Perşembe, Kasım 16, 2017

Jeopolitik, Jeostrateji ve Reel Politik

Ali Yaşar

Jeopolitik, jeostrateji ve reel politik gibi kavramlarla günlük konuşmalarda, makalelerde ve yapılan dünya ve bölge tahlillerinde sık sık karşılaşıyoruz. Türkiye’nin veya herhangi bir ülkenin dünyadaki ve bölgesindeki önemine atıfta bulunulurken, öncelikle o ülkenin jeopolitik konumuna, buradan yola çıkılarak jeostratejik önemine vurgu yapılıyor. Örneğin –ABD gibi– dünya egemenliği için mücadele eden bir büyük güç için, falan ülkenin ya da bölgenin taşıdığı jeopolitik öneme dikkat çekiliyor ve söz konusu gücün ilgili coğrafyada olup bitenlere sessiz kalamayacağı tahlilleri yapılıyor. Ya da başka bir yerde, “reel politik gereği”, falan büyük gücün isteklerine karşı koymamak gerektiği üzerine tahlillere rastlanabiliyor.

Emperyalist propaganda ve onun gerici savunucuları, bütün bu tahlilleri yaparak işleri öyle bir noktaya getiriyorlar ki, adeta üzerinde yaşanılan coğrafya tek suçludur, bütün olup bitenlerin sorumlusu odur, coğrafi önemi olan ülke ve bölgeler olmasa tüm dünya da her şey güllük gülistanlık olacaktır! Ordular ülkeleri işgal etmek zorunda kalmayacak, kanlı boğazlaşmalar olmayacak, insanlar oradan oraya sürüklenmeyeceklerdir! Emperyalist stratejist, ideolog ve politikacılar bütün bu “gerçekler”e inanılmasını istiyorlar; uyguladıkları saldırgan politikaları coğrafi “zorunluluklar”ın gerekleri gibi gösterip, olup bitenleri coğrafyanın üzerine yıkıyor, onun kaçınılmaz sonuçları olarak yansıtıyorlar. Halkların bu idealist, metafizik sahtekarlığa inanmasını istiyorlar.

Gerçekte ise, tarihin bir şey yapmaması gibi, coğrafya da bir şey yapmıyor. İşleri yapanlar; kanlı-canlı ve tarih içinde hareket eden, belirli amaçlar uğruna mücadeleye atılan bireyler ve bunların oluşturduğu insan topluluklarıdır. İnsan dediğimiz canlı da, belirli bir toplumsal düzen içerisinde hareket eden, tüm tavır ve davranışları buna göre belirlenen, sınıflara bölünmüş, bu sınıfların amaçlarını güden canlı bireylerdir. Sınıfların varlığı; bizi, üretime, bu üretimin nasıl yapıldığına ve paylaşıldığına, sömüren ve sömürülen, yöneten ve yönetilen sınıflar ve karşıtlıkları gerçeğine götürür. İşin içine özel mülkiyet, kâr, aşırı kâr, tekel kârı ve bütün bunları elde etmek için rakiplerle mücadele, rekabet ve dünya egemenliği için dev tekeller ve onların sınıf egemenliği aletleri olan emperyalist devletlerin birbirleriyle kavgaya tutuşmaları girer.

Eğer şu ya da bu büyük emperyalist devlet ya da devletler grubu dünya egemenliği için mücadeleye atılmışsa, –ki merkezileşmesi ve yoğunlaşması sonucu üretimin geldiği yer itibariyle böyle bir mücadeleye atılması zorunludur, kendi egemenliğini kurması ve koruyabilmesi, bunu sağlamlaştırması için, ham maddelere, madenlere, enerji kaynaklarına ve pazarlara, üretilmiş mallarını satacağı ülkelere gereksinimi bulunmaktadır– kendi gücüne denk düşen hamleleri yapmak zorundadır. Rakipleriyle amansız bir mücadeleye girecek, ordularını kıtalararası seferlere çıkarabilecek yetenek ve olanaklara sahip olacak, okyanuslarda ve dünya denizlerinde filolarını dolaştıracak, hava kuvvetleri ile düşman saydığı, “terörist” ilan ettiği hedefleri vuracak, karada hareket ettirdiği birliklerle ülkeleri işgal edecektir.

Gerçekte jeopolitik ve jeostrateji denilen kavramların devreye girdiği yer de tam burasıdır. Bu kavramların 19. yüzyılın ortalarından itibaren ortaya çıkmaları tesadüfi değildir. Kapitalizmin gelişmesi, artan üretim, dünya pazarlarını ele geçirebilmek için keskinleşen rekabet; bu rekabette avantajlı konumda olmayı, bölge ve ülkelerin zenginliklerine el koymak için savaş ve fetihlere atılmayı, rakibi kuşatmak ve boğmak için strateji ve taktikler geliştirmeyi gerektiriyordu. Bütün bu gerici amaçlara hizmet etmek üzere, giderek jeopolitik ve ona bağlı olarak geliştirilen jeostrateji kavramları üretilmeye ve şekillenmeye başladı. Böylece jeopolitik, dünya pazarı ve egemenliği için mücadeleyi “meşrulaştıran” bir politika olarak şekillemeye başladı. Şimdi bu kavramların anlamları ve gelişimleri üzerine kısa bir özet yapabiliriz.



JEOPOLİTİK NEDİR?

Burada, konuya giriş yapmak için, egemenlik ve hegemonya mücadelesine girişmiş büyük devletlerin ürettiği jeopolitik anlayışa bağlı kalarak Türkiye’de jeopolitik üzerine araştırmalar yapmış ve kitaplar yazmış emekli Korgeneral Suat İlhan’dan uzunca bir alıntı yapmak gerekiyor. İlhan anlatıyor:

“1967 Temmuz ayında Kara Harp Akademisi öğretim üyeliği kadrosuna atandım. Harp Tarihi ve Askeri Coğrafya (veya Stratejik Coğrafya) konularının öğretim üyeliği sorumluluğunu beklerken, bunlara ek olarak 60 saatlik jeopolitik dersinin de yönetilmesi, yürütülmesi istendi. Böyle bir dersi vermeye tam hazır değildim. İşin ilginç yanı, bu konuda Türkiye’de yeterince yayın da yoktu. Daha ağırı, o zamana kadar jeopolitiğin kuramsal yönü dış dünyada da tam olarak işlenmemiş, belirlenmemişti. Bir ülkenin veya bir bölgenin jeopolitiği anlatılmayacaktı. Jeopolitik ders olarak işlenecekti. Büyük boşlukları bulunan kuramsal tabanı oluşturmak gerekiyordu. Bu sürede Ankara’da, kütüphanelerde, Genelkurmay’da, Dışişleri Bakanlığı’nda, Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Coğrafya Bölümü’nde, özellikle Milli Kütüphane’de uzun süre arandım, elbette ki bazı şeyler de buldum. Derslere başlamadan bazı noktalarda kesin sonuçlara ulaşmam gerekiyordu. Tanım: Tanım yapmak zor işti. Aynı zamanda sevimsiz bir işti. Çoğunlukla eksik kalır; azınlıkla da olsa kavrama yanlış anlamlar yüklenir.

“Jeopolitikle ilgili yapılan bütün tanımları inceleyerek ortak noktalarını araştırdım. Bütün tanımlarda coğrafya, devlet ve politika kullanılmıştı. Buradan hareketle şu sonuca ulaştım: Coğrafya, devlet ve politika sözcükleri kullanılarak yapılan her tanım şu yanından veya bu yanından jeopolitiğe ulaşıyor. Dersler ilerledikten oldukça sonra, devleti de çıkararak, bana göre oldukça belirleyici bir tanıma ulaştım. Jeopolitik, coğrafyanın politikaya verdiği yöndü.” (Suat İlhan, Jeopolitik Çalışmaları, Jeopolitik.org)

Anlatımını hiç değiştirmeden aktardığımız Suat İlhan’ın jeopolitik konusunda ulaştığı tanım budur. Ancak bu tanım oldukça tartışmalıdır ve içerisinde önemli ve temel bazı yanlışları barındırmaktadır. İlk akla gelen soru şudur: Coğrafya politikaya şu ya da bu yönü nasıl verebilir? Kolayca görülebilir ki, dünya coğrafyası üzerinde yaşayan ve dünya egemenliği gibi bir amacı bulunmayan devletler, dar anlamda kendi bölgelerinin coğrafi zorunluluklarını tahlil etseler ve buradan bölgesel politikalar üretseler de, örneğin Afrika’nın küçük bir ülkesinin, Latin Amerika coğrafyasının filan sorunuyla –politik, ekonomik vb.– gelişmelere müdahale edecek düzeyde ilgilenmesi pek görülmemiştir. Keza Türkiye’nin de Latin Amerika’nın benzer bir sorunuyla uğraşması için bugün doğrudan herhangi bir neden bulunmamaktadır. Ama bu ülkelerin coğrafyası –Venezüella, Türkiye, Togo vb.–, örneğin ABD politikasının ilgi alanına girebilir ve gerçekte de girmektedir. ABD, Türkiye ve bulunduğu bölge üzerine politikalar geliştirebilir ve geliştirmektedir de vb. Demek ki, burada, “coğrafyanın politikaya yön vermesi”nden değil, egemenlik uğruna mücadele eden belirli –emperyalist– güçlerin, egemenlik mücadelelerinin hizmetindeki belirli –emperyalist– politikalarıyla, coğrafi konumu kendi stratejik amaçları için kullanmasından söz etmek daha doğru olacaktır. Gerçekte zaten böyledir.

Suat İlhan da kendi bakış açısından bu eksikliği görmüş olacak ki, tanımını şöyle geliştirme yoluna gitmiştir: “Yıllar sonra bu tanıma bir açıklama getirme gereksinimi duydum. Jeopolitik, siyasi coğrafyanın beşeri değerlerle aktif hale gelmesidir. Politikanın iki dayanağı olan güç ve hedefi coğrafi açıdan inceler.” (Suat İlhan, Jeopolitik Çalışmaları, Jeopolitik.org)

İlhan, burada politikayı işin içine aktif olarak dahil eder; ancak bu dahil edişte, bu politikanın neden coğrafyayla ilgilendiği ve bu politikayı harekete geçiren güçlerin niteliğinin ne olduğuna ilişkin bir açıklamada bulunmaz. Onda, “beşeri –insani– değerler”in neler olduğu ve gerekçelerini nereden aldıklarına ilişkin bir tahlile de rastlamayız. Zaten bu tür tahlillerde bulunmasını da bekleyemeyiz.

Ancak bu gerçeklere karşın, gerek Suat İlhan, gerekse emekli Orgeneral Servet Cömert, jeopolitiğin ortaya çıkmasına ve jeopolitik teorilere ilişkin yararlanılabilecek bir özet yapmaktadırlar. Konunun egemen güçler açısından nasıl ele alındığını anlamamız ve gerekli eleştirileri yöneltebilmemiz için, bu iki ismin çalışmaları şimdilik bizim için yeterlidir.

Servet Cömert, jeopolitik ile ilgili yazdığı makalenin girişinden önce, şu sözü başlığın altına yerleştirmeyi uygun bulmuş: “İyi coğrafyacı doğru felsefe yapar.” İyi coğrafyacı olmanın kıstasları nelerdir, buradan nasıl doğru bir felsefe yapılabilir gibi sorunlar son derece önemlidir ve bunların yanıtı, egemenlik mücadelesi veren gücün çıkarlarının savunulmasını içeren politikalar bütünündedir. “İyi coğrafyacı” bu çıkarları bilecek, bunları savunan ve dile getiren politikalar geliştirecektir.

Bu coğrafyacılar ve marifetlerine kısa bir göz atalım. Jeopolitiğin başlangıcı ile ilgili olarak genelde birleşilen ortak nokta, “jeopolitiği dünyaya getirenlerin siyasi coğrafyacılar olduğu”dur. Bu siyasi coğrafyacıların ise, hemen hemen tamamının, kendi dönemlerinde, dünyanın paylaşımı mücadelesinde ön sıraları tutmuş olan ülkelerin coğrafyacıları olduğunu ayrıca hatırlatmak herhalde gereksizdir. Bunlar, Frederich Ratzel (1844-1904), H. John Mackinder (1861-1947), Rudolf Kjellen (1864-1922), Karl Haushofer (1869-1945), Nicholas J. Spykman (1893-1943) gibi coğrafyacılardır.



JEOPOLİTİĞİN UNSURLARI

Konunun daha iyi anlaşılması için burada bazı uzun alıntılar yapmak zorundayız. Suat İlhan, “... her konusunun içeriğini ve kapsamını en iyi olarak ‘unsurları’ belirler. Unsurlar sınırları ve ilgi alanını açıklar. Karmaşık ve yeni konuların açıklanmasında unsurlar (alt birimler) konuyu tanımlamaktan daha belirleyicidir. Jeopolitik de diğer konular gibi, ilave her yeni unsurla genişler ve yeni sorumluluklar alır. Buna karşılık bir unsurun eksiltilmesi sonucu alanı daralır. Bu sebeple, jeopolitik konusunun daralmasının, yerini bulmasının, jeopolitik tartışmalarının azalmasının büyük ölçüde unsurlar üzerinde anlaşmaya çalışılmasına bağlı olduğunu düşünmek yanlış olmasa gerek” demektedir.

“Gerçekte stratejinin üç unsuru olan ‘Mekân-Kuvvet-Zaman’ jeopolitiğin unsurlarının da başlıklarını oluşturur. Tasnif edecek unsurlar üzerine çalışma yapan ilk düşünür Fr. Tuğamiral Pierre Celerier’di. Değişen unsurlar olarak: Nüfus, tabii ve diğer kaynaklar, enerji ve yeni enerji kaynakları, politik ve sosyal yapılar; Değişmeyen unsurlar olarak: Mekan ve bölümleri, arazinin şümulü, fiziki yapı, asayişin şekli, deniz durumları, merkezi durum gibi jeopolitik unsurlar, alt birimleri belirlemişti.”

Suat İlhan, kendi derslerinde unsurları şöyle sıralıyor;

“1. Jeopolitiğin coğrafi unsurları (değişmeyen unsurlar)

Coğrafi konum (Kıt’alar arası ve bölge düzeyinde)

Sınırlar ve coğrafi bütünlük

Saha genişliği ve stratejik kaynaklar

Coğrafi özellik (Ada, kıt’a, kenar, kıt’a içi devlet)

2. Jeopolitiğin beşeri unsurları (Değişken unsurlar)

Sosyal değerler

Ekonomik değerler

Politik değerler

Askeri değerler

Kültür değerleri ve kültür çevresi

3. Zaman

Jeopolitiğin coğrafi unsurları stratejide “mekân”, beşeri unsurları stratejide “güç” komşuluğudur. Her ikisinde de konuları, düşünceleri canlandırıcı (akıcı kılan) zamandır.”

Bu uzun alıntılardan sonra kolayca görülebileceği gibi, jeopolitiğin “beşeri–değişken– unsurları” olarak sayılan maddeler, gerçekte, bugünkü jeopolitiğe gerçek içeriğini veren unsurlardır. Belirli bir ekonomik sosyal yapı kendine denk düşen, varlığı ve devamının ihtiyaçlarını karşılayacak politikalar üretimine temel sağlamakta ve yön vermekte, buradan şekillenmiş –egemen– çıkarlar ve politikalar, bu politikaları yaşama geçirecek askeri gücün oluşumunu varsayıp zorunlu kılmakta, diplomatlar bu politikaları –ve çıkarları– savunmakta, egemenlik kurmanın bir aracı olarak kültür vb. değerlerden de yararlanmaktadır. Bugünün dünyasında ekonomik olarak egemen olan güçlerin, ekonomik ve politik çıkarlarını savunmak üzere harekete geçtiklerini –örneğin ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya vb.– görmekteyiz, ve onlar, tek başlarına ya da gruplaşarak –bazı eğilimler oluşmakla birlikte henüz emperyalist kamplar net olarak ortaya çıkmamıştır– dünya üzerindeki çıkarlarını korumaya ve geliştirmeye çalışmaktadırlar. Kısaca ifade edecek olursak; “Jeopolitiğin unsurları”nı emperyalist, yayılmacı ve başka alan, pazar ve kaynaklara yönelik emeller taşıyan politikanın gerekçeleri olarak anlarsak, herhalde hata yapmış sayılmayız.


JEOPOLİTİK TEORİLER

Ara başlıktan da kolayca tahmin edilebileceği gibi, bu alan jeopolitiğin “en verimli” alanıdır. Pek çok jeopolitik teori bulunmaktadır. Bu teorilerin ilki ve en ünlüsü, Mackinder –coğrafyacı– tarafından geliştirilen “Kara Hakimiyeti Teorisi”dir.

Mackinder dünyayı üç bölgeye ayırmaktadır: Avrasya’nın içindeki Kalpgah, Kalpgahı kuşatan “iç hilâl” (Avrupa, Yakındoğu, Ortadoğu, Hindistan, Çin), iç hilâli kuşatan “dış hilâl” kuşağı (İngiltere, Güney ve Kuzey Amerika, Afrika, Avustralya, Okyanus ve Japonya). Bu teoriye göre, “Kim Doğu Avrupa’ya hükmederse Kalpgah’a hakim olur; kim Kalpgaha hakim olursa Dünya Adası’na hükmeder; Kim Dünya Adası’na hükmederse Dünya’ya hakim olur.” Mackinder, “yeryüzünde bir tek büyük kara parçasının olduğu”nu kabul eder. “Dünya Adası-World Island” adını verdiği kara parçası, Avrupa-Asya-Afrika kıtalarıdır. Rusya’nın bulunduğu orta bölge, “Kalpgah-Heartland”tır. Böyle bir kara parçasına sahip tek devlet Rusya’dır ve dünya hegemonyasını elde etmesine mani olunmak isteniyorsa, onun açık denizlere çıkmasına müsaade edilmemelidir. (Mackinder, Demokratik İdealler ve Gerçekler, 1919) Kitabın yayınlanış tarihi dikkat çekicidir. Bu teorinin oluşum süreci daha eskiye doğru gitse de, kitap, Ekim Devrimi’nden iki yıl sonra yayınlanmıştır. Adeta emperyalist stratejistleri, sosyalizmi kuşatma ve boğmanın yol ve yöntemleri üzerine kafa yormaya çağırmaktadır.

Bu gerici teorinin açtığı yoldan diğer teoriler gelmekte gecikmemiştir. Ardından gelen “Kenar Kuşak Teorisi”dir. Bu teori, Mackinder teorisinin yanlış olduğunu söylemekte, aynı coğrafi unsurları kullanarak; kim kenar kuşağa hükmederse Avrasya’ya hakim olur, kim Avrasya’ya hakimse dünyanın kaderini kontrol eder demektedir. (Bakışın Coğrafyası, Nicolas Spykman – Spykman Amerikan jeopolitiğinin en önemli isimlerindendir. Amerikan güvenlik politikaları ve stratejilerinin dayanaklarını formüle etmiştir.) Bu teori, sosyalizme karşı mücadeleyi günün ihtiyaç ve koşullarına göre formüle etmiş, bir anlamda Mackinder’in teorisini yanıtlamıştır. Diğer iki teori de, “Deniz Hakimiyeti Teorisi” (“denizlere hakim olan dünyaya hakim olur”) ve “Hava Hakimiyeti Teorisi”dir (adından da anlaşılacağı ve yorumlanabileceği gibi, “göklere hakim olanın dünyaya hakim olacağı”nı ileri sürmektedir). Bu son iki teorinin, deniz ve hava güçlerinin olağanüstü gelişiminden sonra ortaya çıkmış olduğu kolayca anlaşılabilir.

1971’de, bu teoriler iki başlık altında toplanmıştır. İlk iki teori, fiziki coğrafyaya bağlı teoriler olarak kabul edilmiş, son ikisi ise, salt kuvvete dayalı teoriler olarak tanımlanmıştır. Emperyalist stratejistler, genelde jeopolitiğin coğrafi temele dayalı bir “ilim dalı” olduğunu, güçlerin ise –kuvvete dayanan– sürekli değiştiğini; gerçi askeri durumun her üçüne de ihtiyaç duyduğunu, yine de ilk iki teorinin (kara hakimiyeti teorisi ve kenar kuşak teorisinin) jeopolitik bakışı temsil ettiğini kabul etmişlerdir.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşı arasında, jeopolitik teoriler, fetih ve saldırı politikalarına yolu açmış, ona gerici malzemeler sunmaktan geri kalmamışlardır. Örneğin Alman jeopolitik ekolünün temellerini atan F. Ratsel, ünlü “Lebensraum” (yaşamalanı) teorisini geliştirmiş, Almanya’nın, yaşamalanını ele geçirmek üzere Doğu’ya doğru yönelmesi gerektiğini ileri sürmüştür. İleri sürdüğü görüşler, ırkçılığa –bazı toplumları idare etmeye tayin edildikleri vb.– da kapı açacak niteliktedir. Daha sonra, bu teori, Kjellen ve Haushoffer –general olan Haushoffer Nazilerin bu konudaki otoritesidir– tarafından geliştirildi, ve Naziler eliyle, sosyalizmi boğmak üzere uygulamaya konuldu. Rus Prof. Semyenov’un bütün bu jeopolitiği “faşist jeopolitik” olarak tanımlaması oldukça dikkat çekicidir.

***

Şimdi kısaca jeostratejiye gelebiliriz. Jeostratejinin şöyle tanımları yapılmıştır: “Coğrafya ile strateji arasındaki münasabetlerin ilmidir”, “jeostrateji, jeopolitik çıkarların stratejik yönetimidir” vb. Pek çok stratejist, jeostratejiyi asıl olarak “güvenlik ve savunma” konularına ilişkin kullanmaktadır. Bu teorilere göre, genel politikaya yön veren unsur jeopolitik, stratejiye yön veren ise jeostratejidir. Biz Jeostrateji’yi, emperyalizmin hizmetindeki jeopolitiğin ortaya koyduğu sorunlar temelinde geliştirilen politika ve stratejiler olarak tanımlayabiliriz.

Bütün bu teorilerden bu bölüm için genel bir sonuç çıkaracak olursak; stratejistlerin, dünya egemenliğini, geliştirdikleri teorilerin merkezine oturttuklarını görürüz. Onlara göre, Avrasya dünya egemenliğinin kilididir. Tümü, zaten “Avrasyasız politika ve strateji düşünülemez” noktasında birleşmektedirler. Bu durumda, jeopolitiği, Avrasya’ya, dolayısıyla dünyaya hakim olma mücadelesi veren büyük güçlerin –başta ABD olmak üzere– politika ve stratejilerinin genel teorisi olarak tarif etmek yanlış olmayacaktır. Ancak bu, emperyalist büyük güçler dışındaki devletlerin jeopolitik-jeostratejik yaklaşım ve hesapları olmayacağı anlamına da gelmemektedir.



GÜÇ MERKEZLERİ TEORİLERİ VE JEOPOLİTİĞİN GELDİĞİ NOKTA

“Güç merkezleri” teorileri, kısaca ifade edilecek olursa, özünde emperyalist jeopolitiğin günümüz dünyasının “gerçekleri”ne uyarlanmasının teorileridir. Karşılıklı olarak hegemonya ve egemenlik mücadelesi veren büyük güçlerin hakkı teslim edilmiş, bu güçlere şu ya da bu ülke veya bölgeye –sadece askeri yönüyle sınırlı olmadan– yönelmesi için gerekçeler oluşturulmuştur.

Güç merkezleri teorileri, şu ya da bu coğrafyada büyük güçlerin nasıl oluştuğunu açıklamakla işe başlar. Bu teorilere göre, vasıflı insan ve stratejik kaynaklar uygun coğrafyada buluşmuşsa, orada bir güç merkezinin oluşması olanaklıdır. Buna göre, güç merkezleri zaman içerisinde el ve yer değiştirdiği ve değiştireceği için “eski jeopolitik teoriler” anlamlarını yitirmiştir. “Arz politikası”nın esasları –teoriler–, mevcut ve görülebilen geleceğin güç merkezlerine göre geliştirilmek zorundadır vb.

Örneğin şu alıntı, bugünün ABD’sinin pozisyonunu tarif eder gibidir: “Güç merkezleri yer ve el değiştirdiği zaman teorilerin geçerlilikleri zayıflıyorsa, hakim etken teoriler değil, güç merkezleri ve bunların oluşturdukları coğrafyadır.” Yani “Doğu Bloku” dağılmış, yeni ve tek güç merkezi olarak, ABD öne çıkmıştır; yeni ilişkiler buna göre tarif edilmelidir. Burada coğrafya, yine işin içine sokulmuştur; ancak bunu, ABD’nin bulunduğu değil, ilgilendiği, egemen olmak istediği coğrafya olarak anlamak gerekir. Burada artık işleri yönlendiren ABD “coğrafyası”dır. Yani işin özü, ABD, tek süper güç olarak, dünyadaki olayları yönlendirme gücüne sahip olmuştur. Karşısında oluşmakta olan güç merkezleri ve onların karşı mücadelesi, yeni çatışma ve kavgaların habercisi gibidir. Açıkçası, bir paylaşım tamamlanmış, yenisi başlamıştır. Coğrafi sınırlar çıkarların sınırlarına doğru geliştirilmiş, böylece her türlü bağlayıcılıktan kurtulunmuştur. ABD’nin “güvenliği”nin, ABD sınırlarından değil de, egemen olmak istediği ülkelerden başlatılması, bugün, ABD emperyalizminin stratejistlerinin genelde üzerinde anlaştıkları bir konudur.

Gelişmesinin bu noktasında, artık jeopolitik, olayları şöyle yorumlama noktasına gelmiştir: “Evrensel politikaları, teorilerin değişmeyen coğrafi kesimlerine göre değil, teşekkül eden güç merkezlerinin coğrafi konumlarına göre düşünmek, değerlendirmek ve oluşturmak gerekiyor.” (S. İlhan, Jeopolitik Çalışmaları) Artık burada, “coğrafya”, egemen olan güç merkezinin, ya da merkezlerinin rekabet ve mücadele içerisinde fethedeceği alan olarak –yeraltı ve yerüstü zenginlikleri ile birlikte- yerli yerine konmuştur. Tanım, utangaç ve üstü örtülüdür, ancak doğru okunup anlaşıldığında yeterince açıklayıcıdır.

Jeopolitik teorilerinin son olarak geldiği yeri şöyle özetlemek olanaklıdır ki; kültür jeokültür olarak, ekonomi jeoekonomi olarak jeopolitik tartışmaları içerisinde yerlerini almışlar, ulusal sorunlar, göçmenlik, gettolar, fundamentalizm –kökten dincilik– sorunları jeopolitik sorunlar olarak tartışılmaya başlanmıştır. Son zamanlarda gündeme dayatılan “medeniyetler çatışması”, “dinsel veya etnik terörizm”, “göç ve göçmenler sorunu” vb. sorunlar öne çıkmış ve bu kapsamda ele alınıp tartışılmaktadır. Huntington –medeniyetler çatışması–, Lacoste vb. gibi “stratejistler” bu işlerin teorilerini yapmaya soyunmuşlardır. Ancak bu teoriler, işin özünü, yani başta ABD olmak üzere, büyük güçler arasında dünyaya egemen olma mücadelesinin şiddetlendiğini, işin esasının mevcut güçlere göre dünyanın paylaşılması olduğunu es geçmektedirler. Yeni jeopolitik teorilerin, saldırı ve işgallere yeni malzemeler sunan teoriler olarak şekillendiğini ve daha da gericileşmekte olduklarını tespit etmek gerekiyor.


REEL POLİTİK

Sıkça karşılaşılan diğer bir terim ise, “reel politik”tir. Reel politik çoğu durumda ‘gerçekçi politika’ olarak anlaşılır ve bu haliyle kabul görür. Durumun gerçekçi bir tahlili ve bunun üzerinden politika geliştirme olarak anlaşılır. Elbette reel politiğin gerçekle bir ilişkisi bulunmaktadır. Ancak reel politiğin gerçeği ve bunun üzerinden geliştirdiği politika bütünüyle durumu kabullenme üzerine kurulmuştur. Pasif bir kabullenme, ‘kadere boyun eğme” reel politiğin temel unsurudur.

Jeopolitik ve jeostrateji ne kadar saldırganlığı ve gücü çağrıştırıyorsa, reel politik de, o kadar güçsüzlüğü ve teslimiyeti çağrıştırmaktadır. Jeopolitik ne kadar egemenlik ve hegemonya mücadelesi verenlerin teorilerini yansıtıyorsa, reel politik de, o kadar bağımlılığın ve tabi olmanın gerekçelerini yansıtmaktadır. Eğer egemenlik ve hegemonya mücadelesi veren büyük bir gücün ağzından “reel politik” sözleri dökülüyorsa, bu, o gücün varlığı ve çıkarlarının kabul ve teslim edilmesi anlamına gelmektedir. Yani büyük bir gücün jeopolitik ve jeostratejik çıkarlarına bağlanmış politik, diplomatik, ekonomik ve askeri bir dayatmanın itirazsız kabul edilmesini politik gerçek yapmak anlamına gelmektedir.

Özellikle bağımlı ülkelerin yöneticilerinin ağızlarından şöyle sözler duymak neredeyse olağan hale gelmiştir: “Adamlar süper güç, gelip kapımıza dayanmışlar, bizden istekleri şunlar, bunları nasıl reddedebiliriz ki? Onlarla karşı karşıya gelmek akıllıca bir iş mi? Taleplerini karşılamak daha gerçekçi olmaz mı?” Bu teslimiyet politikasının adı “reel politik”tir. Mevcut koşulları –“gerçekleri!”– olduğu gibi kabullenme, kendinden istenileni gönüllü veya gönülsüz yerine getirme politikasıdır, reel politik. Reel politiği savunanlar, karşı koymayı, durumu değiştirmeyi akıllarının ucundan bile geçirmez.

Bu yanıyla, iktidarda kalabilmek için büyük güçlerle işbirliği yapan sınıfların politikasıdır reel politik. Reel politikçi “ABD Irak’a saldıracak, Irak’ın direnmesi mümkün değil, ABD Türkiye’den şunları istiyor, bunları yerine getirmek, ‘bir koyup üç almak’ en gerçekçi politika değil midir?” diye düşünür ve eğer kendisini engelleyen karşı bir güç –halkın muhalefeti, egemen klikler arasında görüş ayrılıkları vb.– yoksa, kendisinden istenilenleri yerine getirir. Bunun adı, işbirlikçi literatürde, “politika dahiliği”dir. Bazı politikacıların ağzından dökülen “politika olabilecekleri yapma sanatıdır” tespitleri, reel politiğin günlük politikaya yansımış hali gibidir. Olabilecek olanı değil, olmasını gerekeni yapmaya çalışma, koşulları zorlama, kendi güçlerini buna göre hazırlama, buna uygun bir çalışma içerisine girme, reel politikçinin ilgi alanına girmez.



TÜRKİYE VE JEOPOLİTİK KONUMU

Türkiye’nin jeopolitik konumu ve bunun önemi üzerine yazılanları toplasak, her haldeciltler dolusu kitap eder. Jeopolitik teorilerde, Türkiye’nin konumu genelde şöyle tarif edilmektedir: “Türkiye üç kıt’anın birleşme noktası üzerinde bulunmaktadır; doğuyu batıya, batıyı doğuya, kuzeyi güneye, güneyi kuzey açıp kapamaktadır. Üç kıt’anın menteşesi durumundadır. Üç kıt’aya vurulan kilit ve aynı kilidi açan anahtar değerindedir. Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya’ın bileşkesi üzerindedir. Dünya adasının iki iç denizine (Akdeniz, Karadeniz) kıyıları bulunmaktadır ve bu iki denizi bağlayan Boğazlar’a sahiptir. Türkiye Cumhuriyeti çok değerli bir arsa üzerinde kurulmuştur.” (Suat İlhan) “Arsa değerli” olunca, bu arsayı pazarlamayı kendisine görev edinmiş işbirlikçiler de elbette eksik olmayacaktır. “Memleketi pazarlıyoruz” sözleri, kuşku yok ki, bu çerçevede gerçek anlamına kavuşmaktadır.

İşbirlikçi politikacı, ülkenin bu “jeopolitik” konumundan kendisi için gerekli olan işbirlikçi ve teslimiyetçi gerici politikayı çıkarmış, ülkeyi binbir bağla emperyalizme bağlamıştır. Bu politika, ülkeyi yöneten egemen sınıfın çıkarlarının da zorunlu bir sonucudur. Bu sınıflar, büyük bir gücün desteğini arkalarını almadan egemen sınıf olarak kalma ve iktidarlarını sürdürme şansına pek fazla sahip değildirler. Halkla karşı karşıya kaldıklarında, halkın kendilerinin hakkından geleceğini çok iyi bilmektedirler. Ülkeyi yönetenlerin, bulundukları coğrafyayı özellikle ABD’nin çıkarlarını savunma ve geliştirme yönünde kullandıkları bilinmektedir. Egemen sınıfların dönem dönem ABD ile sorunlar yaşamasının nedeni, ABD’nin komşu ve çevre ülkelere yönelik politikaları ile çelişkiye düşmekten ziyade, ülkenin temel iç politika kaygılarının –Kürt Sorunu– giderilememesidir. Bu konuda Kürtlerin başı üzerinden yapılacak bir anlaşma, egemen sınıflar için pürüzleri giderecektir.

Vurgulamak gerekir ki, bütün burjuva, gerici sınıflar gibi, Türkiye egemen sınıflarının da, bölgelerinde iştahlarını kabartan çıkarları ve bunlar üzerinden geliştirdikleri hesapları bulunmaktadır. Ne var ki, egemen sınıflar, kendi başına ve “bağımsız” olarak, büyük güçler, çıkarları ve politikalarıyla uyumlanmadan, bunları uygulayacak güce sahip değildirler. Onlar, esasta, ABD emperyalizminin çıkarlarının bekçiliğini yapma ve onu geliştirme pozisyonundadırlar. Örneğin Irak’a müdahalenin desteklenmesi, İran’a saldırılması Türkiye’nin çıkarına değildir, ama hakim sınıflar, kendilerine dayatılan politikaya boyun eğmekten başka çare görememekte, en uc noktada, 1 Mart tezkeresi günlerinde olduğu gibi aşağılanmayı göze alarak, bütün istekleri karşılamaktan “kaytarmakta”dır. Ülkenin petrol ve doğal gaz geçiş merkezine, dolayısıyla adeta dev bir petrol ve gaz borusuna dönüştürülmesi de, ülkenin ve halkın çıkarına değildir. Ne var ki, büyük patron ABD böyle istemektedir ve ülke, bu yoldan, çıkar çatışmalarının merkezine itilmektedir. Türkiye egemen sınıfları, Orta Asya’ya, –Türki Cumhuriyetler’e– yöneldiğinde de, kendi bağımsız çıkarlarını, bu ülkelerle kardeşçe ilişkiler kurmayı değil, buraları Batı’ya, özellikle ABD’ye bağlamanın aracı olarak görev yapmaktadır. Bu politikadan en küçük bir sapma bile, büyük patronun tepkisini çekmeye yetmektedir. Zaman zaman çıkarların çelişmesi gündeme gelse de, hemen her seferinde, egemen sınıflara gerekli “balans ayarı” yapılmaktadır.

Bu bölümde kısaca belirtmek gerekir ki, bugünün dünyasına, bu dünyanın ilişkilerine yön veren çıkarların ışığında bakıldığında; Türkiye’nin jeopolitik konumu önemlidir ve bu nedenden dolayı da, sürekli olarak büyük güçlerin egemenlik mücadelesinin odak noktalarından birisi olmuştur. Coğrafyanın barış ve kardeşliğin, halklar arasında dostluğun geliştirilmesinin aracı değil de, düşmanlıkların ve çatışmaların aracı haline getirilmesinin nedeni, egemen –kapitalist emperyalist sistem– dünya sistemidir. Bu sistem ortadan kaldırılmadan, coğrafya, sefası sürülecek değil, cefası çekilecek yer olarak kalmaya devam edecektir.

GENEL SONUÇLAR

Burada jeopolitiğe ve jeopolitik teorilere yöneltilen eleştirilerden, elbette işçi sınıfının ve onun politikacılarının jeopolitiğe ilgisiz kalmaları gerektiği gibi bir sonuç çıkarılamaz. Sorun, egemen sınıf politikacılarının ağızlarına sakız ettikleri jeopolitik, jeostrateji gibi kavramların ardında yatan gerçekleri anlama ve bunları bütün açıklığı ile işçi ve emekçi halka anlatma sorunudur. Eğer bugünkü dünyaya yön veren ilişkiler emperyalizm üzerine kurulmuşsa, işçi sınıfı politikacısı da, ülkeyi bekleyen tehlikeleri, ülkenin sürüklenmek istendiği yeri teşhir etmek, emperyalizme teslimiyeti savunan egemen sınıf politikalarına karşı mücadeleyi örgütlemek görevi ile karşı karşıyadır.

Halka ve emekçi yığınlara, egemen sınıfların jeopolitika ve jeostrateji “gereği”savundukları “reel politika”nın, gerçekte hangi çıkarların bekçiliğini yapmak anlamına geldiğini açıklamak ve buna karşı mücadele örgütlemek, işçi sınıfı politikacısının, sınıf bilinçli işçinin temel görevleri arasındadır. Örneğin ABD’nin, Irak’ı, bu ülkeye demokrasi getirmek için değil, petrole ve doğal zenginliklere sahip olmak, Körfez Bölgesi’ne iyice yerleşmek, bu bölgenin halklarına boyun eğdirmek ve diğer emperyalistler karşısında stratejik avantaj elde etmek için işgal ettiğini işçi ve emekçi yığınlara anlatmak, onlarda anti-emperyalist bilinç geliştirmek ve bunun ülkenin bağımsızlığı için pratik mücadeleye dönüşmesini sağlamak, bu politikanın önemli halkalarından birisidir.

Bunun gibi, GOP nedir, neyi amaçlamaktadır, burada Türkiye’ye hangi uğursuz rol biçilmektedir, ülke nereye doğru sürüklenmektedir vb..? Bütün bunlar, günlük politikanın konusudur ve işçi sınıfının politikacısı, sınıf bilinçli işçi, bütün bu sorunları, sadece dış politika sorunları olarak değil, iç politikanın temel sorunları olarak da tartışmak, tartıştırmak, karşı mücadelenin örülebilmesi için kullanmak durumundadır.

Eğer sınıfın politikacıları, işçi sınıfının aydınlanmış ileri unsurları, emperyalist politikacıların ve onların yerli işbirlikçilerinin hangi gerici çıkarlar için mücadele ettiklerini iyi anlar ve geniş emekçi kesimlerine anlatabilirse; yani jeopolitik, jeostrateji, reel politik gibi kavramlar, işçi politikacının literatürüne emperyalist strateji ve politika, güç ve hegemonya mücadelesi, bağımlılık ilişkisi ve teslimiyetçi politikalar, bunların ilan edilen gerekçeleri olarak girerse, emperyalist, gerici politikaların şifreleri bir bir çözülmüş ve halkın karşı mücadelesinin önü açılmış olur. Bundan ötesi, artık, işçi sınıfının strateji, politika ve taktiklerini ilgilendirmektedir ve onun konusudur.