Pazar, Aralık 31, 2017

Türkiye’ de Yarı-Troçkist Örgütler - TKİP

Bu bölümde kendilerini açıkça troçkist olarak adlandırmayan, fakat savundukları görüşler itibariyle troçkist görüşlerden önemli ölçüde etkilenen ve yarı-troçkist olarak değerlendirdiğimiz TKİP ve KÖZ’ün tavırları üzerinde durmak istiyoruz. Ülkelerimizde, troçkist görüşlerden önemli ölçüde etkilenen ve bu görüşleri Marksizm-Leninizm adına savunan, yarı-troçkist konumda olan çok sayıda grup, akım var. Bu akımları tek tek ele alıp değerlendirmeyi gerekli görmüyoruz.

TÜRKİYE KOMÜNİST İŞÇİ PARTİSİ (TKİP) 
Kendilerinin verdiği bilgiye göre TKİP’in şekillenişi Nisan 1987’dir. Nisan 1987’de bir grup, yayınladıkları bir bildiri ile TDKP’den (Türkiye Devrimci Komünist Partisi) kopmayı ilan eder. Mayıs 1987’de “iki temel metinle ideolojik platformlarını devrimci kamuoyuna” ilan ederler. Ekim 1987’de TKİP’in merkez yayın organı olan “Ekim ” dergisi yayın hayatına başlar. Mart 1991’de Ekim 1. Genel Konferansı toplanır. Kasım 1998’de TKİP Kuruluş Kongresi toplanır ve TKİP’in kuruluşu ilan edilir.

Mart 1992’de “Ekimler” adlı derginin 1. sayısı legal olarak yayınlanmaya başlar. “Ekimler ”in yeni döneme ilişkin değerlendirmeleri, Sovyetler Birliği kazanımları ve Stalin üzerineydi. Bu değerlendirmeleri de “teorisyen” H. Fırat yapıyordu, troçkist örgütlerin en temel özelliği, Sovyetler Birliği’nin kazanımlarını reddetme ve Stalin düşmanlığıdır. TKİP’in teorisyenlerinden H. Fırat, Mart 1992’de ilk sayısı yayınlanan “Ekimler ”in 1.ve Şubat 1994’te yayınlanan 2. sayısında Sovyetler Birliği ve Stalin hakkındaki değerlendirmelerini ortaya koymuştu. Dergimizin öncülü olan Yeni Dünya İçin sayı 4 ’te, H. Fırat’ın Sovyetler Birliği hakkında yaptığı değerlendirmelere tavır takındık. O yazımızda diğer şeylerin yanı sıra şu tespitleri yaptık:

“Sovyet İktidarının Niteliği Ne İdi?
Bu soruyu H. Fırat, sosyalist Rusya ’nın iç savaştan muzaffer olarak çıktığı 1921 döneminden itibaren şöyle cevaplandırıyor:
‘İçsavaşın bitiminde, bu ilk ortaya çıkış biçimiyle Sovyet iktidarından ve onun dayanağı olan Sovyetlerden geriye pek az şey kalmıştı. İçsavaş ve ona eşlik eden savaş komünizminin olağanüstü koşulları, iktidarın aşırı bir yoğunlaşmasını ve merkezileşmesini gerektirmişti. Bunun kendisi Sovyetlerin olağan demokratik işleyişini peşinen zaafa uğrattı. Öte yandan, bu yoğunlaşmada partinin oynamak zorunda olduğu kritik rol ise, daha devrimin ilk anlarından itibaren, iktidar aygıtı ile partinin özdeşleşmesi tehlikesini yarattı... Bu sorun bütün içsavaş boyunca partiyi uğraştırdı. Fakat fiilen, koşulların dayattığı zorunluluklar ile yaşanan zorlukların üstesinden gelmede düşülen kolaycı eğilimler, işaret edilen tehlikeyi içsavaş bitiminde artık bir olgu haline getirmişti. Sovyetler biçim olarak yine vardılar, fakat eski içerik ve işleyişlerini yitirmiş bulunmaktaydılar.
Yığınların devrimci siyasal inisiyatiflerinin siyasal biçimleri ve proleter demokrasisinin uygulanma araçları olarak doğan bu örgütler, artık aktif ve militan katılım anlamında kitle dayanaklarını yitirmiş, yeni biçimiyle kitlelerin üstüne bir bürokratik ağırlık olarak çökmüşlerdi. Ruhunu, iradesini, yaşam gücünü kitlelerden alan Sovyetler ile şimdiki Sovyet aygıtları birbirinden bütünüyle ayrı kurumlardı. ’ (Ekimler, S. 1, s. 31-32J
'Sovyet iktidarında bürokratik deformasyonun temelleri daha içsavaştan itibaren olmak üzere, bu nesnel temeller ve öznel hataların bileşkesi üzerinde şekillendi ve geleceğe doğru olarak sürekli bir biçimde gelişti, güçlendi ve yerleşik hale geldi. 1930’larda durum artık ‘olağan ’laşmıştı. ’fa.g.d., s. 33;
İşte H. Fırat’ın 1921 sonrası Sovyet iktidarının niteliğine ilişkin öne çıkardıkları karekteristik özellikler bunlar. H. Fırat bu tür karşı-devrimci özelliklere sahip bir iktidarın sosyalist bir iktidar olduğunu savunmanın yanısıra, bir başka saçmalığın savunuculuğunu da yapıyor. Artık eski niteliklerini tamamen yitirdiğini, yeni biçimiyle kitlelerin üstüne bir bürokratik ağırlık olarak çöktüğünü, parti ile sovyetlerin özdeleştiğini iddia ettiği bürokratik devlet aygıtının ve bürokratik bir partinin, sosyalist ekonomiyi ve sosyalist toplumu kurmasına bile sosyalizmin önkoşullarını yarattığını savunabiliyor. Olmaz demeyin! H. Fırat oldu diyor.

Şunları yazıyor H. Fırat:
 ‘1929 öncesi Sovyet ülkesi ile 1930’ların sonundaki Sovyet ülkesi, iki ayrı dünyadır artık. Tarıma dayalı geri bir kırsal toplumdan, asgari sınai temele sahip bir kent toplumuna büyük bir sıçrayıştır bu. Buna bağlı olarak köylülüğün nüfus içindeki ezici ağırlığında büyük bir zayıflama, işçi sınıfının toplum içindeki varlığında ise görülmemiş bir büyüme ve güçlenmedir. Eski toplumdan kalan ya da NEP döneminde oluşan sömürücü sınıflar süpürülüp atılmıştır artık.
Sürekli kapitalist öğeler yaratan yaygın küçük meta üretiminden ve onunla kopmaz biçimde bağlı sınırlandırılmış bir piyasa ekonomisinden, tarımda devlet mülkiyetinin yanısıra kollektif köylü mülkiyetine dayalı makinalaşmış geniş çaplı bir tarıma, sanayide kamu mülkiyetine, ekonominin tümünde ise planlı yönetime geçiştir. İktisadi gerilikle kopmaz biçimde bağlı kültürel geriliğe ve cehalete son verilerek, eğitimi ve öteki kültür öğelerini çalışan yığınların yaşamına maletmedir. Teknik ve üretim bilgisi, genel olarak bilimsel bilgi üzerindeki küçük bir burjuva uzmanlar azınlığının tekelini parçalayarak, onu milyonlarca işçi ve emekçiye maletmedir. Ve elbetteki, tüm bunlarla içiçe olarak,yığınların iktisadi, sosyal ve kültürel yaşamında göreli bir iyileşmedir.
Kısacası sosyalist bir iktidar altında (&bç), çapı ve hızı bakımından tarihte o güne dek eşi görülmemiş ve daha sonra da görülemeyecek olan büyük bir modernleşme hareketiydi bu. ’ fa.g.d., s. 39;
H. Fırat, Stalin önderliği döneminde sosyalizmin inşası bakımından birçok başarıları, özellikle de iktisadi başarıları reddedemiyor. Bunların birçoğunu sermayenin paralı tarihçileri de reddedemiyorlar. Burjuva tarihçileri ile H. Fırat gibi onların öğrencisi teorisyen tarihçilerin birleştiği nokta bu iktisadi ilerlemenin demokratik şartlarda ve araçlarla yapılmadığı, tersine iktisadi ilerleme içerisinde, daha önceden Sovyetleri işlevsizleştiren, parti ile devleti özdeşleştiren bürokratik aygıtın totaliter tedbirlerle (H. Fırat ‘oloğanüstü tedbirler ’ diyor) kendi bürokratik yapısını daha da derinleştirdiğini savunuyorlar. Bunu H. Fırat, ‘1930’ların en trajik çelişkisi’ (a.g.d., s. 49) olarak tanımlıyor ve siyasal alanda, aynı dönemde iktidar aygıtının ‘bürokratik bir deformasyona ’ uğradığını, ‘sosyalizmin inşası
sürecinin, politik planda aynı ilerlemeyi yaşayamadığı, daha da kötüsü, sürecin bu alanda bir bakıma tersine işlediği ’ni (s. 49) iddia ediyor. İddia ediyor diyoruz, çünkü iddiasını ispat yönünde hiçbir ciddi kanıt getiremiyor.

H. Fırat ’a göre sosyalist iktidar altında iktisadi alanda, kendisinin yukarıda saydığı başarılar elde edilse de, halen sosyalist toplum, sosyalist iktisadi yapı kurulmuş değil. '1930’ların ortasında, Sovyetler Birliği ’nde, sosyalizmin zaferi değil, uzun bir tarihsel dönemi gerektiren bu zaferin nihayet elde edilebilen önkoşulları sözkonusudur. ’ ("s. 60) Hangi gerekçelere dayanarak böyle bir tez getirdiği yazarımızın teorik bir sırrıdır. O, bu soruya cevap vermez, bunun yerine 30’lu yılların ikinci yarısında SSCB ’de kurulan düzene Stalin ’in ‘eksiksiz bir sosyalist toplum ’, ‘sosyalizmin kesin zaferi’olarak adlandırmasına karşı gerekçeler getirir.

Saydığı gerekçeler, değer yasasının SSCB ’de halen ‘hükmünü sürdürebilmesi ’, devlet mülkiyetine geçirilen üretim araçlarının ‘fiilen de toplumsallaşması ’nın uzun zaman alacağı, işgücünün eski zamandan kalma izleri taşıyacağı, ‘bölüşümde, ücret ödemelerinde hala burjuva hakkının geçerli olacağı ’ (s. 52) gerekçeleri ile genelde sosyalizmin, içinden çıktığı kapitalizmin halen izlerini taşıyacağı teorik gerekçesidir.

H. Fırat’a göre ‘işte tam da böyle bir dönemden, ‘sosyalizmin eksiksiz zaferi ’, ya da ‘kesin zaferi’diye söz edebilmek, kendi içinde bir çelişkidir ve teorik bakımdan bir değer taşımaz. ’ (a.g.y.)

H. Fırat ’ın burada yürüttüğü tartışma aptalca bir tartışmadır. Marksizm-Leninizmin klasikleri, komünist toplumun birinci aşamasının burjuva toplumdan arta kalan kusurlara sahip olacağının tamamen bilincindedirler. Bu kusurlara rağmen, eğer sömürücü sınıflar ve dolayısı ile sömürü ortadan kaldırılmışsa, sömürünün ortadan kaldırılması ile herkesten yeteneğine, herkese emeğine göre ilkesi
gerçekleştirilmişse, üretimde sosyalist mülkiyet rakipsiz bir egemenliğe sahipse, bunun komünizmin alt evresinin kurulması anlamına geldiğini teorik olarak açıklamışlardır. Sosyalist düzenin tüm bu temel şartlarının eksiksiz yerine getirildiği bir dönemi, Stalin’in ‘sosyalizmin eksiksiz’ya da ‘kesin zaferi’olarak adlandırmasında yanlış ya da kendi içinde bir çelişki oluşturan hiçbir şey yoktur.

Yazar, kendi kafa karışıklığını Stalin ’e maletmeye çalışmayı marifet saymaktadır.
Teorisyen tarihçi yazarımız Stalin ’e aptalca eleştiriler getirmeye devam ediyor. Yazar, Marks ’ın ‘herkesten yeteneğine, herkese emeğine göre ’ilkesini, eski toplumun bir kalıntısı, bir kusuru saydığını okumuştur. Ama ‘Stalin ’in bu aynı şeyde sosyalizmin eksiksiz zaferinin bir kanıtını bulmasına yalnızca şaşılabilir’miş. (s. 52)

‘Teorisyen’tarihçimiz, Marks’ın hangi anlamda bu ilkeyi, eski toplumdan kalma bir kusur olarak adlandırdığı üzerinde hiç düşünmüş müdür? Bu kapitalist toplumdan kalma öyle bir kusurdur ki, hiç bir kapitalist toplum bu ‘kusuru ’ gerçekte uygulayamayacak durumdadır. Zira herkesten yeteneğine,
herkese emeğine göre ilkesini uygulasa idi kapitalizm, kapitalizm olamazdı. Bu ilke yalnızca bir yönüyle eski toplumun izini taşımaktadır. O da, gerçekte eşit olmayan emekçiler arasında eşit BİR ilkenin uygulanmasıdır. Gerçek eşitliğin olması için hakkın eşit olmaması, insanların ihtiyacını temel alan bir hakkın uygulanması gerekirdi. Ama bu kusura rağmen, 'herkesten yeteneğine, herkese emeğine göre ’ ilkesi sosyalist bir toplumun kurulup kurulmadığını ölçmenin en temel ilkesidir. Stalin ’in bu ilkenin gerçekleştirilmiş olmasını sosyalizmin eksiksiz zaferinin kanıtı olarak saymasında şaşılacak hiç bir şey yoktur. Buna ancak yolunu şaşırmış ‘teorisyen ’ tarihçiler şaşabilirler.

Yazarımız şaşkınlığı ile, Stalin Anayasası diye bilinen sosyalist anayasa ‘herkesten yeteneğine, herkese emeğine göre’ ilkesinin konulmasına karşı polemik içerisinde şu saçmalığı da savunuyor;
‘madem bu evre ‘daha şimdiden ’ gerçekleşmiştir, bu, dinamik bir karekteri olan ‘geçiş süreci ’nin yeni ve bir üst evresine geçilmekte olduğunu da anlatır. Böyle bir durumda ise, bölüşüm ilişkilerinde burjuva hukukunun ifadesi bir ilkenin, anayasal güvence altına alınmak bir yana, tersine adım adım tasfiyesi gündeme getirilir. Toplumsal gelişme süreçlerinde hukukun genellikle ‘arkadan topallayarak’gelmesi bir kural olmakla birlikte, bu hiç de ömrünü doldurmuş bir evreye ait bir hukukun yeni bir evrede gündeme getirilmesi anlamına gelmez. Sosyalist bir toplumda hiç gelmez. ’ (Ekimler, S. 1, s. 53) 
Marksizm-Leninizmin, genel olarak hukuk, özel olarak da sosyalizmde uygulanacak ‘burjuva hukuku’konusundaki en basit görüşlerini bile birbirine bu kadar karıştırıp laf salatasına çevirmesi için oldukça ‘açıklığa ’ sahip olması gerekmektedir. 

Bir kere 'hukuk, hiçbir zaman (teorisyenimiz H. Fırat genellikle diyordu!), toplumun iktisadi durumundan ve ona tekabül eden uygarlık derecesinden yüksek olamaz ’ (Marks, Gotha ve Erfurt Programının Eleştirisi, Sol Yay. s. 33). Bu yüzden sosyalist bir toplumun hukuku da, toplumun iktisadi durumundan ve ona tekabül eden uygarlık derecesinden daha yüksek olamaz. Toplumun iktisadi durumu, hangi bölüşüm ilkesine izin veriyorsa, o toplumun hukuku ve anayasası da o ilkeyi içermek zorundadır.

Bu ilke sonal hedef olmasa da, bilinçli ve çok yönlü bir çaba ile yerini daha üstün bir hukuka terketmek zorunda olsa da, daha üstün bir hukuku gerçekleştirebilmenin iktisadi temeli olmadığı sürece bölüşümün temel ilkesi olarak kalmak zorundadır. Ancak, siyasi ekonominin ve hukukun abesinden haberi olmayan H. Fırat gibileri sosyalizmde, bölüşümün tek doğru ve mümkün olan hukuksal ilkesinin anayasaya alınmasına karşı çıkabilirler.

‘Teorisyen ’imiz anayasayı programla karıştırma yanlışını da yapmaktadır. Stalin şöyle diyor:
 ‘Bir programla bir anayasa arasında temelden bir ayrılık vardır. Bir program henüz olmayan (abç) ama ancak gelecekte elde edilecek ve kazanılacak olanı gösterdiği halde bir anayasa tersine daha şimdiden olanı, şimdi ve bugün elde edilmiş ve kazanılmış bulunanı belirler. Program başlıca gelecekle ilgili olduğu halde, anayasa içinde bulunan zamanla ilgilidir. YSSCB Anayasa Taslağı Üzerine; Leninizmin Sorunları, Sol Yay. s. 621)
H. Fırat’a göre, işçi sınıfının yönetici güç olması sorunu 1936 Anayasası ile ‘yurttaşların demokratik haklarını' geliştirmek ve güvenceye almak gibi bir hukuksal soruna indirge ’nmiş. (Ekimler, S. 1, s. 51)

Nasıl olmuş da, işçi sınıfının yönetici güç olması bu türden dar bir çerçevede olmuş? İspatı yine kendinden menkul iddialar ortaya atılıyor ve ‘ben dedim, öyle oldu’ mantığından hareket ediliyor. Bu da basit bir yalandır. Ne anayasada ne de Stalin ’in herhangi bir yazısında işçi sınıfının yönetici güç olması hukuksal bir soruna indirgenmez. Tersine herşeyden önce ve esas olarak ‘işçi sınıfının yönetici güç ’olmasının maddi ve kültürel ön koşullarının olup olmadığı soruşturularak cevaplandırılır.

H. Fırat ’ın başka bir iddiası da, yeni anayasanın ‘gerçekte iktidarın mevcut bürokratik yapısını kurumlaştırmaya’ (a.g.d., s. 60) yaradığı şeklindedir. Bu iddia düzeyinde, ispatsız olarak ortaya atılmış bir değerlendirmedir, kanıtlanmadığı sürece de öyle kalacaktır. ” (Yeni Dünya İçin, Sayı 4, s. 54-56, Eylül 1992)

Bundan yaklaşık yirmi yıl önce yaptığımız tespitler, bugün de geçerliliğini korumaktadır. H. Fırat, Sovyetler Birliği’nin kazammlarına ve Stalin’e saldırması ile hangi kulvarda yol aldığını ortaya koymuştur. H. Fırat, Sovyetler Birliği’nin kazanımları ve Stalin şahsında Marksizm-Leninizm’e saldırmaktadır. Stalin ve Sovyetler Birliği’nin kazanımları savunulmadan Marksizm-Leninizm savunulamaz. Stalin, Lenin’in ölümünden sonra, ortaya çıkan “muhalefet” gruplarına karşı Leninizm’i savunmuş ve “muhalifler ” ideolojik olarak yenilgiye uğratılmışlardır. “Yeni dönem ”in ürünü olduğunu iddia edenlerin, Sovyetler Birliği’nin kazanımlarma ve Stalin’e saldırmaları yeni değildir. Bu saldırılar TKİP veya TKİP’in “teorisyen”i H. Fırat ile başlamadı. H. Fırat, Lenin’in ölümü ertesinde Sovyetler Birliği’ndeki sosyalizmin inşasına ve Stalin’e saldıran cepheye katılmıştır. Olan budur.

Türkiye Komünist İşçi Partisi, Marks, Engels ve Lenin’i klasik olarak görmektedir. Bütün ‘troçkist’ örgütlerin savunduğu “Bütün Ülkelerin İşçileri Birleşiniz" şiarını TKİP de savunmaktadır. Bilindiği gibi Marks ve Engels Komünist Partisi Manifestosu’nu “Bütün Ülkelerin İşçileri Birleşiniz” şiarı ile bitirmişlerdi. Marks ve Engels’in yaşadığı dönem kapitalizmin serbest rekabetçi dönemi idi. Bu dönemde emperyalizm olgusundan sözedilemezdi. Kapitalizm, 19. yüzyılın sonlarında, tekelci aşamaya yani emperyalizm aşamasına ulaştı. Lenin, emperyalizm ve proleter devrimleri çağında, Marksizm’e önemli katkılar yaptı ve emperyalizmin analizini yaptı.

Birinci paylaşım savaşı ertesinde, doğunun ezilen ve sömürülen halkları ayağa kalktı. Bu halklar emperyalizme darbe vurmakla yetinmiyor aynı zamanda objektif olarak proleter dünya devriminin dolaysız bir desteğini, proletaryanın sosyalist devrim mücadelesinin bir müttefığini oluşturuyordu. Ulusal sorun ve sömürge sorununun proleter devrimle birleştirilmesi ve kaynaştırılması sorunu Lenin, Stalin ve Komintem tarafından teorik planda çözümlendi ve buna uygun bir siyaset geliştirildi.

Komintem II. Kongresi’nde, ulusal sorun üzerine tartışma yürütüldü ve bu kongrede Lenin’in sunduğu tezler temelinde sorun tartışılarak önemli kararlar alındı. Lenin, bu tezlerin kabul edilmesi ertesinde II. Kongre’ye sunduğu 26 Temmuz 1920 tarihli raporunda, ileri sürdüğü tezlerin temelinde yatan görüşleri açıklarken, ezen ulus, ezilen ulus ayrımının yapılması konusunda şunları söyler:
“Birincisi, tezlerimizin en önemli, temel düşüncesi nedir? Ezilen ve ezen halklar ayrımıdır. II. Enternasyonal ’in ve burjuva demokrasisinin aksine, biz bu ayrımı öne çıkarıyoruz. Proletarya ve Komünist Enternasyonal için, emperyalizm çağında somut ekonomik gerçekleri saptamak ve tüm sömürgesel ve ulusal sorunların çözümünde soyut önermelerden değil, somut durumun olgularından hareket etmek özellikle önemlidir. ” (Lenin, Seçme Eserler, Cilt 10, İnter Yayınları, s. 263)
Ezen ülkelerle ezilen ülkeler arasındaki ayırmın yapılması aynı zamanda her ikisindeki devrim tiplerinin de farklılığı sorununu gündeme getirmektedir. Lenin, tezlerin dördüncü maddesinde Komintem’in ulusal sorun ve sömürge sorununa ilişkin siyasetindeki çıkış noktasını ortaya koymaktadır: Çıkış noktası, bütün ulusların ve bütün ülkelerin proleterlerinin ve emekçi yığınlarının, burjuvazi ve toprak ağalarının iktidarını yıkmayı amaçlayan ortak devrimci savaşımları için karşılıklı yakınlaşmalarını sağlamaktır! “Çünkü” der Lenin, “yalnızca böyle bir yakınlaşma, kapitalizm üzerinde zaferi sağlar, bu olmadan, ulusal baskının ve hak eşitsizliğinin ortadan kaldırılması olanaksızdır.

 Lenin’de sorunun konuluşu böyledir. Bu anlamda emperyalizm ve proleter devrimleri çağının temel şiarı, “Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklar birleşiniz! ” şiarıdır. Komintem’de belirlenen bu şiarın içeriği gelişmiş kapitalist ülkelerde sosyalist devrim akımıyla, ezilen ülkelerdeki antiemperyalist, demokratik devrim akımının proleter dünya devrimi sürecini oluşturduğudur. Bu iki devrim akımı, aynı sürecin değişik bileşenleridir. Bu her iki akım birbirini destekler, birbirine muhtaçtır. Bu akımlardan birinin tek yanlı olarak abartılması ve birinin zaferinin tek yanlı olarak diğerinin zaferine bağlı olduğunun savunulması yanlıştır.

Emperyalizm ve proleter devrimleri çağında ulusal sorun, sömürgeler genel sorunu haline geldi. Sömürge ve emperyalizme bağımlı ülkelerde, emperyalizm karşıtı hareketler artmaya başladı. Emperyalizm, bir dizi şey yanında, aynı zamanda bir avuç “uygar ” ülkenin dünya nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan ezilen halkların sömürülmesi ve baskı altına alınması sistemidir.

Emperyalizme karşı dünya çapında başarılı bir devrim savaşımı için, ezen ülkelerin proleterleri ile ezilen ve bağımlı ülkelerin halklarının sağlam bir ittifakı temel şarttır. “Bütün ülkelerin işçilerinin birliği” siyaseti, emperyalizm koşullarındaki değişime göre (sömürge ve bağımlı ülkelerdeki hareketlerin gelişme eğilimi göstermesi, emperyalizme darbe vurması vb.) “Bütün ülkelerin işçilerinin ve ezilen halkların birliği” siyasetine dönüşmüştür. Bu siyaset çok açık olarak gelişmiş ülkelerdeki proletarya hareketi ile sömürgelerdeki ulusal kurtuluş hareketlerinin emperyalizme karşı ortak bir cephede birliğini sağlama siyasetidir. Bu siyaset uygulanmadığı sürece ne gelişmiş ülkelerdeki proletaryanın, ne de sömürge ve bağımlı ülkelerin ezilen halklarının emperyalizmden kopuşu gerçekleşecektir. Bu nedenle doğru şiar “Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklar birleşiniz! ” şiarıdır.

TKİP,“Bütün ülkelerin işçilerinin birliği” siyasetinin, emperyalizm koşullarında değişime uğrayarak, “Bütün ülkelerin işçilerinin ve ezilen halkların birliği ” siyasetine dönüştüğü gerçeğini görmemektedir. Bu bağlamda TKİP Leninist konumda değil, troçkist konumda yer almaktadır.

TKİP, ezen ülkelerle ezilen ülkeler arasındaki ayrım noktalarını görmemektedir. Ayrım noktaları görülmediği için de devrim tiplerinin de farklı olabileceği gerçeği atlanmaktadır. TKİP programında emperyalizm çağında dünyanın ezen emperyalist ülkeler, ezilen sömürge, yarı-sömürge, bağımlı ülkeler biçiminde ikiye ayrıldığı tespitleri yoktur, (www.tkip.org, TKİP, Program Tüzük, Eksen Yayıncılık) TKİP programında şunlar söylenmektedir:
“Türkiye, emperyalist-kapitalist dünya sisteminin bağımlı ülkeler kategorisinde yeralan, orta düzeyde gelişmiş kapitalist bir ülkedir. Emek-sermaye çelişkisi, tüm toplumsal çelişki ve çatışmaları belirleyen ana eksendir. Sermaye iktidarı, sırtını emperyalizme dayamış işbirlikçi tekelci burjuvazi şahsında, burjuvazinin tüm kesimlerinin ortak sınıf çıkarlarının temsilcisidir. Büyük burjuvaziye binlerce çıkar bağı ile bağlı kent ve kır orta burjuvazisi, karşı-devrimci bir tabakadır. Orta burjuvazinin kent ve kır emekçileri üzerindeki ideolojik, politik ve kültürel etkisini kırmak, devrimin başarısının temel bir koşuludur. 
Türkiye’yi karakterize eden temel iktisadi, toplumsal ve siyasal gerçeklerden hareket eden TKİP, toplumumuzun proletarya devrimi tarihi adımı ile karşı karşıya bulunduğunu saptar.
Proletarya devrimi, sermaye egemenliğine son vererek sosyalizme geçişi sağlayacaktır.” (www.tkip.org, Program Tüzük, Eksen Yayıncılık)
Emperyalist ülkelerle, emperyalizme bağımlı ülkelerdeki sınıf mücadelesinin koşulları birbirinden farklıdır. Bu ikisini birbirinden ayırmak gerekir. Emperyalist ülkelerdeki sorunlar ve talepler ile, emperyalizme bağımlı ülkelerdeki sorun ve talepler arasında benzerlikler kadar farklılıklar da vardır. Bu farklılıklar, devrimin niteliği ve sınıfların rolünün belirlenmesinde dikkate alınmayı gerektirir. Ezen ülkelerle ezilen ülkeler arasındaki ayrımın yapılması aynı zamanda her ikisindeki devrim tiplerinin de farklılığı sorununu gündeme getirmektedir. Bunun nedeni; başka halkları ezen ülkelerde buıjuvazi, devrimin bütün aşamalarında karşıdevrimci bir rol oynar. Bu yüzden burjuvaziyle bu noktada bir ittifakın da temeli yoktur. Emperyalizme bağımlı yan-sömürge ve bağımlı “ezilen ülke”lerde ulusal sorun devrimin bir momenti olarak gündeme gelmekte; emperyalizm, ulusal buıjuvaziyi de baskı altında tutmaktadır. Bu durum ulusal burjuvazinin bir bölümünün belirli bir dönem, belirli koşullar altında emperyalizme karşı mücadelenin içine girebilmesinin koşullarını yaratmaktadır. Kapitalist emperyalist ülkelerde burjuvazi devrimci barutunu tümden tüketmiştir.

Emperyalizme bağımlı ezilen ülkelerde ise burjuvazi milli devrim bağlamında belirli bir süre olumlu, devrimci bir rol oynayabilir. Emperyalist, ezen ülke burjuvazileriyle; ezilen ülke burjuvazileri arasında fark vardır. TKİP, bu farkı görmemekte ve bütün ülkelerin burjuvazisini bir ve aynı kefeye koymaktadır. Bu yaklaşımın Marksizm-Leninizm’Ie herhangi bir ilişkisi yoktur. Bu anlamda gelişmiş kapitalist emperyalist ülkelerde gündemdeki devrim sosyalist devrimdir. Emperyalizme bağımlı ezilen ülkelerde gündemdeki devrim işçi-sınıfı önderliğinde anti-emperyalist demokratik devrimdir. TKİP programında çok açık olarak belirtilmese bile ayrımsız olarak bütün ülkeler için sosyalist devrim savunulmaktadır. Bu savunu Marksist-Leninist değil, troçkist bir savunudur.

TKİP, sadece emek-sermaye çelişmesine vurgu yapmaktadır. Emek-sermaye çelişmesi, yalnızca emperyalist ve gelişmiş kapitalist ülkelerde değil, bugün dünyadaki bütün ülkelerde vardır. Tabii ki bu çelişme toplumlardaki en önemli çelişmedir. Bu çelişme burjuvazinin iktidarının devrilmesi, işçi sınıfı iktidarının kurulması, sosyalizmin inşa edilmesi ve ücretli emek sömürüsüne son verilmesi ile çözülecektir. Öte yandan, emperyalizm ile ezilen halklar arasındaki çelişme, bugün de dünyadaki gelişmelere damgasını vuran temel çelişmelerden biridir. Bu çelişme, emperyalizme bağımlı geri ülkelerde antiemperyalist demokratik devrimlerle, kimilerinde ulusal bağımsızlık devrimleri ile çözülecektir. Dünya çapında en önemli çelişmenin sadece proletarya ile burjuvazi arasında olduğunu söyleyenler, Marksizm-Leninizm ile çelişkiye düşmektedir. Marksist-Leninistlerin görevi; proleter dünya devriminin emperyalist dünyanın içindeki iki temel akımını, “kapitalist ülkelerdeki sosyalist devrim akımı ve sömürge, yarı-sömürge ve bağımlı ülkelerdeki anti-emperyalist anti-feodal devrim akımını bir bütünün parçalan olarak” görmektir. Bu devrimci akımların ittifakı için mücadele etmektir. Lenin ve Stalin’in bize öğrettiği budur. Komünist olduğunu iddia eden bir örgütün programında bu çelişmeye atıfta bulunulmaması ilginçtir.

Demokratik devrim aşamasında köylülük, proletaryanın müttefikidir. Demokratik devrimin gündemde olduğu bir ülkede temel hedef işçilerin-köylülerin devrimci demokratik diktatörlüğünün kurulmasıdır. TKİP günümüzde moda olan “işçici” geçinme adına köylülüğün devrimde oynayabileceği rolü görmezden geliyor. İşçi sınıfı içerisinde çalışmanın temel alınması, işçi-köylü ittifakının yaratılması için temel bir adımdır. İşçi-köylü ittifakı yaratılmadan devrimin olamayacağının kavranması gerekir. Bu konuda troçkistlerin temel hatası köylülüğün devrimci potansiyelinin küçümsenmesi ve köylülüğü bir bütün olarak gerici olarak görmeleridir. Köylülük, herşeyden önce de yoksul köylülük, ezilen sömürülen yığınların önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Devrimin zaferinin olmazsa olmaz önşartı işçi-köylü ittifakının sağlanmasına bağlıdır. Ülkelerimiz açısından işçi-köylü ittifakının sağlanması devrimin kaderinin belirlenmesi açısından belirleyici önemdedir. TKİP programında işçi-köylü ittifakı ile ilgili tek bir kelime yoktur. TKİP, köylülüğün devrimci potansiyelini küçümsediği noktada troçkist bir konumda yer almaktadır.

TKİP “Türkiye, emperyalist-kapitalist dünya sisteminin bağımlı ülkeler kategorisinde yeralan, orta düzeyde gelişmiş kapitalist bir ülkedir” tespitini yapmaktadır. TKİP programını açımlayan H. Fırat şöyle yazmaktadır:
“Programımız Türkiye ’yi ‘Emperyalist-kapitalist dünya sisteminin bağımlı ülkeler kategorisinde ’ tanımlar. Emperyalizme bağımlılık, Türkiye ’nin iktisadi, sosyal ve siyasal yapısının temel bir karakteri, bu yapıyı oluşturan ilişkilerin temel bir boyutudur. Türkiye iktisadi, mali, siyasi, askeri, diplomatik ve kültürel alanlarda emperyalizmin köleci boyunduruğu altındadır.
(. . .)
Parti programımız, bu temel gerçeklerden hareketle, devrimimizin stratejik tablosunu şöyle özetlemektedir: ‘Kentin ve kırın yarı-proleter ve yoksul yığınlarını kendi önderliği altında birleştirecek olan işçi sınıfı, küçük-burjuva katmanları da mümkün mertebe kendine bağlayarak, üst kesimlerini ise en azından tarafsızlaştırarak, burjuvazinin sınıf egemenliğini yıkacak, emperyalist kölelik zincirini kıracak, proletarya devrimini zafere ulaştıracaktır.”http://www.tkip.org/ana-sayfa/temel-belgeler/yazi/article/2/savas_anti_emperyalist_muecadele_ve_pa-2.html)

Türkiye’nin emperyalizme bağımlı ve orta düzeyde gelişmiş bir kapitalist ülke olduğu tespiti doğrudur. Doğrudur ama emperyalizme bağımlı ve demokratik bir dizi görevlerin olduğu bir ülkede “sosyalist devrim”in gündemde olduğunu savunmak yanlıştır.

Sorulacak soru şudur? Ülkelerimizde işçi-sınıfı önderliğinde yapılacak devrimin ilk yönelimi nedir? Devrimin ilk yönelimi emperyalizme bağımlılık olgusuna son vermektir. Bu devrim işçi köylü temel ittifakı temelinde, komünist partinin önderliği ve proletaryanın hegemonyası altında, emperyalizme bağımlı burjuvazinin faşist iktidarını yıkmak, yerine işçilerin-köylülerin demokratik halk iktidarını kurma hedefine sahiptir. Bu devrim, sosyalist devrimin, proletaryanın kır yoksulları ile ittifakı temelinde gerçekleştireceği proletarya diktatörlüğünün yolunu açacak, onun yolu önündeki engelleri temizleyecektir.

Kapitalizmin gelişmişlik derecesi tek başına devrim aşamasının belirlenmesi için yeterli bir kriter değildir. Demokratik devrim aşamasının gündemde olmasının belirli nedenleri vardır. Bunlar sırasıyla, emperyalizme bağımlılık, faşizm, ulusal sorun, kadın sorunu, feodal artıkların varlığı, din olgusu vb. vb. T.C.’nin kuruluşundan bu yana devletin yönetim biçimi faşizmdir. Belirli dönemlerde burjuva demokrasisinin kırıntılarının yaşandığı dönemler de vardır. Bu ama yönetim biçiminin faşizm
olduğu gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır. Türkiye’de devlet yapılanması en başından itibaren faşisttir. 2000 ’li yıllarda özellikle burjuvazinin kendi arasındaki çatışmalar sonucu, burjuvazinin bir kesiminin gelinen yerde faşist diktatörlük biçimini, iktidarları için gerekli görmedikleri, tersine bu biçimde bir diktatörlüğün andaki gelişmelerinin önünü kestiğini düşündükleri için demokratikleşmeden yana tavır takınması sonucu faşizm çözülme süreci içine girmiştir. Faşizm çözülme süreci içerisine girmesine rağmen andaki yönetim biçimi hâlâ faşizmdir.

Ülkelerimizde “burjuva demokratik devrim” tamamlanmamıştır. Demokratik devrimin çözmesi gereken önemli görevler ve sorunlar var. Türkiye, burjuva demokratik siyasi bir sisteme sahip değildir. Ekonomik açıdan küçük işletmeler oldukça fazladır. Burjuvazinin %81,26’sı küçük burjuvazidir. Orta burjuvazinin oranı %16,38’dir. Büyük burjuvazinin tüm burjuvazi içindeki payı % 2 ,3 6 ’dır. Yani ülkelerimizde her üç kişiden biri küçük buıjuvadır. Bu gerçekliğe rağmen küçük burjuvazi ile ittifak yapılmadan devrim yapmak mümkün değildir. Türkiye’de nufiısun %30’u kırlık bölgelerde yaşamaktadır. Devrim açısından köylülüğün devrimci bir potansiyeli vardır. Kürt ulusal hareketinin sınıfsal tabanı esas olarak köylülüktür. Ülkelerimizde feodal artıkların ve feodal bilincin önemli bir etkisi vardır. Erkek egemenliği feodal sistemin izlerini taşımaktadır. Dini cemaat örgütlenmeleri ve mezhepsel örgütlenmeler yaygın örgütlenme biçimleridir. Feodalizmin artığı kimi düşünce ve davranış biçimleri devrimci örgütlerde bile varlığını, etkinliğini sürdürmektedir.

Görüldüğü gibi ülkelerimizde çok önemli çözülmemiş demokratik devrimin görevleri vardır. Yukarıda saydığımız görevler demokratik devrimin çözmesi gereken görevlerdir. Sosyalist devrim için olmazsa olmaz kıstaslardan bir tanesi de işçi sınıfının bilinç ve örgütlenme seviyesidir. İşçi sınıfının bilinç ve örgütlenme seviyesi; komünist partinin işçi sınıfı ile sosyalizmi birleştirme derecesi, yoksul köylülüğün sosyalist devrim programı temelinde proletarya ile ittifaka hazır olması anlamına gelmektedir.

Andaki durumda Türkiye’nin gerçekliği bu değildir. Tüm bu nedenlerden dolayı emperyalizme karşı, gerçek bağımsızlık için antiemperyalist devrim en acil görevlerden biridir. Sosyalist devrim öncesi, demokratik devrim aşamasının yaşanması, proletaryanın sosyalist devrime geçmek için demokrasiyi yaşaması ve içselleştirmesi gerekir. Antiemperyalist demokratik halk devrimi ilk planda, emperyalizme bağımlı burjuvazinin faşist iktidarını yıkacak ve yerine işçilerin-köylülerin devrimci demokratik diktatörlüğünü kuracaktır. Türkiye bir halklar hapishanesidir. Demokratik halk devrimi ilk planda zoraki birliğe son verecek ve ülkelerimizi sözde değil gerçek anlamda demokratikleştirecektir. Demokratik halk devrimi ertesinde, proletaryanın bilinç ve örgütlenme seviyesine göre, mümkün olan en kısa süre içerisinde sosyalist devrime geçilecektir. Sosyalist devrim, demokratik devrimin arta kalan görevlerini de geçerken çözecektir.

TKİP programı aslında sosyalist devrimin değil demokratik devrimin programıdır. Şöyle diyorlar:
“Zafere ulaşmış devrim aynı anda bunları emperyalizme karşı dolaysız siyasal ve askeri önlemlerle birleştirir. Programımız, devrimin ‘Siyasal Alanda 'ki ilk önlemleri kapsamında, bunları şöyle ortaya koyar: (...)
4) Emperyalizme köleliğe her alanda son verilecektir. Emperyalistlere tanınmış her türlü ayrıcalık kaldırılacak, açık-gizli tüm kölelik antlaşmaları geçersiz ilan edilecek, emperyalist askeri üs ve tesislere el konulacaktır. Emperyalistlerin devrimi boğmaya yönelik tüm girişimleri, işçilerin ve emekçilerin topyekûn seferberliğiyle püskürtülecektir. ” (s. 34) 
“Programımız, zafere ulaşmış devrimin ilk adımda ‘Ekonomik Alanda ’ alacağı önlemler kapsamında ise, bunun başlıca ekonomik ve mali unsurlarını ortaya koyar. Emperyalizmin Türkiye topraklarındaki tüm iktisadi ve mali varlığına tazminatsız olarak el koymak, bu alandaki her türlü ayrıcalığı ortadan kaldırmak, emperyalist iktisadi ve mali kuruluşlarla olan kölece ilişkilere son vermek ve dış borçları geçersiz ilan etmek, bu önlemlerin başlıcalarıdır. ” (http://www.tkip.org/ana-sayfa/temel-belgeler/yazi/article/2/savas_anti_emperyalist_muecadele_ve_pa-2.html)
TKİP’in programında ortaya konulan görevler, sosyalist devrimin değil, demokratik devrimin çözmesi gereken görevlerdir.

Ülkelerimizin gerçekliği proletaryanın işe doğrudan sosyalist devrimle başlamasını engelliyor. TKİP de, Türkiye’nin emperyalizme kölece bağımlı olduğunu savunuyor. Bu savunuya rağmen proleter devrimin gündemde olduğu söyleniyor. Ama ortaya konulan program ise demokratik devrimin programıdır.

Anti-emperyalist demokratik halk devrimi ile sosyalist devrim tek bir zincirin iki halkasıdır. Birincisi İkincisine dönüşür. Sosyalist devrim, demokratik devrimin arta kalan görevlerini geçerken çözer ve kazanımlarını pekiştirir. Demokratik mücadele ile sosyalist mücadele, demokratik görevlerle sosyalist görevler karşı karşıya getirilemez. Demokratik mücadeleyle sosyalist mücadele proletaryanın yürüttüğü sınıf mücadelesinin iki yönünü, iki görüntüsünü oluşturur.

Devrimin anti-emperyalist bir karakter taşıması, proletaryanın kendisini sadece demokratik taleplerle sınırlayacağı anlamına gelmez. Demokratik ve sosyalist görevler arasında kopmaz bağlar vardır. Kopmaz bağlar olmasına rağmen, demokratik görevlerle sosyalist görevler arasında niteliksel farklar da var. TKİP, demokratik görevleri sosyalist görevler olarak gösteriyor. Bu açıkça Marksizm-Leninizm’in çarpıtılmasından başka bir şey değildir. Demokratik devrim ile sosyalist devrim arasındaki niteliksel farkın karartılması, proletaryanın bilinç ve örgütlenmesini zedeler. Kendilerine “komünist ” etiketi yapıştıranlar, proletaryayı demokratik ve sosyalist görevleri temelinde eğitir.

Gerçek komünistler, amaçlarının sosyalist devrim olduğunu, demokratik devrim aşamasının, içinden geçilmesi gereken zorunlu bir tarihsel aşama olduğunu, dolayısıyla demokratik görevlerin kalıcı olmayan geçici görevleri olduğunu, demokratik istemlerin sosyalizmin büyük çıkarları karşısında ikincil derecede önem taşıdığını anlatır.

Sosyalist devrim, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti adım adım kaldırır, üretim araçları üzerinde kamu mülkiyetini adım adım gerçekleştirme yoluna girer. Sanayide devletleştirme; tarımda kolektifleştirme; giderek komünleşme proletarya iktidarının tutması gereken yoldur. Tüm bu yolun sonunda sömürücü sınıflar ortadan kaldırılır. Yani önce işçi sınıfının siyasi iktidarı kurulacak ve sömürücü sınıflar yok edilecektir. Geriye aralarında farklılıklar olmasına rağmen dost sınıflar kalacaktır.

Dost sınıflar arasındaki çelişme antagonist bir çelişme değildir. Buradan itibaren komünist toplumun üst evresi kendine özgü temeller üzerinden gelişmeye başlayacaktır. Gelişme içinde üretim araçları üzerindeki mülkiyet kamu mülkiyetine dönüştürülecek; kafa emeği ile kol emeği; kır ile kent arasındaki farklar kalkacak, bu dost sınıflar da yok olacaktır. Sınıfların bütünü ile ortadan kalkmasıyla birlikte, bütün bireyler özgür bir toplumun özgür bireyleri haline gelecektir. 

TKİP, içinde bulunduğumuz çağın tanımını şöyle yapmaktadır:
“Üretici güçlerin uluslar ar astlaşması, üretimin ileri düzeyde toplumsallaşması ve muazzam servet birikimi, proletarya devrimi ve sosyalizm için koşulları dünya ölçüsünde olgunlaştırdı. Çağı belirleyen kapitalizm ile sosyalizm arasındaki çelişmenin çözümü tarihin gündemine girdi. Büyük Sosyalist Ekim Devrimi’nin zaferi, proletarya devrimleri çağını, dünya ölçüsünde kapitalizmden sosyalizme geçiş çağını başlattı. Bu yeni çağ, 20. yüzyılın büyük bölümünü kaplayan devrimler zinciri ve sosyalizmin inşası süreçlerinde açık ifadesini buldu. ” (www.tkip.org, Program Tüzük, Eksen Yayıncılık)

Stalin, “Leninizmin Temelleri ’’ adlı eserinde Leninizmin tanımını şöyle yapmaktadır:
''''Leninizm, emperyalizm ve proleter devrimleri çağının Marksizmidir. Daha tam söylemek gerekirse,Leninizm, genel olarak proleter devrimin teori ve taktiği, özel olarak proletarya diktatörlüğünün teori ve taktiğidir. ” 
Stalin’in tanımı; içinde yaşadığımız çağın, “emperyalizm ve proleter devrimleri ” çağı olduğu tespitini de içermektedir. Bu tespit gündeme geldiğinden beri, tüm oportünistlerin saldırı hedefi oldu ve hâlâ da olmaktadır.

Çünkü bu tespit; emperyalizmin aynı zamanda proleter devrimin arifesi olduğunu belirlemektedir. 

Çünkü içinde yaşadığımız çağ, emperyalist dünyada, devrimin olgunlaştığını; devrimlerin yalnız mümkün değil, aynı zamanda zorunlu ve kaçınılmaz olduğunu da anlatmaktadır.

Çünkü bu tespit, emperyalizmi gerçekten parçalamak için, tüm devrimci akımlarda proletaryanın önderliğinin zorunluluğunu dile getirmektedir. Stalin’in Lenin’den devraldığı ve mükemmel bir şekilde savunduğu çağ tespiti; emperyalizmi proleter devrimi ile mezara gömmek için, dünya proletaryasına ve tüm emekçilere, ezilen dünya halklarına; emperyalizme karşı ayaklanma çağnsıdır. Tüm bu tespitler, ilkesel öneme sahip olup, her türden oportünistlere karşı ağır darbeler indirmiştir. Bu ilkesel tespitlerin oportünistlerin çeşitli saldırılarının hedefi olması kaçınılmazdı.

Bu ilkesel tespitlere önce troçkistler saldırdı. Bunlar, “saf proleter dünya devrimi” maskesi altında, çeşitli değişik devrimci süreçlerin birliğini engellemeye çalışarak, proletaryayı hem uluslararası alanda hem de tek tek ülkelerde müttefiklerinden kopararak, proleter dünya devrimini imkânsız hale getirmeye kalktılar. Kruşçev revizyonistleri de Marksizm-Leninizm’e ihanetlerini Stalin’in çağ tespitine saldırmakla başlattı.

TKİP, “Büyük Sosyalist Ekim Devrimi ’nin zaferi, proletarya devrimleri çağını, dünya ölçüsünde kapitalizmden sosyalizme geçiş çağını başlattı ” tespitini yapıyor. Bu tespitin, soruna tarihsel olarak yaklaşıldığında, ilk başta, onca problemli olmadığı düşünülebilir. Ancak durum öyle değil. Özellikle TKİP’in bu çağ tespitinden ne anladığı kavrandığında, Leninist çağ tespitinin bilinçli olarak kullanılmadığı görülecektir. TKİP de emperyalist dünyanın en önemli çelişkilerinden birini, herşeyi belirleyici olarak gören; diğer çelişmelerin önemini reddeden bir parti konumundadır. TKİP böylelikle, sosyalist devrimlerle, anti-emperyalist, anti-feodal devrimlerin ittifakı konusundaki Marksizm-Leninizm’in önermelerini tersyüz etmektedir. Bu anlamda TKİP’in içinde bulunduğumuz çağ konusunda savunduğu tespitler Leninist çağ tespiti değildir. Kimi doğruların yanlış görüşlerin içerisine serpiştirilmesi, savunulan görüşlerin doğru olduğu anlamına gelmemektedir.

TKİP tek bir ülkede sosyalizmin inşasının mümkün olmadığını savunuyor. TKİP programının 30., 31. ve 32. maddelerinde, bu sorun üstü örtülü bir şekilde ele alınmaktadır. Fakat programı açıklamaya çalıştıkları yazıda çok açık bir şekilde tek ülkede sosyalizmin inşa edilemeyeceği troçkist tezi savunulmaktadır.

Aynen şöyle yazıyorlar:
“Programımızda 20. yüzyılın kusurlu sosyalizm deneyimlerine de bu temel yaklaşımların ışığında bakılmaktadır. ‘Tek ülkede sosyalizm ’ teorisinden beslenen ‘ulusal sosyalizm’ anlayışının mahkûm edilmesi, burada ortaya konulan temel noktalardan biridir. 30. 31. ve 32. maddeler bu sorunu ele alır. ‘Kapitalizmin yarattığı iktisadi ve kültürel temeller üzerinde, ondan daha ileri bir uygarlık olarak sosyalizm, gerçek sonuçlarına ancak evrensel bir çerçevede ulaşabilir. Sosyalizme geçişin öncelikle en zayıf halkalarda gündeme gelmesi, bu gerçeği değiştirmez. ’ tespiti, dünya devrimi sürecinin eşitsiz gelişme seyrinden doğan geçici tarihi durumların ‘ulusal sosyalizm ’in meşrulaştırılmasına dayanak yapılmasını hedef alır. 20. yüzyılın bütün bir tarihi deneyiminin de gösterdiği gibi, ‘ulusal sosyalizm 'bir çıkmaz yoldur. Sosyalizmin tek tek ülkelerin kendi sınırları içinde bütün sonuçlarına götürülebileceği iddiası bilimsel dayanaktan yoksundur ve tarihsel deneyimin de gösterdiği gibi sonuçta yalnızca yozlaşmaya ve yıkıma götürür. (abç)  
Enternasyonalizm ilkesi ve dünya devrimi perspektifi burada tek çıkış yoludur. Sömürüşüz ve sınıfsız bir toplumun inşası 'uluslar arasına örülmüş her türden çitlerin yıkılması ’ndan, sınırsız ve devletsiz bir dünyanın kurulmasından ayrı düşünülemez, bundan ayrı gerçekleşemez. Programımızın da net ifadelerle vurguladığı gibi, ‘... Sosyalizme geçiş sorunuyla öncelikle yüzyüze kalan ülke proletaryası, kazanımlarını kalıcılaştırmak istiyorsa, kendi devriminin kaderini hiçbir biçimde uluslararası devrimin kaderinden koparmamalıdır. ’ (s. 27, madde: 32). 
Devrimin sürekliliği ve dünya devrimi perspektifi, kesin zafer için belirleyici önemdedir. ’(s. 30, madde: 39). ” (lıkim, Sayı: 245, Mart 2006)
TKİP’in tek ülkede sosyalizmin inşası bağlamında savunduğu görüşler, Troçki ve takipçilerinin savunduğu görüşlerdir. Bu konuda TKİP Leninist değil troçkisttir. Tek ülkede sosyalizmin inşası konusunda önceki bölümlerde tavır takındık. Okuyucuyu sıkma pahasına Lenin’den uzun alıntılar yaptık. Bu bağlamda burada çok kısa tavır takınıp geçeceğiz.

Lenin, emperyalizmi kapitalizmin yeni bir aşaması ve en son aşaması olarak tahlil etti. Tek tek kapitalist ülkelerde sosyalizmin zaferinin mümkün olduğunu söyledi. Sosyalizmin tek bir ülkede inşa edilmesi tezi Lenin’e aittir. Stalin, bu tezi geliştirmiş ve SSCB’de pratikte uygulamıştır. Sorulacak soru şudur: Proletarya, dünya devrimi olmaksızın tek bir ülkede iktidarı ele geçirebilir mi? Evet, Proletarya tek bir ülkede iktidarı ele geçirebilir ve bu teorik olarak mümkündür. Emperyalizm koşullarında devrim, emperyalist zincirin en zayıf halkasında patlak verir. Çünkü kapitalizm çarpık ve dengesiz gelişmektedir. Proletaryanın tek bir ülkede iktidarı ele geçirmesi tarihsel olarak da kanıtlanmıştır. Proletarya Rusya’da bir dünya devrimi gerçekleşmeksizin iktidarı ele geçirmiştir. 

İktidarı ele geçiren proletarya yerinde saymayacak ve sosyalist toplumu inşa etmeye başlayacaktır. Eğer proletarya sosyalizmi inşa etmeyecekse, neden iktidara gelsin ki? Troçki ve takipçilerine göre; proletarya geri bir ülkede iktidarı ele geçirebilir ancak dünya devriminin gerçekleşmediği koşullarda tek ülkede sosyalizmi inşa edemez! Bu düşünce Marksizm-Leninizm bilimi ile örtüşmeyen bir düşüncedir. Bir ülkede proletaryanın iktidarı ele geçirdiğini varsayalım. “Kapitalizmin ana merkezlerinde ” beklenen devrim olmadı ve kapitalizm yıkılmadı! Peki, tek bir ülkede iktidarı ele geçirmiş olan proletarya ne yapacak? troçkistlere göre, proletarya geri bir ülkede iktidarı ele geçirebilir ancak dünya devriminin gerçekleşmediği koşullarda tek ülkede sosyalizmi inşa edemez! 

Sosyalizmin tek ülkede zaferi ile sosyalizmin nihai zaferi arasında fark vardır, troçkistler bu farkı kavramadıkları için yanlış sonuçlara varıyorlar. Sosyalizmin nihai zaferi ancak tüm dünyada sosyalizmin egemen olması veya kapitalist kuşatmanın yerini sosyalist kuşatmanın almasıyla söz konusu olabilir.. Sosyalizmi, sadece tek ülke sınırları içerisindeki proletarya değil, birçok ülke proletaryasının ortak mücadelesi ile nihai zafere götürebilir. Sosyalizm dünya genelinde egemen olduğunda, kapitalist kuşatma ortadan kaldırıldığında, ancak bu koşullarda sosyalizmin nihai zaferinden söz edilebilir. Lenin, sosyalizmin tek ülkede nihai zafer kazanamayacağını, ancak ileri ülkeler proletaryasının çabalarıyla yani dünya genelinde sosyalizmin kurulmasıyla ancak sosyalizmin nihai zafer kazanabileceğini belirtiyor.

TKİP vb. gruplar Ekim Devrimi’ni savunur görünüyor. Her renkten grup ve grupçuklar Ekim Devrimi’ne sahip çıkıyor! Yani anlayan anlamayan herkes “Ekim Devrimi ” türküsünü söylüyor. Öyleki isimlerini bile “Ekim ” koymuşlar ve amaçlarının “yeni Ekimler "i gerçekleştirmek olduğunu söylüyorlar. Şöyle yazıyorlar:
“Ekim Devrimi ’nirı kazanımları sadece devrimin yaşandığı coğrafya ve onun yolundan gidenlerle de sınırlı kalmadı. Emperyalist-kapitalist düzenin efendileri, Ekim Devrimi’nin basıncı ve korkusu altında, kendi işçi ve emekçilerini yatıştırmak için bir dizi sosyal ve siyasal hakkı tanımak zorunda kaldılar. 
Dünyanın dört bir köşesinden işçiler, emekçiler ve ezilen halklar, Ekim Devrimi ’nden aldıkları güç ve ilhamla mücadelelerini büyüttüler. Dünya halklarını faşizm belasından kurtaranlar da yine, milyonlarca can pahasına, devrimin ülkesinin yiğit işçileri ve emekçileri oldular. ” (http://www.kizilbayrak.net/rss/arsiv/ 2011/1 l/07/artikel/169/ekim-devrimini-4.html)
Bu makale Ekim Devrimi’nin 94. yıldönümünde yayınlanmış. İlk bakışta, denilebilinir ki, burada yanlış olan nedir? Ama bu makale baştan sona okunduğunda görülecek eksikliği anlatmadan önce 20 10 ’da yazılan bir makaleden iki alıntı daha yapalım.

Şöyle yazıyorlar:
“Orak-çekiçli kızıl bayrağı Brandenburg ’un tepesine dikerek zaferini dünyaya ilan eden Kızıl Ordu, böylece İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı ’na noktayı da koymuştu. Kızıl Ordu’nun zaferinden yaklaşık bir ay sonra Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atom bombası atarak yüz binlerce insanı katleden ABD emperyalizmi, insanlığa karşı bu ağır suçu, savaş devam ettiği için değil, kapitalist/emperyalizmin yeni jandarması olduğunu dünyaya ilan etmek için işledi (abç) (...) ”
“Nazileri Sovyet yönetimine, Hitler’i Stalin’e (abç) tercih edeceklerini gizlemeyen ABD-Ingiltere İkilisi, ancak Kızıl Ordu ’nun tüm Sovyet topraklarını kurtarıp, Berlin ’e doğru ilerleyişe geçince, Normandiya çıkarmasını başlattılar. ” (Sosyalizm İçin Kızıl Bayrak, Sayı: 2010/18, 05 Mayıs 2010 ).

Bu alıntılar çoğaltılabilinir. Yukarıda verdiğimiz alıntılar birer yıl ara ile kaleme alınmış yazılardan. Okuyucularımızın kaynağını verdiğimiz makaleleri bütünlük içerisinde okumalarını öneriyoruz. Birinci makalede güya Ekim Devrimi ve kazanımları anlatılıyor. İkinci makale ise “faşizme karşı görkemli zaferin 65. yılı” dolayısı ile yazılmış.

Birinci makalede, ne Lenin’den, ne de Stalin’den sözedilmiyor. Ama yazı güya Ekim Devrimi yazısı. Ekim Devrimi önderlerinin isimlerini neden yazma gereği duymuyorlar? Çünkü Troçki sorunu var! Ekim Devrimi’nin önderlerini, rollerini yazdıklarında Troçki hakkında da bir şeyler söylemeleri gerekir.
Bolşevik Parti ve onun önderlerinden bağımsız olarak, güya Ekim Devrimi anlatılıyor. Troçkizm’i gizlice savunmanın sonucu olarak, ortaya fevkalade bir teori çıkıyor! Bu savunuya da, parti politikası, sınıf politikası, devrimci teori diyorlar.

Ekim Devrimi’nin zaferinde başrolü oynayan, ona yol gösteren ideoloji Leninizm’dir. Ekim Devrimi, Leninist teori ile donanmış Leninist yeni tipte Bolşevik Parti önderliğinde zafer kazanmıştır. Ekim Devrimi’ni savunmak, Lenin’i en başa koyarak anmaktan geçer.

İkinci makalede “faşizme karşı görkemli zafer ” anlatılıyor. Ama nedense II. Dünya Savaşı’nda, Nazilere karşı yürütülen sosyalist anavatanı savunma mücadelesinde Stalin’den sözedilmiyor. Sadece bir yerde, yukarıda verdiğimiz alıntıda Stalin ismi geçiyor. Hepsi o kadar. Stalin’in isminin geçtiği yerde ise, Stalin’in Nazilere karşı savaşta oynadığı rolden bahsedilmiyor.
Emperyalist burjuvazi bile Stalin’in Nazilere karşı oynadığı rolü kabul ederken, kendilerine “komünist” diyenler, Stalin’in önderliği altında kazanılan zaferi anlatmaktan kaçınıyor! Kızıl Ordu’nun komutanlığını yapan, Sovyet halklarına önderlik eden, Nazi sürülerinin Berlin’e kadar kovalanmasında doğrudan rol oynayan Stalin’dir. Ama “komünist ” etiketi takanlar, Stalin’siz bir Kızıl Ordu, Stalin’siz bir komünist partisi ve Stalin’siz bir Sovyet halkları direnişini yaratıyorlar!

Stalin önderliğindeki Kızıl Ordu ve Sovyet halkları ölümüne tarihsel bir zafer kazandı. Anavatan savaşında 20 milyondan fazla Sovyet vatandaşı yaşamını yitirdi. Anavatanın savunulması savaşında, ön saflarda çarpışan 600 bin parti üyesi öldü. Moskova önlerine kadar dayanan, Nazi sürülerine karşı verilen savaşta, gösterilen kahramanlıklar, ölümüne yürütülen bir savaş, romanlara, filmlere konu oldu. Bu kahramanlık, sosyalist bilincin, sosyalist anayurdu koruma, tarihte bir ilk olan proleter
devlete karşı can pahasına bir bağlılık idi. Bu savaşta Stalin’in önderliği ete kemiğe bürünmüş tarihsel bir olgudur. Bu tarihsel olguya rağmen, Stalin’den bağımsız, kendi başına, dağınık, raslantısal bir direniş öyküsü yaratılıyor. Rehberi Troçki olanlar, direnişin komutanının ismini yazmaktan imtina ediyor. Stalin’e düşmanlıklarını açık açık belli etmekten çekinen, Troçki hayranlığını ise “gizlice ” sürdüren TKİP’e çağrımız açık olmalarıdır.

Emperyalist burjuvazinin Marksizm-Leninizm’e karşı ideolojik saldırı kampanyasını Stalin’e ve “Stalinizm”e saldırı noktasında yoğunlaşması, Marksizm-Leninizm adına konuştuğunu söyleyenler içinde de etkisini gösteriyor. Marksizm-Leninizm adına konuşanlar içinde de “Troçkizm” hayranlığı artıyor. Sta'lin’in teori ve pratiğinin doğru savunulması veya savunulmaması, barikatın hangi tarafında durulduğunun temel ayracıdır.

TKİP de Marksizm-Leninizm etiketi altında Troçkizm’i savunmaktadır.
Troçkizm, hem “Stalinizm”e karşı olma, böylece burjuvazi açısından kabul edilebilme, hem de “Marksist” kalabilme konusunda bir alternatif oluşturuyor. Bu niteliğin özellikle genç devrimci kesimler içinde güçlenmesinin, etkilenmesinin imkânları artıyor. Bunun bilincinde olarak  Troçkizm’e karşı ideolojik bir mücadele yürütüyoruz, yürütmeye devam edeceğiz.

Türkiye’ de Yarı-Troçkist Örgütler - TKİP