Cumartesi, Aralık 30, 2017

Türkiye’ de Yarı-Troçkist Örgütler - KÖZ

KOMÜNİST KÖZ
KÖZ gazetesi, Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresini ve Mustafa Suphi’lerin TKP’sinin program ve belgelerini temel aldığını belirtiyor. KÖZ, “işçi sınıfının egemen sınıf haline gelmek üzere girişeceği siyasal mücadeleye önderlik etme yeteneğine sahip komünist partiyi inşa etmeyi amaçlayan komünistlerin yayın organı ” olduğunu belirtiyor. Biz bu yazımızda KÖZ’ün savunduğu temel görüşlerinin bir analizinden ziyade, kimi noktalarda savunduğu görüşlerine eleştirel notlar yöneltmek istiyoruz. KÖZ, kendisini troçkist değil, “komünist ” olarak adlandırıyor. KÖZ, Troçki’yi ve kimi troçkist grupları da eleştiriyor.

Bu bağlamda KÖZ, 57. sayısından itibaren “Troçkizm Dosyası ” adı altında görüşlerini yayınlamaya başladı. KÖZ’ün, troçkist olmamasına rağmen, savunduğu görüşler itibarı ile Troçkizm’den önemli ölçüde etkilendiğini düşünüyoruz. Bu yüzden KÖZ’ü troçkist değil yarı-troçkist bir grup olarak değerlendiriyoruz. 

KÖZ kendisini “komünist” olarak değerlendirmesine rağmen, Marksizm-Leninizm isimlendirmesini kullanmamaktadır. KÖZ’ün tespitleri şöyledir: 
“Bu bakış açısıyla Leninizmle «Leninciliği», Marksizm ile Marx müridliğini birbirinden ayırıyoruz.  Marx ve Lenin ’i hiç hata yapmayan kişiler olarak göstermek kaygısıyla Lenin ’in düşüncesindeki kopuşları ve sıçramaları yadsıyanlardan ayrılıyoruz. Bu kaygının aslında kendi kusurlarına kılıf hazırlama gayretinin ifadesi olduğunu pek çok somut deneyimle öğrendik.
Marksizmi kendini Komünist Manifesto ’yla takdim eden siyasal akım çerçevesinde kavrıyoruz. Leninizmi asıl olarak Komünist Enternasyonal ’in belgelerinde teorik ifadeye kavuşturulmuş olan bolşevizm deneyiminin dersleri olarak kabul ediyoruz. ” ( “Komünistlerin Birliği Yolunda, Amaç ve ilkelerimiz ”, s. 29)

Marks, Engels, Lenin ve Stalin’i diğer Marksist-Leninistlerden ayıran, onların hiç bir temel konuda hata yapmamış olmaları; yaptıkları hataları ise özeleştiri ile düzeltmeleridir. Onlar, Marksizm-Leninizm’in ustalarıdır. Usta olmanın üç temel koşulu vardır. Bilimi geliştirmek, katkıda bulunmak, dünya komünist hareketine önderlik etmek ve bilimin temel ilkelerinde hata yapmamak, yaptığı hataları özeleştirel olarak aşmaktır.

Marksizm, sadece Komünist Manifesto’yla tanımlanamaz. Leninizm de sadece Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresi temel alınarak açıklanamaz. 1848’de, Marx ve Engels Manifesto’yu yazdıklarında, Komünizm, “eski Avrupa’nın bütün güçlerinin ona karşı bir sürek avında birleştiği” bir öcüydü. Henüz komünistler, bütün dünyanın gözü önünde amaçlarını, görüşlerini açıkça ortaya koymamışlardı. Avrupa’nın egemen feodal güçleri ve onlarla iktidar için dalaşan burjuvazi, kendi kafalarında yarattıkları bir öcüyü komünizm olarak tanıtıyor, muhalif partilerin ve kişilerin tümüne “komünist ” yaftasını asıyorlardı. Komünizm konusunda, tam bir cadı kazanı kaynatılıyordu...

Marx ve Engels, Manifesto’da bu komünizm hayaleti masalına son verdiler. Komünizmin görüşlerini, amaçlarını, eğilimlerini programatik olarak ortaya koyarak, onun bir öcü olmadığını, onun üretim araçları üzerinde özel mülkiyete dayalı sömürü sisteminin biricik alternatifi, insanlığın geleceği için biricik ışık olduğunu gösterdiler. Onlar, Manifesto’da sömürü sistemi savunucusu ideologların komünizmi öcü olarak göstermek için öne sürdükleri tüm korku hikâyelerini tek tek ele alarak cevaplandırdılar. Manifesto’da proleter devrimin programını ortaya koydular.

Manifesto’yu yazdıklarında Marksizm henüz esas akım değildi. Marks ve Engels, “sosyalist ” geçinen kimi akımlara karşı ideolojik mücadele yürüttüler. Marks ve Engels, Marksist bilimi, o bilime karşı olanlara karşı polemik içinde ortaya çıkarmış; o bilimin karşısında ortaya çıkan esas akımların en öne çıkan temsilcileriyle ideolojik alanda hesaplaşmalardır. Bu hesaplaşma sonucudur ki, Marksizm, tek bilimsel sosyalist akım olarak, işçi sınıfı hareketi içinde kendisini kabul ettirebilmiştir.

Dergimizin 155. sayısında, troçkist bir arkadaşın eleştirilerine yanıt verirken şöyle yazmıştık:

“Bilimimizin adı Marksizm Leninizm’dir! 

Eleştiri yazısında ve Troçkizm ’i savunduğunu söyleyen kimi gruplar; daha çok ‘Marksizm ’, ‘devrimci Marksizm ’ vb. kavramlar kullanıyorlar. Nedense Marksizm-Leninizm kavramını kullanmıyorlar. Marksizm-Leninizm proletaryanın bilimidir. Marks ve Engels kapitalizmin serbest rekabetçi döneminde yaşadılar. Marks ve Engels, henüz gelişmiş bir emperyalizmin olmadığı dönemde kapitalizmin analizini yaptılar. 

Leninizm ise emperyalizm ve proleter devrimi çağının Marksizm ’idir. Marks ve Engels ’in öğrencisi olan Lenin, emperyalizm ve proleter devrimleri çağında Marksizm ’e önemli katkılar yaptı, Marksizm ’i öncelikle sınıf mücadelesi teorisi alanında geliştirdi, onu yeni bir aşamaya, Leninizm aşamasına yükseltti. Bu yüzden bütün emperyalizm çağı boyunca Komünistlerin teorik dayanağı ve
çıkış noktası bütünlük içinde Marksizm-Leninizm bilimidir. Bu yüzden Komünistler kendilerini Marksist-Leninist olarak adlandırırlar.

Bu adlandırmadan her uzak durma, her çekinceli tavır aslında Lenin ’in Marksizm ’e katkılarının önemini ve anlamını kavramamaya işarettir. Marksizm-Leninizm bilimine emperyalizm çağında Lenin ’den başka hiçbir Komünist katkıda bulunmamış mıdır? Öyle şey olur mu? Marksizm -Leninizm bir bilim olarak hareket içindeki maddeyi, sınıflara bölünmüş maddi dünyayı çıkış noktası alır. Onun konusu hareket halindeki madde, hareket halindeki, her an değişme içinde bulunan sınıflara bölünmüş toplumdur. Marksizm-Leninizm, bir din, mutlak gerçeğe sahip olma iddiasında donmuş bir dogmalar yığını değil, bir bilimdir. Her bilim gibi gelişir. Bu gelişmeye her bilimde olduğu gibi yüzlerce, binlerce bilim insanı, onun temel konularından biri sınıf mücadelesi olduğu için, sınıf mücadelesinin yeni deneyimleri, milyonlarca komünist savaşçı, her devrim hareketi ve bunlardan yeni dersler çıkaranlar katkıda bulunur, bulunmuştur.

Stalin, Mao Zedung, Dimitrof, Rosa Luksemburg vb. bu bağlamda kuşkusuz akla ilk gelen komünistlerdir. Fakat onlar dışında binlerce, onbinlerce de isim sayılabilir. (Hatta yanlış görüşler savunanlar da, onlara karşı mücadele içinde teorinin geliştirilmesi anlamında, Marksizm-Leninizm ’in gelişmesinde rol oynamışlardır. Örneğin Kautsky! Örneğin Troçki! Örneğin Buharin vb.).

Fakat bu katkıların hiç biri, Marksizm-Leninizm ’i yeni bir aşamaya yükselten katkılar değildir. Emperyalizmin temel özellikleri değişmedikçe, emperyalist sistemde nitel değişiklikler olmadıkça, ondan nitel olarak değişik yepyeni bir sömürü sistemi ortaya çıkmadıkça, emperyalizm ve proleter devrimleri çağı değişmedikçe, aslında Marksizm-Leninizm ’in yeni bir aşamaya yükseltilmesi de söz konusu olmaz. Bu yüzden Leninizm dışındaki her yeni moda ‘izm ’gerçekte emperyalizmin temel özelliklerinin değiştiği iddiasının veya troçkistler ’de olduğu gibi, aslında bu yeni çağın teorik çözümlemesinin Lenin değil, Troçki tarafından yapıldığı iddiasının ifadesidir. Bu yüzden Leninizm Marksizm’in daha da geliştirilmiş şeklidir. Marksizm ne kadar devrimci ise, ona eklenen Leninizm de o kadar devrimcidir. Geldiğimiz yer de-noktada Komünistler açısından Marksizm-Leninizm’e ek herhangi bir ‘izm ’den söz edilemeyeceği gibi, Marksizm-Leninizm ’den de koparılamaz. Yeni bir dünyanın yaratılması ve komünizme varmanın bilimidir Marksizm-Leninizm. Komünist ve Marksist olduğunu iddia edenler Marksizm-Leninizm bilimini temel almak zorundadırlar. ” (YDİ Çağrı, Sayı 155, s. 35-36)

Komünist olduğunu iddia edenler Marksizm-Leninizm bilimini temel almak zorundadır. Ülkelerimizde “komünist ” olduğunu iddia eden onlarca grup var. Bu grupların ortak paydası Marksizm-Leninizm bilimini temel almamalarıdır. KÖZ de bu gruplardan bir tanesidir.

KÖZ, “Komünistlerin Birliği Yolunda, Amaç ve İlkelerimiz’’ başlıklı bildirgelerinde şöyle diyor:
“Gelgelelim bunlardan hiçbiri TKP ’nin ilk programına sahiden sahip çıkmıyor. Bu programı kendi programının kalkış noktası olarak kabul edip, bunu geliştirme iddiasını taşıyan legal yahut illegal tek bir parti bile yok. Gelmiş geçmiş örgütlerden hiç birinin programı, TKP ’nin neredeyse yüzyıl önce ortaya koyduğu programı aşamadı. Aşmak şöyle dursun, TKP’nin ilk programı rafa kaldırıldı; dayandığı ilke ve esaslar şu ya da bu biçimde değiştirildi. ” (a.g.e., s. 8)
Bu yaklaşım dünyayı kendileri ile başlatıp, kendileri ile bitirme anlayışıdır. “Komünist ” olduğunu iddia edenler biraz alçakgönüllü davranmak zorundadır. Mustafa Suphi’nin TKP’sine sahip çıkan onlarca grup var. Kuşkusuz bu grupların önemli bir bölümünün sahip çıkması şekilsel bir görüntüden ibarettir. Kuzey Kürdistan/ Türkiye proletaryasının komünist önderi İbrahim Kaypakkaya, 1972’de TKP-ML’yi kurduğunda ‘'''Mustafa Suphi yoldaşın ve onun önderliğindeki TKP’nin mirasçısı ” (İK, Seçme Eserler, Umut Yayımcılık, s. 320) olduğunu yazdı. Sadece yazmakla yetinmedi, yaşadığı kısa dönem içerisinde yazdığı görüşlere uygun bir siyaset izledi. Şafak revizyonistlerine karşı yürüttüğü ideolojik mücadelede, Mustafa Suphi TKP’sinin Leninist olduğunu, Mustafa Suphi sonrası TKP’nin de revizyonistleştiğini ortaya koydu. (İbrahim Kaypakkaya, Seçme Eserler, Umut Yayıncılık, s. 92) 

İbrahim’in TKP hakkında yaptığı doğru değerlendirmeler, devrimci hareket içerisinde yapılan önemli
değerlendirmelerdi. Daha sonraki süreç içerisinde Kuzey Kürdistan/ Türkiye’li Bolşevikler, TKP’nin 1920 ve 1926 programlarım ele alıp değerlendirdiler. Dergimiz yayın hayatına başladığından beri, Mustafa Suphi önderliğinde kurulan TKP’nin ülkelerimizde bir kıvılcım olarak parladığını ortaya koydu. Sorun sadece 1920 programını doğru bulmak değildir. Önemli olan 1920 programını temel alarak, geliştirmek ve daha ileri bir seviyeye taşımaktır. KÖZ’ün, TKP’nin 1920 programına hiç kimse sahip çıkmıyor, bu programı temel alarak kendi programını ortaya koymuyor vb. iddiaları gerçek durumu yansıtmıyor.

KÖZ, Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresine sahip çıkıyor ve savunur görünüyor. KÖZ hemen hemen tüm yazılarında bu savunusunu öne çıkarıyor. Bildirgelerinde şöyle diyorlar:
“Esin kaynağımız Ekim Devrimi, kılavuzumuz Ekim derslerinin genelleştirildiği ve somutlaştırıldığı Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresinin belgeleridir. ” (a.g.e., s. 12)
KÖZ ilk dört kongreden sonra önderlik boşluğunun oluştuğunu iddia ediyor! KÖZ’ün bu savunusu diyalektiğe ve bilime aykırıdır. Lenin’in ölümü ertesinde, “gerisi tufandır” anlayışını savunuyor KÖZ. Lenin sonrası dönem araştırılmadan, Sovyetler Birliği’nin nereden nereye geldiği kavranmadan, yüzeysel bir takım tespitler yapmak, kendilerine “komünist ” diyenlere yakışmıyor.

1924’te Lenin öldüğünde, partinin önünde çok büyük görevler vardı. İç savaşın yıktığı ülkeyi adım adım güçlü bir sosyalist ülkeye dönüştürmek, emperyalistlerin yeni saldırılarını önlemek, ülkede proletarya diktatörlüğünü güçlendirmek gerekiyordu. Başta işçi sınıfı olmak üzere Sovyet halkları, Stalin önderliğinde dev zaferler kazandı. İç savaşın yıktığı ülke ekonomisi ve NEP Rusya’sı artık geride kalmıştı. Sanayinin inşasında büyük başarılar elde edildi. 1928-1934 yılları arasında kulaklara karşı ve gönüllülük temelinde kollektifleştirme için saldırıya geçildi. 1930’dan sonra ülke çapında emekçilerin sosyalist yarışması yaygınlaştı. 1933’de 1. Beş Yıllık Plan ile tespit edilen zaman dolmadan, Sovyetler Birliği bir tarım ülkesinden sanayi-tarım ülkesine dönüştü.

1936’da kabul edilen yeni anayasa, sosyalist dünya ile emperyalizmin, faşizmin ve emperyalistlerin dünya çapında savaş hazırlığı yaptığı dünya arasındaki nitel farklılığı ortaya koydu. Almanya’da faşizmin iktidara gelmesi, dünya emperyalizminin dünya çapında katliamlara girişeceklerinin bir işareti idi. Ama diğer yandan Sovyetler Birliği’nde sosyalizm inşa ediliyordu. İnsanın insan tarafından sömürüsü ortadan kaldırılmış ve böylece sosyalizm, dünya proletaryasının bir düşüncesi olmaktan çıkıp, bir ülkede elle tutulur bir gerçek olmuştu.

Sovyetler Birliği’nde proletarya diktatörlüğünün güçlenmesi, emperyalist burjuvazinin Sovyetler Birliği’ne duyduğu kini artırmıştı. Alman faşizmi, emperyalist burjuvazinin can düşmanı Sovyetler Birliği’ni dize getirme görevini üstlenmişti. Stalin önderliğindeki Kızıl Ordu, Nazi sürülerini Berlin’e kadar kovaladı. Hitler faşizmi karşısında tarihi zafer kazanıldı. Bu zafer ertesinde, halk demokrasisi ülkeler ortaya çıktı ve sayısız komünist partilerin kitleler üzerindeki etkileri arttı.

Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin inşa deneyi, modem revizyonistlerin iktidarı ele geçirdikleri döneme kadar olan takriben 35-40 yıllık bir dönemdir. Bu dönemin de ilk beş yılı iç savaş, 1939-1945 yılları arasındaki dönemi de genel savaş şartları altında yaşanmıştır. Yani şimdiye dek yaşanmış en uzun kesintisiz sosyalist inşa dönemi 25-30 yıllık bir dönemdir. Bu dönemde emperyalist kuşatma altında elde edilen sosyalist inşa başarılarının doğru değerlendirilebilmesi için, insanlık tarihi açısından 25-30 yıllık bir dönemin bir insan ömrü açısından göz açıp kapayana kadar geçen bir zamana eşit olduğu bilinmelidir!

KÖZ, Sovyetler Birliği kazanımlarını ve Stalin öğretisini reddetmektedir. Lenin sonrası dönemi inkâr eden, tarihi olarak bir dizi olumlu gelişmeyi görmeyen KÖZ’ün yaklaşımı idealisttir. Çok büyük laf edenlerin görevi, 1924 sonrasını yüzeysel değil, gerçek anlamda araştırmaktır. KÖZ de Ekim Devrimi’ni, Lenin’i savunduğunu iddia ediyor. Gerçekte ise KÖZ, ne Ekim Devrimi’ni, ne de Lenin’i savunuyor. Bu bağlamda yukarıda TKİP için yazdıklarımız, KÖZ için de geçerlidir.

Devam edelim. KÖZ, Komünist Enternasyonal’in dağıtılması bağlamında şöyle diyor:
“Komünist Enternasyonal’i tasfiye edenler de bu kararın Komünist Enternasyonal ’i kuranların tutumuyla aynı doğrultuda olduğunu savunurken, bu örgütün, «değişen koşullar» nedeniyle artık gerekli olmadığını söylemişlerdi. ” (“Komünistlerin Birliği Yolunda, Amaç ve İlkelerimiz”, s. 10). 
Komünist Enternasyonal , “değişen koşullar” nedeniyle dağıtılmadı. Komünist Enternasyonal’in dağıtılma gerekçesinin tam metni için, “III. Enternasyonal 1919-1943, Belgeler, Belge Yayınları, sayfa 282-285, Birinci Baskı, Ekim 1979 ” adlı kitaba bakılabilinir.

15 Mayıs 1943’de KEYK Başkanlığı, tek merkezden yönetilmenin partilerin operatif hareketliliğini engellediği ve partilerin yeterince yetkinleşmiş olduğu gerekçeleri ile Komintem’in dağıtılması önerisini partilerin tartışmasına sundu. Savaş içinde kongre toplama imkânı olmadığından, KEYK Başkanlığı’nin dağıtma önerisi, tek tek seksiyonların onayına sunuldu.

8 Haziran 1943’de, Komintem’in dağıtıldığı resmen açıklandı. Komintern dağıtıldığında, bütün dünyada antifaşist mücadelede en ön saflarda mücadele eden kitlesel komünist partileri vardı. Bu partilerin elinde Komintem’in VII. Kongresi’nde formüle edilmiş doğru bir antifaşist mücadele çizgisi vardı. VII.  Kongre’nin hemen ertesinden başlayarak partiler yetkinleşmiş görüldüğünden merkezi enternasyonal yönetim zaten önemli ölçüde koordinasyonla sınırlı bir yönetim haline gelmişti. Savaş içinde de bu da iyice sınırlanmıştı. 1943’e gelindiğinde zaten her parti çizgiyi kendi inisiyatifi ile ve kendi sorumluluğunda uygulamak durumundaydı. Fakat resmen bir merkezin varlığı, hem tek tek partilerin attığı her adımın sorumluluğunu bu merkezin de taşıması durumunu doğurmakta; hem de Stalin’in belirttiği gibi burjuvazi tarafından da tek tek ülkelerde anti-Hitler koalisyonunun sabote edilmesinde kullanılmaktadır. Komintem’in resmen dağıtılması kararı işte bu ortamda alınmış bir karardır.

KÖZ’ün iddiasının tersine Komintem’in dağıtılma gerekçesinde “değişen koşullar” şeklinde bir gerekçe yoktur. Ayrıca “bu örgütün ”, “artık gerekli olmadığı ” şeklinde bir tespit de yoktur.

Bu tespitler, KÖZ’ün hayalinde yarattığı tespitlerdir.

KÖZ’ün sosyalizmin inşası bağlamında savunduğu görüşlerin Leninizm’le hiç bir ilgisi yoktur. Şöyle yazıyorlar:
 “Bu bakış açısıyla, sosyalizmi devletçi ve planlı bir ulusal kalkınma modeline indirgeyen tüm anlayışlarla aramızı açıyoruz. Bu farklılığı sermayeye karşı mücadele içinde, somut siyasal pratik tutumlarla belirginleştirip göstermeyi hedefliyoruz. ” (a.g.e., s. 34)
Sosyalizmin temeli üretim araçları üzerindeki toplumsal mülkiyettir. Toplumsal mülkiyetin iki temel biçimi vardır: Devlet mülkiyeti, kooperatifsel-kolektif mülkiyet (grup mülkiyeti). Bununla uyum içinde iki tür sosyalist işletme vardır: Devlet işletmeleri ve kooperatif/kolektif işletmeler. Sosyalist toplumda devlet mülkiyeti tüm emekçilerin mülkiyetidir. Tüm emekçiler yararına kullanılır. Kooperatifsel-kolektif mülkiyet ise, sözkonusu kooperatif veya kolektifin içinde yer alanların grup mülkiyetidir. Burada da artık gerçek anlamda bir özel mülkiyet sözkonusu değildir. Yine de bu tip grup mülkiyeti, sözkonusu gruba özel bir konum sağlar. Bu tip bir mülkiyet, toplumsal mülkiyetin bir alt biçimidir. Sosyalist devlet mülkiyeti, sosyalist mülkiyetin en yüksek, en gelişmiş biçimidir. Bu alanın sürekli genişletilmesi sosyalizm açısından hayati önemdedir.

Sosyalist ekonomi, planlı ekonomi olmak zorundadır ve eğer planlama olanaksız ise sosyalizm de olanaksız demektir. 1928 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ilk Beş Yıllık Planı yaptı. Bu tamamlanınca İkinci Beş Yıllık Plan, onun ardından da Üçüncü Beş Yıllık Plan yapıldı ve uygulandı. Kapitalizmin tersine sosyalizm planlı ekonomiyi temel alır.

KÖZ’ün ilginç görüşleri var. Hedeflerini şöyle açıklıyorlar:
“Görevimiz kapitalizmi yok etmek; amacımız sınıfsız toplum; yöntemimiz proleter devrimi; biricik ahlakımız da bu devrimin ahlakıdır. Kapitalizmin yıkılmasına ve sınıfsız topluma giden yolun açılmasına öncülük etmekle yükümlü; dünya devrimi için yaşadığımız topraklardaki devrimin zaferi ve sürekliliğinden sorumluyuz. Bu devrime önderlik edecek sınıfın öncü partisini yaratmak istiyoruz. ’’ (a.g.e., s. 46)
KÖZ bu hedeflerine nasıl varacak?

Komünist bir partinin yaratılmasının esas görevleri olduğunu açıklıyorlar ve devam ediyorlar:
“Hem «demokratik devrim»cilik hem de «sosyalist devrim» cilik menşevizmden beslenir. Bu iki akım aynı madalyonun farklı yüzleridir. Her iki akımdan da ayrı duruyoruz. ” (a.g.e., s. 18) 
Neymiş? Demokratik devrimi savunanlar da, sosyalist devrimi savunanlar da menşevizmden besleniyor!!! Peki “proleter devrimi ” nasıl yapacaksınız? Hangi yolları kullanarak hedefinize varacaksınız? “Proleter devrim ” gökten zembille inmeyeceğine göre, nasıl olacak?

Bir ülkede devrim yapabilmek için, o ülkenin somutunun Marksist-Leninist ilkelere dayanarak çözümlenmesi gerekir. Ülkenin sosyo ekonomik yapısının araştırılması, sınıfların durumu, ülke devriminin programının çıkarılması gerekir. Tabii ki öncünün yaratılması, inşa edilmesi esas görevdir. Her devrimin temel sorunu iktidar sorunudur. İktidara yürümede kullanılacak yol ve yöntemler, devrimin kaderini belirlemede önemli rol oynayacaktır.

KÖZ, demokratik veya sosyalist devrim yolunu benimsemeyeceğine göre, hangi yolu kullanacağını açıklarsa biz de merakımızı gidermiş olacağız.

Troçki bir efsane mi? Ya da Troçki’nin efsanesi mi yaratıldı?

KÖZ efsaneler hakkında tutumunu uzun uzun anlatıyor. Masal ya da efsanelerin, gerçek dünyada karşılıkları bulunması gerektiğini, onların aynı zamanda gerçek ve tanıdık olmalarının şart olduğunu yazıyor KÖZ. Troçkizm’in ne olduğu kavranmadığı için bu değerlendirmeler yapılıyor. 

Troçkizm, Rus Devrimi içinde şekillenmiştir. Troçkizm ortaya çıktığından bu yana bilinçleri karartmış ve çok sayıda insanı etkilemiştir. Bugünkü troçkist akımların kaynaklandığı teorik temeller, Troçki tarafından Rus Devrimi içinde ortaya konmuştur. KÖZ şöyle yazıyor:
“Efsaneler yahut efsane kahramanları, komünistlerin gündemine gelenek sorunuyla ilişkili olarak ve geçmişin değerlendirilmesi çerçevesinde giriyor. Zira komünist geleneğin örgütsel-politik sürekliliğinin sağlanamayışı bu boşluğun bir nevi efsanevi anlatımlarla doldurulmasına zemin sunuyor. Bu sürekliliği sağlamak için oldukça uzun bir dönemi kapsayan siyasal gelişmeler hakkındaki efsanevi anlatımlardan kurtulmak gerekiyor. Bu yolda atılacak adımların kalkış noktalarını net bir biçimde saptayıp ayırt etmek belirleyici bir önem taşıyor. ” (KÖZ, sayı 57, Aralık 2011, s. 15)
“Dönemin en büyük efsanelerinden birinin Troçki adı etrafında üretilmiş olduğu söylenirse abartma olmaz. ‘Troçkizm ’ yaşayan, yaşatılan çağdaş efsanelerden biridir. ” (a.g.e., s. 16)

“Efsane” veya “kahramanlar” komünistlerin gündemine “gelenek sorunuyla” gelmiyor. Marksizm ortaya çıktığından buyana, Marksizm’e düşman akımlar Marksizm adı altında ortaya çıktılar. Bu akımlar, Marksizm’i, Marksizm adına revizyona tabi tuttular. Marks-Engels sonrası dönemde, revizyonizmin öne çıkan uluslararası temsilcisi Bernstein’dır. Bernstein’ın ortaya koyduğu temel tezler, diğer ülkelerdeki revizyonizmin ideolojik kaynağı oldu. Almanya Sosyal Demokrat Partisi içinde öncelikle Kautsky, Bemstein’ın tezleri ile hesaplaştı. Troçki’nin de Rus Devrimi içinde ortaya koyduğu temel tezler, diğer ülkelerdeki troçkistlerin dayandığı temel tezler oldu. Nasıl ki Bemstein’in
revizyonizmine karşı mücadele edildi ise, Troçkizm’e karşı da mücadele edilmesi doğruydu, doğrudur. Troçkizm, Marksizm’i savunma adına konuşan oportünist akımlardan biridir. Troçkizm, eklektik ve “s o l” lafızlarla süslenen çizgisiyle, Marksizm-Leninizm’in düşmanı olan bir akımdır. Onun savunduğu ‘fraksiyon özgürlüğü ” tavrıyla, özellikle proleter disiplinden öcü gibi korkan aydınlar arasında bir çekiciliği vardır. IV. Enternasyonal adına konuşan her biri birbirini ihanetle suçlayan ve kendisinin Marksizm’in saflığını koruduğunu iddia eden onlarca grup var.

Bu anlamda “komünist ” olduğunu iddia edenler, komünizm adı altında bilinçleri esir alanlara ve karartanlara karşı ideolojik mücadele vermekle yükümlüdürler. Marksizm ortaya çıktığından beri, Marksizm düşmanı akımlarla ideolojik mücadele yürüterek hâkim hale gelmiştir. Lenin’in soruna yaklaşımı şöyledir:

“Fakat, bizzat işçi sınıfının mücadelesiyle bağlı ve öncelikle proletarya arasında yaygın olan öğretiler arasında bile Marksizm bir hamlede kendini kabul ettirmiş olmaktan uzaktır. Varlığının ilk elli yılında (XIX. yüzyılın kırklı yıllarından başlayarak) kendisine temelden düşman olan teorilere karşı mücadele etmiştir. 
Kırklı yılların ilk yarısında Marx ve Engels, felsefi idealizmin bakış açısında duran radikal Genç Hegelcilerle hesaplaştılar. Kırklı yılların sonunda ekonomik öğretiler alanındaki mücadele - Proudhonculuğa karşı mücadele ön plana çıkar. Ellili yıllar bu mücadelenin sonunu oluşturur: fırtınalı 1848 yılında ortaya çıkmış olan partilerin ve öğretilerin eleştirisi. Altmışlı yıllarda mücadele genel teori alanından, dolaysız işçi hareketine daha yakın bir alana kayar: Bakuninciliğin Enternasyonal’den kovulması. Yetmişli yılların başında Almanya’da kısa bir süre için Proudhoncu Mühlberger, yetmişli yılların sonunda pozitivist Dühring öne çıkar. Fakat hem birinin hem de diğerinin proletarya üzerindeki etkisi artık oldukça azdır. Marksizm işçi hareketinin diğer ideolojileri üzerinde artık tartışmasız zafer elde etmiştir. 
Geçen yüzyılın doksanlı yıllarının eşiğinde bu zafer ana batlarıyla tamamlanmıştı. Proudhoncu geleneklerin en uzun süre dayandığı Latin ülkelerinde bile, işçi partileri program ve taktiklerini fiilen Marksist temel üzerine inşa etmiştir. İşçi hareketinin yeniden dirilmiş olan periyodik uluslararası kongreler biçimindeki uluslararası örgütü, tüm önemli noktalarda ta başından itibaren ve neredeyse hiç mücadelesiz Marksizm zemininde yükselmiştir. Fakat Marksizm, az çok bütünlüğe sahip kendine düşman bütün öğretileri gerilettiğinde, bu öğretilerde ifadesini bulan eğilimler kendilerine başka yollar aramaya başladılar. 
Mücadele biçimleri ve nedenleri değişti, ancak mücadelenin kendisi sürdü ve Marksizmin varlığının ikinci yarım yüzyılı (geçen yüzyılın doksanlı yılları), Marksizm içinde Marksizme düşman bir akımın mücadelesiyle başladı. 
Bu akıma adını veren, en yüksek sesle ortaya çıkan ve Marx ’ta düzeltmeler yapılmasına, Marx ’ın gözden geçirilmesine, revizyonizme en bütünlüklü ifadeyi veren, eski ortodoks Marksist Bernstein oldu. Rusya’da bile, gayri-Marksist sosyalizmin doğal olarak -ülkenin ekonomik geriliği sonucunda, serflik artıkları tarafından ezilen köylü nüfusun ağırlıkta olması sonucunda- en uzun süre varlığını sürdürdüğü Rusya ’da bile o, gözlerimizin önünde revizyonizme doğru gelişiyor. Gerek tarım sorununda (tüm toprak ve arazinin belediyeleştirilmesi), gerekse de genel programatik ve taktik sorunlarda Sosyal-Narodnikleri miz, eski, kendi tarzı içinde bütünlüklü ve Marksizme temelden düşman sistemlerin sönüp gitmekte olan, zayıflayan kalıntılarının yerine gittikçe artan oranda Marx ’ta 'düzeltmeler ’yapmayı koyuyorlar.” (Lenin, Seçme Eserler, Cilt 11, İnter Yayınları, s. 480-481)
Görüldüğü gibi Lenin, tarihsel süreç içerisinde Marksizm adına ortaya çıkan ve Marksizm’i revizyona tabi tutanlara karşı verilen mücadeleyi anlatıyor. Lenin döneminde ve Lenin sonrasında da Marksizm adına ortaya çok sayıda akım çıktı. Bu akımlara karşı ideolojik olarak mücadele etmek ve Marksizm-Leninizm’i hâkim kılmak komünistlerin görevidir. 

KÖZ, “bu efsanelere konu olan kişileri yahut akımları yargılayıp aklamak ya da mahkûm etmek de bizim kaygımız olamaz. Birbirleriyle karşı karşıya gelmiş kişilerden yahut akımlardan biri yahut diğerinden yana tutum almak da söz konusu değildir ” görüşünü savunuyor. Bu savununun doğru olmadığının ve yukarıda Lenin’den yaptığımız uzun alıntıda ortaya konulan yaklaşıma da ters olduğunun bilinmesi gerekir.

KÖZ, troçkist olmadığını, kendilerine yöneltilen Troçkizm suçlamasını doğru görmediğini söylüyor. 

KÖZ, Aralık 2011, sayı 57 ile birlikte “Troçkizm Dosyası ” başlığı altında bir yazı dizisi yayınlamaya başladı. Bu yazı dizisini okurlarımızın okumasını öneriyoruz, (http://www.kozonline.org/arsiv/KK5 8/KK5 8 .htm)

KÖZ, evet açıkça troçkist olduğunu söylemiyor ama utangaç bir şekilde Troçki’yi savunuyor. Sovyetler Birliği kazanımlannı ve Stalin’i ret ediyor. Bolşevizmi ve Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresinde şekillenen siyaseti savunduğunu iddia ediyor.

İddia ediyor diyoruz; çünkü KÖZ ne Bolşevizmi ne de Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresinde şekillenen çizgiyi savunuyor.

Mesela KÖZ, Komintem 2. Kongresi’nde “Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu ” bağlamında ortaya konan çizgiyi savunduğunu iddia edebilir mi? Bu bağlamda TKİP için yazdıklarımız KÖZ için de geçerlidir.

Ne yazık ki KÖZ kimi tarihsel gerçeklikleri de çarpıtıyor.

İşte kimi örnekler:
Şöyle diyor KÖZ: 
“Ne Moskova duruşmaları Troçki ’nin sovyet rejimine karşı bir silahlı komplo yürüttüğünü kanıtlayabildi, ne de bunu kanıtlayan başka herhangi bir kanıt o günden sonra bulunabildi. Aksine arşivler açıldıkça bu tür iddiaların aksini doğrulayan belge ve kanıtlar çoğaldı.” (KÖZ sayı 57, s. 17)
Neymiş? Moskova duruşmaları Troçki’nin “sovyet rejimine karşı bir silahlı komplo yürüttüğünü” kanıtlayamamış! KÖZ böyle yazıyor ama diğer yandan tarihsel gerçekler var. Duruşmalar anında radyo üzerinden bütün ülkede yayınlanıyordu. Enternasyonal medya (basın) bu açık duruşmaları bizzat mahkemeye katılarak izleyebiliyordu. Yani bütün sanıkların savunmalarını bütün dünyaya duyurma imkânları vardı. Onların yaptıkları itiraf dolu savunmaları ne yapacağız? Yok mu sayacağız?
Diğer yandan hadi savcılık - polis ifadelerini bir yana bırakalım, sanıkların mahkemede verdikleri ifadelerin tutanakları var. Orada sanıklar sabotajlardan söz ediyor. Sanıklar yalan mı söyledi?

Neden burjuvazinin komünizme kara çalmak için anlattığı hikâyelere inanılıyor da, sanıkların ifadelerine inanılmıyor. İlginç!

Onun dışında bir başka sorun daha var. Partinin Kulaklara karşı topyekûn saldırıyı başlattığı dönemde, ülke içinde sabotajlar var. Bu işçi sınıfı ile burjuvazinin ölüm kalım mücadelesi verdiği
bir ortamda şaşırtıcı bir şey de değil!

Buıjuvazinin açık siyasi örgütlenmelerinin yasak olduğu bir ortamda, onun illegal örgütlenmesi ve terörist eylemlere de başvurması, yine şaşırtıcı değil, sınıf mücadelesinin olağan görüntüsüdür.

Hangi arşivler açılmış? Neden KÖZ Moskova Duruşmaları’nda yargılananların söylediklerine inanmıyor. Partinin “sevgilisi” Buharin’in mahkeme önünde yaptığı itiraftan nereye koyacağız? Buharin, istemediği suçlamayı geri çevirebiliyordu. Neydi suçlamalardan bir tanesi? Lenin’e suikast olayında Buharin’in de parmağı olduğu iddia ediliyordu. Ama Buharin mahkeme önünde kimi itiraflarda bulunurken, Lenin’e suikast olayında rolü olduğu iddiasını geri çeviriyordu. 

Moskova Duruşmaları ve Lenin’in “vasiyeti” hakkında görüşlerimizi yazdık. İsteyenler, yazdıklarımıza yeniden bakabilir. Çokça belge olduğunu biliyoruz. Ama nedense birincil kaynaklara dayanmak yerine ikincil olarak üretilen ve yazılan belgeleri troçkistler temel alıyor. Gerçeği olgular ve belgeler üzerinden tanımak isteyenler için 1936-1938 Mahkeme Tutanakları vardır ve bunlara ulaşmak onca zor sorun da değildir. Elbette bu yargılamalarda “kurunun yanında yaş ” da zarara uğramış, haksız idari tedbirlerle karşılaşmış olabilir.

KÖZ, troçkistlerin Sovyetler Birliği’nde komplo faaliyeti yürüttüğüne ve sosyalizmin anavatanına karşı işlenen cürümleri görmüyor, görmek istemiyor. Bu konu ile ilgili dergimizin 154. sayısında, diğer şeylerin yanısıra şunları söyledik:

“Sovyetler Birliği ’nde sosyalizmin inşasının başarıları, gerek tüm emperyalist dünyayı, gerekse ‘tek ülkede sosyalizmin inşasının mümkün olmadığı ’ tezini savunan Troçki ve troçkistleri ve diğer yandan sosyalist inşanın hızı karşısında paniğe kapılan Sağcıları zor durumda bırakmış; Sovyetler Birliği’ne düşmanlık, çeşitli emperyalist güçlerin Sovyetler Birliği ’ndeki ‘muhalefet’ ile ‘ittifakı ’nın -daha doğrusu Sovyetler Birliği’ndeki muhalefeti kendi amaç ve çıkarları doğrultusunda kullanmasının- ortak temelini oluşturmuştur. Aynı ortak temeldir ki, Sovyetler Birliği ’ndeki ‘muhalefeti ’ hem kendi içinde ittifaka, hem de kendi amaçlarına ulaşmak -yani Sovyetler Birliği ’ndeki iktidarı devirmek, yerine kendi iktidarlarını kurabilmek- için emperyalist güçlerden ‘yararlanma’ adına onlarla anlaşma aramaya; objektif olarak emperyalist güçlerin ‘beşinci kol ’faaliyetini yürütmeye itmiştir. Emperyalistler açısından da, troçkist ve Sağcı muhalefet açısından da 1934’de yapılan XVII. Parti Kongresi, Sovyetler Birliği’nde kendini ispatlayan sosyalizmi yıkmanın [ troçkist ve sağ muhalefet açısından, lafta sorun tabii ki sosyalizmi yıkmak değildi; kurulan zaten sosyalizm değildi] tek yolu, Parti yönetimini yoketme yolu idi. Ve evet troçkist ve Sağ muhalefet açısından, Sovyetler Birliği ’nde amaçlanan değişikliğe ulaşabilmek için, dıştan bir saldırı da, hesaplar içinde yeralan bir olasılıktı. Yönetimi devirmek için her araç kullanılabilir, her yol mübahtı. troçkistlerin ve Sağcıların XVII. Kongre ertesi, açıkça Parti çizgisine karşı çıkan bir programla, Parti platformu dışında bir platformla işçi sınıfı önüne, Sovyet emekçileri önüne çıkıp, onları kazanma umudu kalmamıştı. Parti çizgisinin doğruluğu pratikte ispatlanmıştı. Kitleler büyük bir çoşku ile sosyalizmin inşası çalışmasına katılıyorlardı. Muhalefet ideolojik mücadele sonucu, yığınlar içinde tüm inanırlığını yitirmişti. Bu durumda Parti yöneticilerine karşı bireysel terör, komplo yolu seçildi. ” (s. 44-45) 
Kuşkusuz bu konu ile ilgili daha çok şeyler yazılabilinir. Ama bu kadarının yeterli olduğunu düşünüyoruz. Devam edelim.

Şöyle yazıyor KÖZ: 
“Aynı yıl Troçki ‘emeğin askerileştirilmesi ’ ve ‘emek orduları ’nın kurulmasına öncülük etti ve bu kavramların isim babası oldu; 9. Kongre ’de ‘demokratik merkeziyetçi ’ muhalefete karşı ‘sendikaların askerileştirilmesi ’fikrini savundu; bu kongrede ona destek veren Lenin daha sonra bu fikrin karşısına çıktı ve Merkez Komitesi ’nde bu anlayışın terkedilmesini sağladı. ”
Ekim Devrimi’ni izleyen iç savaş ve müdahale döneminde proleter devletin uyguladığı politikaya savaş komünizmi adı verilmişti. Bu politika 1918’den 1921 yılına kadar, yerini “Yeni Ekonomik Politika ”ya bırakana dek sürdü. Bu dönem, ülkenin iç savaş içerisinde kavrulduğu, sosyalist ekonominin inşasına başlanmasının mümkün olmadığı bir dönemdir. Savaş komünizmi dönemini belirleyen, para ekonomisinin yerine ürün değişiminin konması, köylülerin ürün fazlasını devlete teslim etme mecburiyeti, çalışabilir yaştaki kadm-erkek her bireye çalışma zorunluluğunun getirilmesi gibi tedbirler idi. Savaş komünizmi döneminde sendikalar atamalar ve askeri yöntemlerle yönetiliyordu.

İç savaş döneminde savaş komünizmi uygulanmıştı. İç savaş sona erdikten sonra, ülke barışçıl iktisadi inşaya geçmiş, savaşın ve emperyalist ablukanın ürünü olan katı savaş komünizmini sürdürmek için bir neden kalmamıştı. Troçki ve hempaları ise, savaş komünizmini gevşetmeye gerek olmadığını, tam tersine vidaların daha da sıkıştırılması gerektiğini savunuyorlardı.

Troçki, Lenin ve Bolşevik Parti Merkez Komitesi üyelerinin çoğunluğuna karşı mücadeleyi başlattı. Troçki, 1920 Kasım’ının başlarında toplanan V. Tüm-Rusya Sendikalar Konferansı Komünist Fraksiyonu’nun oturumunda, “vidaları sıkıştırma” ve “sendikaları sarsma” gibi şiarlarla ortaya çıktı. Parti içerisinde yürüyen tartışmada Troçki ve yandaşlarının tezleri mahkûm edildi. 8 Mart 1921’de toplanan X. Parti Kongresi’nde, sendikalar üzerine tartışmanın sonuçları toparlandı ve Troçki’nin görüşleri ezici bir çoğunlukla mahkûm edildi. Sendikalar, yönetimler seçimle işbaşına gelecek ve barış koşullarına uygun olarak demokratik yöntemlerle yönetilecekti. Olgular ve gerçekler böyle.

KÖZ’e göre Lenin önce Troçki’nin yanında durmuş, sonra fikrinden vazgeçmiştir! Bu açıkça Lenin’in kavranmaması ve çarpıtılmasıdır. Lenin’in, kongrede görüşlerini savunması için Troçki’ye görev verdiği şeklindeki görüşler troçkistlerin uydurmasıdır.

KÖZ Lenin’i çarpıtmaya devam ediyor. Şöyle yazıyorlar:
“1923 ’te Gürcistan sorununda Stalin ’in tutumunu sert bir biçimde eleştirip onu ‘Rus milliyetçiliği ’ ile eleştiren Lenin, Troçki ’ye kongrede bu konuda kendi görüşlerinin savunusunu üstlenmesini önerdi (kendisi hastalığı nedeniyle katılamayacaktı). Kamenev ile uzlaşan Troçki bu önerinin gereğini yerine getirmedi. ”

Lenin’in Stalin hakkında “Rus milliyetçisi” olduğu şeklinde bir değerlendirmesi yoktur. Bu tamamen KÖZ’ün uydurmasıdır.

Lenin’in “vasiyeti” hakkında, dergimizin 154. sayısında tavır takındığımız yerde şunları yazdık:
“Lenin Stalin ’i ‘kaba ’ olduğu noktasında eleştirmiştir. Stalin bu eleştirinin haklı olduğunu ve fakat bunun siyasi bir hata olmadığını ortaya koymuştur. XIII. Parti Kongresi delegeleri, Lenin ’in Stalin hakkında düşüncelerini bildikleri halde Stalin ’i Merkez Komitesi Sekreterliği ’ne seçmişlerdir. Olayların gelişmesi içinde, Lenin ’in çekindiği ‘Partinin bölünmesi ’ olgusu, Stalin Merkez Komitesi Sekreteri olmasına rağmen ortaya çıkmamış; muhalifler her zaman küçük bir azınlık olarak kalmıştır.
Milli sorunda da Stalin gerek Büyük Rus şovenizmine, gerekse ‘yerel milliyetçiliğe ’ karşı (birinciye karşı mücadeleyi öne alarak) mücadele etmiştir. Stalin önderliğindeki SBKP(B) ’nin izlediği milliyetler siyaseti gerçekten örnek Leninist bir siyaset olmuştur.
Yapılan, Lenin ’in de dikkat çektiği belli hatalar, daha sonraları da ortaya çıkmış; eleştiri, özeleştiri ile aşılmıştır.
Lenin’in Stalin’e getirdiği eleştiriler, bir Bolşeviğin diğer bir Bolşeviğe getirdiği eleştirilerdir. Lenin ’in Troçki gibilerine getirdiği eleştiriler ise, bir Bolşeviğin Bolşevik olmayan birine getirdiği eleştirilerdir. Bunlar arasında fark vardır. ” (s. 42)

Ulusal sorunda, Lenin ile Stalin arasında hiç bir görüş ayrılığı olmamıştır. Troçki ve takipçileri, Lenin’in vasiyetinde Troçki ile Stalin hakkında yaptığı değerlendirme farklılıklarını gözlerden gizlemeye çalışıyor. KÖZ’ün de yaptığı tam da budur. Ama gerçekler inatçıdır.

KÖZ “Amaç ve ilkelerimiz ” broşüründe “Leninistiz ” başlığı altındaki bölümde şöyle diyor:
 “En yüksek aşamaya ulaştıkları emperyalizm çağında, kapitalist üretim ilişkileri dünyanın her köşesinde egemendir.
Emperyalizm, kapitalist gelişmenin doğal bir sonucu, onun en üst gelişme aşamasıdır. Marx ve Engels, kapitalizmi inceledikleri temel eserleri olan Kapital’de, sermayenin yoğunlaşmasının, merkezileşmesinin kapitalizmin en önemli gelişme yasalarından biri olduğunu ortaya koymuşlardı. Bu gelişmenin tabii sonucu tekelleşmeydi! Lenin, I. Dünya Savaşı içinde kaleme aldığı “Kapitalizmin En Yüksek Aşaması Emperyalizm ” adlı eserinde emperyalizmin bütünlüklü bir Marksist çözümlemesini gerçekleştirdi. O bunu, sosyalizm adına piyasaya sürülen emperyalizm teorileriyle hesaplaşma içinde yaptı.

Avrupa’da ve ABD’de takriben 1880’lerden itibaren kapitalizmin yeni bir geçiş evresine girildi. Bu gelişme sonucunda “serbest rekabetçi kapitalizm ” yerini “tekelci kapitalizme ”, ya da bir başka deyimle emperyalizme bıraktı. Emperyalizm, kapitalizmin çelişmelerini en üst seviyeye kadar geliştirmiş olan, en yüksek ve son evresidir. Kapitalist toplumda üretim ilişkilerinin temeli, üretim araçları üzerindeki kapitalist mülkiyettir. Üretim araçları üzerindeki kapitalist mülkiyet, kapitalistlerin emekle elde edilmemiş ve ücretli işçileri sömürmek için yararlanılan özel mülkiyetidir.

KÖZ’ün yanlışı, emperyalizmin dünyaya egemen olması ve buna bağlı olarak da kapitalist üretim ilişkilerinin dünya çapında egemen olması ile tek tek ülkelerde kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olmasını birbirine karıştırmasıdır.

KÖZ’ün savunduğu parti anlayışı, Leninist parti modeli değildir. “Amaç ve İlkelerimiz” broşürüne kimi doğruların serpiştirilmesi, Leninist parti modelinin savunulduğu anlamına gelmez. Şöyle yazıyor KÖZ:
 “Bu nedenle devrimci parti aynı siyasal anlayışta buluşmuş, bilinçli, deneyimli ve başkaları tarafından sevk ve idare edilmeyip, başkalarının sorumluluğunu taşıyan militanlarla sınırlı tutulmalıdır” 
Kapitalist toplumda, işçi sınıfının çok küçük bir bölümü, Marksizm-Leninizm’i inceleyerek, kavrayarak, işçi sınıfının kurtuluşunun gerekliliğini ve kurtuluş yolunu kavrayabilir. İşte bu bölüm, Komünist Partisinin program ve taktiklerini kabul etmesi, bir parti örgütünde doğrudan çalışması şartlarında, Komünist Parti içinde örgütlenen, örgütlenmesi gereken bölümdür. Lenin’in partiden anladığı, yalnızca mesleği devrimcilik olanlardan oluşan bir örgüt değildir. Tabi ki Komünist Partisinin merkezinde, mesleği devrimcilik olanlardan oluşan bir örgüt vardır. Lenin, parti örgütünün
tümü ve yapısı hakkındaki düşüncelerini “Bir Adım İleri, İki Adım Geri ” kitabında ortaya koymuştur. Şöyle yazıyor Lenin:

‘‘‘'iyice anlaşılır olması için mesele şu şekilde ortaya konulabilir. Genelde örgütlülük derecesine ve özelde de bir örgütün konspirasyon derecesine göre, aşağı yukarı şu kategoriler ayırt edilebilir: 1) Devrimcilerin örgütleri; 2) işçilerin örgütleri, hem de mümkün olduğunca geniş ve çok çeşitli (kendimi sadece işçi sınıfıyla sınırlıyor ve başka sınıflardan bazı unsurların da belli koşullar altında bu kategoriye gireceğini kendiliğinden anlaşılır bir şey olarak varsayıyorum). Bu iki kategori, Parti ’yi oluşturur.
Devamla 3) Parti ’ye dayanan işçi örgütleri; 4) Parti 'ye dayanmayıp da, fiilen onun kontrolü ve yönetimine tabi olan işçi örgütleri; 5) hakeza kısmen, en azından sınıf mücadelesi kendini çok sert bir şekilde açığa vurduğunda sosyal demokrasinin yönetimine tabi olan, işçi sınıfının örgütsüz unsurları. Benim bakış açımdan mesele aşağı yukarı böyledir. ” (Lenin, “Bir Adım İleri İki Adım Geri”, İnter Yayınları, s. 77)
Görüldüğü gibi Lenin Komünist Partisini “başkalarının sorumluluğunu taşıyan militanlarla sınırlı ” tutmuyor. Lenin, Parti’yi iki kategoriden oluşan bir bütün olarak görüyor.

1) Devrimcilerin örgütleri: Bundan Lenin’in anladığı, mesleği devrimcilik olanların oluşturduğu örgütlerdir. Lenin için hareketin sürekliliğinin sağlanmasının garantisi budur. Parti örgütünün merkezinde, Lenin’in düşüncesine göre, “devrimcilerin örgütleri ” vardır.

2) Olabildiği ölçüde yaygın ve çeşitli işçi örgütleri: Lenin bunlardan, mesleği devrimcilik olmayan; yaşamak için mesleklerini sürdürürken; partili olarak da çalışanlardan oluşan parti örgütlerini kastediyor.

Bu iki kategori dışındaki örgütlenmeler artık doğrudan Parti değil; Parti önderliğindeki ya da Partinin içinde çalıştığı kitle örgütleridir. Lenin’de sorunun konuluşu böyledir.

Leninist parti öğretisini savunduğunu iddia eden KÖZ şöyle yazıyor: 
“Devrimci parti kitleleri bünyesine katarak genişleyen bir yığın örgütü değildir. Aksine bu parti kitleleri örgütlendiren, onların eylemine siyasal bir içerik, süreklilik, kararlılık ve etkinlik katacak uzmanlaşmış bir alet olmalıdır. ”
Neymiş!
Devrimci parti bünyesine kitleleri katarak genişleyen bir yığın örgütü olmamalıymış! KÖZ bu düşünceyi savunabilir. Ama bu düşüncesini Lenin’e maletmeye çalışması Lenin’in çarpıtılmasından başka bir şey değildir.

Proletarya önderliğinde devrim, işçi sınıfının en geniş emekçi yığınların önemli kesimlerinin doğrudan devrime katılması ile gerçekleşebilir. Bu anlamda işçi sınıfının ve geniş emekçi yığınların devrime seferber edilmesi Komünist Partisinin görevidir.

Komünistlerin esas görevi gerçek Marksist-Leninist partinin yaratılması ve inşasıdır. Bu parti daha en başından itibaren işçi sınıfının sınıf mücadelesi ile sıkı bağ içinde inşa edilmek zorundadır. Çünkü gerçek komünist partisi sınıfsal taban açısından her şeyden önce işçi partisidir. Saflarında en başta işçi sınıfının en ileri kesimlerini barındırmayan bir parti, adı Komünist de olsa gerçek bir Marksist-Leninist parti, Bolşevik bir parti değildir. İşçi sınıfının önderliği sorununu “ideolojik önderliğe ” indirgeyen teori Marksist-Leninist bir teori değildir.

Bunun ötesinde biz her komünist partinin inşasında (devrim öncesinde) kabaca iki aşama yaşanacağını, bunun zorunlu olduğunu düşünüyoruz. Bu iki aşama kaba şematik olarak ifade edildiğinde şöyledir:

1. Partinin biçimlendirilmesi, yaratılması aşaması 
" Bu dönemde itici güç olarak parti zayıftır. (...) Partinin
stratejisi, strateji yedeklerin varlığını ve bunlarla manevra yapma olanağını şart koştuğundan, zorunlu olarak sınırlıdır, oldukça fakirdir. Parti kendisini, hareketin stratejik planını çizmekle, yani hareketin tutmak zorunda olduğu yolu saptamakla sınırlar, Partinin yedekleri ise -gerek Rusya içindeki, gerekse Rusya dışındaki düşman kampı içindeki çelişkiler-, partinin güçsüzlüğü sonucu yararlanılmadan ya da hemen hemen yararlanılmadan kalır.
Partinin taktiği, taktik kitlelerin kazanılması ve stratejik başarının güvencelenmesinin çıkarları doğrultusunda hareketin her türlü ve her bir biçiminden, proletaryanın örgüt biçimlerinden yararlanılmasını, bunların kombinezonunu, karşılıklı olarak birbirini tümlemesini vb. şart koştuğundan, aynı şekilde zorunlu olarak sınırlıdır, atılımdan yoksundur.
Bu dönemde Partinin dikkatinin ve kaygısının merkezinde, Partinin kendisi, varlığı ve korunması durur. (...) Bu dönemde (...) komünizmin temel görevi, en iyi, en aktif ve proletarya davasına en sadık işçi sınıfı güçlerini Partiye kazanmak, proletarya partisini biçimlendirmek ve ayakları üzerine dikmektir. 
Lenin yoldaş bu görevi ‘Proletaryanın öncüsünü Komünizm için kazanmak’ şeklinde formüle eder." ('Stalin, “İktidarın Ele Geçirilmesinden Önce ve Sonra Parti”, Lenin-Stalin-Komintem, Parti Öğretisi Üzerine, İnter Yayınları, İstanbul, Mayıs 1998, s.348-349;
2. En geniş işçi ve köylü kitlelerini partiye kazanma aşaması
“Bu dönemde Parti, bir önceki dönemdeki gibi artık güçsüz olmaktan çok uzaktır; itici güç olarak son derece ciddiye alınması gereken bir faktöre dönüşür. Şimdi artık sadece kendi kendine yeten bir güç olamaz, çünkü artık varlığı ve gelişmesi için halihazırda emin garantiler vardır, şimdi o kendi kendine yeterli bir güçten, işçi ve köylü kitlelerini kazanmak için bir araca, sermayenin iktidarının devrilmesi için kitlelerin mücadelesine önderlik etmenin bir aracına dönüşür. 
Partinin stratejisi bu dönemde atılım kazanır (...) Partinin taktiği de atılım kazanır (...) Bu dönemde Partinin temel görevi, burjuvazinin diktatörlüğünü devirmek, iktidarı ele geçirmek için milyonlarca kitleyi proleter öncüye, Partiye kazanmaktır. Partinin dikkatinin merkezinde artık Partinin kendisi değil, milyonlarca kitle vardır. ” (a.g.e., s. 35 1)
Parti aşamaları ile ilgili görüşlerimiz “Bolşevik Parti İnşa Öğretisi Üzerine” adlı ve Dönüşüm Yayınları tarafından yayınlanan kitapta ortaya konuldu. İsteyen okurlarımız bu kitaba yeniden bakabilir. KÖZ’ün Leninizm adına savunduğunu iddia ettiği parti modelinin Leninizm’le hiç bir ilgisi yoktur.

Dünyada ilk kez Çarlık Rusya’sında proletarya iktidara gelmişti. Emperyalist burjuvazi bu proleter devrimi boğmak için her yola başvurdu. Bunda şaşılacak hiç birşey yoktu. Çünkü burjuvazi kendi sınıfsal tercihlerine ve konumlanışına göre hareket ediyordu. Fakat “Marksist” ve hatta kimi zaman “Leninist” maskesiyle ortalıkta dolaşanların Stalin düşmanlığı ve Sovyetler Birliği kazanımlarma saldırının üzerinde durulması gerekiyor.

Komünist hareket ortaya çıktığından beri en zayıf dönemini yaşıyor. Gerçek komünistler ancak parmakla sayılabiliyor.

Devir kötü. Zaman pek bir kahırlı. Yenilgi dönemlerinin ürünü olan pek acayip oluşumlar çıkıyor sahneye. Kimileri de dünyayı kendileri ile başlatıp, kendileri ile bitiriyor. Daha önce söylenmiş, pratikte yanlışlığı kanıtlanmış “yeni” diye kimi görüşler piyasaya sürülüyor. Çok konuşup, çok “teori” ürettiğini sananlar aslında yeni hiç bir şey söylemiyor. Ne yazık ki, bilinç ve örgütlenme seviyesinin geri olması sonucu, “yeni” olduğunu söyleyen oluşumlar geçici de olsa taban bulabiliyor. 

Elbette bu böyle devam etmez, etmeyecek. Bu kahrolası günümüzün çarkı elbet bir gün kırılacaktır.

Sosyalizmi, Sovyetler Birliği’ndeki sosyalizm kazanımlarını ve bu kazanımların öncüsü olan Stalin’i savunmak tarih alanındaki mücadelenin bir parçasıdır. Stalin’i savunmak, Marksizm-Leninizm’in savunulması ve tarihin çarpıtılmasına karşı mücadeledir. Stalin’i savunmak bilimsel sosyalizmi savunmaktır.

Stalin’i savunmak; Marksist-Leninist ilkelerin hayata geçirilmesi noktasındaki sabır, inanç, disiplin ve çelik irade demektir. Stalin, sosyalizm inşasının tartışmasız önderidir. Stalin’in savunduğu Marksist-Leninist ideoloji ve sosyalist pratiği yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor, edecek.