Cuma, Haziran 23, 2017

Milliyetçi tarih yorumunun karakteristikleri -1992

Milliyetçilik ve tarih -
Tarih süreçlerinde, insan topluluğunun hangi etkenlerle hareket ettiği sorunu karşısındaki tutum, yukarıda özetlediğimiz gibi, doğrudan doğruya, toplumsal hareketin temel karakteristiklerine bağımlı kalmıştır. Bilimsel gelişmeler, toplumsal ilişkiler içindeki ilerlemeler ve değişimler, tarihin oluşumunu açıklayan etkenler konusundaki insan düşüncesinin gelişimini de etkilemiştir. Ancak, bunlar kadar, sosyal ve politik değişimler de, tarihin yorumunda önemli rol oynamışlar, özelikle tarih yazımı ile politik mücadelenin kesiştiği anlarda, bu etkileşme, tarih yazımının içeriğini ve biçimini belirleyen bir rol oynamıştır. Tarih, sınıflar mücadelesinin tarihi olduğu gibi, tarih yazımı da sınıflar mücadelesinin bir alanı olmuştur. 

Bu bakımdan, milliyetçilik ve tarih yazımı arasındaki ilişkiyi incelerken, özellikle, ulusal kurtuluş mücadelesinin içindeki sınıf çatışmalarının durumunu gözönünde tutmak, ulusal kurtuluş mücadelesine katılan sınıfların bu alanda etkilerini dikkate almak gerekecektir. 

Ulusal kurtuluş savaşı içinde, proletarya hareketinin görece zayıf olduğu, ideolojik ve politik ağırlığını hissettiremediği durumlarda, ulusal kurtuluş hareketinin aydın tabakası da burjuvazinin milliyetçi ideolojisine daha açık hale gelecektir. Bu yüzden, tarih araştırmaları ve elde edilen bulguların yorumlanması, tümüyle ulusal burjuvazinin çıkarlarını ifade eden dünya görüşüne göre olacaktır. 

Burjuvazinin sınıfsal çıkarları, tarihin, burjuva dünya görüşü açısından yorumlanmasını gerektirir. Sözkonusu çıkarlar, yalnızca kısa vadede sömürgeci burjuvazinin ya da egemen ulus burjuvazisinin çıkarlarına karşı ulusal çıkarları temsil etmekle kalmaz, uzun vadede, burjuvazinin proletaryaya karşı çıkarlarını da temsil ederler. Kısaca söylemek gerekirse, milliyetçi burjuvazi, tarih görüşünü ortaya koyarken, yalnızca sömürgeci, emperyalist burjuvaziye karşı değil, bizzat kendi emekçi halkına ve özellikle proletaryasına karşı da savaşır. 

Ulusal kurtuluş mücadelesinin değişik aşamalarında, savaşın sınıfsal-politik içeriği, mücadelenin çok yönlülüğü içinde, tarihçinin sınıfsal yapısına bağlı olarak tarih yazımına yansır. Milliyetçi burjuva tarihçinin, egemen burjuvaziye karşı her saldırısında, savaşın ikili karakteri kendisini gösterir. O bir yandan ulusal mücadelede, bir yandan da kendi ulusunun iç sınıf mücadelesinde saf tutar. Aynı durum, kuşkusuz, ezilen ulusun proletaryası için de geçerlidir. Ezilen ulus proletaryası da, hem ezen ulus burjuvazisine, hem kendi burjuvazisine karşı savaşacaktır. Ve bu kesin sınıf karakterli savaş, mücadelenin her biçimine ve her alanına yansıyacaktır. Tarih yazımı da bu alanlardan birisidir. 

Milliyetçi tarih anlayışının belli başlı karakteristikleri, ulusal mücadelenin genel seyriyle bağımlı olarak değişebilecek bazı özelliklerinin dışında, şu genel başlıklar altında toplanabilir: 

- İnsanlık tarihinde ortaya çıkan genel insani özelliklerin, ulusa özgü özellikler olarak tanıtılması ve abartılması ve bunların diğer ulusların özelliklerinden üstün olduğunun iddia edilmesi: 

Türk milliyetçi tarih tezi, büyük ölçüde, kendisine "muasır milletler arasında" bir yer açmak isteyen ve ulusal kurtuluş savaşından yeni çıkmış bir ulusun psikolojisinden çok, egemen sınıfların mevcut siyasal sınırlar içinde yürütmeye kararlı olduğu ırkçı politikanın ihtiyaçlarını yansıtır. Kuşkusuz, bu tarih görüşünün bir ayağı, "Batılılaşmak, muasırlaşmak" diye formüle edilen ve büyük ölçüde emperyalist sermaye ile bütünleşme yönelimlerinden beslenen genel burjuva tercihse, diğer ayağı da, bu ideolojiyi kitlesel olarak içselleştirmesi istenen halkta, ulusal kurtuluş savaşının yarattığı "yedi düveli yenmiş" olmanın gururlu ruh halidir. Eğer bir ideoloji, ya da herhangi bir teori, kendisine toplumsal bir karşılık bulamazsa, yaşama şansı da bulamaz. Türk milliyetçiliğinin toplumsal çapta hayat bulabilmesinin temeli de, ulusal kurtuluş savaşında aranmalıdır. Türk milliyetçiliği, yalnızca bir burjuva yanıltması, burjuva ideolojinin halk kitlelerine enjekte edilmesi gibi basit bir olay değildir. Her ulusal mücadele, kendine özgü özellikler taşıyan bir burjuva ideolojiyle birlikte yürür ve bu ideoloji, genellikle mücadelenin sonrasında, başlangıçtaki niteliklerini tümüyle kaybederek bir başka politikanın ihtiyaçlarına göre yeniden şekillenir. 1930'lu yıllarda, Türk milliyetçiliğinin aldığı yeni biçim kesinleşmiş, sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarının öne çıktığı bir dönemin özelliklerine bağlı olarak işçi sınıfına ve Kürt ulusuna karşı politikaların gerektirdiği biçimde ve Avrupa'daki faşist akımlara paralel olarak ve onların temel motiflerini ithal ederek kesin bir ırkçı, faşist karakter kazanmıştır. Bu haliyle, Türk milliyetçiliğini karakterize eden başlıca unsurlardan biri, Türk milletinin diğer bütün milletlerden daha üstün olduğu tezidir. Her halkta, gelenekler, folklorik ögeler, dinsel inançlar halinde bulunan kimi genel özelliklerin, yalnızca Türklere özgü olduğunun ileri sürülerek abartılması, bu idelojinin propagandasında sıkça başvurulan yollardan birisidir. Misafirperverlik, kahramanlık, dürüstlük, çalışkanlık, iyilikseverlik, özgürlük ve bağımsızlık düşkünlüğü gibi, her halkın belli başlı değerler olarak benimsediği ve kendince bir içerik verdiği genel kavramlar, yalnızca ve en üstün haliyle Türklere özgü değerler olarak yeniden tanımlanmıştır. Bu çabayla, devletin halka kendisinin zorunlu ve gerekli bir kurum olduğunu kabul ettirme yolu açılmaktadır. Aynı zamanda devlet, milletin tek ve değişmez temsilcisi olarak kendisini bu yolla onaylatmaktadır. Millet, kendi özelliklerinin neler olduğunu öğreten devletin, bu özelliklerinin en cisimlenmiş halini de devlette görecek ve kendisini bu kurumun ayrılmaz parçası sayacaktır. Devleti, egemen sınıfların en üst organizasyonu olarak düşünürsek, bu politika, burjuvazinin ulusun tümünü temsil etmek ve bu temsilciliği, kendisini ulus yerine koyarak yapma geleneğinin bir ifadesidir. Burjuvazinin, ulusu sınıflara bölünmüş olarak tanımlamaktan kaçınmasının nedeni, bütün ulusu burjuva dünyasının eklentisi ve destekçisi kılmaya çalışmasıdır. 

Günümüzde bu eğilimin, önemli bir ağırlıkla Kürt milliyetçi tarihçilerinde de kendisini gösterdiğine tanık oluyoruz. Kürt milliyetçi tarihçiliği, Kürt ulusunun sınıflara bölünmüşlüğünün üstünü örterek, genel ve soyut bir ulusal karakter tablosu çizmeye çalışmaktadır. Kürtler misafirperverdir, kahramandır, dürüsttür, çalışkandır, iyilikseverdir, özgürlük ve bağımsızlığına düşkündür! Hiç kimse, özellikle ulusal kurtuluş savaşı için sayısız fedakarlık ve kahramanlığı göze alan bir halkın bu erdemlerden yoksun olduğunu düşünemez. Ama bu özelliklerin, "Kürt olmanın gereği", "Kürtlerin doğal özelliği" olarak tanımlanması, şovenizme düşmeden ileri sürülemez. Materyalist tarih anlayışı açısından, her şeyden önce, soyut bir "Kürt" yoktur. Tarihten ve üretim ilişkileri sisteminden koparılmış bir toplumsal kategori tanımının, bilimsel bakımdan olduğu kadar, devrimci politika bakımından da değeri olamaz. Her ulus gibi, Kürtler de, sınıflara bölünmüşlerdir ve açık olarak, bir Kürt işçisi ile, bir Kürt toprak ağasının ortak çıkarı, ortak hedefi, ortak politikası ve ortak karakteri bulunamaz. Karşıt sınıfları, ulus kavramı ekseninde eşitlemek ve birbiriyle ulus adı altında özdeşleştirmek, katı bir milliyetçiliğe, burjuva çıkarların dile getirilmiş olmasına işaret eder. Çünkü, burjuva milliyetçi tarihçilik eliyle yapılan bu eşitlemede kullanılan kıstaslar, temel alınan karakteristikler, daima burjuvazinin ve genel olarak egemen sınıfın kıstasları ve karakteristikleri olacaktır. 

- Ulusun tarihinin gene ulusla açıklanması: 

Milliyetçi tarihçiliğin başlıca özelliklerinden bir diğeri, ulusun tarihinin yalnızca ulusun özellikleriyle açıklanmasıdır. Bu yöntem, ulusun varoluş süreçlerinde rol oynayan toplam toplumsal ve tarihsel koşullar yerine, ulusun ancak ideolojik bir soyutlamayla elde edilebilecek genel özellikleri temel alır. Örneğin, Türkler neden ata düşkündür? Önce, Türklerin ata düşkün olduğu gibi bir önyargı, temel bir veri gibi ele alınır ve sonra bunun açıklaması gene Türklerin doğasından kaynaklandığı söylenen başka özelliklerle, savaşçılık, kahramanlık gibi erdemlerle açıklanmaya girişilir. Ya da, başka kavimlerle olan ilişkilerde, karşı tarafın rolü hiç bir zaman sözkonusu edilmeyerek, bütün ilişki, çatışma ya da etkilenme süreçlerinde, ulusun kökü olduğu ileri sürülen kavim belirleyici rol üstlenmiş olarak gösterilir. Ulusun bütün tarihi, her türlü dış etkilenmeden, her türden zorunlu doğal ve tarihsel koşuldan ayrı olarak belirlenen bir "ulusal özellikler" toplamı tarafından açıklanır. 

Bu açıklama tarzı, son dönem milliyetçi Kürt tarihçiliğinde de önemli bir yer tutmaktadır. Bu yöntem, aynı zamanda, temel alınan ulus dışındaki diğer ulusların geri, barbar uluslar olarak gösterilmesine de zemin hazırlamaktadır. Örneğin, A. Öcalan, kendisiyle yapılan bir söyleşide, Kürt ulusunu değil ama, Türk ulusunu bu yöntemle ele almakta ve yargılamaktadır: 

"Türklük, egemen sınıf tarzı ve dehşetiyle ve daha çok da amansız bir savaşım yürüterek, halkların ülke kavramlarını yıkmada, toplumsal varlıklarını söndürmede ve kültürel kimliklerini silmede maharet sahibidir." 

Bu değerlendirmede, genel bir "Türklük" kavramı kullanılmakta ve savaşçılık, halkların ülke kavramları üzerinde yıkıcılık, kültürel kimlik silicilik gibi özellikler, Türklükle açıklanmaktadır. Türklerin, tarihte gerçekleştirdikleri yıkıcılığın, ilhakçılığın ve savaşçılığın temel nedeni olarak ortaya konulan şey soyut Türklükten başka bir şey değildir. Türk milliyetçisine birer erdem olarak görünen ve kaynağı yalnızca Türk olmak olarak gösterilen olgu, Abdullah Öcalan tarafından da aynı şekilde ele alınmakta, bu kez tersine çevrilmiş haliyle değerlendirilmektedir. Özünde, iki yaklaşım arasında hiçbir farklılık yoktur. Bir Marksist olduğunu iddia eden Öcalan, Türkler de dahil olmak üzere, bütün göçebe kavimlerin barbarlığın çeşitli evrelerinden geçtiğini, savaşı bir üretim biçimi olarak benimsedikleri bir toplumsal kuruluş aşamasında yaşamış olduklarını ve birer ahlak kategorisi olarak kullandığı "yıkıcılık, savaşçılık, barbarlık" gibi kavramların herbirinin aslında bu tarihsel evrenin özelliklerinden kaynaklandığını bilmez gibi davranıyor. 

"... Anadolu ki, insanlık tarihinin en eski uygarlıklarının beşiği olmuştur; sayısız kavimlerin yoğunlaştığı, kültürel gelişme sağladığı ve katbekat kültür zenginliklerinin yaşandığı bir ülkedir... Ama Türkler öyle bir girdiler ve vurdular ki, akıllara durgunluk verir. En eski halkların son artıklarını gözönüne getirdiğimizde, bu uygulamalar daha iyi anlaşılacaktır... Atilla geleneği, Oğuz ve Osmanlı geleneği... Bu gelenek yüzyıllardır sürüp gelmektedir ve ve son olarak Kıbrıs olayı bunun bir devamıdır... Arap uygarlığından kalma görkemli eserler de vardı. Ama Türk egemenleri onları da tanınmaz hale getirmişlerdir. İslamın bazı yüceltici yanları vardır, onları da tanınmaz hale sokmuşlardır... Fars uygarlığı da görkemli bir uygarlıktı. Türk egemenleri onu da işlemez hale getirmişlerdir. Onu harabeye çevirmişler ve dumura uğratmışlardır." (A. Öcalan, Özgür Halk, 15 Mayıs 1991, 7. sayı) 

Bu sözlerde, genel olarak bir "Türk egemenleri" kavramı, diğer bütün tarihsel ve sınıfsal özelliklerin önüne geçirilerek kullanılmaktadır. Selçuklu, Osmanlı feodalleri midir sözkonusu olan, Türk ulusal kurtuluş savaşını yürüten ticaret buruvazisi mi, cumhuriyet döneminin tekelci burjuvazisi mi? Kimdir "Türk egemeni"? Öcalan'ın düşüncesinde bu bakımdan gerçekleştirilmiş bir sınıf kıstası, sınıf analizi yoktur: Onun için önemli olan, egemenin sınıf niteliği değil, Türk olmasıdır. Tarihsel içeriği bakımından da bir çok açıdan tartışılabilecek bu sözlerde A. Öcalan'ı ilgilendiren tek bir sorun vardır: Türklerin tarihini(O bunu Türk egemenleri olarak söylüyor), gene Türklerin değişmez özelliği saydığı barbarlıkla açıklamak. O, bunu, temsil etmek iddiasında olduğu ulusun konumunu kendi politikası bakımından pekiştirmek için yapıyor. Ancak, Türkleri tek bir karakter etrafında tanımlarken, aynı kıstası kendi ulusuna da uygulamaktan kaçınamayacak ve neticede bu tarih yorumu, Kürtlerin "imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kütle" olduğu iddiasına kadar gelip dayanacaktır. 

- Ulusun uzak köklerini doğrudan insanlığın kökleri saymak, insanlık tarihinin belli başlı ilerleme ve başarılarını, ulusun geçmişine yazmak: 

Milliyetçi tarihçiliğin bir başka karakteristiği, ulusun tarihini insanlığın tarihine özdeşlemektir. Böylece, hem ulusun "tarihin başlangıcından beri bulunduğu" ideolojisine, hem de şoven propagandaya malzeme sağlanır. Türk milliyetçi tarihçiliği, "tarihten önce vardık, tarihten sonra olacağız" şeklinde ifade edilen sloganı "kanıtlanmış bilimsel bir gerçek" halinde sunmak için, uzun zaman çaba göstermiştir. "Tarihten önce var olmak", insandan da önce olmak anlamına gelir. Yüzeysel bir bakışla bile saçma görünecek bu iddia, milliyetçi bakış açısından tartışılmaz bir hakikat değeri kazanmıştır. Böylece tarihsel materyalizmin "tarih insanla başlamıştır" şeklindeki tezi, milliyetçi tarihçinin elinde, önce "tarih bizim ulusumuzla başlamıştır" biçimini alır, sonra buradan hareketle, bu çarpık mantığın sonucuna ulaşılır: "ilk insan bizim ulusumuzdandır." 

Bu saçma akıl yürütmenin ve bilim dışı iddianın, Türk milliyetçi tarihçiliğinde pek çok örneği vardır. Bu iddia, diğer yandan, insanlık tarihinin bütün birikiminin ve başarılarının tek bir ulusun eliyle yaratıldığı, bütün uygarlıkların kaynağında ve başlangıcında aynı ulusun öncülüğünün bulunduğu iddiasıyla tamamlanır: 

"Türk ırkı anayurtlarında, yüksek kültür mertebesine varırken, Avrupa, tamamen vahşi ve tamamen cahil bir hayat yaşıyordu." (Türk Tarihinin Ana Hatları, aktaran İ. Beşikçi: "Türk Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi ve Kürt Sorunu, Yurt kitap Yayın, s.89) 

Aynı iddia, tersine çevrilmiş haliyle, Kürt milliyetçi tarihçileri tarafından da ileri sürülmektedir: 

"Batının sahip olduğu bugünkü bilim ve teknolojisi, 'ilkel, geri, barbar' diye iddia edilen Doğu'da, beş bin yıl öncesinden fışkıran ve uygarlık tarihine ilk temel teşkil eden bilimin tohumları üzerinde yükseldi, gelişti ve bugüne ulaştı. ... Batı, bugün Doğu'dan 50, bilemedin 100 yıl ileridedir. Ama dün, (bir kaç bin yıl önce), Doğu, Batı'dan bin yıl ilerideydi." (H. Murat, "Kültürler ve Uygarlıklar, Newroz -Aylık, Siyasal, Kültürel Dergi, Mayıs 1992.) 

nsanlığı ilk kez mağara hayatından kurtaran, emekliyen çocuğu ellerinden tutup yürüten, uygarca bir yaşamın koşullarını tarihte ilk kez oluşturan, Sümerler ve Kürt halkı olmuştur." ("Tarihte Kürt Halkının Yeri", Cemşid Bender, Teori, Nisan 1990) 

Bu, Türk milliyetçi tarihçilerine özgü kof böbürlenmenin tersine çevrilmiş halidir. 

Cemşid Bender, Arapça, Farsça, Türkçe, Ermenice binlerce sözcüğün Kürtçe kökenli olduğunu, Kürt dilinin, Orta Doğu'daki bütün dillerden eski ve zengin olduğunu ileri sürer. (Bkz: C. Bender, "Kürtlerde Suyu Bulma ve Kullanma Sanatı", Teori, şubat 1992 ve "Anadolu Kültüründe Kürt İzleri", Teori, Ekim 1990) Böyle bir iddia, yalnızca, Türkçe'nin Hint-Avrupa dillerinin "kayıp" kaynağı olduğunu "keşfeden" "Güneş Dil Teorisi"nin özellikle Kürtçe üzerindeki baskıyı güçlendirmek amacıyla pervasızca kullanılması karşısında, anlamlı bir ezilen ulus milliyetçiliğinin ürünü değildir; aynı zamanda, ayağa kalkmakta olan bir ulusun kendi kimliğine duyduğu güvenle mümkün bütün sınırları zorlamasının da işaretidir. Ne var ki, bütün dillerin tek bir ana kaynaktan doğduğu tezi de, İkinci Dünya Savaşı öncesi Avrupa tarihçiliğinin belli başlı ırkçı tezlerinden biridir. Bu tezler, bugüne kadar linguistik araştırmalarında temel kabul edilen sınıflandırma ölçütlerini de önemli ölçüde belirleyerek yaşamaya devam etmektedir. Her milliyetçi tarihçi, bu sınıflandırmaya dayanarak, ve karşılaştırmalı linguistikin verilerini özel tarzda kullanarak, kendi ulusal dilini, diğer dillerin anası olarak gösterebilir. Buna ilişkin çok ilginç ve bugün artık herkese gülünç gelen örnekler, İsmail Beşikçi'nin değerli araştırması "Türk Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi ve Kürt Sorunu" adlı eserde bulunmaktadır. Günümüz milliyetçi Kürt tarihçiliği, bu çok denenmiş eski yolu kullanmakta sakınca görmüyor. "Güneş Dil Teorisi", çoğu kez sanıldığı gibi, yalnızca Türk ırkçılığına özgü bir teori değildir. Bütün milliyetçiler, kendi uluslarının, diğer ulusların atası ve kökü olduğu iddiasını ileri sürerken, diller tarihinin karmaşık ve çapraz ilişkiler içinde oluşmuş birikiminin ortak ürünlerini "kendi öz malları" olarak ileri sürmektedir. Bu açıdan, "Hint- Avrupa dillerinde kullanılan öneklerin çoğu ile bazı soneklerin Türkçede tam kelime halinde varlığını ileri sürerek, 'CO' ekinin Türkçe 'Komak'tan, 'AD' ekinin dilimizde isim demek olan 'AD' ile, 'ADAMAK'tan, 'DİS' ekinin Türkçe 'DIŞ'tan ... geldiğini göstererek..." diyen milliyetçi Türk tarihçileriyle, Kürtçe'nin, Arapça'yı, Farsça'yı, Ermenice'yi, Süryanice'yi hatta ölmüş Hititçe'yi, Sümerce'yi kökten etkileyip onlara sözcük aktardığını ileri süren Kürt milliyetçisi tarihçi arasında fark yoktur. 

Bir başka örnek, Kürt milliyetçi tarihçiliğinin, Türk milliyetçiliği ile ilk bakışta anlamsız ve gereksiz görülebilecek bir yarışa giriştiğini gösteriyor. Türk milliyetçiliğinin ırkçı, şoven tarih felsefesinin özellikle Kürt halkının varlığını inkara, onun tarihsel geçmişini yok saymaya yöneldiği bir gerçektir. Kürt milliyetçiliği, buna karşılık, kendi tarihinin savunulmasını, kendisine yöneltilen silahları tersine çevirerek gerçekleştirmeye çalışıyor. Fakat bu tepkici yolda, Kürtler, Türklerle aynı temelde hareket ediyorlar ve özü bakımından kendi tarih felsefelerini de aynı öz üzerinde kuruyorlar. 

Şu örneği inceleyelim: 

Türk milliyetçiliğinin özellikle Orta Asya kökenli olmakla "AT" arasında kurduğu dolaysız ve zorunlu ilişki, milliyetçi tarih anlayışı içinde, bu hayvanın Türk'ün ayrılmaz parçası olarak "tarihteki şanlı yerini almasını" sağlamıştır. Türk milliyetçi tarihçiliği için at, ulusun tarihinin asli parçası haline getirilmiştir. Tepkici Kürt milliyetçi tarihçiliği, buna atı ilk evcilleştiren ulusun Kürtler olduğunu ileri sürerek cevap vermeye çalışıyor: "İşte atı ilk ehlileştiren bir ulus olan Kürtler, atı ve merkebi, tarihte hem araba için, hem de bulgur yaparken kendi bulup kurduğu..." (Cemşid Bender, "Kürt Uygarlığında Buğdayın Ayak İzleri", Teori, Mart 1992). 

Hayvanların ve bitkilerin evcilleştirilmesi, bir başka deyişle doğal hayatlarından çekilip alınarak insan topluluklarının denetimi altında ve insanın ihtiyaçları için kullanılmalarının tarihi, bir çok bakımdan karanlıktadır. Bu konuda her hangi bir yazılı belge bulma olanağı yoktur. Çünkü, at, köpek, koyun ve sığır sürüleri gibi hayvanların, buğdayın, nişastalı kök bitkilerinin, meyvelerin insan denetimine geçmesi, binlerce yıla uzanan bir tarihe sahiptir ve bu etkinlikler, esas olarak insanın da, hayvanlıktan çıkıp insanlığa adım atmasının süreçleriyle içiçedir. Bu bakımdan, atı kim evcilleştirmiş olursa olsun, ona ulus demek, bilimsel bakımdan kabul edilemez. Böyle bir iddia, ulusla insanı eşitlemek, ulusun ataları insanın da atalarının olduğu sonucuna varmak demektir. Tarihin bu kadar eski çağlarında yaşamış herhangi bir insan topluluğunun bugünkü ulus adlarıyla anılması ise, doğrudan doğruya ırkçılığa karşılık düşmektedir. 

Irkçı Türk tarihçilerinin Orta Asya'da yaşayan ve yaşamış her kavmi Türk saymaları gibi, Kürt tarihçiler de, Mezopotamya'da yaşamış ve yaşayan her kavmin, belki hiç biri kavim olarak örgütlenme olanağı bile bulamamış insan topluluklarının Kürt olduğunu ileri sürmektedir. Ulus ve Irk kavramlarının bir ve aynı anlama gelmek üzere kullanıldığı bu görüş açısından bakıldığında, Kürt tarihçilerin de büyük ölçüde, "İnsanlığın atası Kürttür" sonucuna varması kaçınılmaz olacaktır. Nitekim, bu büyük bir ciddiyetle bugünden ileri sürülebilmektedir. 

-Coğrafya ve ulusun özdeşleştirilmesi 

Milliyetçi tarihçiliğin bir başka karakteristiği, ulusun bugün ve yakın tarihte yaşadığı bölgenin "Anavatan" kabul edilmesi ve bunun "değiştirilmez tarihsel gerçek" olarak sunulmasıdır. Bu, tümüyle siyasal sınırlarla ilgili politikanın belirlediği bir yönlendirmedir. İnsan topluluklarının hangi soydan geldiği ve hangi coğrafya üzerinde kendilerine bir hayat kurduğu üzerinde yoğunlaşan tarih araştırmalarının, özellikle Avrupa'da 30'lu ve 40'lı yıllarda yaygınlaşması anlamlıdır. Bu tarih görüşü, doğrudan doğruya ırkçı, faşist, emperyalist "Hayat Alanları" teorisiyle ilgilidir ve bir ulusun (ya da üstün ırkın), belli bir coğrafya bölümünün ilk ve değişmez sahibi olarak onaylanmasına gerekçe hazırlamaya yöneliktir. Dolayısıyla, emperyalizmin göz diktiği topraklarda yaşayan diğer halkları ve ulusları egemenlik altına almaya, soykırıma uğratmaya temel hazırlar. Bu tez, yayılmacı ve ilhakçı politikaları haklı çıkarmaya yöneliktir. Aynı tezin, ulusal kurtuluş savaşı sürecindeki ezilen uluslar için anlaşılabilir ve hoşgörüyle karşılanması gereken siyasal bir yanı vardır. İşgal edilmiş topraklarını sahiplenmek isteyen ulus, yaşadığı bölgenin kendisinin tarihsel hakkı olduğunu ileri sürmekte mazurdur. Ancak aynı anlayışın, giderek siyasal sınırların ırk ve milliyet esasına göre, en dar burjuva milliyetçilik temelinde, "değişmez ve değiştirilemez" olduğunu ileri süren bir resmi ideoloji içeriği kazanması, aynı bölgede yaşayan diğer ulusal toplulukların "bu toprağa ait olmadıkları"nın ileri sürülerek baskı altına alınması tehlikesi de kesin olarak vardır. Bu, kardeş halklar ve özellikle de milliyetçilik ve vatan kavramlarında hiçbir çıkarı ifade edilmeyen proletarya bakımından tehlikelidir. 

-Ulus içindeki sınıf karşıtlıklarının ve mücadelesinin örtülmesi, ulusun tek bir bütün olarak gösterilmesi: 

Türk tarih tezinin önemli bir özelliği, Alman ve İtalyan faşist tarihçiliğinin temelinde yatan sınıf kavramının inkarını, tekrarlamaktan ibarettir: "İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz!" Bu da, günümüz milliyetçi Kürt tarihçileri arasında, Kürtlerin tarih boyunca, kendi haklarını da, başka kavimleri de ezmemiş, her zaman adil ve eşit toplumsal bir yaşamın savunucusu olagelmiş bulunduğunu ileri sürerken tekrarladıkları bir görüştür. Bir yandan Kürtlerin tarihte hiçbir zaman devlet kurmamış olduğunu ileri süren faşist Türk tezine karşı, hemen hemen tarihteki bütün Mezopotamya ve Doğu Anadolu devletlerinin Kürtler tarafından kurulduğu ya da Kürtlerin bu devletlerin esas ahalisini oluşturduğu iddia edilirken, bu devletlerin kime karşı ve hangi sınıflar eliyle kurulmuş olduğu sorusu atlanmaktadır. Bir yerde devlet olacak da, ezilen ya da tahakküm altında tutulan birileri nasıl bulunmayacak? Kuşkusuz, milliyetçi Kürt tarihçiliğinin, Marksist devlet teorisi açısından sorulacak bu soruya verebileceği bir cevap yoktur. Çünkü orada önemli olan, ulusun ezilmişliğe karşı savaşının, tarihsel bir geleneğe dayandırılması ve bugün içinde bulunulan durumun hiç hak edilmemiş olduğunun tarihle kanıtlanması çabasıdır. Bu görüş, sonuçta ulusun kendi içindeki sınıf ayrılıklarının gizlenmesi, sınıf mücadelesi gerçeğinin ulusal kurtuluş mücadelesine kurban edilmesi yolunu açmaktadır. Eğer bir Kürt toprak ağası, hasbelkader ulusal kurtuluş savaşının maddi bir destekçisi ise, Kürt emekçi köylüsünün ona karşı mücadelesinin "ulusal davaya zarar vereceği" yolundaki her gerici görüş, bu tarih anlayışında kendisine bir destek bulacaktır. 

Sonuç 

Milliyetçi tarih anlayışının, tarihsel koşullara ve hangi politikanın ürünü olduğuna bağlı olarak kazandığı belli bir içerik vardır. Bu, uluslaşma sürecinin özelliklerine ve koşullara bağlı olarak, ilerici ve demokratik bir içerik kazanabilir. Ancak bu içerik, daima koşullu bir içeriktir ve temel özellikleri değişmediği halde, bir dönem görece ilerici olabilirken, bir başka dönem gerici rol oynayabilir. Şu anda Kürt milliyetçi tarihçiliği, yüzyıllardır ulusun kapatıldığı tarihsizlik ve kültürsüzlük suçlamasının duvarlarını yıkmaya çalışıyor ve bu koşullarda ilerici, demokratik bir rol oynuyor. Türk milliyetçiliğinin yerleştirdiği ideolojik önyargıların yıkılmasında, Kürt ulusal varlığının inkar edilmesine yol açan gerici koşullanmaların kırılmasına hizmet ediyor. Bununla birlikte, felsefi temelleri bakımından idealizmin ve metafiziğin hakim olduğu bu tarihçiliğin önemli zararları da görülüyor. Türk milliyetçi tarihçiliğine karşı tepki temelinde geliştirilen araştırma ve yorumlama tarzı, bu tarihçiliğin iddialarını ciddiye alınmaktan uzak kılıyor ve bu herşeyden önce Kürt ulusal mücadelesinin kültür cephesinin zayıflamasına yol açıyor. 

Temelleri bakımından, her türden milliyetçiliğin ortak özellikleri olarak saptanabilecek karakteristikleri yukarıda özetledik. Bunlar, azalan ya da artan ölçülerde, ama mutlaka, şu ya da bu milliyetçi yazarda bulunan ideolojik yönelimleri ifade etmektedir. Bu temeller, her şeyden önce burjuvazinin ideolojisini ve politikasını yansıtmaktadır. Böyle bir tarih anlayışının, proletaryanın sosyalist hedefleri bakımından sağlayacağı bir gelişme yoktur. Demokratik devrimci gelişme sürecinde, burjuvazinin devrimci kitle hareketi üzerindeki hegemonyasının bir parçası olarak işlev yüklenen bu tarihçiliğin, kesin olarak eleştirilmesi ve materyalist tarih yorumuna uygun çalışmalarla cevaplandırılması bir zorunluluktur. Bu konuda Kürt ulusal varlığının inkârına karşı çıkmak adınaKürt milliyetçiliğinin tarih anlayışını onaylamak ya da suskunlukla karşılamak yanlıştır. Türk milliyetçiliğinin gerici ve bilim dışı tezlerini eleştiren herkes, aynı özden kaynaklanan Kürt milliyetçi tarihçiliğinin bilim dışı ve şu anda koşullara bağlı olarak demokratik bir işlev yüklenen, ama bugün ve gelecek için geriletici bir potansiyeli ifade eden tezlerine karşı da tavır takınmalıdır. Bu konuda sağlam ve devrimci bir temel ancak sınıf mücadelesi kavramını temel alan materyalist tarih anlayışında bulunabilir. 

 (önceki Sayfa)

Ozgurluk Dunyasi
Sayı 50, Aralık 1992