Pazar, Ekim 01, 2017

Moskova Yargılamaları Üzerine

Garbis Altınoğlu
30 Eylül-1 Ekim 2017

Gün Zileli, 28 Eylül tarih ve “Sahte itirafları neden kabul ettiler?” başlıklı (http://www.gunzileli.com/…/sahte-itiraflari-neden-kabul-et…/) yazısında 1930'lu yıllarda yargılanan ve SBKP'ne ve Sovyetler Birliği'ne karşı muhalefetlerini ihanet ve emperyalist devletlerle işbirliği noktasına vardıran Parti yöneticileri ve üyeleri olayını bir kez daha deşmeye girişmiş. Askerî sırlara ilişkin bilgilerin duyulmaması haklı gerekçesiyle gizli yapılan ve Mareşal Tuhaçevski gibi yüksek rütbeli askerî personelinkiler bir yana bırakılırsa bu yargılamalar kamuya açık olarak yapılmış ve aralarında Zinovyev, Kamenev, Buharin, Radek, Rikov, Piatakov, Krestinski, Rakovski, Sokolnikov gibi öndegelen isimlerin de bulunduğu sanıklar idam da içinde olmak üzere ağır cezalara çarptırılmışlardı. Yargılanan sanıkların suçlu olabilecekleri olasılığını bile tümüyle reddeden Zileli yazısında bu kişilerin mahkeme önünde neden kendilerine yüklenen suçları itiraf ettiklerini kendince açıklamaya çalışmış, ama sonuçta kendi kafakarışıklığını ortaya koymanın ötesine geçememiştir.

Zileli, “Mahkemede bizzat bulunan Batılı gazeteciler şaşkınlık içinde, devrimin eski önderlerinin, Lenin’in arkadaşlarının, 'ihanetlerini' açık seçik beyan ettiklerini ifade etmişlerdir” dedikten sonra şu soruyu soruyor:

“Peki nasıl mümkün olabilmişti bu? Çarlık zamanında onca polis tecrübesi yaşamış, onca badirelerden geçmiş, ömürleri sürgünlerde geçmiş bu deneyimli Bolşevikler nasıl olmuştu da sahte ve düzmece oldukları çok açık olan bu itirafları imzalamış, mahkemelere çıkıp Sovyet ve dünya kamuoyu önünde papağan gibi tekrarlamışlardı?” Zileli, bunun yanıtını ararken, Batı burjuva basını ve politik çevrelerinde ortaya atılan açıklamaları da yetersiz buluyor. Örneğin o, “itirafta bulunanlara, iradelerini felce uğratan bir takım ilaçlar içirildiği”, “mahkemeye çıkarılanların, aslında kendilerine makyaj yapılmış dublörler olduğu” yolundaki açıklamaları gülünç bulduğunu belirtiyor. Ama bu itiraflara kendisinin getirdiği açıklamanın da burjuva çevrelerin açıklamalarından pek farkı olmadığını görmezden geliyor.

Yazara göre bu kişilerin suçlarını itiraf etmeleri;
a) “Engizisyon ve Hitler rejimi de dahil, dünyanın o zamana kadar eşini benzerini görmediği totallikte su ve ışık sızdırmaz bir totaliter rejimin varlığı”,
b) sanıkların NKVD sorgucularının “partiye son bir hizmette bulunmaları” talebini yerine getirmesi, 
b) onların; karılarına, çocuklarına, diğer akrabalarına dokunulmayacağı vaadine kanmaları,
c) “uykusuz bırakma, konveyor (aralıksız sorgu) ve fiili işkence gibi tutum ve uygulamalar” karşısında pes etme gibi nedenlerle açıklanabilir ve öyle açıklanmalıdır.

Oysa, gerek Türkiye ve özellikle Kürdistan deneyiminden ve gerekse başka ülkelerde yaşanan deneyimlerden şunu biliyoruz: Kural olarak; kararlı ve davaya sadık bir önder devrimci, mahkemede çıktığında kendisinin aslında devrimci değil de hain, gerici ve yabancı emperyalist devletlerin istihbarat örgütlerinin uşağı ve işbirlikçisi olduğu türünden tümüyle haksız bir suçlamayı asla kabul etmez. (Kural olarak diyorum; çünkü bunun istisnaları da olabilir elbet.) O, Zileli'nin öne sürdüğü gerekçelerle ya da başka herhangi bir gerekçeyle böyle davranmaz. Özellikle de yabancı diplomatların ve basının temsilcilerinin izlediği açık bir duruşmada bunu yapmaz. Böyle bir devrimci; ağır ve sistemli işkenceye tâbi tutulabilir, uzun süre izolasyon koşullarında tutulabilir, ona, sevdiklerine ve diğer yakınlarına kötülük yapılacağı tehdidiyle karşı karşıya kalabilir. Ama kural olarak önder bir devrimci -varsa eğer- bu tip zorlayıcı olgular ya da tehditlerden hareketle kendisinin, olduğundan TÜMÜYLE FARKLI bir kişi olduğunu, gerici ve faşist devletlerin ajanı olduğunu, şu ya da bu terör suçunu işlediğini ve/ ya da işlemeyi planladığını vb. kabul etmez/ edemez. Kaldı ki Moskova'da yargılanan sanıkların duruşma sırasında sakin, normal ve rahat denebilecek bir tavır sergilediklerini, Sovyet iktidarına karşı bir savaşım içinde olduklarını kendilerinin söylediklerini, dahası onların pek çok kez savcıyla polemiğe girdiklerini, hattâ bazılarının, işkence görmek bir yana kendilerinin sorguculara “işkence ettiklerini” söylediklerini, iddianamelerde yer alan bir çok noktaya itiraz ettiklerini ve zaman zaman bu belgelerde yer almayan yeni bilgi ve suçlamaları kendilerinin gündeme getirdiklerini biliyoruz. Olağandışı bir fiziksel ya da ruhsal baskı altında tutulmuş ya da tehdit ve işkenceye hedef olmuş ve mahkemeye daha önceden hazırlanmış ve ezberletilmiş bir anlatım sunması için zorlanmış kişilerin böyle davranmasının beklenemeyeceği açıktır. Bir örnek olması bakımından Buharin'in, daha önceki duruşmaların seyrinden idamla cezalandırılacağının açığa çıkmış olduğu koşullarda Başsavcı Vişinski ile nasıl meydan okuyucu bir tavırla tartıştığına bakalım.

“VİŞİNSKİ: Siz kendinizi bir ideolog olarak mı değerlendiriyordunuz?
“BUHARİN: Kendimi, hem karşı-devrimci bir darbenin ideologu ve hem de pratik içindeki bir eylemcisi olarak değerlendiriyorum. Tabiî siz benim kendimi bir casus olarak değerlendirmemi isterdiniz; fakat ben kendimi hiçbir zaman bir casus olarak değerlendirmedim ve şimdi de öyle değerlendirmiyorum.
“VİŞİNSKİ: Öyle değerlendirmeniz daha doğru olurdu.
“BUHARİN: Bu sizin düşünceniz, ancak benim düşüncem farklı.” (Stalin, Man of Contradiction/ Stalin, Çelişmeli Kişi, Kanada, 1989, s. 70)

Somut ve iyi bilinen bir örnek olması bakımından 1980'lerde Diyarbakır Cezaevi'nde tutulan ve sistemli bir biçimde en ağır işkencelere tâbi tutulan ve komünist değil, ulusal devrimci çizgideki PKK yönetici ve kadrolarının durumunu ele alalım. Diyarbakır'daki 7. Kolordu Komutanlığı 2 Nolu Sıkıyönetim Askerî Mahkemesi'nde 13 Nisan 1981 yılında başlayan, 24 Mayıs 1983 yılında sona eren ve 63 idamın verildiği duruşmaların koşulları 1936-38 Moskova duruşmalarının koşullarıyla neredeyse taban tabana karşıttı. Bu tutsaklar gerek duruşmalara getirilirken ve gerekse duruşmalardan sonra cezaevine götürüldüklerinde bir kez daha işkence görüyorlardı. Bu duruşmaları izleyen gazeteci-yazar Ekrem Sunar, yaşadıklarını ve izlenimlerini Fırat Haber Ajansı'na anlatırken şunları söylüyordu:

“Mahkemede devam eden duruşmalara katılan sanıkların konuşma, dinleyici ya da avukatlarıyla bakışma ve işaretleşme hakları yoktu. Sandalyede oturmuş, ellerini nizami şekilde dizlerinin üstünde tutuyorlardı. Kafalar sıfır numara traşlı, tek tip elbise içinde, başlarını dik tutarak, tek bir noktaya bakıyorlardı. Bu nokta genellikle, Mahkeme heyetinin arkasındaki duvarda yazılı 'Adalet Mülkün Temelidir' vecizesiydi. Heykel gibi oturmak zorunda oldukları yerden duruşma sonuna dek öylece yazıya mı, mahkeme heyetine mi bakıyorlardı? Pek anlaşılamıyordu. Sanıklar, burunlarına konan sineği dahi kovamıyorlardı. Çünkü kalkan ellere, başlarında dikilen gardiyan jandarmalar tarafından anında cop iniyordu.

“İşkenceden ve cezaevi yönetiminden şikayet edenler ya da el kaldırmadan kalkıp konuşmak isteyenler yine başlarındaki gardiyan jandarmalar tarafından tehdit ediliyordu. Kimi zaman da, duruşma salonunda coplanan sanıklar mahkeme heyetine, 'İşkence burada da devam ediyor. Burada yaşadığımızı da tutanaklara geçirin' diye bağırarak tepkilerini göstermek zorunda kalıyordu. Duruşmada taşkınlık yaratan ya da mahkeme heyetine saygıda kusur eden sanıklar elleri kelepçelenerek salon dışına çıkarılıyordu.

“Kesin kuraldı; tutuklu, belirtilen biçimin dışında bir biçimde oturamazdı. Sağında ya da solunda oturanlarla dirsek teması yapacak şekilde kıpırdayamazdı. Konuşurken de elini bacaklarına yapışık durumda tutmak zorundaydı. Kağıt kalem yanında bulunduramazdı.

“Sanıkların salona alınmaları ya da duruşma ara kararlarında tuvalet ihtiyaçlarına kesinlikle izin verilmiyordu; su ihtiyaçları karşılanmıyordu. Zorunlu bu iki temel ihtiyacın karşılanmaması yargılanan sanıklar için adeta büyük bir işkenceye dönüşüyordu...

“Duruşma boyunca avukatların da durumu sanıkların durumundan farklı değildi. Onlar da söz aldıklarında esas duruşta bulunmak zorundaydılar. Salondaki görevli gardiyan askerler, avukatların el ve kol hareketlerini 'mahkemeye saygısızlık' kabul ederek müdahâle ediyordu. Duruşma sırasında müvekkilleriyle de görüşemediklerinden, mahkeme heyetinden de bu yönde talepte bulunamıyordu. Avukat, söz verilmedikçe konuşamıyordu, işkence ve baskılardan söz edemiyordu. Verilen zaman kısıntısının dışına çıkamıyor, sözünü uzatamıyordu. Israr etmesi hâlinde de duruşmadan çıkartılıyordu. Davaya katılan birçok avukat, görevlerini tam olarak yerine getiremedikleri ya da yaptıkları savunmalarda örgütün propagandasını yaptıkları savıyla suçlanıyordu. Bu nedenle birçok avukat davadan geri çekilmek zorunda kaldı. Kimi avukatlar da susturulmaları için sık sık gözaltına alındı... Ve tüm bunlar, duruşma heyetinin gözleri önünde yaşanıyordu...

“Duruşmayı izleyen gazeteciler 7. Kolordu Komutanlığı nizamiye kapısında önce polis tarafından sıkı üst aramasından geçiriliyordu. Sonra da kimlik tespitleriyle birlikte geliş amaçları kayıt altına alınıyordu. Toplu ve çift sıra hâlinde götürülen dinleyici, avukat ve gazetecilerin duruşma salonuna kadar olan askerî alanda başları öne eğik, sağa sola bakmaları; aynı şekilde duruşma salonunda sanıklarla uzun süre bakışmaları yasaktı.” (Taylan Esmer, “Bir gazetecinin gözüyle PKK ve sıkıyönetim mahkemeleri,” ANF, 20 Eylül 2011)

Evet, ulusal devrimci bir hareket olan PKK kadro ve sempatizanlarının ezici çoğunluğu, Diyarbakır Cezaevi'nde uygulanan ağır işkencelere dayanamadı ve cezaevi yönetiminin dayattığı yaptırımlara birkaç yıl boyunca uydu. Dahası onların arasından, bazıları üst düzeyde olan azımsanmayacak ölçüde itirafçı da çıktı. Hattâ Diyarbakır Cezaevi'nde özel itirafçı koğuşları oluşturuldu. Bu itirafçıların bazıları devletin “güvenlik” kuvvetleriyle birlikte çalışacak kadar ileri gitti vb. Böylesi yoğun bir beyaz terör ortamında bunun çok da tuhaf olmadığı söylenebilir.

Anlaşılabileceği üzere nasıl 1930'ların Rusyası'nın ve1980'lerin Türkiyesi'nin siyasal-toplumsal karakterleri birbirinden tamamen farklı idiyse, buna bağlı olarak Moskova ile Diyarbakır duruşmalarının ortamları da birbirinden tamamen farklıydı. Gene de şunu söyleyebiliriz: Diyarbakır'da, mahkeme salonlarına kadar uzanan teröre yani, savunma haklarının büyük ölçüde kısıtlanmış, avukatların ağır bir baskı altına alınmış, basının duruşmaları izlemesi ve bu konuda kamuoyunu bilgilendirmesi neredeyse yasaklanmış olmasına rağmen PKK'nın önder kadrolarının çoğunun, bu platformda siyasal görüşlerini cesaretle savunduklarını ve savunabildiklerini gördük ve yaşadık. Demek ki, bu verilerin ışığında şunu da söyleyebiliriz: Zileli'nin, “Eski Bolşevikler”in mahkemede suçlarını açık seçik bir tarzda itiraf etmelerini, kendisinin yukarda sunduğu türden tutarsız gerekçeler göstererek açıklamaya ve mazur göstermeye çalışması, hiçbir inandırıcılık taşımamektadır.

Tahmin edilebileceği gibi, burjuva, Trotskist ve revizyonist basının ve tarihçilerin “devrimin eski önderleri”, “Lenin’in arkadaşları”, “Eski Bolşevikler” adıyla sunmaya özen gösterdiği bu kişiler bu noktaya birden ya da bir sıçrayışla gelmediler. Bir dizi konuda yapageldikleri hataları düzelt(e)meyen vc bu hataların ideolojik temellerini ortadan kaldır(a)mayan bu kişiler, dünyada ve Avrupa'da ve özellikle de Rusya'da tüm temel çelişmelerin keskinleştiği 1930'ların ortamında yavaş yavaş Parti'ye ve Sovyetler Birliği'ne düşman bir konuma sürüklendiler. Bunların bir bölümünün, yani Trotski ve arkadaşlarının, zaten öteden beri “Lenin'in arkadaşları” ya da “Eski Bolşevikler” olmak şöyle dursun, Lenin'e ve Bolşeviklere sistemli bir biçimde karşı çıktıkları ve hattâ çok ağır terimler kullanarak hakaret ettiklerini ve saldırdıklarını biliyoruz. (1) Kamenev, Zinovyev, Buharin gibi isimlerden farklı olarak hiç de “Eski Bolşevik” sayılamayacak olan Trotski ve arkadaşları ancak Ekim Devrimi'nin öngününde, Parti'nin 26 Temmuz-3 Ağustos 1917'de yapılan Altıncı Kongresi'nde, içinde yer aldıkları Mejrayontsi adlı küçük grupla birlikte Bolşeviklere katılmışlardı. Tabiî onların bu adımı atmaları, sırtlarında taşıdıkları anti-Bolşevizm kamburundan tümüyle kurtuldukları anlamına gelmiyordu. Tarih onların Ekim Devrimi'nden sonra da bir dizi konuda Partiye karşı üstü örtülü ve açık muhalefet sürdürdüklerini, bu muhalefetin dozunu Lenin'in ölümü ve yerine Stalin'in Partinin önderi olarak öne çıktığı ve özellikle de sosyalizmin inşasına başlandığı dönemde daha da yükselttikleri ve antagonizm noktasına taşıdıklarını gösterdi.

Evet, bu muhalefetin itirazları özünde, tek bir ülkede sosyalizmin inşa edilemeyeceği noktası üzerinde yoğunlaştı. Bunun son derece doğal olduğunu söyleyebiliriz. Neden? Çünkü Sovyet Rusya insanlık tarihin belki de en önemli atılımına, kapitalizmden sosyalizmin inşasına geçişe hazırlanıyordu. Bazan sol bir retorik kullanıyor olsalar da, devrilmiş, ama tümüyle ortadan kalkmamış olan burjuvazinin ve mülksahiplerinin dünya görüşünü yansıtan Parti içindeki küçük-burjuva liderlerin ve kadroların, böyle bir geçiş anında bir kararsızlık ve isteksizlik sergilemesi ve bu kararsızlık ve isteksizliğin emperyalist kuşatma, müdahâle ve sabotaj ortamında karşı-devrimci bir pratiğe evrilmesi hiç de şaşırtıcı değildi. 1920'lerin ikinci yarısında yoğunlaşan bu tartışmalarda başını Trotski'nin çektiği muhalefet, ileri kapitalist ülkelerde proleter devrimleri gerçekleşmediği ve buralarda Rusya işçilerine ekonomik, tekniksel ve siyasal destek verecek işçi sınıfı iktidarları kurulmadığı takdirde Sovyet Rusya'nın sosyalizmi inşa edemeyeceği ve dolayısıyla çökmeye mahkûm olduğunu savunuyordu. Bu görünüşte sol, devrimci ve enternasyonalist, ama özünde sağ ve yenilgici anlayışa göre Sovyet Rusya sadece kendi gücüne dayanarak sosyalizmi inşa edemez, hattâ ayakta bile kalamazdı. Bu saptamalardan çıkacak sonuç, kaçınılmaz olarak böyle bir sosyalist inşa yolunun tutulmaması gerektiğiydi! Lenin'in yolunu izleyen Stalin ve yoldaşları ise, ileri kapitalist ülkelerde proleter devrimleri gerçekleşmemesi ya da gecikmesi hâlinde işlerinin daha zor olacağını kabul ediyorlardı. Ancak onlar bu durumda bile, ileri ülkeler proletaryasının sempati ve desteğinden yararlanan Rusya işçi sınıfı ve emekçilerinin kendi güçlerine dayanarak tek bir ülkede sosyalizmi inşa edebileceklerini savundular ve bunu pratikte de kanıtladılar.

Bir yere kadar, “Lenin’in arkadaşları” ya da “Eski Bolşevikler” diye anılmaya layık olduklarını söyleyebileceğimiz Kamenev, Zinovyev, Buharin gibi önder kadrolar da kritik durumlarda ciddi yalpalamalar geçirmiş, hattâ suç düzeyine varan çok ağır hatalar işlemişlerdi. Sadece bu çok ağır hataların kabaca gözden geçirilmesi bile, anti-Bolşevik muhalefetin zaman içinde nasıl bir evrim geçirebileceğini ve burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişmenin keskinleştiği koşullarda neleri göze alabileceğini göstermeye yeter. Burada bu hataların en önemli örneklerinden üçü üzerinde duracağım.

Parti Merkez Komitesi'nin 16 Ekim 1917'de yapılan genişletilmiş toplantısında koşulların olgunlaştığı göz önüne alınarak 25 Ekim'de (yeni takvimle 7 Kasım) yapılacak ayaklanmayla iktidarın alınması kararlaştırılmıştı. Partinin kıdemli önder kadrolarından Kamenev ile Zinovyev Merkez Komitesi toplantısında bu girişime karşı çıktılar. Ama onlar bununla yetinmediler; 18 Ekim'de Menşeviklerin Novaya Jizn adlı gazetesine bir demeç vererek Bolşeviklerin bir silâhlı ayaklanmaya girişeceklerini, kendilerinin ise böyle bir “macerâ”ya karşı olduklarını kamuoyuna duyurdular. Anımsadığım kadarıyla Lenin, ihanet olarak değerlendirdiği bu ihbar üzerine bu ikilinin Parti'den atılmasını talep etmiş, ancak Parti Merkez Komitesi onun bu talebini kabul etmemişti. Kamenev ile Zinovyev'in bu uyarısı üzerine burjuva Geçici Hükümet 19 Ekim'de yaptığı bir toplantıda bazı karşı önlemler almaya girişti. Bunlar arasına cepheden bazı güvenilir birliklerin Petrograd ve Moskova'ya getirilmesi Bolşevik Partisi Merkez Komitesi'nin karargahı olan Smolni'ye yapılacak bir saldırıyla Parti'nin önder kadrolarının tutuklanması ve öldürülmesi de vardı. Böyle bir saldırı gerçekleşmedi; çünkü artık ordu içindeki desteği de iyice daralmış olan burjuva Geçici Hükümet ülke üzerindeki denetimini yitirmek üzereydi.

Gene anımsanacağı üzere 1917 Ekim Devriminin zaferinden hemen sonra Bolşeviklerin Rusya'yı emperyalist savaştan çekmesi üzerine Alman militaristleri Bolşeviklere barış için ağır koşullar dayatmışlardı. Savaş yorgunu Rus ordusunun dağılmış olduğu ve Sovyet iktidarının kendisini savunmak için gereken askerî olanaklara sahip bulunmadığı bu koşullarda Lenin ve yoldaşları zaman kazanmak ve bu arada Kızılorduyu örgütlemek, devrimi kurtarmak ve Sovyet iktidarının yıkılmasını önlemek için bu ağır koşulları geçici olarak kabul etmeyi öngörmüşlerdi. Buna karşılık, koyu gericilerden Kadetlere, Menşeviklerden Sağ Sosyalist-Devrimcilere kadar uzanan geniş bir yelpazede yer alan akımlar ne pahasına olursa olsun Almanlar'a karşı savaşın sürdürülmesini savunmuşlardı. Böylelikle Sovyet iktidarının yıkılacağını ve burjuva-toprak ağası iktidarının yeniden kurulacağını düşünen bu grupların böyle davranmaları nesnelerin doğası gereğiydi. Tuhaf olan ya da tuhaf sayılması gereken ise, Buharin, Radek, Piatakov gibi o günlerde “sol komünist” olarak anılan liderlerin de bu “yurtseverlik” dalgasının peşinde sürüklenmeleri, koşulların o an için kabul edilmesini zorunlu kıldığı Brest-Litovsk türü bir anlaşmaya karşı bir “devrimci savaş” çağrısında bulunmalarıydı. Başında Trotski'nin bulunduğu Sovyet delegasyonunun, Lenin'in ve Parti'nin direktiflerini reddetmesi, ‘sol’ komünistlerin tutumuna benzer bir tutum benimsemesi ve Almanlar'ın dayattığı ağır koşulları görünüşte “sol” bir nitelik taşıyan bir söylemle reddetmesi ve barış anlaşmasını imzalamaması, Alman ordusunun, özellikle Ukrayna'da ilerleyişini sürdürmesine yol açacak ve Sovyet iktidarını yıkılma tehlikesiyle yüzyüze getirecekti. Devrimci Rusya, Lenin'in şiddetle karşı çıktığı bu görünüşte sol, ama sözde sağ tutum yüzünden bu krizden, ancak daha da büyük boyutlarda toprak kaybı vererek çıkabilecekti. İçlerinde Lenin ve Stalin’in de bulunduğu Bolşeviklerin diretmesiyle engellenmemesi hâlinde bu “sol komünist” muhalefetin çizgisinin yaşama geçirilmesi Almanların Petrograd’ı ve Moskova'yı işgal etmelerine ve Sovyet iktidarının çöküşüne yol açabilirdi.

Satırlarıma Britanyalı Marksist-Leninist Bill Bland'ın Mayıs 1977'de yazdığı “Stalin: Söylence ve Gerçeklik” başlıklı makalesinden aldığım bir parçayla son veriyorum. Bu makale, çevirisini benim yapmış olduğum ve Bland'ın çeşitle yazılarından oluşan Jozef Stalin: Söylence ve Gerçeklik adlı kitaptan alınmıştır.

* * * * *

Ancak, bu yargılamaların önemli bir özelliği sanıkların, Alman ve Japon istihbarat örgütleriyle işbirliği hâlinde casusluk da içinde olmak üzere ihanet komplosuna ilişkin suçlamaların tümünü kabul etmiş olmalarıdır. Trotski’nin, “iyi Komünistler” olan sanıkların “adli sahtekârlık kurbanı” oldukları yolundaki savının kabul edilmesini güçleştiren, her şeyden önce, işte bu itiraflardır.

Bu güçlüğü açıklamak için ileri sürülen teorilere bir göz atalım.

Birincisi, işkence. Bazı dürüst Komünistleri işkence yoluyla sahte ihanet itirafları yapmaya zorlamak elbette olanaklıdır. Fakat, mahkemede bunu sergileme olanağı bulunmaktaydı. Ne var ki, çok sayıda sanıktan hiçbiri böyle bir girişimde bulunmadı; hattâ (mahkemede- G. A.) kendilerine açıkça, yargılama öncesinde herhangi bir baskıya uğrayıp uğramadıkları sorulanların hepsi de bu soruya olumsuz yanıt vermiştir.

İkincisi, ilaçlar. Ancak, tıp bilimi, insanları bir yandan tümüyle gerçekdışı suçlamaları itiraf etmeye zorlarken, bir yandan da diğer bütün bakımlardan tümüyle normal davranmalarını, hattâ savcıyla karşılıklı tartışmaya girmelerini sağlayan bir ilacın varlığından habersizdir.

Üçüncüsü, sahte itiraflarda bulunmaları hâlinde bağışlanacakları vaadi. Bu teori, belki ilk yargılamalar bağlamında hesaba katılabilir. Fakat, Zinovyev ile Kamenev’in idam edilmelerinden sonraki yargılamalar için bu olasılık asla geçerli olamaz.

Dördüncüsü, Stalin’e sadakat. Sanıkların hemen hemen tümünün yıllardır Stalin’e karşı açıkça kampanya yürütmekte oldukları gözönüne alındığında bu, anılan teoriler arasında en az inandırıcı olanı olmaktadır.

Nisan 1937’de, Leon Trotski’yi Savunma Komitesi, o zaman Trotski’nin yaşamakta olduğu Meksika’da, Sovyetler Birliği’ndeki yargılamalara ilişkin bir “Soruşturma Komisyonu” topladı. Eğer masum idiyseler, dürüst kıdemli devrimcilerin kamuya açık mahkeme sürecinden masum olduklarını ilan etmek için yararlanmalarının neden gerekmediği yolundaki bir soruya Trotski sadece şu yanıtı verebildi: 
“Bu tür soruları yanıtlamakla yükümlü değilim.”

Yargılamaları izleyen deneyimli gazetecilerin, avukatların ve diplomatların büyük çoğunluğunun mahkeme sürecinin güvenilirliği ve sanıkların suçluluğu konusunda hiçbir kuşkularının olmaması anlamlıdır. Örneğin, ABD’nin Moskova elçiliğine atanmadan önce kendisi de bir avukat olan Joseph Davies şöyle yazıyordu:
“Bu mahkeme süreci, insan doğasının bütün temel zaaf ve kusurlarını, kişisel ihtirasların en kötü örneklerini gözler önüne seriyor. O, bu hükümeti alaşağı etmeye çok yaklaşmış olan bir komplonun ana çizgilerini ortaya koyuyor...

“Bence, Sovyet hukukuna göre siyasal sanıklar açısından, onların ihanetten mahkûm edilmelerini haklı çıkaracak düzeyde suçların işlenmiş olduğu,... herhangi bir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde kanıtlanmıştır (...)... Yargılamayı en düzenli bir biçimde izleyen diplomatların kanısı, genel olarak, davanın, çok çetin bir siyasal muhalefetin ve son derece ciddi bir komplonun varlığını kanıtladığı doğrultusundaydı; bu da Sovyetler Birliği’nde son altı aydır yaşanmakta olan ve şimdiye kadar açıklanamayan olayların bir çoğunu diplomatlar açısından aydınlığa kavuşturuyordu.” (J. E. Davies, Mission to Moscow/ Moskova Misyonu, New York, 1944, s. 236, 238)....

Özetlemek gerekirse, 1936-38 yargılamalarına ilişkin bilinen olguların, mahkemelerde yargılanan sanıkların aynen iddia makamınca ileri sürüldüğü gibi suçlu olmaları dışında herhangi bir açıklaması yapılamamıştır. Bununla birlikte, öndegelen komplocuların ancak daha çok göze batanlarının, esas olarak da açık muhalefet geçmişi bulunanlarının saptandığı ve etkisizleştirildiği şimdi daha iyi anlaşılmaktadır. Tutuklanan komplo mensuplarının, açığa çıkmamış suç ortaklarını korumak amacıyla ancak yetkililerin keşfettiği verileri kabul etmeleri ve bunun ötesinde bir itirafta bulunmamaları konusunda aralarında önceden anlaştıkları kuşkusuzdur. Bu yüzdendir ki, Zinovyev ile Kamenev ilk yargılanmaları sırasında, konuşmalarının Kirov’un öldürülmesini teşvik eden bir atmosfer yarattığını kabul ettiler ve bundan ötürü çok üzgün olduklarını söylediler. Onlar, ancak ikinci yargılanmaları sırasında, yeni kanıtlar keşfedildikten sonra suça ortak olduklarını kabul ettiler.

NOTLAR
(1) Lenin Mayıs 1914'de yazdığı bir makalede Trotski için şöyle demişti:
“Rusya’da marksist hareketin kıdemlileri Trotski’yi çok iyi bilirler. Onlara Trotski’yi anlatmaya hiç gerek yok. Ama genç işçi kuşakları onu bilmiyorlar...
“Eski İskra günlerinde (1901-1903), ekonomistlerden uzaklaşıp iskracılara yanaşan, sonra geriye göç eden yalpalayıcılara ‘Tuşino dönekleri’ (güç günlerde bir karargahtan ötekine geçen savaşçılara verilen ad) denirdi...
“ ‘Tuşino dönekleri’nin gruplar-üstü olduklarını iddia ederken dayandıkları tek temel, görüşlerini, bir gün bir gruptan, ertesi gün, bir başka gruptan ‘ödünç almaları’dır. Trotski, 1901-1903 arasında, ateşli bir iskracıydı. Riyazanov, 1903 kongresinde Trotski’nin rolünü ‘Lenin’in sopası’ olarak tanımlamıştı. 1903’ün sonunda Trotski ateşli bir menşevikti, yani iskracıları bırakmış, ekonomistlere kaçmıştı... 1904-1905 döneminde Trotski, menşevikleri bıraktı, kâh (ekonomist) Martinov’la işbirliği yaparak, kâh onun saçma ölçüde sol ‘sürekli devrim’ teorisini ortaya dökerek, ortada yalpalayan bir tutum takındı. 1906-1907 döneminde bolşeviklere yanaşan Trotski, 1907 ilkyazında Rosa Luxemburg’la görüş birliğinde olduğunu iddia etti.
“Çözülme döneminde, ‘hizip-dışı’ uzun yalpalardan sonra, yeniden sağa yanaştı ve Ağustos 1912’de tasfiyecilerle bir bloka girdi. Her ne kadar özünde tasfiyecilerin bayağı görüşlerini dile getiriyorsa da şimdi onları bir kez daha bırakmıştır. 
“Bu tür kişiler, geçmişin tarihsel kuruluşlarından, Rusya’da yığınsal işçi sınıfı hareketinin henüz uykuda olduğu günlerden ve her grubun kendine bir grup, eğilim ya da hizip, kısacası bir ‘güç’ süsü vermek için ‘alanı boş bulduğu’ ve ötekilerle birleşme pazarlığı yaptığı zamanlardan geriye kalan bir enkazdır.” (“Birlik Birlik Diye Birliğe Vurulan Darbe”, Tasfiyecilik Üzerine, s. 369-70)

Trotski ise Ağustos 1904’te Lenin’in kendisini hedef alan eleştirilerine yanıt vermek için Cenevre’de basılan Siyasal Görevlerimiz (=ashi Politicheskie Zadachi) adlı kitabını kaleme almıştı. Bu kitabı “Aziz öğretmenim Pavel B. Axelrod’a” adayan Troçki burada Lenin’i Fransız Devriminin sol kanadının Jakoben önderlerinden Maximilien Robespierre’e benzeterek, sözümona aşağılamaya çalıştı. O, “Maximilien Lenin” olarak nitelendirdiği Bolşevik önderi, “iğrenç, sefih ve demagojik bir üslûba sahip” (L. Trotsky, Siyasal Görevlerimiz, Cenevre, 1904, s. 75) olarak niteliyor ve onun “becerikli bir istatistikçi ve pasaklı bir avukat” (aynı yerde, s. 95) olduğunu söylüyordu. Troçki’ye göre, Lenin’in “Trajik Jakobenist hoşgörüsüzlüğünün boş bir karikatürü olan kem zihniyetli ve ahlâksal bakımdan iğrenç kuşkuculuğu ne pahasına olursa olsun etkisizleştirilmediği takdirde Parti moral ve teorik çürüme tehdidinden kurtulamayacaktı.” (aynı yerde, s. 95)

Trotski, Nisan 1913’de Duma Menşevik fraksiyonunun başkanı olan Nikolai Chkheidze’ye gönderdiği mektupta ise şöyle diyordu:
“Rus işçi sınıfı hareketinin geri yanlarını profesyonel bir tarzda sömüren yaygaracılar şahı Lenin’in sistematik olarak kışkırttığı yaygaralar, anlamsız bir saplantıdan başka bir şey değildir... Günümüzde, o gösterişli Leninizm binası yalanlar ve çarpıtmalar üzerine kurulmuştur ve içinde kendi yokoluşunun tohumlarını taşımaktadır.” (Aktaran N. Popov, Outline History of the Communist Party of the Soviet Union, Cilt 1, Londra, s. 289)