarak anlatmak, ki bunun teoriyle bir ilgisi yoktur.
c- Para, kredi ve krizler üzerine tamamen yanlış teorik düşünceler temelinde, para ve kredi hareketi sorunlarının açıklanmasına bazı katkılarda bulunmak.
d- Krizlerden kaçınmak veya onları yumuşatmak için ilk pratik-politik denemelere girişmek.
“Periyodik fazla üretim krizlerinin gelişmesinden beri kriz teorisinde ilerlemelerden esas itibariyle bahsedilemez” (J. Kuczynski) (174). 

Emperyalist çağda burjuva kriz teorileri:

Emperyalist çağla ilgili olarak burjuva kriz teorileri üzerin söylenecek fazla bir şey yok. “Çeşitli nedenlere dayandırılan kriz teorileri” altında verilen liste genellikle bu çağdaki burjuva kriz anlayışını yansıtıyor.

1.3- Bazı kriz teorilerinin eleştirisi

Bilimsel burjuva politik ekonomi için esas olan, kapitalizmi eleştirmek değil, onun üstünlüğünü, ebediliğini ilan etmekti. Klasik burjuva politik ekonomi, sanayi burjuvazisinin çıkarını savunuyordu. Ama klasik burjuva politik ekonominin teorisyenleri satın alınmış kalemşorlardan değil, kişisel çıkar gözetmeden, nesnellik zeminini terk etmeden araştıran unsurlardan, çağına göre ilerici unsurlardan oluşuyorlardı. Burjuva klasik politik ekonominin Marksist politik ekonominin önemli kaynaklarından birisi olması, onun bu özelliklerinden ileri gelmekteydi.

Bu ekonomi, tarihsel olarak, en son temsilcisi Ricardo nezdinde de kapitalizmin, sanayi (makineli) üretim aşamasına geçişini ve fazla üretim krizlerinin patlak vermesini inceleme olanağı bulamamıştır. Zaten kapitalizmde kriz, burjuva politik ekonomi için önemli bir konu da olmamıştır.
Kapitalizm, sanayi kapitalizmi aşamasına geçtiğinde burjuva politik ekonominin de sonu gelmiş, onun bilim olarak var olma koşulları ortadan kalkmıştı.

Sanayi kapitalizmi aynı zamanda fazla üretim krizleri ve de o zamana kadar örtülü olan sınıf mücadelesinin, sınıf olarak burjuvazi ile proletarya arasındaki uzlaşmaz çelişkilerin bütün şiddetiyle açığa çıkması demektir. Bu, klasik burjuva ekonomisi için “ölüm çanlarının çalması” (Marks) demekti ve öyle de oldu.
Bilim olarak klasik burjuva politik ekonomi, kapitalist ekonomide kriz sorununa çözüm bulamadan tarihe karıştı.

Artık burjuva bilim ölmüş, yerine satın alınmışlık gelmişti, ortalık, “bilim” adamı pozunda dolaşan körü körüne savunuculardan geçilmiyordu. Çağ, bilim adına, satın alınmış kalemşorların işledikleri cinayetler (gerçekleri çarpıtma ve proletaryaya karşı mücadele), körü körüne savunucular ve körü körüne savunuculuk çağıydı. Bu körü körüne savunuculuktan (apolgetik) ve körü körüne savunuculardan (apologetler) bilimsel gelişme beklemek abes olurdu. Ve gerçekten de onlar, burjuva politik ekonomiyi de vulgerize ettiler. Bu konuda Marks:
“Vulger ekonomi… yalnızca görünüşleri ele alır, bilimsel ekonominin uzun süre önce sağladığı malzemeyi durup dinlenmeden ağzında geveleyip durur ve burjuvazinin günlük kullanımı için en münasebetsiz olayların en akla uygun açıklamalarını arar, bunun dışında da tuzu kuru burjuvazinin onlar için dünyaların en iyisi olan kendi dünyaları ile ilgili bayağı düşüncelerini bilgiççe sistemleştirir ve bunları ebedî gerçeklermiş gibi ilan etmeye kalkışır” (175).

Körü körüne savunuculuk, işçi sınıfı düşmanlığı, antisosyalistlik demektir. Böyle bir anlayışın politik ekonomisi de yüzeyselliktir, metafiziktir, tarihsellik dışıdır. Yani vulgerdir. Körü körüne savunuculuk (Apologetik), vulger (kaba, kaderci, evrimci) ekonomiyi doğurdu.

Böyle bir ekonomi de kapitalizmin krizlerine çözüm getiremedi veya çözüm getiriyoruz diye kapitalizmde ekonomik krizlerin nedenlerini, kapitalistlerin keyiflerinde –moral durumlarında- doğa olaylarının hareketinde aramaya kadar gitti.

Bilimsel klasik burjuva ekonomiye vulger ekonomi en büyük kötülüğü yaptı, onu yıktı, yozlaştırdı. Vulger ekonomiye de nihai, ölümcül darbeyi Marksist politik ekonomi vurdu.

Marksist politik ekonomi, vulger ekonomiye ölümcül darbe vururken, aynı zamanda, vulger ekonominin yozlaştırdığı klasik burjuva politik ekonomiyi tarihi koşulları içinde pozitif değerlendirdi, onu, kendi gelişmesinin önemli bir kaynağı olarak gördü ve sadece bu temelde onun miadının dolduğunu açıkladı.

Kapitalizmde fazla üretim krizlerinin nedenlerini Marksizm açıkladı ve aynı zamanda antimarksist kriz teorilerini de belli anlayışlar altında toparlayarak eleştirdi. Belli anlayışlar diyoruz, çünkü vülger ekonomide her araştırmacı neredeyse kendine özgü bir kriz teorisi geliştirmişti. Ama bunların hepsinde göze çarpan ortak nokta, krizleri, kapitalizmin temel çelişkisinden hareket ederek açıklamaya çalışmak olmamıştır. Bu ortak noktanın yan ısıra bu kriz teorilerinde gördüğümüz iki temel akım/yön vardır. Ekonomik krizi oransızlık ve az tüketim olgularından hareket ederek açıklamaya çalışmak.

Oransızlık teorileri:

Tugan-Baranovski: “Üretimin genişlemesi fiilen sınırsız ise, pazarın genişlemesini de keza sınırsız olarak kabul etmemiz gerekir. Çünkü pazarın genişlemesi için toplumsal üretimin oranlı taksimatında, toplumun tasarrufunda olan üretici güçlerin dışında başka bir engel yoktur” (176).

Hilferding: “Meta fazla üretimi sözü, “az tüketim” sözü gibi aslında hiçbir şey ifade etmiyor. Çok dar anlamıyla sadece psikolojik anlamda az tüketimden bahsedilebilir. Sadece (şunu) ifade edebilir: Toplum, ürettiğinden daha az tüketiyor. Ama şayet doğru oran içinde üretildiğinde, bunun neden mümkün olacağı anlaşılmıyor... Üretim, meta fazla üretimine varmaksızın, sonsuz genişletilebilir”(R. Hilferding).

Tugan-Baranovski ve Hilferding’e göre:

Kapitalizmde fazla üretim krizi, ekonominin yükseliş döneminde farklı üretim dalları arasında doğan oransızlıktan kaynaklanır.

Farklı üretim dalları arasındaki (toplumsal üretimdeki Bölüm I -üretim araçlarının üretimi- ve Bölüm II -tüketim araçlarının üretimi- kast ediliyor) oranlılık korunduğu müddetçe a)- kitlelerin yoksulluğu kapitalist üretimin kapsamını sınırlayamaz ve b) dolayısıyla kapitalist üretim, krize girmeksizin sınırsız gelişir.

Marksizm, söz konusu her iki bölüm arasındaki oransız gelişmeyi tanır ve bunu, ekonomik krizin bir unsuru olarak görür. Ama sadece bu kadar. Marksizm ekonomik krizi her iki bölüm arasındaki oransızlığa dayanarak açıklamaz.

Lenin şöyle diyor:

“Nihayetinde üretim araçlarının üretimi, zorunlu olarak tüketim araçlarının üretimiyle bağlam içindedir. Çünkü üretim araçları, üretim aracı üretmiş olmak için üretilmezler. Bilakis sadece, tüketim araçları üretmek için sanayi dallarında devamlı, daha çok üretim araçları zorunlu olduğu için” (177).
Bunun anlamı şudur:

Toplumsal üretimin/sermayenin I. Bölümünde, yani üretim araçları üreten bölümünde üretim artar, artmak zorundadır. Çünkü bu bölümdeki üretim, sonuç itibariyle tüketim araçları üreten bölümde (Bölüm II) gereklidir. Tüketim araçları için üretilen üretim araçları (makineler vs.) ne kadar artarsa, bu, tüketim araçları üretiminin de o kadar genişlemesi anlamına gelir. Böylelikle pazar, tüketim araçlarıyla dolup taşar. Ama tüketim araçlarının kitleler tarafından tüketildiğini ve bu kitlelerin alım gücünün sürekli sınırlı olduğunu göz önüne getirirsek, artan oranda tüketim aracının pazarda kalacağını, yani satılamayacağını ve böylelikle fazla bir üretimin doğmuş olacağını görürüz.
Bunların hepsi doğru, Lenin de bunu anlatıyor. Ne var ki, Lenin ekonomik krizi oransızlıkla açıklamıyor. Oransızlık teorisinin savunucuları ise tam da bunu yapıyorlar: Onlar, krizin nedenini sadece, üretim dalları arasındaki oransızlıkta arıyorlar ve bu oransızlığı da kitlelerin yoksulluk durumundan bağımsız olarak, tecrit edilmiş olarak ele alıyorlar.

Böyle bir durum mümkün müdür veya bu teorinin savunucularının talep ettikleri gibi, krizden kaçınmak için üretimin orantılı yapılması mümkün müdür? Hayır. Kapitalizm şartlarında bu mümkün olamaz. Çünkü kapitalist üretim, aynı zamanda üretimde anarşi demektir. Bu teorinin savunucuları, kapitalist üretimdeki anarşiyi unutuyorlar. Onlara göre durum şundan ibaret: Her kapitalist, kar oranını azamiye çıkartmayı amaçlar. Ama bunu yaparken pazardaki genel gelişme seyrini hesaba katmadan yatırım yapmış olur. Bu doğrudur. Bu teorisyenler bu doğru anlayıştan, kapitalizmin karakterine, üretimdeki anarşiye tamamen ters düşen bir sonuç çıkartarak şöyle diyorlar. O halde yapılması gereken kapitalistin, pazar durumunu göz önüne alması ve “rasyonel” yatırım yapmasıdır, yani satabileceği kadar üretmesidir. Böylelikle söz konusu her iki üretim bölümü arasındaki denge sağlanmış olur ve kriz de patlak vermez, krizsiz kapitalizm gerçekleşir.
Tugar-Baranovski ve R. Hilferding, aynen bunu vaaz ediyorlar.

Tugan-Baranovski ve R. Hilferding, kapitalizmde dengenin değil, tam tersine, söz konusu bölümler arasında dengesizliğin; kapitalist üretimin her iki bölümü arasında oranlılığın –uyumluluğun- değil de, oransızlığın -uyumsuzluğun- esas olduğunu unutuyorlar.

Oransızlık teorisi ile krizin nedenleri tam anlamıyla açıklanmış olmuyor. Bu teori aynı zamanda işçi sınıfını sosyalizm için, kapitalist düzeni yıkmak için mücadelesinde yanıltmayı da amaçlamaktadır. Çünkü bu teori, kapitalizm organize edilebildiği taktirde, krizlerin ortadan kalkacağını ve krizsiz bir kapitalizmin yaşamak için ideal bir sistem olduğunu savunur. Bu anlamda bu teorinin savunucuları arasında Hilferding gibi sosyal demokratların, Tugan-Baranovski gibi “legal” Marksistlerin olması hiç de tesadüfi değildir.

Tugan-Baranovski ve Hilferding’den başka Otto Bauer (gençlik yazıları), Henryk Grossman, Albert Aftalion, Arthur Spiethoff ve Joseph Schumpeter gibi yazarlar da bu teorinin savunucuları arasındadırlar.

Yetersiz tüketim teorisi:

Az tüketim teorisinin esas savunucusu Sismondi’dir. Aynı teori daha sonra biraz değişikliğe uğratılarak J. Karl Rodbertus (1805-1875) tarafından savunulmuştur.
Marks, bu teoriyi mahkum etmiştir, ama Kautsky, savunmuştur. Kautsky, Marks’ın mahkum ettiği bu teoriye ele almış ve Marksist kriz teorisini bu teoriye adapte etmeye, diğer bir ifadeyle, Marksist kriz teorisi ile az/yetersiz üretim teorisini kaynaştırmaya çalışmıştır. Örneğin, ilk çalışmalarında “Kriz... az üretimden kaynaklanır. Krizlerin esas nedenini Marks ve Engels... az üretimde görüyorlardı” diye yazıyordu (178).

Oransızlık teorisi gibi, bu teoride ekonomik krizin nedenini kapitalizmin iç mekanizmasına, temel çelişkilerine dayanarak açıklamıyor. Bu teoriye göre tüketim, üretimden geri kalmaktadır. Yani ürünün hepsi tüketilmemektedir. Bundan dolayı da kriz patlak vermektedir.

Engels şöyle diyor:

“Ne yazık ki yığınların yetersiz tüketimi, yığın tüketiminin yaşama ve çoğalma bakımından zorunlu asgariye indirgenmesi, hiç de yeni bir olay değil. Sömüren ve sömürülen sınıflar var olduğundan beri, bu olay da vardı... Öyleyse yetersiz tüketim, binlerce yıldan beri devam eden tarihsel bir olgu olduğuna, oysa pazarın üretim fazlalığı sonucu olan krizlerde patlak veren durgunluğu ancak elli yıldan bu yana duyulur bir duruma geldiğine göre, yeni çatışmayı yeni aşırı üretim olayıyla değil, ama binlerce yıllık yetersiz tüketim olayı ile açıklamak için, bay Dühring'in tüm bayağı iktisat yavanlığı gerek” (179).

Devamla Engels şöyle der:

“Yığınların eksik-tüketimi, sömürüye dayanan bütün toplum biçimlerinin, öyleyse kapitalist toplumun da zorunlu bir koşuludur; ama yalnızca kapitalist üretim biçimi krizlere yol açar. Buna göre, eksik-tüketim de krizlerin bir ön koşuludur ve bu işte uzun zamandan beri bilinen bir rol oynar; ama krizlerin bugünkü varlığının nedenlerini, bize geçmişteki yokluğunun nedenlerini açıkladığından daha çok açıklamaz” (180).

Kitlelerin yetersiz tüketimi, ekonomik krizlerin nedeni olamıyor. ücretler, ekonominin yükseldiği dönemlerde artar. Öyleyse, işçi ücretleri arttığına göre, tüketim de artar. Tüketim arttığına göre, az tüketimin olmaması ,dolayısıyla krizin patlak vermemesi gerekir. Ama tam tersi oluyor, ekonominin yükseliş aşamasında, ücretlerin nispeten yüksek olduğu bir dönemde kriz patlak veriyor.

Marks:
“Krizlere, fiili tüketim ya da fiili tüketici azlığının neden olduğunu söylemek, boş bir yinelemeden başka bir şey değildir. Kapitalist sistem yoksulların tüketim türü dışlanırsa, fiili tüketim biçiminden başka bir tüketim biçimi, ya da dolandırıcılık dışında bir tüketim biçimi tanımaz. Metaların satılamaması, ancak, bunlar için fiili satın alıcı, yani tüketici bulunmaması anlamına gelir… Bir kimse, eğer, işçi sınıfının kendi ürününden çok küçük bir kısım aldığını, bundan daha büyük bir pay aldığı zaman ve dolayısıyla ücretleri yükselir yükselmez bu kötülüğe bir çare bulunacağını söyleyerek bu boş yinelemeye derin bir gerekçe görüntüsü vermeye kalkışırsa, krizlerin, daima ücretlerin genellikle yükseldiği ve işçi sınıfının, yıllık ürünün tüketime ayrılan kısmından daha büyük bir pay aldığı bir dönemde hazırlandığına işaret etmek yeterli olacaktır” (181).

Görüyoruz ki, Marks, bu teoriyi bırakalım ciddiye almayı, biraz da alaylı olarak eleştiriyor.

Sismondi’yi eleştirirken Lenin, Marksist kriz teorisi ve az üretim teorisi hakkında şöyle der:
“Birinci teori (az üretim teorisi -çn.) krizi, üretim ile işçi sınıfının tüketimi arasındaki çelişkiyle, ikincisi ise (Marksist kriz teorisi -çn.) üretimin toplumsal karakteri ile ona el koyuşun özel karakteri arasındaki çelişkiyle açıklar. Öyleyse birincisi, görünümün kökünü üretim dışında görürken, ... ikincisi, onu tam da üretimin koşullarında görür. Her iki teori, krizleri ekonomik düzen içindeki çelişkiyle açıklarlarken, bu çelişkinin belirlenmesinde birbirlerinden tamamen ayrılırlar. Sorulması gereken (şudur): acaba ikinci teori (Marksist teori -çn.) üretim ile tüketim arasındaki çelişki gerçeğini, az tüketim gerçeğini inkar mı ediyor? Elbette ki hayır. Tabii ki bu gerçeği tanıyor. Ama ona,...hakkı olan tali yeri veriyor. Marksist teori, bu gerçeğin, modern iktisat sisteminin başka bir derin, temel çelişkisi vasıtasıyla ortaya çıkan krizleri açıklayacak güçte olmadığını öğretiyor...”(182).
Az üretim krizi veya da tüketimin üretimden geri kalması açıklanırken, kapitalist üretim biçiminin temel çelişkisi çıkış noktası olarak ele alınmıyor. Bu kriz teorisinin savunucuları, ekonomik krizlerin nedenlerini üretim sürecinde değil, pazarda, mübadele sürecinde arıyorlar.

Ekonomik krizleri bu teoriye göre açıklamak aynı zamanda şu anlama gelir: Kapitalist sistem, iyi bir sistemdir. Önemli olan, krizin patlak vermesinin engellenmesidir ve bu da engellenebilir. Çünkü sorun, krizin nedeni, kapitalist sistemin temel çelişkisinde değil, onun pazar, mübadele alanındaki işleyişinin tıkanmasıdır. Bu tıkanma kaldırılınca, sistemin kendisi de krizlerden kurtulur. Sosyal demokratların bu kriz teorisine sarılarak kapitalizmi kurtarmaya çalışmaları boşuna değildir!

R. Luxemburg gibi bir Marksist de bu kriz teorisini savunur. Belirttiğimiz gibi Sismondi, Rodbertus dışında Kautsky, Fritz Sternberg, O. Bauer (son çalışması), Nathalie Moszkowska, P. Sweezy, Hobson, Keynes vb. bu krizin savunucularının önde gelenleridir.

Kapitalizmin gelişmesi ve “uzun dalgalar” sorunu:

Sorunu bütün boyutlarıyla ele almak başka bir araştırmanın konusu olur. Bunun için kast edilenin ne olduğundan kısaca bahsedelim.

Sermaye birikimi, sanayi çevrimi sürecinde inişler ve çıkışlar gösterir. Yükseliş döneminde karın hem kütlesi hem de oranı artar. Böylelikle birikimin kapsamı ve ritmi artar. Kriz ve durgunluk döneminde ise tersi olur. Yani kar ve kar oranı düşer, birikimin kapsamı daralır ve ritmi düşer. Buna göre, sanayi çevrimi, birikimin hızlandırılmış ve yavaşlatılmış bir sonucudur.

Sorun, Marksist ekonomi çevriminin yanı sıra başka bir çevrimin varlığı sorunudur. Marksist ekonomi çevrimi, “uzun dalgalar” içinde gerçekleşir deniyor. Bu anlayışa göre hızlandırılmış büyüme ve yavaşlamış büyüme devreleri şöyledir.

1823’e kadar hızlanmış büyüme
1824-1847 arası: yavaşlamış büyüme
1848-1873 arası: hızlanmış büyüme
1874-1893 arası: yavaşlamış büyüme
1894-1913 arası: hızlanmış büyüme
1914-1938 arası: yavaşlamış büyüme
1940 (1945 veya 1948)-1966 arası: hızlanmış büyüme
1966-? arası: yavaşlamış büyüme (183).

Uluslararası alanda kapitalizmin tarihi sadece 7 ve 10 senelik çevrimi ile değil, birbirini takip eden uzun, yaklaşık 50 sene süren periyotla karakterize oluyormuş ve şimdiye kadar dört “uzun dalga” biliniyormuş.

“Şimdi yeniden (1966’dan sonra -çn.) ikinci, yavaşlamış sermaye birikimiyle karakterize olan, II. Dünya Savaşıyla başlamış “uzun dalga” dönemindeyiz”. Önemli emperyalist ülkelerdeki durgunluklar (Fransa 1962, İtalya 1963, Japonya 1964, Almanya 1966-1967, ABD 1919-1971, B. Britanya 1970-1971, İtalya 1971, Almanya 1971-1972) bu hipotezi doğruluyor gibi”.

Uluslararası alanda kapitalizmin tarihi sadece 7 ve 10 senelik çevrimi ile değil, birbirini takip eden uzun, yaklaşık 50 sene süren periyotla karakterize oluyormuş ve şimdiye kadar dört “uzun dalga” biliniyormuş:

1- 18. yüzyılın sonundan 1847 krizine kadar süren uzun dalga. Bu dönemin özelliği buharlı makinenin önemli sanayi dallarında yaygınlaşmasıdır. Bu dönem, aynı zamanda sanayi devriminin uzun periyodudur.

2- 1847 krizinden başlayarak 1890’lı yılların başına kadar süren uzun periyot. Bu dönemin özelliği: makine ile üretilen buharlı motorlar, bütün sanayi dallarında esas hareket makinesi olmuştur. Bu dönem aynı zamanda, ilk teknolojik devrimin periyodudur.

3- 1890’lı yıllardan II. Dünya Savaşına kadar devam eden uzun periyot. Bu dönemin özelliği: Elektro ve patlayıcı motorlar, bütün sanayi dallarında yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu, aynı zamanda, ikinci teknolojik devrimin uzun periyodudur.

4- Bu uzun periyot kuzey Amerika’da 1940 yıllarında diğer emperyalist ülkelerde ise 1945-1948 yıllarında başlar. Bu periyodun özelliği: elektronik aksamlı makinelerin yaygınlaşması, atom enerjisine geçiş. bu, aynı zamanda III. teknolojik devrimin uzun periyodudur (184).

Başka bir “uzun dalga”cının “dalga”larına bakalım:
Profesör Kondratjew’in yükselen ve inen “dalga”ları şöyledir:
İlk çevrimin yükselen dalgası 18. yüzyılın ‘80’li yıllarının sonunda ve 90’lı yıllarının başında başlar ve 1810-1817 periyoduna kadar sürer.
İlk çevrimin inen dalgası (alçalan dalga) 1810-17’den 1844-1851’e kadar sürer.
İkinci çevrimin yükselen dalgası 1844-1851’den başlayarak 1870-1875’e kadar sürer.
İkinci çevrimin alçalan dalgası 1870-1875’ten başlayarak 1890-1896’e kadar sürer.
Üçüncü çevrimin yükselen dalgası 1891-1896’dan başlayarak 1914-1920’ye kadar sürer.
Üçüncü çevrimin muhtemel düşen dalgası 1914-1920 döneminde başlar.

Prof. Kondratjew’in “uzun dalga”larını tespitinde çıkış noktası fiyatlardaki dalgalanmalardır; inişler ve artışlardır (185).

Şimdi yeniden Mandel’a dönelim. Mandel’dan bahsettiğimize göre, işin nereye dayandırılacağı biliniyordur sanırsak! Sözün kısası: Sanayi kapitalizminin tarihinde uzun dalgaları ilk defa teşhis eden Parvus olmuş. Parvus, bu konudaki anlayışını önce, 1896’da Saksonya İşçi Gazetesinde dile getirir ve 1901 yılında yayınlanan ticaret krizleri ve sendikalar broşüründe kapsamlı olarak ele alır. Kautsky tarafından övülen Parvus’un bu düşüncesinin yeniden ele alınması ve işlenmesi için 10 seneden fazla bir zaman geçer. (Anlaşılan o ki, hazmedilmesi çok zor bir düşünce! Bizim ilavemiz). Bu sefer I. van Gelderen (Hollandalı), “de Nieuwe Tijd” dergisinde, J. Fedder imzasıyla üç makale yayınlar (1913) ve bu makalelerde kapitalist ülkelerde 19. yüzyılın ortalarından bu yana uzun dalga tespitinde bulunur. İlave edelim, bu arada Kautsky’de uzun dalga tespitinde bulunur.

I. Dünya Savaşının hemen sonrasında bu sefer Sovyetler Birliği’nde uzun dalga tartışılır. Yukarıda belirttiğimiz profesör bu tartışmanın öncüsüdür.

Bu arada, boş durmayan Troçki, savaş sonrasında kapitalizmin gelişmesini 1914’ten öncesiyle incelerken, aynı sorunu ele alır. Tabii ki “muhtemelen Gelderen” den bağımsız olarak”. Sözün kısası, Troçki, bu anlayışında eski arkadaşı Parvus’a dayandığını gizlemez ve sorunla uğraşmaya devam eder (Bu sözlerin hepsi E. Mandel'a aittir; agk.).

Uzun dalga anlayışını burada eleştirmeye niyetimiz yok. Bu, başka bir çalışmanın konusu olur.
Mandel’ın da belirttiği gibi 1966’dan sonra yavaşlamış sermaye birikimi söz konusu olduğu için uzun dalganın yavaşlamış büyüme aşamasındayız (ve Mandel başka bir yazısında hızlanmış büyüme aşamasına geçildiğini açıklamadıysa, hala o aşamadayız).

Ve Mandel anlatıyor: “Genişleyen zeminli uzun dalgadan durgun zeminli uzun dalgaya (1966-67) geçiş, artı değer oranı için mücadele ile sıkı bağ içindedir. Geç kapitalizm için ekonomik genişlemenin görece yavaşlamış bir periyodu, şayet bu kapitalizm, ücrete bağımlı olanların direncini kırmayı ve artı değer oranının yeniden görece yükselmesini elde etmeyi başaramazsa, kaçınılmazdır. Ama bu, durgunluk olmaksızın, hatta reel ücretin geçici bir düşmesi olmaksızın düşünülemez. Bunun içindir ki, '60’lı yılların ortasında bütün emperyalist ülkelerde sınıf mücadelesinin bir yoğunlaşma aşaması başlamıştır” (186).

Yani, sınıf mücadelesinin gelişmesi uzun dalgaların hangi aşamasında olduğumuza bağlıdır. Bu anlayış, şunu diyor: Uzun dalganın yükseliş aşamasındaysak sınıf mücadelesi gevşer/geriler. Uzun dalganın alçalan aşamasındaysak sınıf mücadelesi yoğunlaşır. Yani, sınıf mücadelesi, uzun dalganın seyrine göre seyir alır.
Bu troçkist anlayışa göre, Marksizm’in ekonomik kriz teorisi hikayedir! Her ne kadar uzun dalgalar Marksist ekonomik çevrimi reddetmiyorsa da ona önem de vermiyor. Çünkü kapitalist gelişmede; sermayenin birikiminde, yatırımların gelişmesinde belirleyici olan Marksist ekonomik çevrimlilik değil, Parvus-vari ve troçkist uzun dalgacılıktır!

Yorumumuz: Bu anlayış teorik olarak tutarsız ve saçmadır. İster Schumpeter gibi burjuva ekonomistler tarafından da ele alınsın (business Cycles) isterse de Parvus, Troçki, Mandel vs. tarafından ele alınsın, sonuç itibariyle kapitalizmi temize çıkartmaya hizmet eden apolegetik bir anlayıştır; gericidir, antimarksisttir. 

“Bir o yana, bir bu yana”!

Kimileri kapitalizmi kendiliğinden çökerttirir, kimileri krizi süreklileştirir, kimileri de “dalga” teorisinde olduğu gibi işçi sınıfına “surfing” yaptırır. Bu işlerin uzmanı vardır. Düşünebiliyor musunuz, işçi sınıfı bu “dalga”cılara göre “uzun dalgalar”- kısa “dalgalar” üzerinde bir o yana bir bu yana “surfing” yapıyor; sınıfın mücadelesi “dalgalar”ın uzunluğuna ve kısalığına bağlanıyor. Marksizm'in bu konuda başka düşüncede olması, bu “Marksist”leri hiç mi hiç ilgilendirmiyor.

Marksist kriz/konjonktür teorisi, sadece burjuva kriz teorilerini değil, aynı zamanda küçük burjuva kriz teorilerini de can evinden vuruyor.

Sürekli kriz teorisi:

Sürekli kriz teorisinde zaman süresinin göreceli olması veya olmaması sorunun özünde hiçbir şey değiştirmez. Uluslararası veya ulusal çapta sürekli kriz teorisi savunuluyor. Bu krizi, ne hikmetse hep 1970’li yıllarla başlatılıyor.

Periyodik krizler neden kaçınılmazdır? Ekonomik krizler neden devrevidir ve neden sürekli olamazlar? Kapitalizmde ekonomik krizlerin periyodik olmaları neden kaçınılmazdır? Kapitalizmde bütün ürünler; insanlar arasındaki ekonomik ilişkiler, hatta hizmetler, meta formunu alırlar. Ürünlerin, ilişkilerin ve hizmetlerin kendilerine özgü pazarları vardır. Her şey bu pazarlarda üretilir. Ve orada satılır. Bütün ürünler pazarda meta formundan para formuna dönüşüm sürecinden geçerler. İşgücü de aynı süreçten geçer.

Kapitalist üretimde amaç, insanların ihtiyaçlarını karşılamak değildir, aksine sermayeyi değerlendirmek; artı değer, kâr ve daha fazla kâr elde etmektir. Belli ürünlere olan talep büyük olabilir, ama kâr elde edilemiyorsa kapitalist, o alana yatırım yapmaz.

Kapitalist üretim biçiminin, toplum yapısının sayısız iç çelişkileri vardır. Ama kapitalizmde, diğer bütün çelişkilerin de kaynaklandığı temel çelişki, üretimin toplumsal karakteri ile ürüne özel el koyuş arasındaki çelişkidir. Kapitalizmde üretim, toplumsal karakter taşır, ama ürünler toplum için üretilmezler. Kapitalizmin bahsettiğimiz temel çelişkisi, periyodik fazla üretim krizlerinin (ekonomik krizlerin) çıkış noktasını ve esas nedenini oluşturur.

Söz konusu bu temel çelişki, tek tek krizlerin somut, doğrudan nedenini değil, sadece, krizlerin genel temel nedenini oluşturur. Marksizmin abc’sine göre üretimin toplumsal karakteriyle ona özel el koyuş arasındaki temel çelişki süreklidir. Yani her koşul altında etkide bulunur. Şayet bu çelişki, krizlerin doğrudan, somut nedeni olsaydı, işte o zaman küçük burjuva çevreler gibi sürekli krizden bahsetmemiz gerekirdi. Ne var ki Marksizme göre ne sürekli kriz ne de göreceli sürekli kriz vardır. Bu çevreler, göreceli de olsa sürekli krizi savunabilirler.“Kapitalist üretim, bütün sahalarında aynı zamanda ve aynı ölçüde gelişseydi, asla mümkün olmazdı” (Marks).

Marks, krizlerin periyodik olduğunu tespit ediyor ve bu tespitini de sabit sermayenin dönüşümüyle açıklıyor. Sürekli kriz teorisini savunanlar ise Marksist kriz teorisini, ekonomik krizlerin periyodik karakterini reddedip, sürekli veya göreceli sürekli kriz teorisini savunurken hangi yüzeysellik içinde olduklarının farkında değiller:

Toplumsal üretimin ve bu üretimin her iki bölümünün, yani üretim araçları üretimi bölümünün (Bölüm I) ve tüketim araçları üretimi bölümünün (Bölüm II) 1970’lerden beri, yani 35-40 seneden beri kriz içinde olduğunu; yeni yatırımların yapılmadığını, ama aynı zamanda sabit sermaye kıyımının/yok ediminin devam ettiğini düşünebiliyor musunuz? Aklım almıyor, düşünemiyorum. Siz düşünebiliyor musunuz?

Düşünemiyorum, çünkü bu çevreler, bu anlayışlarıyla sermaye birikimini, sermaye birikiminin itici gücü/dürtüsü olarak reddediyorlar. Bu reddin ne anlama geldiğini kısaca açıklayalım:

Kapitalistler, kapitalist sistemin iç yasallığını göz önünde tutmazlar. Pazarı yüzeysel olarak incelerler ve hangi malı ucuza üretebilirsem çok satarım diyerek hareket ederler. Bu anlayıştan hareketle kapitalist, kriz döneminde para formunda birikmiş ve adeta “nadas”ta duran sermayesini verimli sermayeye dönüştürür. Yani yatırım yapar. Yatırım, sabit sermayenin yenilenmesinden ve genişletilmesinden başka bir şey değildir. Yatırım, aynı zamanda üretimde canlanma ve yükselişe doğru gidiştir. Buna göre, küçük burjuva çevrelerin reddetmelerine rağmen sermaye birikimi, ekonomik canlanmanın ve yükselişin itici gücü oluyor.

Bir kapitalisti örnek alalım. (Bu Koç da olabilir, Siemens de olabilir) Kapitalist, kapitalist olarak var olmak istiyorsa, sermayesini verimli olarak yatırmaya devam etmek zorundadır; yani üretime yatırım. Böylelikle toplumsal üretimin birinci bölümünde -üretim araçları üretimi-sabit sermayenin yenilenmesi ve genişletilmesi yeni boyutlarda canlılık kazanır: Bu bölümdeki kapitalistler birbirlerine üretim araçları (makineler vs.) satarlar. Böylelikle birikim, somutta da üretim araçları üretiminin genişletilmesi, sadece, genel olarak alım gücünü (Bölüm I’deki) kapitalistler arasında büyütmez, aynı zamanda toplumun tüketim gücünü de büyütür. Yani çok sayıda işçi, yeniden çalışmaya başlar. Çalışan işçi sayısının artması, değişken sermayenin büyümesi demektir. Değişken sermaye büyüyünce işçilerin tüketim/alım gücü de büyür. Böylelikle tüketim araçları üreten bölümde de (Bölüm II) fevkalade bir canlılık başlamış olur. Bu, kriz döneminde sabit sermaye kıyımı yapan her iki bölümün, ekonomik çevrimin bu (kriz) aşamasından çıkarak durgunluk, giderek de canlanma aşamalarına doğru geliştiğini gösteren süreçtir. Bu süreç, gelişmesinin belli bir aşamasında kesintiye uğrayacak ve ekonomik çevrim yeniden kriz aşamasına girecektir.

Bu gelişme, sürekli kriz savunucuları tarafından reddedilir ve böylece sermaye birikiminin çelişkili bir süreç olduğu da reddedilir. Birikim devam ettiği müddetçe; yeni, modern fabrikalar, yollar, başka üretim kapasiteleri yapıldığı, eski teknolojinin yerine yenilerinin alındığı müddetçe ekonomik çevrimin canlanma/yükseliş aşaması devam eder. Ne var ki bu çevreler bu anlayışta değiller; Onlara göre 1970’lerden beri veya sürekli krizi ne zaman başlatıyorlarsa o tarihten bu yana yeni fabrikaların yapılmaması, makinelerin değiştirilmemesi gerekiyor.

Üretim süreci belli bir noktaya gelindikten sonra, üretim araçları üretiminde (Bölüm I’de)doyumluluk gündeme gelir. Hemen hemen her şey yenilenmiştir, büyütülmüştür. Yenilenmiş ve büyütülmüş üretim sürecinin belli bir aşamasına gelindiğinde Bölüm I’in ürünlerine duyulan talep düşer. Bu bölümdeki işçiler, yeniden sokağa atılırlar. Ama modern işletmelerle üretime devam edilir ve bir anda pazar, satılması gereken, ama alıcı bulamayan metalarla dolup taşar. Artık üretim fazlalığı gündemdedir. Toplumun tüketme gücünden fazla üretim yapılmıştır ve aynı zamanda toplumun alım/tüketim gücü düşmüştür.

Bu süreç, gelişmesinin belli bir aşamasında kesintiye uğrayacak ve ekonomik devrevilik yeniden kriz aşamasına girecektir. Birikim devam ettiği sürece her şey yolunda gider; alım gücü genişler ve bu çerçevede toplumun tüketim gücü de artar. Ama gelişmenin belli bir noktasına gelindiğinde birikim, sağladığı bu gelişme süreciyle çelişkiye düşer. Bu, üretimin sınırsız genişletilmesiyle toplumun alım/tüketim gücünün sınırlı oluşu arasındaki çelişkidir.

Kapitalist üretimin bu nesnelliğinden dolayı sürekli kriz anlayışı, bir “deli saçması”dır. 

Sonuç: Ekonomik kriz, her zaman olmamıştır. Onun nedeni kapitalizmdir ve kapitalizmin yok olmasıyla da yok olacaktır. İlk fazla üretim krizi İngiltere’de patlak verdi. (1825), o günden bu güne kapitalist üretim belli aralıklarla; krizlerle kesintiye uğramıştır. Bu gelişmeyi Engels anlatır (187).

Kapitalizmin kendiliğinden çökeceği teorisi:

Göreceli de olsa sürekli krizi savunmak, öznel niyet ne olursa olsun, nesnel olarak kapitalist sistemin, içine girdiği sürekli krizin sonucu olarak kendiliğinden çökeceğini otomatikman savunmak anlamına gelir. Bu çevrelerin savundukları kriz anlayışının, mantıksal nihai sonucuna göre emperyalist ekonominin çoktan çökmüş olması gerekiyordu. Çökmediğine göre ortada bir sakatlık var. Bu sakatlık, kapitalist ekonominin işlerliğinde değil, bu çevrelerin konuyla ilgili antimarksist anlayışlarında aranmalıdır.

Modern revizyonistler, “sosyalist” SB’de “sosyalizm”in yükselişini ve bu yükseliş karşısında kapitalist dünyanın kriz içinde yoğrulduğunu kanıtlamak için kriz konusunda oldukça “şıpsevdi” olmuşlardı. Ve II. Dünya Savaşından sonra, daha doğrusu, iktidarı gasp ettikten sonra bolca “kriz” üretmişlerdi. Onlara göre ekonominin her konjonktürel hareketi/gerilemesi bir krizdi ve bu türden krizler de giderek çoğalıyordu. Yani “sosyalizm” dünya çapında gelişiyor, kapitalizm büyük bir istikrarsızlık içine giriyor ve bu istikrarsızlığın kanıtı da krizler oluyordu. Ekonominin/krizlerin çevrimi ise giderek sıklaşıyor, her birkaç yılda bir kriz patlak veriyordu.

İnansak da, inanmasak da burada söz konusu olan anlayış, son kertede sürekli krizlere ve dolayısıyla kapitalizmin kendiliğinden çökeceği anlayışına götürüyor.
Kapitalizm, bu yüzyılın başından beri de emperyalizm aşamasında sayısız “badireler” atlatmıştır. Ama her seferinde ayakta kalmasının ve hakimiyetini sürdürmesinin bir yolunu bulmuştur. Çünkü kapitalizmin ayakta kalmasının ve hakimiyetini sürdürmesinin nesnel koşulları vardır. Bu koşullar var olduğu müddetçe de emperyalizm kendiliğinden çökmeyecektir ve emperyalizm var olduğu müddetçe de bu nesnel koşullar var olacaktır.

Kapitalizm, ne devrevi olarak gelen ekonomik krizlerinden dolayı ve ne de genel krizinden dolayı çöker. Bu krizler, ne denli ağır olurlarsa olsunlar, kendiliğinden çöküntü asla ve asla olmaz. Çünkü ne en ağır ekonomik kriz ne de genel kriz, sermaye birikimi yasasını; en daralmış haliyle dahi olsun sermaye hareketini yok etmiyor. Ve sermayenin birikim yasası işlediği müddetçe de kendiliğinden çöküş olmayacaktır.

Ayrıca emperyalizm, kendi sistemsel işlerliği içinde hiçbir zaman ve asla son sınırına varmaz. Emperyalist sistemin, kendini bağlayan sınırı yoktur. Bunun nedeni de sermayenin, hangi kapsam ve boyutlarda olursa olsun, kendini yenilemesi için nesnel koşulların sistem içinde devamlı var olmasıdır. Demek oluyor ki kapitalist sistem, kendi çelişkilerinden dolayı kendi kendine çökmez.

Sonuç itibariyle şunu diyebiliriz: Küçük burjuvazinin fantastik kriz teorileri karşısında Marksist kriz teorisi ne yapabilir ki?!

Günümüzde kriz teorileri:

Burjuva modern kriz teorileri en azından burjuvazi kadar eskidir. Günümüz burjuvazisinin ekonomik kriz teorileri, yukarıda bahsedilen teorilerden farklı değildir. Spekülasyon, borsa krizlerinin, banka ve kredi krizlerinin ve ekonomik krizlerin açıklanışına bakın. Yukarıdaki anlayışlara benzer anlayışlar görürsünüz. Hükümetlerin, devletlerin, şu veya bu uluslararası mali kurumun, bankaların, sermaye sahiplerinin yanlış politikaları, kar hırsı vb. krizin nedenleri olarak gösterilir. Yani burjuvazi, sayısı 230'a varan kriz açıklamasına yenilerini eklememiştir, koşullara uygun hale getirmiştir. Ancak yeni olan bazı anlayışlar da vardır. Bu anlayışlar, doğrudan ekonomik krizle ilgili olmasa da kapitalizmin geleceğiyle ilgili kriz anlayışlarıdır.

Burjuvaziyi bir kenara bırakalım ve “sol” olanlara, “Marksist” olanlara bakalım. Bu alanda öne sürülen temel üç teori vardır. Bir grup, sürekli kriz teorisini savunur. Geriye kalan iki grup ise kapitalizmin çökeceğini savunur. Ama bu grup, sorunun ele alınışı bakımından iki ana akıma ayrılır. Akımlardan birisi, R. Luksemburg'un anlayışını temel alarak 'dünyada kapitalizm dışı bir çevre kalmazsa, sermaye birikimi de sağlanamayacağı için kapitalizm kendiliğinden çöker” merkezli düşünceler savunur. Burada yeni bir şey yok. Bu teori yukarıda belirttiğimiz teoriler arasındadır. Yeni olan, bu teorinin “ilhak ekonomisi” anlayışıyla birleştirilmesidir. Deniyor ki, kapitalizm çökmemek için, sermaye birikimini sağlamak için geri kalmış, emperyalizme bağımlı ülkeleri, yani yeni sömürge ülkeleri ilhak eder. Ama bu ilhakın, yüz senelik emperyalizmin ilhak anlayışından hiçbir farkının olmaması ve ilhakla yeni değerlerin yaratılmaması; yani artı değer çoğalmasının olmaması ve bu anlamda da sermaye birikiminin olmaması bu bayları fazla ilgilendirmiyor.

Diğer akım ise “evlere şenlik” türündendir. Bu akım insanlığın varlığını sorgulayan bir akımdır ve kapitalizmi çoktan öldürmüştür. Bu baylar, „Emeğe Karşı Manifesto“da bir taraftan artık işçi hareketi olmayacak, bu hareket tarihe karışmıştır diyerek bu hareketi toplumu değiştirmek için örgütlenmesi gereken güç olarak görenlere ve diğer taraftan da burjuva kurumları, demokrasiyi, parlamentoyu kullanarak sermaye hakimiyetini geriletmek için mücadele edenlere yaptığınız iş saçmalıktır diyerek gönderme yapıyorlar. Bu göndermeler yapılırken esas hedef olarak „emek“ görülüyor. Evet bu yeni toplum dizayncıları, şu veya bu anlayışa, yanlışa karşı mücadele etmiyorlar, „emeğe“ (işe, çalışmaya) karşı mücadele ediyorlar. Yanlış anlaşılmasın, emeğin şu veya bu tarihsel biçimine, örneğin feodalizmde „emeğe“ (toprak rant, ürün rant, para rant, angarya) ve kapitalizmde de ücretli emeğe (işe) karşı mücadele etmiyorlar, emeğin kendisine karşı mücadele ediyorlar. Emeği temel alan her türden toplum yapısını reddediyorlar. Çünkü insan iş gücüne dayalı üretim; emeğin hakim olduğu toplum artık mutlak sınırına dayanmıştır. Çünkü “mikro-elektronik devrim sürecinde ...üretim, insan iş gücü kullanımından sürekli kopmaktadır”. Bu, 'geriye dönüşü olmayan bir gelişmedir' deniyor. Hiçbir toplumun, hangi koşullarda olursa olsun insan iş gücü kullanımı olmadan var olamayacağı bu unsurları ilgilendirmiyor. Bu işi teknoloji yapıyormuş.

Toplum ve üretimdeki çelişkiler ve onların çözümü böyle ele alınıyor.

Bir de Engels, insanı insan yapan emektir, insanın hayvanlar aleminden çıkmasında emek belirleyici rol oynamıştır diye öğretiyordu! Demek ki Engels'in öğretisi buraya kadarmış! Şimdi emeğin insan toplumunun gelişmesi önünde bir engel olduğu ve bunun yıkılması gerektiği savunuluyor. Yani insanlığı barbarlığa mı, hayvanlar alemine mi katılmaya davet ediyorlar, bunu bilmiyorum ama çelişkiler böyle ele alınıyor.

“Emeğe Karşı Manifesto“ gerçekten, insanlığa karşı bir mücadele manifestosudur. Üretimin gelişmesinden ve özelliklerinden ne anladıkları bunu göstermektedir: Mikro-elektronik devrim insan iş gününün maddi değerlerin üretiminden kopartıyor. Artık üretimde emeğin bir rolü yok. İnsanlığın kurtuluşu emeğe ve emeğe önem verenlere karşı mücadeleden geçmektedir. Burjuvazi, iş gücünü sömürdüğü için emeğe „önem veriyor“ ve komünistler de insan emeği olmaksızın bir toplum düşünemedikleri için emeğe önem veriyorlar. O halde, insanlığın kurtuluşu için, hangi açıdan olursa olsun emeğe önem verenlere karşı mücadele edilmelidir!

Bu unsurlar, kapitalist sömürünün, değer ve artı değer üretiminin insan iş gücünden, bu gücün sömürüsünden kopartılamayacağını görmüyorlar. Her insan toplumunun insan iş gücü harcamasına dayandığını anlamıyorlar. Onlar üretimi çoktan beri makinelere havale etmişler.

Şu veya bu toplum formasyonunda harcanan emeğin şu veya bu biçimine karşı değil, hangi biçimde olursa olsun bizzat emeğin kendine karşı olduklarından, insan türünün varlık nedenine karşı mücadele etmiş oluyorlar. Eğer böyle değilse neye karşı mücadele ediyorlar?

Bu unsurların savundukları kapitalizmin çöküş teorisi, her ne kadar eski bir teori olsa da, “emeğe” karşı mücadele eklemiyle bu alandaki -yaklaşık 10 seneden bu yana savunulsa da- son modadır: Bunlara göre değer üretiminin tarihsel gelişmesi artık durma noktasına gelmiş ve geriye dönüş eğilimi içindedir. Yani kapitalizm artık çöküyor.

Teknolojik gelişmeden hareketle üretimde/artı değer üretiminde iş gücü artık belirleyici olmaktan çıktı ve kapitalizm çökecek diye 10-15 seneden bu yana “kıyamet günü” tellallığı yapıyorlar. Bu toplum dizayncıları, “Bütün ülkelerin işçileri birleşin” sloganını “Bütün ülkelerin işçileri bırakın bu işi” çağrısına dönüştürerek Marksist teoriyle güya alay ediyorlar.

2-Marksist Kriz Teorisi

Marksizm, birbirinden bağımsız bir dizi kriz tanımıyor. Marksizm, üretimin toplumsal karakteri ile ona özel/kapitalist el koyuş arasındaki temel çelişki üzerinde yükselen dönemsel (devrevi/periyodik) fazla üretim krizlerini; kapitalist yeniden üretim sürecinden kaynaklanan krizleri tanıyor. Para-kredi mali krizleri, spekülasyon krizleri, ticaret krizleri vb. ise fazla üretim krizlerini gölge gibi takip ederler. Bütün bu krizler, fazla üretim krizinin ne nedenini oluştururlar ne de kapitalist yeniden üretim sürecinden kaynaklanırlar.

2.1-Mali krizler

Para-kredi-borsa-spekülasyon krizleri:
Bu krizler, fazla üretim krizleri gibi, yeniden üretim sürecinde doğmazlar. Ve bundan dolayı da fazla üretim (ekonomik) krizlerinin nedeni olamazlar. Başka türlü ifade edecek olursak; bu krizler, kapitalist üretim biçiminin yasal görüngüleri değildir. 

Her enflasyonist gelişme de mutlaka kriz değildir. II. Dünya Savaşı sonrası dönemde emperyalist ülkelerde görülen enflasyonist süreci göz önüne getirelim. Bu süreç, doğrudan kapitalist yeniden üretim sürecinden kaynaklanmıyordu. Keza 1919-1923 Almanya’sında görülen enflasyon ve 1970’li yılların ikinci yarısından sonra hızla tırmanmaya başlayan Türkiye’deki enflasyon da fazla üretim krizinin nedeni değildi; dolayısıyla kapitalist yeniden üretim sürecinden kaynaklanmıyordu.
Enflasyon; paranın değer kaybı, kağıt paranın esas anlamını ve değerini kaybetmesi anlamına gelir. “Üzerine 1 sterlin, 5 sterlin vs. gibi para ismi basılan kağıt parçaları devlet tarafından… dolaşım sürecine sokulurlar. Onlar, gerçekten aynı altın miktarına tekabül ederek dolaşımda oldukları müddetçe hareketlerinde sadece, paranın dolaşım yasalarını yansıtırlar. Kağıt paranın spesifik yasası sadece, kendinin altına olan temsil ilişkisinden kaynaklanır ve bu yasa şudur; kağıt para basımı, sembolik olarak temsil ettiği altının (veya gümüşün) dolaşmak zorunda olduğu miktarla sınırlandırılmalıdır” (Marks).

Enflasyonist gelişmede böyle bir durum söz konusu değildir. Dolaşımdaki para miktarı, dolaşımdaki meta değerine tekabül etmemektedir. Enflasyon, çoğalan kağıt paranın, giderek daha az maddi değerleri ifade etmesi demektir; fiyatların artması esprisi!

Borsa krizi: 
Bu kriz de (spekülasyon) yeniden üretim sürecinden kaynaklanmaz. Ama diğer krizler gibi ekonomik (fazla üretim krizi) krizler üzerinde etkide bulunur. Kapitalizmin tarihinde görülmüş olan en büyük borsa krizi, 29 Ekim 1929’da ABD’de patlak vermişti.“Tarihte görülmüş en büyük… borsa krizi 29 ekimde patlak verdi. 16 milyon hisse senedi New York borsasında, ayrıca 6 milyon hisse senedi de yan borsalarda… pazara sürüldü. Değer kaybı korkunçtu...Değer düşmesi; hisse senedinde ifadesini bulan toplamı fiktif (farazi) sermaye miktarını 50-60 milyon dolar kadar azalttı”(E. Varga)

29 Ekim 1929’da borsa krizi patlak verdiği için 1929-1932 fazla üretim krizi gündeme gelmemişti.Tam tersi söz konusuydu; borsa krizinin patlak vermesinin nedeni, çelişkileri olgunlaşmış olan ekonomik krizdi.

Kredi- para krizi:
“Kredi olgusu… üretici güçlerin maddi gelişmesini ve dünya pazarının oluşumunu hızlandırır… Yeni üretim biçiminin maddi temellerini… belli bir yükseklik derecesine kadar oluşturmak kapitalist üretim biçiminin tarihi görevidir. Kredi aynı zamanda bu çelişkinin zora dayanan patlak vermesidir…”(Marks)
Yani, olgunlaşma sürecinde olan ekonomik kriz, kredi ile geciktirilebilir; kapitalistlerin hizmetine sunulan kredi ile üretimin devamı sağlanabilir. Şimdiki krizde iflasla karşı karşıya olan Ford, General Motors vb. üretim tekellerinin devletten kredi talebini düşünelim. Bu tekellerin kredi almaları krizi en fazlasıyla biraz geciktirebilir. Ama bu durumda kredi, zaten keskinleşen çelişkileri daha da keskinleştirir. Bu da ekonomik krizin patlak vermesinden, şiddetli olmasından başka bir anlam taşımaz.

Sonuç itibariyle bu türden krizler (spekülasyon, para, kredi, borsa) ekonomik krizlerin nedenleri değildir, olamaz da. Ama bu krizler, ekonomik krizlerin refakatçi görünümleridir.

Borçlanma krizleri:
Borçlanma krizi de para-kredi krizi çerçevesinde görülmelidir. Bu kriz de doğrudan üretim sürecinde gündeme gelmez. Dolayısıyla borçlanma krizi, ekonomik krizin patlak vermesinin bir nedeni değildir, ama ekonomik krizi etkiler. Şayet borçlanma krizi ekonomik krizin bir nedeni olsaydı hiçbir emperyalist ülke ve hele hele bağımlı ülkeler, hiçbir zaman ekonomik krizden kurtulamazlardı. Çünkü emperyalist ülkeler de dahil bütün ülkelerde borçlanma oldukça büyük boyutlara varmıştır.

2.2-Fazla üretim krizi/Ekonomik krizi 

Çalışmanın konusunu teşkil ettiği için açıklama yapmaya gerek yok.


2.3-Yapısal kriz

Yapısal kriz, anlamından farklı olarak ve ‘her derde deva gibi’ olur olmaz yerde sürekli kullanılıyor. Bu kriz ile ekonomik kriz (fazla üretim krizi) birbirine karıştırılmamalıdır.
Yapısal kriz, kapitalizmin, bilimsel teknik devrimin gelişmesine paralel olarak gündeme gelir, kapitalist üretimin gelişmesinin doğrudan bir ifadesidir. Her ülkede kapitalist gelişme farklı boyutlardadır ve dolayısıyla yapısal krizin somut nedeni veya nedenleri de farklıdır. Bu farklılığa rağmen yapısal krizlerin doğuş nedenlerini belli kategoriler altında toplayabiliriz.
Yapısal krizin doğmasında belirleyici olan iki moment vardır. Bu gözlenemezse, ancak, ne olduğu belli olmayan bir krizden bahsedilir.

Yapısal kriz, enerji ve hammadde değişimi temelinde doğabilir (Birinci moment): Örneğin bir ülkede o zamana kadar esası oluşturan enerji kaynağı cinsinin değiştirilmesi, kömürün yerini petrolün alması veya gaz tüketiminin artışı veya elektrik enerjisinin belirleyici olması vs. Böylelikle ekonomide enerji veya hammadde değişimi temelinde bir gelişme olur. Bunun anlamı şudur; kömür sektörünü örnek alırsak; başka türden enerji tüketimi gündeme geldiği için veya daha ucuza kömür ithali mümkün olduğu için ülke içindeki kömür üretimi düşer. Bu, belli bir sektörün can çekişmesi, krize girmesi ve o sektörde çalışan binlerce işçinin sokağa atılması demektir. Zonguldak’taki durum Türkiye’de kömür enerjisi temelinde gündemde olan yapısal krizin açık bir ifadesidir.

Kömür sektöründeki bu kriz veya petrol ve yan ürünleri temelinde sanayinin yeniden yapılanması, yapısal kriz demektir. Bu yapısal krizin fazla üretim kriziyle ilgisi yoktur. Çünkü bu kriz, yeniden üretim sürecinden kaynaklanmıyor. Bundan dolayıdır ki, enerji ve hammadde değişimi temelinde doğan yapısal kriz, ekonomik krizle/fazla üretim kriziyle eş anlamlı değildir.

Yapısal kriz, bilimsel-teknik devrim; teknolojik gelişme ve modern teknolojiyi kullanma temelinde doğabilir(İkinci moment): Bilimsel teknik devrimin sonucu olarak baş döndürücü hızla gelişen teknolojinin üretim sürecine sokulmasıyla sanayide, bir bütün olarak ekonomide gündeme gelen yapısal kriz, çıplak gözle bile görülmektedir.

Modern teknoloji temelinde otomasyon ve elektronik, yeniden üretim sürecini radikal/kökten değiştirmektedir. Modern teknolojiye dayanan yapısal kriz, kapitalizmin tarihinde şimdiye kadar görülmemiş boyutlarda ve derinlikte ekonomiyi etkilemektedir. Örneğin bilimsel-teknik devrimin bir sonucu olarak yeni teknolojik buluşlar, doğrudan sermayenin yeniden üretim sürecine sokulur. Öyle ki; daha önce çok modern olan fabrika binaları, makineler, yeni buluşlardan dolayı “eski”miş olurlar. İşte bu “eskime”den dolayı, sermayenin yeniden üretim sürecinde yer alan bütün üretim araçları (fabrika binaları, makineler vs.) değiştirilir. Bu, muazzam boyutlara varan sabit sermaye kıyımı ve aynı zamanda keza muazzam boyutlara varan sabit sermaye yatırımı demektir. Burada dikkati bir noktaya çekelim; fazla üretim krizi olmadığı halde sabit sermaye kıyımı yapılıyor. Son 30-35 senelik kapitalist/emperyalist dünyada teknolojinin gelişmesinden dolayı yapılan sermaye kıyımı akıl almaz boyutlardadır. (Ekonomik kriz döneminde bu kıyım daha da kapsamlaşıyor). Bu kıyım, kapitalizmde yapısal krizin sonucudur. Kitlesel kronik işsizliğin nedeni de bu krizde aranmalıdır.

Bu türden yapısal krizle enerji ve hammadde temelinde doğan yapısal kriz birbiriyle karşılaştırılamayacak kadar farklıdır; enerji ve hammadde temelinde doğan yapısal kriz, yeniden üretim sürecini etkilemezken ve yan fenomen olarak kalırken, modern teknoloji temelinde doğan yapısal kriz, yeniden üretim sürecini doğrudan etkilemektedir.

Modern teknoloji temelinde yapısal kriz, mevcut üretim donatımının, çoğu kez tamamen yenilenmesi, değiştirilmesi anlamına gelir. Öyle ki fabrika binası yıkılmakta, aynı yere yenisi, yeni teknolojinin gerek kıldığı temelde inşa edilmektedir. Diğer bir ifadeyle; sabit sermayenin modern teknoloji temelinde yenilenmesinin fazla üretim kriziyle doğrudan bir ilgisi yoktur. Yani bu temelde söz konusu olan sabit sermaye kıyımı -fabrikanın kapatılması- işçilerin sokağa atılması ekonomik krizin değil, yapısal krizin bir sonucudur.
Ama öyle durumlar olur ki; teknoloji temelinde doğan yapısal kriz, aynı dönemde patlak veren ekonomik krizle iç içe geçebilir. Bu durumda modern teknolojiye dayanan yapısal kriz, aynı dönemde patlak veren ekonomik krizle eş anlamlı olur. Burada eş anlamlı olmanın nedeni, modern teknolojiye dayanan yapısal krizin yeniden üretim sürecine doğrudan nüfuz etmesidir.

Demek ki, yapısal krizle fazla üretim krizi her zaman eş anlamlı değildir. Sanayi ürünleri ihracına yönelmiş her ekonomi, dünya pazarında rekabet edebilmek için kendini yenilemek zorundadır. Kendini yenileme, rekabet gücünü artırır ve modern teknolojiyle donanma anlamına gelir. Dış pazar olgusu gündeme geldiğinden beri iddialı her ekonomi, kendini yenileme, teknolojik alanda modernleşme krizi içindedir. Yani yapısal kriz, daralan, çöken ekonominin değil, tam tersine büyüyen ekonominin krizidir. 

Birer cümleyle her iki krizin ortak ve ayrı özellikleri:
-Yapısal krizin birinci momenti devam ederken, fazla üretim krizi patlak verebilir. Bu her iki kriz, çıkış nedenleri farklı olduğu için eş anlamlı olamazlar.
-Yapısal krizin ikinci momenti devam ederken fazla üretim krizi patlak verebilir. Bu durumda her iki krizin de çıkış nedeni doğrudan sermayenin yeniden üretim sürecinde olduğu için eş anlamlı olurlar.
-Demek oluyor ki, her iki kriz, çeşitli faktörlerden dolayı bazen aynı, bazen de ayrı anlamlıdır. Önemli olan, nerede aynı, nerede ayrı anlamlı olduğunu görebilmektir.
-Yapısal kriz ve fazla üretim krizi karşılıklı ilişki içindedirler ve dolayısıyla birbirlerini etkilerler.
-Her iki kriz de kapitalist sistemin doğasında vardır.
-Her iki krizin üretici güçler üzerindeki etkisi aynıdır; kitlesel işsizlik (kitlesel yoksulluk), muazzam boyutlarda toplumsal maddi zenginliğin-sabit sermayenin yok edilmesi.
-Gelişmiş teknoloji temelinde patlak veren yapısal kriz, nispeten uzun sürer. Ama teknolojinin bugün ulaşmış olduğu boyutlar, bu süreyi giderek kısaltıyor.
-Yapısal krizde devrevilik yoktur. Söz konusu enerji-hammadde veya teknoloji değişimi sağlanınca, bu süreç tamamlanınca bu kriz de sonuçlanmış olur.
-Fazla üretim krizleri, nispeten kısa sürelidirler.
-Fazla üretim krizlerinde devrevilik kaçınılmazdır. Zaten krizin kendisi ekonomik çevrimin sadece bir aşamasıdır. Ekonominin/krizin devreviliği de kapitalizmin gelişmesine göre değişime uğramıştır.

2.4-Tarımda fazla üretim krizi sorunu

Aynen sanayi krizleri gibi tarım krizleri de üretimin kapitalist karakterinden kaynaklanırlar. Sanayide olduğu gibi tarımda da kar için, azami kar için üretim amaçtır.

Nasıl ki sanayide fazla üretim krizleri, sanayinin ancak ve ancak makineli üretim aşamasında oluşabiliyorlarsa, tarımda da fazla üretim krizleri, kapitalizmin tarıma nüfuz etmesine bağlı olarak olarak oluşurlar. Kapitalist ilişkilerin belirleyici olmadığı bir tarımsal üretim ilişkilerinde kriz olabilir, ama fazla üretim krizi olamaz.

Tarım krizleri (ekonomik veya fazla üretim krizleri), kapitalizmin tarıma nüfuz etmesiyle doğan bütün çelişkileri açığa çıkartır. Ve tarımda kapitalizm ne denli gelişmişse kapitalizme özgü bu çelişkiler de kriz sürecinde o denli açığa çıkar.

Sanayi krizlerinde olduğu gibi tarım krizlerinde de esas çelişkiyi kapitalizmin temel çelişkisi –üretimin toplumsal karakteri ve ona özel mülkiyet temelinde el koyuş- oluştur. Sanayide olduğu gibi tarımda da krizin olasılığı meta üretiminde aranmalıdır.

Bu özelliklerinden dolayı bu krizler birbirlerinin nedeni olabilirler mi? Olamazlar. Çünkü:
-Sanayi krizlerinin çevrimi vardır.
-Tarım krizlerinde çevrim yoktur.
-Tarım krizinin nedeni sanayi krizi değildir.
-Sanayi krizleri görece kısa sürer.
-Tarım krizleri uzun dönem devam eder.
-Her iki kriz birbirini etkiler.
-Tarım krizleri, sanayinin çevrim seyrini sadece etkileyebilir, sanayide konjonktürün normal gelişmesini olumsuz etkileyebilir. Tarım krizi, örneğin tarım makineleri, yapay gübre talebini geriletebilir, sanayide hammadde olarak kullanılan tarımsal ürünlerde yetersizlik gündeme gelebilir. Örnek olarak verdiğimiz bu olasılıklar, sanayide krizin derinleşmesine neden olabilir.
-Tarım krizleri, bazı sanayi sektörlerinde kısmi krizlere neden olabildiği gibi bunun tersi de geçerlidir; yani sanayide kriz bazı tarım sektörlerinde kısmi krize neden olabilir. Örneğin sanayide kriz, (fazla üretim krizi), sanayi üretimi için hammadde üreten tarımın –pamuk, yün, keten ve benzeri bazı sektörlerinde krize neden olabilir. Aynı şekilde tarım krizi de, sanayin tarım aletleri, yapay gübre üreten sektörlerinde kısmi krize neden olabilir. Ama şimdiye kadar ne tarım krizlerinin sanayi krizlerine ne de sanayi krizlerinin tarım krizlerine neden oldukları görülmüştür.

VI. Makalede “Dünya ve Türkiye Ekonomisinin Güncel Seyri” analiz ediliyor.

*
Kaynaklar:

167)Bu listevari sıralama için bkz.: W. C. Mitchell; “Der Konjunkturzyklus”, 1931, Leipzig.


168) Marks-Engels Toplu Eserleri -METE); C. 23, s. 20/21.


169)Marks: "Theorien über den Mehrwert” METE; C. 26/2, s. 498.


170)Marks: "Theorien über den Mehrwert” METE; C. 26/3, s. 50.


171)METE; C. 20, s. 267, dipnot.


172) METE; C. 26/3, s. 52.


173)Bkz. “Des Crises Commerciales et de leur Retour Periodigue et France, en Anglet enne et aux Etats-unis”- Fransa, İngiltere ve ABD’de Ticari Krizler ve Onların Periyodik Gelişleri.


174)Kriz teorileriyle ilgili olarak buraya kadarki anlatımı Kuczynski’nin “Burjuva Kriz Terisinin Tarihi” üzerine makalesinden aldık. Bkz.: J. Kuczynski; "Die Geschichte der Lage der Arbeiter unter dem Kapitalismus”, C. 11. s. 11/12.


175) METE; C. 23, s. 95, dipnot 32. Vülger ekonomi/ekonomistler için bkz.: METE, C. 26/1, s. 274; C. 26/3, s. 445, 492 vs.).


176)Tugan-Baranovski; “Studien zur Theorie und Geschichte der Handelskrisen in England”, Jena 1901, s. 321.


177)Lenin; C. 4, s. 155.

178)Bkz.: K. Kautsky; "Neue Zeit", C. II, s. 78/79, 1902.


179)Bkz.: METE; C. 20, s. 266.


180)METE; C. 20, s. 266.


181)METE; C. 24, s. 409.


182)Lenin; C. 2, s. 161/162.


183)Bkz. Ernest Mandel, “Der Spaetkapitalismus”, Frankfurt, 1973, 2. baskı, s. 101-115.


184)Bu sözlerin hepisi E. Mandel’a aittir. Bkz.: "Der Spätkapitalismus",


185)Bkz.: A. Herzenstein: "Gibt es grosse Konjunkturwellen"; Unter dem Banner des Marxismus-Leninismus. Sayı l, s. 92-127; s. 2, s. 298-315, 1929.


186). Ernest Mandel, “Der Spaetkapitalismus”, Frankfurt, 1973, 2. baskı, s. 168.


187)Bkz.: F. Engels, Anti-Dühring, METE, 20, s. 257.