Perşembe, Nisan 05, 2018

DOST VE DÜŞMAN*

İbrahim Okçuoğlu
Sosyalist Sovyetler Birliği, mazlumların, ezilen ulusların hep yanında olmuştur

Suriye savaşı sadece Suriye savaşı değildir
Suriye savaşı, sadece Suriye ile sınırlı kalabilecek bir savaş değildir. Suriye'den kim ne istiyor veya koskoca dünyada neden Suriye gibi nispeten küçük bir ülke, irili ufaklı emperyalist ülkeler ve gerici bölge iktidarları arasındaki çıkar çelişkilerinin keskinleştiği bir alan oldu? Suriye, Amerikan emperyalizminin “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi”nin merkez alanlarında olmasaydı; İsrail ile (İsrail'e göre) nispeten büyük ve güçlü ülke olarak komşu olmasaydı; Doğu Akdeniz'de enerji kaynakları keşfedilmeseydi; Basra Körfezi'nden Avrupa ve dünya pazarlarına enerji nakli için boru hattı rekabeti olmasaydı (Türkiye yerine Körfez'den Doğu Akdeniz'e uzanan boru hattı); İran'ın “Şii Hilali” kavramı üzerinden Doğu Akdeniz'e inme stratejisi olmasaydı; Türkiye'nin Ortadoğu üzerinde tahakküm planları olmasaydı; Rus emperyalizminin Avrasya üzerine Amerikan jeopolitikasını Ortadoğu'da karşılama anlayışı olmasaydı; Doğu Akdeniz enerji kaynakları ve dünya pazarlarına sevkıyatına müdahil olmak istemeseydi vs. Suriye'de “Suriye savaşı” diye tanımladığımız bir savaşa gerek kalmazdı veya bu kadar kanlı olmaz ve uzun sürmezdi. Belirttiğimiz bu esas nedenlerden dolayı emperyalistler arası çelişkiler bu ülkede yoğunlaşmıştır. 

Ortadoğu, ‘kurtlar sofrası’
Bu savaşta yenilmek, sadece Suriye'de yenilmek anlamına gelmez. Bu savaştan yenik çıkmak, örneğin Rus emperyalizmi açısından Ortadoğu'dan çıkmak, İran açısından “Şii Hilali” stratejisinden vazgeçmek zorunda kalmak anlamına gelir. Keza Amerikan emperyalizminin bu savaştan yenik çıkması, Ortadoğu'dan çıkmak zorunda kalması veya coğrafi olarak sorunsuz olarak sadece İsrail ile sınırlanmış olması anlamına gelebilir. Suriye savaşında sonucun yansıması, etkisi sadece Suriye ile sınırlı kalmayacaktır.

Suriye ve genel anlamda Ortadoğu, “kurtlar sofrası”dır; bu sofrada her bir emperyalist ve bölgesel güç, gücüne göre yer almaktadır ve almaya çalışmaktadır. Bu sofra, küresel ve bölgesel jeopolitik bir sofradır.

Suriye savaşı, müdahil olan güçlere göre birbiriyle iç içe geçmiş birbirini doğrudan etkileyen yerel, küresel ve bölgesel boyutları olan bir savaştır. Bu savaşın şimdiki aşamasında esas aktörler ortaya çıkmıştır. Kim yok ki bu savaşta? Rejim ordusu, Rus askeri, Amerikan askeri, şimdi de Fransız askerleri, paralı askerler (askeri özel şirketler), milis güçleri (İran), Suriye eksenli her türden muhalif, cihatçı askeri gruplar, TSK, SDG, istihbarat servisleri vs.

Şimdi esas aktörlerin doğrudan karşı karşıya gelmelerini engelleyen, bir nevi tampon bölge konumunda olan alanlar ortadan kalktı, vekil savaş yürütenlerin büyük bir kısmı eridi ve esas aktörler ortaya çıktı. Bunlar ABD, Rusya (aynı zamanda Esad rejimi), İran, Türkiye, İsrail, SDG.

Bir taraftan, son günlerde Trump’ın Suriye’den çıkacağız açıklaması ABD’nin diğer kurumları, özellikle de Savunma Bakanlığı (Pentagon) tarafından bir biçimde sürekli reddedilirken, Ortadoğu’da varlık gösterme, Rojava üzerinden Suriye sahasında söz sahibi olma hevesleri depreşen Fransız emperyalizmi Münbiç’te boy gösterirken, diğer taraftan Rusya, İran ve Türkiye Ankara’da Suriye sorununa ABD’siz; dolayısıyla Batı’sız çözümün bulmanın yol ve yöntemleri üzerine anlaşmak için toplanıyor.

Diktatör Erdoğan’ın niyetinden, ABD ve Rusya’nın ne düşündüklerinden bağımsız olarak Efrîn’in işgali bir taraftan tarihin nasıl yanlış anlaşılabildiğini gösterdiği gibi, bazı olası gelişmelerin de maddi zeminini oluşturmaktadır.

Suriye’nin bütünlüğü veya parçalanacağı üzerine şimdiye kadar öne sürülen görüşlerde bir değişme olmamıştır, ama ülke bütünlüğünü ve parçalanacağını savunan aktörlerde değişme olmuştur. Örneğin, Türkiye ve Rusya, Suriye’nin topraksal bütünlüğünü sürekli savundular. Ama Efrin’de ve daha çok İdlib’de göreceğimiz gibi soruna bakışlarında belli bir değişim olmuştur; en azından Türkiye gerçek niyetin ortaya koymuştur.

Suriye’de dışlandı derken, faşist diktatörlük, Suriye’de siyasi çözümün daha şimdiden bir parçası olmuş ve paylaşım söz konusu olduğunda da bu pastadan koparabileceği pastayı büyütmekle meşguldür. Türkiye, Efrin’i işgal sürecinde bu bölgeyi Suriye rejimine devretmeyeceğini defalarca açıklamıştır. “Fırat Kalkanı Harekatı” ile işgal edilen sahada kendi kontrolünde kurduğu düzeni şimdi Efrin’de de kurmaya çalışmaktadır. Öyle ki, diktatör Erdoğan bu iki işgal alanının İdlib ile birleştirilmesinden, Münbiç’ten İran sınırına kadar gidileceğinden bahsetmektedir.
TSK, Astana sürecinde alınan bir karar sonucu ilan edilen çatışmasızlık bölgelerinden biri olan İdlib’de gözlem noktaları oluşturmaya başladı. Bu noktalar toplamda İdlib bölgesini doğu ve batı olarak ikiye bölmektedir. Bu durumda Türkiye sınırına bitişik alanlardan (Batı İdlib) Türkiye’yi çıkartmak pek kolay olmayacak gibi...

Suriye’ye göz diken sadece Türkiye değil. İsrail Kuneytra ve Süveyda'ya “ilgi ile bakıyor”, Afrin Kürtlerine ihanet eden ABD, Suriye’nin kuzeydoğusundan vazgeçmem diyor...

Efrîn’in işgali tabii ki, her şeyin bittiği anlamına asla gelmez. Rojava Kürtleri, direnişin, işgalcilere karşı mücadelenin başka biçimlerde sürdürüleceğini açıkladılar. Bu mücadelenin yaygınlık kapsamını, gücünü, etkisini önümüzdeki dönemde göreceğiz ve işgalciler de nasıl bir güçle, inanç ve iradeyle karşı karşıya olduklarını yaşayarak anlayacaklar.


Efrîn’in işgal süreci ve gerçekler

Kürt Özgürlük Hareketinin şimdiye kadar Suriye gerçekliğinde ortaya koyduğu iradeyi kırmaya faşist diktatörlüğün gücü yetmedi, yetmeyecek de. Ama kabul etmek gerekir ki, Efrîn’in işgali büyük bir yara oldu. Efrîn, ABD ve Rusya gibi uluslararası emperyalist aktörlerin ve Türkiye ve İran gibi bölgesel güçlerin Kürt Özgürlük Hareketini ne amaçla nasıl gördüklerini ortaya koymuştur. Amerikan emperyalizmiyle taktiksel ortaklaşmanın başlamasından bu yana ilerici, devrimci basında çıkan birçok yazıda Suriye’de Kürt sorununun çözümünde sahada etkili emperyalist ülkelerin, doğrudan sahada olmasa da AB’nin politikalarına umutla bakıldığının ifade edildiği görülmüştür.


Bugün, özellikle Efrîn’in işgali sürecinde bu emperyalist güçlerin; ABD’nin, Rusya’nın, AB’nin, BM’nin Kürtlere ihanet ettiklerini, Kürtleri sattıklarını söylemenin de bir anlamı kalmamıştır. Bu güçler, tarihin de gösterdiği gibi, kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için dönem dönem ulusal kurtuluş hareketlerini destekliyor gözükmüşlerdir. Rojava somutunda olan şudur. Bu güçlerden hiçbiri, nihai amaç olarak Rojava Devriminden yana olmasalar da, kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için Kürtleri kazanmaya çalışmışlardır; ABD ve Rusya böyle hareket etmiştir, etmektedir. Bu güçlerin özgürlük ve demokrasi anlayışları, çıkarlarına ne kadar hizmet ediliyorla sınırlıdır. Bu nedenle, Kürtler özgürlük ve demokrasi için mücadele ettiklerinden dolayı değil, Suriye örneğinde olduğu gibi IŞİD’e karşı, ABD saflarında Rusya’nın çıkarlarına veya Rusya’nın yanında ABD’nin çıkarlarına karşı mücadele ettiklerinde desteklenirler. Acı, ama Efrîn’in işgal süreci bu gerçeğin göstermiştir. Emperyalist ülkeler, Kürtlerin onurlu duruşundan bağımsız olarak onları, “filler tepişirken çimenler ezilir” veya “Göçte ezilen otun hesabı tutulmaz” durumuna düşürmüşlerdir. Amerikan emperyalizmi ve Rus emperyalizmi Efrîn’i bölgesel hesaplaşma alanı olarak görmüşler ve Kürtlerin ne olacağı umurlarında bile olmamıştır.


Tarih boyuncayı doğru okumak!


Diğer bir ifadeyle: Efrîn Suriye’de küresel ve bölgesel güçlerin çıkarlarına kurban edilmiştir. Bu güçler arasındaki çatışma ve uzlaşma an-süreç itibariyle Efrîn üzerinden yapılmıştır. Rusya, Türkiye ile ilişkilerinde soruna sadece Suriye, sadece Kürtler açısından bakmadığın bir kez daha göstermiştir. Rus emperyalizmi küresel oynamaktadır ve bu küresel oyununda Türkiye ile ilişkileri, Rojava Kürtlerinin akıbetinden çok daha önemlidir. Rusya’nın hesabı oldukça basittir: Batı’nın siyasi, ekonomik, askeri kurumlarında yer alan Türkiye’yi başta ABD olmak üzere Batı dünyasından uzaklaştırmak. Dolayısıyla Batı dünyasından uzaklaşan Türkiye, Rusya açısından değeri artan bir Türkiye olacaktır. Bu nedenle Rusya, Türkiye ile ABD arasındaki her gerginliğin çelişkiye dönüşmesi için elinden geleni yapmaktadır. Bu nedenle Rusya, Türk uçakları için Efrîn hava sahasını açmıştır. Bu nedenlen Rusya, “Fırat Kalkanı Harekatı” ve “Zeytin Dalı Harekatı” ile bu bölgelerin Türkiye tarafından işgalini onamıştır. Öyle gözüküyor ki, İdlib’in batısında da Türkiye’nin işgaline göz yumacaktır...

Belki de Kürtlerin en büyük yanılgısı, Rusya’nın, ABD’nin, AB’nin, BM’nin ve NATO’nun Türkiye’nin Efrîn’i işgal girişimini engelleyeceklerini düşünmüş olmalardır.

Adını ne korsanız koyun, ister sattılar, ihanet ettiler deyin, gerçek şu: Ne Rusya ne de ABD, o jeostratejik topraklardaki devletten; faşist diktatörlükten vazgeçmeyeceklerini; vazgeçmemek için Kürtleri feda edebileceklerini göstermişlerdir. Bu nedenle ‘tarih boyunca bu hep böyle olmuştur’ deniyor. Ama tarih boyunca bu hep böyle olmuşturu doğru okumak gerekir. Özellikle burjuva basında ve tartışma programlarında kara propagandalara hizmet eden tarih çarpıtıcılığı yapılmaktadır. Örneğin Putin’in Efrîn işgaline göz yummasını güya açıklamak için, Ruslar tarih boyunca Kürtleri satmışlardıra Mahabad Cumhuriyetini örnek gösterilmektedir. Yani dün sosyalist Sovyetler Birliği (Stalin) 1946’da, II. Dünya Savaşı sonrası ortamda kurulan Mahabad Cumhuriyetini, bugün de Rusya (Putin) Efrîn’i (Kürtleri) satmışlardır türünden tarih bilinci yoksunluğunu ifade eden açıklamalar yapılabiliyor. Benzeri anlayışlara Kürt Özgürlük Hareketi basınında da rastlanmaktadır.

Ama tarih hiç de öyle demiyor: Sovyetler Birliği’nin (SB) Hitler faşizmi veya Hitler-Koalisyonu üzerine zaferi, etkisini kaçınılmaz olarak İran’da da göstermiş, bu ülkede ulusal kurtuluş hareketi ve demokratik hareket güçlenmiştir. 1945-1946 yıllarında İran Azerbaycan'ında da güçlü bir demokratik hareket gelişmiştir. Benzer bir gelişme İran Kürdistan’ında da olmuştur. Bunun sonucu olarak 1945 sonunda Mahabad’da Kadı Muhammed önderliğinde Kürdistan Demokratik Partisi kurulur. Otonomi talep eden bu parti önderliğinde Kürt demokratik güçleri iktidarı ele alarak Mahabad’da otonom bir cumhuriyet kurarlar. (Mahabad Cumhuriyeti)

Yükselen demokratik hareket karşısında tutunamayan İran merkezi hükümeti, sonuçta demokratik hareket üzerindeki baskılarını ve antisovyetik propagandayı durdurmak zorunda kalmıştır. Sovyetler Birliği (SB) ile İran arasında 4 Nisan 1946’da, kuzey İran’daki petrol yataklarından petrol çıkarımı ve işletilmesini öngören ortak bir Sovyet-İran şirketi kurma antlaşması imzalanır. Bu ekonomik anlaşmadan sonra SB’nin İran’dan çekildiği ve böylece Mahabad Cumhuriyetini sattığı sürekli dillendirilir. Oysa Sovyet ve aynı zamanda Britanya askeri güçleri, daha önceki bir antlaşmadan dolayı İran’dan çekilmiştir. Bu iki gücün İran’dan çekilmeleri başka bir anlaşmanın sonucudur. Bu çekilmenin petrol anlaşmasıyla hiçbir ilişkisi yoktur. Bu kara propagandayı yapanlar Kızıl Kürdistan’ın oluşmasında, Kürtçenin resmi dil olarak kullanılmasında aynı Sovyetler Birliği’nin çabasını hiç anmazlar.

Mahabd'a ihanet etti, Mahabad Kürtlerini yalnız bıraktı; petrol karşılığında sattığı denen SB, sosyalist SB'dir; sayısız ulusu, milliyeti, yok olmak üzere olan azınlık etnik toplulukları Çarlık zindanından, cehenneminden kurtaran ve özgürleştiren ülkedir. SB, enternasyonal dayanışmasından, fiili desteğinden dolayı bütün dünyada işçi sınıfının, ezilen ulusların umut kaynağı olmuştur. Milyonlarca Sovyet insanını katleden, ülkenin bir kısmını işgal eden faşist Alman ordularını Stalingrad'dan Berlin'e kadar kovalayan Kızıl Ordu, geçtiğ her ülkede anti-faşist, demokratik düzenlerin kurulmasına katkıda bulunmuştur. Kızı Ordunun İran'a girmesi, bu ülkeyi işgal etme hevesinin bir yansıması değildir; Anti-Hitler Koalisyonu kararlar doğrultusunda Kızıl Ordu İran'a girerken, İngiliz ordusu da girmiştir. Anglo-Sakson güçleri İran'ı işgal etmek amacı güderken, SB, alınan kararlar doğrultusunda hareket etmiş, bulunduğu alanda, İran Azerbaycan'ı ve Kürdistan'ı demokratik güçlerini madi-manevi desteklemiş, onların yanında olmuştur.


SB-Rusya ve üç dönem

1956’dan sonra SB’de iktidara Kruşçev revizyonistlerinin gelmesiyle bu ülkenin sosyalist karakteri değişir; ezilenlerin, mazlumların, ulusal kurtuluş hareketlerinin, dünya işçi sınıfının kalesi olan SB, baskının, ezmenin, sömürmenin, sömürgeciliğin “sosyalizm” maskeli kalesine dönüşür. 1956-1991 döneminde Sovyet revizyonistlerinin geliştirdikleri “kapitalist olmayan yol” vb. türünden teoriler -Suriye de bu teorinin güya uygulandığı bir ülkeydi- bürokratik kapitalist Sovyetler Birliği’nin sömürge teorilerinden birisi olmuştur.

Bu ülke 1991/’92’de dağılarak bildiğimiz klasik kapitalizme geçiş yapmıştır. Ama buna rağmen sahte Sovyet tutkusu birçok insanda bir umut olmaya devam etmiştir. Öyle ki, Putin gibi birisinden ilericilik, devrimcilik, hatta sosyalistlik bekleyenlerin sayısı hala az değildir. Bu unsurlara göre Rusya (Putin) örneğin Suriye’de kurtarıcıdır.

Sovyetler Birliği dendiğinde bu ülkenin tarihinde görülen bu üç ayrı dönem göz önünde tutulmuyor; her bir dönem, birbirinden farklı olmasına rağmen sanki aynı sınıfsal karakterli dönemmiş gibi ele alınıyor. Bu ülkenin tarihindeki bu nitel farklı dönemler göz önünde tutulmazsa doğru analiz yapılamaz. Kruşçev revizyonistlerinin 1956'da SBKP (B)-XX. Kongresi'nde iktidarı gasp etmesi ve sosyalist ülkenin sınıfsal dönüşüme uğratılması; revizyonistleşen ülke olması bu ülkenin ulusal soruna, uluslararası destek ve dayanışmaya hangi sınıf açısından baktığını da gösterir. Kruşçev'den Gorbaçov'a; 1956'da 1991'e SB, ülkede Rus Şovenizmini hakim kılan, diğer ulusları ve azınlıkları hor gören, ezen bir politika izlenmiştir. Kavramlarda bir değişmenin olmaması; sosyalizme özgü kavramların kullanılması bizi yanıltmamalı. Hiçbir şey öğretici değilse şu karşılaştırma öğretici olmalıdır: Çekoslovakya'yı, sonrasında Afganistan'ı işgal eden SB, İspanya iş savaşında faşizme karşı savaşan, Mahabad Cuhuriyeti'ni destekleyen, Kızıl Kürdistan'ı kuran, Kürtçeyi lisan ve kültür seviyesine çıkartan SB değildi.

Suriye’de ABD ne istiyorsa Rusya da onu istiyor; ama her biri kendi emperyalist çıkarları açısından bunu istiyor. Bu nedenden dolayı da istedikleri onları karşı karşıya getiriyor ve bu isteklerini gerçekleştirirken de ezilen, talepleri bir kenara itilen, Rojava örneğinde olduğu gibi Kürtler oluyor.

Kürtleri haklı davlarında yalnız bırakmayacak yegane güç uluslararası işçi sınıfıdır, emekçilerdir, duyarlı, ilerici, devrimci, komünist güçlerdir.

Kürtlerin haklı davasında dayanışmanın, desteğin ne denli önemli olduğunu insanlığa bir daha hatırlatmak için bir Alman Rahibinin şu sözleri oldukça öğreticidir:

“Naziler komünistleri alıp götürdüklerinde sustum,
çünkü komünist değildim.

Sosyal demokratları hapse attıklarında sustum,
çünkü sosyal demokrat değildim.

Sendikacıları alıp götürdüklerinde sustum,
çünkü sendikacı değildim.

Yahudileri alıp götürdüklerinde sustum,
çünkü Yahudi değildim.

Katolikleri alıp götürdüklerinde sustum,
çünkü Katolik değildim.

Beni alıp götürdüklerinde geride,
protesto edecek kimse kalmamıştı”
(Rahip Martin Niemöller)


*)4 Nisan 2018

İbrahim Okçuoğlu