Çarşamba, Mart 22, 2017

Emperyalistleşen Türkiye ve Türk Burjuvazisinin Durumu


14 Mart 2017 Salı
İbrahim Okçuoğlu

(Darbe Karakterli “Renkli Devrim” Girişimi ve Sonrası – V - son makale)

Türkiye'nin sosyo-ekonomik yapısı üzerine tartışmalar en azından Türkiye'nin tarihi kadar eskidir. Ama en canlı tartışmalar Türkiye devrimci hareketinin oluşma ve gelişme döneminde olmuştur; en kaba hatlarıyla 1960'lı yılların sonundan itibaren. Bu konu üzerine tartışmalar belli bir olgunluğa ulaşmış ve Türkiye'de sosyo-ekonomik yapının en azından kapitalist olduğu genel kabul görmüştür. Ama bu konuda hala öznel görüşler, gerçeğin tamamen inkarı üzerine kurulmuş düşünceler de yok değil. Örneğin Maocularımızın bir kanadı diğer kanadıyla sosyo-ekonomik yapı üzerine polemiklerinde yeni bir üretim biçimi üretme yeteneğini sergilemiştir; “Partizan” özel sayısında (Haziran 2014) MKP'nin 3. kongre kararlarını eleştirirken “Yarı-feodal ilişkiler emperyalizm çağında kendi başına bir ekonomik ilişkiler bütünü haline evrilmiştir” diyerek yeni bir üretim biçimi keşfinde bulunuyor (1). MKP de III. Kongre'sinde “1990’lardan sonra coğrafyamızda, hem sanayi, hem tarım, hem de hizmetler alanında esasta kapitalist işleyiş feodal üretime oranla hakim hale gelerek üretime damgasını vurmaya başladı” (2) tespiti ile bir “geç kapitalizm”den bahsediyor.

Türkiye'de sosyo-ekonomik yapının karakteri üzerine “Partizan” tarafından böylesi marjinalleşmiş, hiçbir bakımdan karşılığı; nesnel dayanağı olmayan bir anlayış savunulurken, aynı zamanda Türkiye'de kapitalizmin gelişme seviyesi üzerine başkaca tespitler de yapılmaktadır; kimilerine göre geç kapitalizm, kimilerine göre “alt-emperyalizm” hakimdir bu coğrafyada. Tabii, çoğunlukta olan görüş, nüans farklılıklarıyla bu iki görüş arasında yer almaktadır.

Bu yazıda amacımız sosyo-ekonomik yapı ve kapitalizmin gelişmişlik derecesi üzerine tespitleri (geri kapitalizm, orta gelişmiş kapitalizm, gelişmiş kapitalizm, “alt-emperyalizm”) analiz etmek değildir. Burada, Partizan'ın yaptığı gibi, düşünceyi; teoriyi kanıtlayacak veri arayıp da bulamama yerine mevcut nesnel gerçeklikten hareket ederek belli sonuçlara varmaya çalışacağız. Dolayısıyla sorunumuz var olanı değerlendirmektir; var olandan sonuçlar çıkartmaktır. Bu nedenle yanlışımız, en fazlasıyla var olandan, gerçeklikten çıkardığımız sonuçlarla sınırlı kalacaktır.


Nereden nereye gelindi? Emperyalizme bağımlılık hep aynı biçim ve içerikli midir? Kapitalizmde eşit olmayan gelişme yasası evrensel geçerli bir yasa mıdır veya değil midir? Bu sorular çoğaltılabilir. Türkiye'de kapitalizmin bugünkü gelişme aşaması, geçen yüzyılın son 20 yılından bu yana; daha doğrusu 12 Eylül 1980 darbesinden bu yana gelişmesi iyi analiz edilmeden anlaşılamaz.

12 Eylül faşist darbesi Türk ekonomisinde köklü değişimlerin yolunu açmıştır. Türkiye, 1980'li yıllarda bir tarım-sanayi ülkesi olmaktan çıkarak sanayi-tarım ülkesi durumuna gelmiştir. Sadece bu gerçeklik ekonomide köklü bir yapısal değişim anlamına gelmektedir (3). Bu yıllarda ekonomide sanayi üretiminin ağırlığı arttı ve aynı zamanda, tekelleşen sermayenin kabuk değiştirme süreci oldukça hızlı gelişti. Bu darbenin temel nedenlerinden biri de sermayenin açılıp serpilmesi önündeki engellerin yıkılmasıydı. Bu nedenle bu faşist darbesinin oynadığı ön açıcı; gelişmenin ortamını hazırlama rolü iyi analiz edilmelidir.

1930-1980 arasında yerli sermaye, devletin koruması altında iç pazara yönelik üretimle; gümrük duvarları desteğiyle büyüdü. O dönemde yerli sermaye ancak böyle palazlandırılabilir ve geliştirilebilinirdi. Bu, sanayileşmede stratejik anlayıştı. Söz konusu bu dönemde tekelleşen sermayenin, yeterli, rekabet edebilecek güce sahip olmadığı için dış pazarlara açılma diye bir dürtüsü de henüz gelişmemişti. Ama 1980'den itibaren durum değişmeye başladı. 1980-1990 arasında geçirdiği yapısal değişimin, büyümede kabuk değiştirmesinin bir sonucu veya yansıması olarak bölgesel açılımlara girişti. Veya vurgulamak için şöyle de diyebiliriz: 1980-1990 arasında Türkiye, ilk yapısal değişimini sonlandırdı. Sermaye kabuk değiştirmişti; artık iç pazarla yetinemeyen, gözünü dış pazarlara dikmiş bir sermaye ile karşı karşıyaydık.

1990-2000 döneminde, özellikle revizyonist blokun dağılmasından sonra Türk burjuvazisinin eline oldukça önemli ve birçok bakımdan bölgesel olmaktan da çıkan fırsatlar geçti. Bu fırsatları, planladığı, istediği gibi değerlendirmede dirençlerle karşılaştı, ama hiç değerlendiremedi demek tamamen yanlış olur. Böyle düşünenler 1990-2000 arasında, en azından dağılan Sovyetler Birliği ve Yugoslavya eksenli olarak olağanüstü artan diplomasi trafiğini; uluslararası ilişkileri ve aynı zamanda artan sermaye ilişkilerini veya genel anlamda siyasi ve sermaye hareketliliğini yok saymalıdır. Tekelci sermaye 1980'li yıllarda iştahlanmıştı, 1990'lı yıllarda ise salyası akacak derecede cüretkârlaştı. Bu dönemde ihracatı, yatırımları yoğunlaştırma, pazar yeri arama çabaları bu gelişmenin açık ifadesidir.

1990-2000 arası, burjuvazinin ve tekelci sermayenin tarihinde dışa açılma bakımından cüretkârlaştığı dönemdir. Bu dönemde sermaye, dış pazarsız, dışa açılmaksızın büyüyemeyeceğini gördüğü için dış pazarlara açılma adımları attı; artık sıra ihracatı önplana alan, ihracata dayalı üretime geçmeye ve aynı zamanda sermaye ihracına gelmişti. Bütün bu gelişmeler 20. yüzyılın sonunda Türkiye'nin yeni bir kabuk değişimine uğradığını; çapı ne olursa olsun, uluslararası tekelci sermayenin ve politikanın hesaba kattığı emperyalistleşen ve bölgesel güç olma sınırlarını zorlayan bir ülke olduğunu göstermektedir. Dün bunun üzerine düşünce beyan etmek, bu gelişmeyi kanıtlamak “zor”du, ama bugün zor olmanın ötesinde, gerçeği olduğu gibi söylememek affedilmez bir hata olur.

Revizyonist blokun dağılmasından sonra Türkiye'nin stratejik olarak önemsizleşeceği üzerine bolca yazıldı. Hangi verilerden veya kurgulardan hareketle böylesi öznel değerlendirmeler yapıldığı, yükselen neoliberalizm koşullarında emperyalizmi ve jeopolitikayı nasıl anladığımızı yansıtır. Oysa gerçekleşen, savunulanın tam tersiydi; Türkiye'nin dünya jeopolitikasında, dünya hakimiyeti için rekabet etme yeteneğine sahip olan emperyalist ülkeler ve aynı zamanda uluslararası tekelci sermaye açısından stratejik önemi daha da arttı. Şöyle de diyebiliriz; Türkiye'nin bu önemi daha da görünür oldu. Burjuvazi ve yerli tekelci sermaye bu durumun bilincindeydi ve eline geçen fırsatları da değerlendirmekten geri kalmadı.

21. yüzyıla Türkiye emperyalistleşen bir ülke olarak girdi. Emperyalistleşen Türkiye kavramı korkutuyorsa, 1970'li yıllardan kalma, dünya ve ülkeler arası ilişkiler ne derece değişirse değişsin, değiştirmeye hiç niyetli olmadığımız emperyalizme bağımlılık anlayışı -mevcut nesnel gerçekliği göz önünde tuttuğumuzda- dünyamızı yıkıyorsa, başka bir kavram kullanalım ve emperyal özellikleri görünür olan Türkiye diyelim. Hangi kavramı kullanırsak kullanalım, ister kapitalizmin geri geliştiği veya ileri geliştiği veya da orta derecede geliştiği ülke diyelim, izah etmekten kurtulamayacağımız; bu konudaki düşüncelerimizi sürekli takip eden; olumlayan veya reddeden nesnel gerçekler vardır. Bu nesnel gerçeklere aykırı değerlendirmelerin beş paralık bir değeri yoktur. Nasıl ki, gördüklerine inanma, sömürü feodaldir demekle Türkiye gerçekliğini zerre kadar açıklamamış oluyorsak, Türkiye emperyalizme bağımlıdır demekle de Türkiye gerçekliğini açıklamış olmuyoruz. İkinci durumda nasıl bir bağımlılık sorusuna cevap vermek gerekir. Ama avanak küçük burjuva, emperyalizme bağımlılıktan 'bir kere bağımlı, sürekli bağımlı'yı anlamanın ötesine henüz geçmemiştir.

12 Eylül darbesinden sonra Özal ile birlikte dışa açılım, devlet politikası olmaya başlamıştır. Bu açılım darbe öncesinde 24 Ocak kararlarıyla uygulanmak istendi, ama istenilen sonuç alınamadı; uygulamanın siyasi ortamı darbeden sonra oluşturuldu. Aynen emperyalist ülkelerde olduğu gibi, devletin dış politik ilişkilerinde sermayenin çıkarlarını koruması esas amaç oldu. “Zevat“ın dış gezilerine sermaye sahiplerinin veya şirket temsilcilerinin yoğun ilgi duymaları, gidilen hemen her yerde iş bağlantıları kurmaları bunu açıkça göstermektedir.

Devletin dış gezilere sermaye çevrelerinin katılması özellikle Özal ile başlamış ve teşvik edilmiştir.

Tekelci sermaye, meta veya sermaye biçiminde salt ihraç etmekle yetinmediği, aksine gittiği hemen her yerde, ortam çıkarlarına uygunsa fabrikalar kurduğu veya mevcut olanları satın aldığı bir sürece girmişti. Böylece Türk tekelci sermayesi gittiği ülkenin ekonomik ve siyasal yaşamında etkileyici bir faktör olmaya başlamıştır. Her halükarda faal olduğu ülkenin ekonomisine entegre oluyordu.
Birtakım “sol”ların böyle bir gelişmeyi anlayacaklarını beklemiyorum. Bu unsurların, emperyalizm ve bağımlılık kapsamında anlamadıkları, nasıl olur da dışarından sermaye gelmesini bekleyen, hükümetten bunu teşvik etmesini talep eden yerli tekelci sermaye, (o da varsa!), aynı zamanda dış pazarlara açılabilir? Emperyalizm ve ona bağımlılığın diyalektiğini değişmezlik olarak donduran bu unsurların savundukları düşünce, 1970'li yılların “yadigârı” olan çarpıtılmış bir emperyalizm anlayışıdır. Bunun Leninist emperyalizm analiziyle uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur.

Gerçekten de sermaye hareketinin diyalektiğini anlamayan bu unsurlar için böyle bir gelişme olamaz; Partizan örneğinde olduğu gibi olmamalıdır. Hele hele ülke, emperyalizme bağımlı, yarı sömürge olmanın yanı sıra bir de feodal veya yarı feodal ise, o ülke öyle kalmaya mahkumdur. Veya başka ülkeler bu ilişkilerden bir biçimde sıyrılıp çıkabilir, ama Türkiye çıkamaz. Tabii bu anlayış böyle değil, teori kılıfına geçirilerek formüle edilir. Ama isteyen bu örgütlerin Türkiye ekonomisi ile veya emperyalizm-Türkiye ilişkileri ile ilgili anlayışlarına bakabilir.

Bağımlı bir ülke, yabancı sermayeyi ülkeye davet eder, hükümet bunu teşvik eder ve bu ülke aynı zamanda dışarıya sermaye ihraç eder veya genel anlamda söylersek dış pazarlara-dünya pazarlarına açılır. Bu, sermaye hareketinin diyalektiğini, yerli tekelci sermayenin uluslararası tekelci sermayeye entegre olduğunu, onun ayrılmaz bir parçası olduğunu gösterir. Kendi kendine Marksistlerin anlamadığı da budur.

Belki de sanılıyor ki, dış pazarlara açılmak, oralarda fırın inşa edip ekmek satmaktır veya market açıp Türkiye'den getirilen ürünleri satmaktır. Tabii bunları yapanlar da var, ama sorun bunlar değil. Dışa açılan sermaye, uluslararası planda rekabet edebilmek için genel geçerli kalitede ve fiyatta üretmek, ötesinde kaliteyi yükseltmek, üretim masraflarını düşürmek zorundadır. Daha fazla artı değerin sağlanabildiği sektörlerde faal olma yeteneğini geliştirmek zorundadır. Büyük yatırımlara girişebilecek koşulları oluşturabilecek imkanlara sahip olmak zorundadır. Birçok yerli tekelci sermaye aynen böyle hareket etmektedir. Bunların yatırım hacmi milyon değil, milyar dolarla ifade ediliyor. Stratejik sektörlere, daha çok kâr getiren sektörlere yöneliyor, gücünü aşan ihalelere girmek için ortaklıklar (konsorsiyum) oluşturuyor. Böyle stratejik hareket eden “çok uluslu Türk şirketleri”nin de olduğuna “alışmak” gerekir (4).*

Komşularla ”sıfır sorun“ politikası, tahakküm ve gerçekler

Kapitalizmde eşitsiz gelişme yasası ve rekabet ile “sıfır sorun” politikası birbiriyle çelişir. “Sıfır sorun” politikası, sermaye hareketinin diyalektiğine aykırıdır. Bu, meselenin bir yönü. Diğer taraftan “sıfır sorun” politikası, emperyalist yayılmacılığın, tahakküm eğiliminin, rekabette güçlü olduğuna inanmanın açık bir ifadesidir. Bu, korkutarak, sindirerek “sıfır sorun”lu politika uygulamak demektir. Bu politika, A. Davutoğlu Dışişleri Bakanı olmadan önce de AKP hükümeti tarafından uygulamaya konmuştu. Bunun böyle olmasında Davutoğlu'nun rolü önemlidir. Onun Türk burjuvazisinin jeopolitik açılımı konusunda görüşleri bilinmektedir. “Stratejik Derinlik” kitabında Türk burjuvazisinin jeopolitik açılımının nasıl olması gerektiğini ayrıntılı anlatır.

”Sıfır sorun“la yol alınamayacağını burjuvazi de gördü. Ermenistan ile ilişkiler öyle kaldı. Suriye ile ”düşmanlık“tan ”can ciğer“ olmaya geçtik, şimdi yeniden ”düşman“ olduk. İran ile ilişkiler, ne olacağı bilinmeyen -aslında çok iyi bilinen- bir aşamada devam ediyor. İsrail ile dostluk ”düşmanlığa“ dönüştü, şimdi yeniden “dost” olunuyor.

“Sıfır sorun” politikası, ”sıfır sorun“un uygulandığı her alanda sorunların çıktığını yeteri kadar göstermiştir.

”Sıfır sorun“ güç dengesine göre tanımlanır. Gücün varsa, tehdit edebiliyorsan karşındaki gücün seninle bir sorunu “olmaz” ve böylece onunla ”sıfır sorun“lu olursun. Ama kapitalizmde esas olan eşitsiz gelişmedir; bugün güçsüz olan yarın güçlenebilir ve dayatılan ”sıfır sorun“lu ilişkiyi sorunlu ilişkiye dönüştürebilir.

Türkiye'nin sınır komşusu ülkelerle ilişkileri oldukça değişkendir. Değişimin nedeni de genellikle bu ülkelerden değil, Türkiye'den kaynaklanıyor. Türk burjuvazisi komşu ülkelerle ilişkilerini kendi çıkarlarına göre dizayn etmek istiyor. Buna uymayan ülkelerle de sorunlu oluyor. Bu nedenden dolayı ”komşularla sıfır sorun“ aslında komşularla çok sorun demektir.

Türk burjuvazisi, komşu ülkeler üzerinde emperyalist tahakküm anlayışını gizlemek için ”sıfır sorun“ politikasını uydurmuştur. Öyle ki, bir taraftan ”sıfır sorun“dan bahsediliyor, diğer taraftan da bölgemizde, biz de olmaksızın bir adım atılamaz pratiği uygulanıyor. Bunun en somut adımını Irak ve Suriye'deki gelişmelerde görmekteyiz. Musul-Telafer-Şengal söz konusu olduğunda biz de masada olacağızı vurgulamak için sınıra asker yığmıştır. Suriye'de Esad rejimini devirme politikası iflas etmiş, ABD ve diğer müttefikleriyle arası açılmış, ama şimdi uçak krizinden dolayı ilişkilerin gerildiği Rusya ile yeniden ve eskisine göre daha kapsamlı ilişkiler kurarak IŞİD ve Rojava'ya karşı mücadele adı altında Suriye'de işgalciliğe girişmiştir. Türk burjuvazisi Irak, ama özellikle de Suriye'deki gelişmeleri “iç sorun” olarak görmektedir.*

Burjuvazinin ne oranda yayılmacı olduğu veya dış politikasının, uluslararası ilişkilerinin yayılmacılıktan ayrı düşünülemeyeceği ve tekelci sermayenin dış pazarlarda mevcut yayılmışlık durumu, Türkiye'nin emperyalistleşmesinde katettiği mesafeyi göstermektedir. Meta ve sermaye ihracının kapsamı ve ülke ve bölgelere/kıtalara göre dağılımı bu yazı çerçevesinde ayrıntı olacaktır. Ama burada şu kadarını söyleyelim: Türk tekelci sermayesinin Balkanlar, Ortadoğu, Orta Asya ve Afrika'da yayılmışlık durumunu küçümseyen fena halde yanılmış olur. Şüphesiz, hacmi kendi çapındadır, ama önemlidir. Özal ile başlayan Türk sermayesinin uluslararası alanda önünü açma çabası, AKP hükümetinin temel görevi olmuştur.

*
Burjuvazinin mevcut enerji boru hatlarından sadece geçiş ücreti almakla yetindiğini ve bunun için yeni boru hatlarına talip olduğunu sanan da fena halde yanılmış olur. Geçiş için alınan ücret burjuvazi açısından hiç de önemli değildir. Türk burjuvazisinin sorunu, yakın bölgede elde edilen enerjinin başta Avrupa olmak üzere dünya pazarlarına sevkıyatında söz sahibi olabilmektir. Bu da enerji boru hatları (petrol ve doğal gaz) Türkiye'den geçtiğinde mümkün olabilir. Kıyasıya rekabet bunun için sürdürülmektedir. Şimdi, Rusya (“Türk Akımı”), Orta Asya, Hazar Havzası (Baku-Ceyhan hattının yanı sıra inşa edilmekte olan TANAP boru hattı), İran, Irak kaynaklı petrol ve doğal gazın Avrupa'ya taşınması üzerine rekabete Doğu Akdeniz'de keşfedilen petrol ve doğal gaz sahalarının paylaşımı ve bu enerjinin Avrupa pazarlarına sevkıyatı üzerine rekabet de eklenmiştir. En kısa ve maliyeti en düşük olan hat, Türkiye üzerinden geçecek olan hattır (5).

*
Yıllarca Türkiye'nin stratejik konumunu pazarladığı, bu konumunun ötesinde bir güç olmadığı üzerine yazdık. Oysa durum hiç de öyle değil. Yanlış anladığımız emperyalizm-bağımlı ülke denklemi gözümüzü siyasi ve teorik olarak körleştirmişti. Kendi tarihini öğrenmeden Rus, Çin tarihini öğrenen; Rusya, Çin, Arnavutluk gerçekliğini kendi gerçekliğinden çok daha iyi bilen bir nesilden geliyoruz. Türkler gelmeden önce de bu coğrafyanın stratejik önemi vardı. Bu coğrafya bu özelliğinden hiçbir şey kaybetmemiştir; aksine kapitalizmin uluslararasılaşmasından; emperyalizmden bu yana dünya hakimiyeti için jeopolitikalar geliştiren her güç için mutlaka kontrol edilmesi gereken bir alan olarak görülmüştür. Türkiye, stratejik konumunu pazarlıyor saptaması 1945-1990 arası için genel hatlarıyla doğrudur. Ama 1990'dan itibaren bu durum değişmeye başlamıştır. Bugün sahip olduğu ekonomik ve askeri gücüne dayanarak stratejik konumunu pazarlamanın ötesine geçmiştir. Burjuvazi, tekelci sermayenin çıkarları söz konusu olduğunda ekonomik, siyasi ve askeri gücüne dayanarak konum değiştirebilmektedir; açık ki manevra yapma kabiliyeti artmıştır. Öyle ki, emperyalist dayatmalara direnebilmekte ve bu anlamda bağımsız politika üretebilmektedir (Yeni ulusal güvenlik konsepti böyle bir politikadır). Burada şunu belirtmekle yetinelim: 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Türk burjuvazisinin konseptleştirdiği ulusal güvenlik politikası, iyi analiz edilmesi ve ciddiye alınması gereken bir politikadır. Bu politika Erdoğan önderliğinde Türk burjuvazisinin bir savaş programıdır; saldırganlıktır, işgalciliktir. Türk burjuvazisi bu politikayı, şu veya bu emperyalist güce dayanarak değil, tam tersine müttefikleri de dahil emperyalist ülkeleri (ABD, AB, Rusya) karşısına alarak bağımsız geliştirdiği bir politikadır. (6).

Özal ile birlikte Türkiye'nin dış politikası giderek yayılmacı bir karakter almaya başladı. AKP'nin sürdürdüğü dış politika, bölgesel bir gücün, emperyalistleşen bir ülkenin dış politikasından başka bir şey değildir.
Bu politikanın uygulanabilmesi için belli bir ekonomik ve askeri gücün olması gerekir. Bu iki güç siyasi gücün, dayatmacı dış politikanın temelini oluşturur. Türk burjuvazisinin hükümet eden siyasi temsilcileri, somutta da AKP hükümeti, tekelci sermayenin çıkarlarına hizmet etmek için bu dış politikayı uygulamak zorundadır.

Şüphesiz, Türk burjuvazisini, başta ABD olmak üzere Batı'lı emperyalist ülkelerin ve yerli tekelci sermayeyi de uluslararası sermayenin salt taşeronu olarak görenler vardır. Bu siyasi körlere söylenecek pek fazla bir şey yok, ama en azından şöyle de düşünebilirler: Dünkü taşeron Türk burjuvazisi ve sermayesi ile bugünkü taşeron Türk burjuvazisi ve sermayesi arasındaki nicel farklar nitel değişime uğrama sürecine girmiştir. Diyalektikte değişmeyen bir şey varsa, o da değişimin kendisidir diyorsanız taşeronluktaki bu değişimi de kabul etmek zorundasınız.

İlk “eksen kayması”

“Eksen kayması” daha önce Erdoğan'ın 2009'da Davos zirvesinde İsrail Devlet Başkanı Ş. Peres ile birlikte katıldığı paneldeki çıkışıyla gündeme gelmişti. O zaman Başbakan olan Erdoğan'ın ”One minute“ çıkışıyla Anadolu coğrafyasından ziyade Arap coğrafyasında birtakım kalpleri, duyguları, iyi niyetleri fethettiği bir gerçektir. Onun bu çıkışı; Şimon Peres'i azarlaması, ”sol“ basın tarafından pek kavranmadı. Veya da anlamadığımız durumlarda sıkça kullandığımız gibi ”ajitasyon“ olarak algılandı. Oysa bütün dünyanın; emperyalizmin ”seçkin“ temsilcileri önünde Peres'in azarlanması, Türk burjuvazisinin hem İsrail'e ve hem de Batı'lı emperyalist ülkelere meydan okumasından başka bir anlam taşımıyordu.

”One minute“ ile ”eksen kayması“ da gündeme geldi. ”Eksen kayması“, başta Amerikan emperyalizmi olmak üzere Batı'lı emperyalist ”cephe“den, Batı değerlerinden uzaklaşmak ve Doğu'ya kaymak, şeriatçı bir rejim eğilimli olmak olarak yorumlandı. AKP ve İslamcılık arasındaki ilişki de göz önünde tutulursa denklem tamamlanmış oluyordu. Olabilir, AKP, hükmet olmaktan çıkıp iktidar olduğuna göre şeriatçı bir rejim kurmak da isteyebilir. Ne olacak yani, faşist diktatörlük ”şeriatçı faşist” diktatörlüğe dönüşmüş olur veya İran'daki gibi klerikal faşist bir diktatörlük kurulmuş olur. Böyle olsa da bu, sorunun tali yönüdür. Bu “eksen kayması” tartışması, iç politikada burjuvazinin kanatları arasında bir biçimde hala devam etmektedir. Bu kavga, burjuvazinin, bir türlü anlayamadığım ”Kemalizm“ -Kemalizm kavram ve içeriğinin doğuş koşulları tamamen farklıdır ve o Kemalizm ile şimdiki “Kemalizm” arasında bir bağ yoktur veya bir ulusal burjuvazi ile işbirlikçi büyük burjuvazi arasında ne kadar bağ varsa o kadar bağ vardır- diye tanımlanan ve ”hal ve gidişi“yle tekelci sermayenin çıkarlarına hizmet etmekten oldukça uzaklaşmış olan ve bu bakımdan da statükocu konumda olan kanadı ile muhafazakar, ama “liberal” ve bu haliyle de tekelci sermayenin tercümanı olan kanadı arasındaki kavgadır. AKP artık iktidar olmasına rağmen, burjuvazinin her iki kanadı arasındaki mücadele bugün “rejim değişimi” biçiminde hala sürmektedir. Birinin ”ak“ dediğine diğeri ”kara“ demektedir. Ama her halükarda AKP'nin hem uluslararası tekelci sermayenin hem de yerli tekelci sermayenin çıkarlarını savunan güç olduğu tartışma götürmez. Bu bakımdan statükocu kesim, Türk tekelci sermayesinin çıkarlarına cevap verecek durumda değildir. Bu işi AKP en iyi bir biçimde yapmaktadır ve her geçen gün daha da cüretkâr yapmaktadır.

Tabii ”sol“un bir kısmı ”eksen kayması“ olmadığını, olup-bitenin ABD ile anlaşmalı olduğunu, Türkiye'nin, ABD'nin bir kuklası olduğunu, onun adına taşeronluk yaptığını yazıp-çizdi. Bu, oldukça sığ bir değerlendirmedir. Doğru, Türkiye ABD'nin bir kuklasıdır, bir taşeronudur, ama eskisinden oldukça farklı bir kukla ve taşerondur. Truman doktrininden bu güne, K. Evren'den, Özal'dan, Demirel'den bugüne çok şey değişti. O koşulsuz uşakların ve taşeronların yerini “koşulu” uşaklar ve taşeronlar aldı.

Uşaklık ve taşeronluktaki değişim, tekelci burjuvazinin dünya pazarlarına açılma hırs ve atılımından bağımsız olarak ele alınamaz. Burada uşaklıkta ve taşeronlukta değişimi sağlayan Türk tekelci sermayesinin gücüdür. Genel anlamda “sol“un, özel anlamda da devrimci solun bu gerçeği görmesi gerekirdi, ama göremedi.

İkinci “eksen kayması”

Tarihin cilvesine bakın! “One Minute' ile başlayan ilk “eksen kayması” tespitinden bu yana 7-8 sene geçti. O zaman “eksen kayması”ndan anlaşılan, İslami bir rejime geçişti.

Şimdi, daha doğrusu 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Türkiye-ABD ve AB arasındaki ilişkilerin gerilmesinden ve ABD ile ilişkilerin en azından Ortadoğu sorunları bazında çelişkiye dönüşmesinden ve Türkiye-Rusya ilişkilerinin yeniden ve daha kapsamlı gelişmeye başlamasından bu yana yeni bir “eksen kayması”ndan bahsedilmeye başlandı. İlkinde eksen İslamcılığa doğru kaydırılırken, ikincisinde Rusya'ya, Çin'e; bir bütün olarak Avrasyacılığa doğru kaydırıldı. Eksenin İslamcılığıca ve Avrasyacılığa doğru kaymasını savunan çevreler var. Bu çevreler burjuvazinin değişen politikalarını kendi anlayışlarına göre yorumluyorlar. Ama veya peki, şu “sol”a, o avanak küçük burjuvaziye ne oluyor? “Erdoğan eksen kaydıramazmış. Niye kaydıramazmış? Batı'ya bağımlıymış.Bu “avanak burjuvazi”, Türkiye Batı'dan kopamazın teorisini yaparıyor. Onun kafasında kurguladığı siyasal bir düşünce dünyası var ve bu dünyada Türk burjuvazisi Batı emperyalizme bağımlıdır ve bu bağımlılık değişmez. Ama bu “avanak küçük burjuva” Türk burjuvazisinin Batı'dan, müttefiklerinden kopma diye bir derdinin olmadığını, sadece ve sadece bağımlılık ilişkilerini yeniden düzenlemek diye bir derdinin olduğunu anlamıyor. Anlasa böylesi avanaklığı zaten yapmaz. Erdoğan Batı'dan kopuyorum, Avrasya'ya yöneliyorum diyor mu? Demiyor. Küçük burjuva değerlendirmenin başka bir türü de var. Bu değerlendirme oldukça basit: Türkiye, mutlaka emperylizme bağımlıdır; Batı emperyalizminden koparsa, başka bir emperyalizme bağımlı olacaktır; Türkiye bir biçimde bu emperyalizme bağımlı değilse, mutlaka öbür emperyalizme bağımlı olmalıdır!

Tekelci sermayenin çıkarlarının dile getirilmesi ”eksen kayması“ oluyor. Uluslararasılaşmış sermayenin öyle eksen kaymasıyla falan bir ilişkisi yok. Olsaydı Çin'e yatırım yapan emperyalist ülkeler ve tekelleri bayağı eksen kaymasına uğramış olurlardı. ”Eksen kayması“ ile ifade edilen Türk tekelci sermayesinin dünya pazarlarına açılımıdır; pazarlarını çoğaltması ve çeşitlendirmesidir.

”Eksen kayması“, kabına sığmayan, iç pazarla yetinemeyen, kaçınılmaz olarak dış pazara yönelmek zorunda olan Türk tekelci sermayesinin faaliyet alanını genişletmesidir. Bu, sermaye hareketinin bir zorunluluğudur, olmazsa olmaz yasasıdır; büyüyen sermaye iştahı, saldırganlığı artan sermayedir, yayılmak zorundadır.

Türkiye'de 1980'li ve 1990'lı yıllarda önemli bir sermaye birikimi yoktu, hiç yoktu değil, önemli boyutlarda yoktu. Ama bu yüzyılın başından itibaren geçen 16 yıl içinde küçümsenemeyecek boyutlarda bir sermaye birikimi sağlanmıştır. Bir taraftan dünyanın 17. veya 16. güçlü ekonomisi olacaksın, diğer taraftan da kayda değer bir sermaye birikimin, dünya pazarlarına açılmışlığın olmayacak! Bu, sermaye hareketinin diyalektiğine aykırıdır.

Birtakım “sol”lar bunu anlar mı? Anlamaz. Çünkü burada sermayenin diyalektiğine aykırı olan onların diyalektiğine; düşünce tarzına asla aykırı değildir!

Sermaye ihracı

Türkiye'nin yurt dışındaki toplam varlık (doğrudan yatırımları, ticaret ve banka alanındaki krediler, borç senetleri, hisse senetleri, para piyasalarındaki işlemler, her türden banka mevduatları ve yatırımları ve rezerv konumundaki varlıkları) miktarı 2000'de yaklaşık 53.2 milyar dolardan 2010'da 185,9 milyar dolara çıkarak üç misli artar. Bu varlıkların miktarı 2014 yılında 230 milyar dolara kadar çıkmış, 2015'te ise 210,2 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. 1996-2014 arasında toplam varlıklarda 7,6 misli bir artış söz konusudur. Aynı dönemde toplam yükümlülüklerdeki artış da 7,2 misli olmuştur (7). Önemsiz de olsa toplam varlıkların artışı, toplam yükümlülüklerin artışından daha hızlı olmuştur.

Türk ekonomisi, toplam sermaye ihracı bakımından 2000-2016 döneminde daha öncesiyle karşılaştırılamayacak derecede büyümüştür.

Yurt dışına sermaye ihracı 2000'den sonra sıçramalı bir gelişme gösterir. 2000 yılında uluslararası pazarlarda faal olan Türk sermayeli işletme sayısı 1154 iken bugün 4000 civarındadır.

Türkiye'nin sermaye ihracı 1990'da sadece 1, 20 milyar dolardı. 2015'te bu miktar 44 milyar dolara çıkmıştır; yani 36,7 misli artmıştır.

Türk sermayeli şirketlerin uluslararası pazarlara açılmakta kat ettiği yol, bu sermayenin Misak-ı Milli sınırları içinde kalmaya artık hiç de niyetli olmadığını çok açık bir biçimde göstermektedir. Bu şirketleri sadece yabancı sermaye ağırlıklı Türk şirketleri olarak görmekte de yanlıştır. Doğru, önceleri yabancı sermaye ağırlıklı Türk şirketleri söz konusu iken şimdi uluslararası pazarlarda Türk sermayesi ağırlıklı şirketler yayılmaktadır.

AKP, büyüyen bu sermayenin ihtiyaçlarına en iyi cevap veren partidir, onun esas politikası budur. Türkiye'de dış politik açılımların veya genel olarak dış politikanın AKP döneminde daha ziyade sürekli gündemde olmasının, ”sıfır sorun“ adı altında sağa sola yapılan saldırganlık veya ABD ve AB'ye ”diklenmek“ emperyalistleşen Türkiye'nin çıkarlarını ifade etmektir. Saldırganlığı, parti olarak AKP ve Erdoğan üslubu diye açıklamak saflık olur. Sorun üslup değil, sorun büyüyen sermayenin iştahından kaynaklanan saldıranlıktır.

Burjuvazinin bütün çabası meta ve sermaye ihracat kapasitesini arttırmak için yeni pazarlar bulmaktır. Bu nedenle burjuvazinin Ortadoğu, Afrika, Balkan ülkeleriyle ticari ilişkilerini sıçramalı geliştirmesi anlaşılır. Meta ve sermaye ihracında değer ağırlığı hala AB'dir. Ama meta ve sermaye ihraç alanları oldukça çeşitlenmiştir. Dün, daha doğrusu 2000 öncesi böyle bir ihracat alanı çeşitlendirmesi yoktu. Önceleri (ve hala da) ekonomik ”eksen“ Avrupa, siyasi ve askeri ”eksen“ de ABD idi. Şimdi bu durum değişme sürecine girmiştir; Türk burjuvazisi, hal ve hareketiyle ekonomik ve siyasi ”eksen“ bütün dünya olmalıdır diyor.

Türkiye'de kapitalizmin 1980'lerden sonra sıçramalı büyümesi sonucunda ne olmuştur? Türk ekonomisi dünyanın ve Avrupa'nın büyük ekonomilerinden birisi olmuştur. Ekonomik güç bakımından sınır komşularıyla karşılaştırırsak: Ekonomik güç bakımından Türkiye'ye en yakın olan İran'ın GSYİH''sı 1990'da Türkiye'nin GSYİH'sının yüzde 67'sine, 2015'te de yüzde 55'ine tekabül etmekteydi. Sadece komşu ülkelerle değil, Rusya hariç bölge ülkeleriyle (Ortadoğu, Balkanlar, Orta Asya, Kafkasya, Afrika) karşılaştırıldığında birinci ekonomi konumundadır (8).

Askeri-sanayi kompleksi ve Türkiye gerçeği

Askeri-sanayi kompleksinden anlaşılması gereken nedir? Bu kavramı şöyle tanımlayabiliriz: Silahlanma sermayesinin çıkarlarının ve gücünün, ordunun ve bürokrasinin çıkarları ve gücüyle kaynaşarak sağlam bir iktidar kompleksi oluşturmak. Askeri-sanayi kompleksi, emperyalist politikanın olmazsa olmazlarındandır. Böyle bir güç veya yapılanma Türkiye'de de gelişmiştir.

Özellikle Kıbrıs'ın işgalinden bu yana Türkiye'de yerli silah sanayi geliştirilmiştir. Dış düşman algılaması ve 30-35 senedir devam eden kirli savaş, bir taraftan TSK'ya milyarlarca dolarla ifade edilen sermaye akışını sağlarken, diğer taraftan da özel sektörün bu alanda giderek yoğunlaşan faaliyetine yol açmıştır.

Belirttiğimiz nedende dolayı yerli silah sanayi de sıçramalı bir gelişme göstermiştir. TSK ihtiyaçlarının yurt içinde karşılanma oranı 2003'te yüzde 25'ten 2010'da yüzde 52,1'e ve 2015'te de yüzde 60'lara yükselmiştir.

TSK ihtiyaçlarının yerli üretimle karşılanma oranının 12 sene içinde yüzde 25'ten yüzde 60'lara çıkması Türkiye'de silah sanayinin; askeri-sanayi kompleksinin ne denli hızlı gelişmiş olduğunu gösterir.

Bu değişim kaçınılmaz olarak silah ithalatı ve ihracatı dengesinde de değişime neden olmuştur. Bir zamanlar neredeyse sadece silah ithalatıyla var olabilen Türk Silahlı Kuvvetleri, özellikle son yıllardaki yerli silah üretim kapasitesini olağanüstü geliştirmesiyle aynı zamanda silah ihraç eden ülkeler listesinde yerini almıştır. Bugün birçok silah ve mühimmat Türk silah fabrikaları tarafından üretilmektedir. Bu modern teknolojiyle üretilen silahlar hem Kürt Özgürlük Hareketine karşı hem de Suriye işgali sürecinde IŞİD'e karşı denenmekte ve kullanılmaktadır.

Askeri-sanayi kompleksi geliştirmek, her ülkenin üstesinden gelebileceği bir iş değildir. Bunu yapabilmek için o ülke burjuvazisinin belli bir gelişmişliği ve jeopolitik hedefleri olmalıdır. Bunun yanı sıra ülkenin coğrafi konum da askeri-sanayi kompleksinin oluşturulmasında önemli bir rol oynar. Türk burjuvazisi, jeopolitik hedeflerinin yanı sıra bu jeostratejik konumundan dolayı “belalı” coğrafyada var olabilmenin yerli, silah sanayinin geliştirilmesinden geçtiğini görmektedir.

Mevcut gelişmişlik haliyle askeri-sanayi kompleksi küçümsenmemelidir. Zaten ordu olarak TSK, 2016 itibariyle dünyanın en güçlü 10. ordusu konumundadır. Ama her konuda olduğu gibi askeri gücü bakımından da TSK “sol” tarafından küçümsenmektedir. Örneğin uçak yapamıyor, tank yapamıyor, yapsa da motoru dışarıdan geliyor vb. türünden söylemler TSK'nın gücünü anlamamanın açık ifadeleridir. Türkiye, ABD, Almanya, Rusya, Çin gibi güçlü emperyalist bir ülke değil ki, gücünü uçak, tank motoru üretip üretememesinde arayalım. Türkiye'de askeri-sanayi kompleksi, kendi gelişim sürecinde nicel ve nitel olarak kat ettiği mesafe ile ölçülürse bir anlam kazanır. Küçümsenmemesi gereken de bu mesafedir.
 

Dünya çapında değişen güç dengeleri ve Türkiye

Yurt dışına açılan sermaye, çapı ne olursa olsun dünya pazarlarında pay talep eden ve bunun içinde rekabet eden sermaye demektir. Bu karakterli bir sermaye Türkiye'yi kaçınılmaz olarak saldırganlaştırmaktadır. Bu bakımdan Türkiye, yeni bir paylaşım savaşının müstakbel aktörlerinden birisidir. Tabii bundan yeni bir paylaşım savaşının baş aktörü sonucunu çıkartmak oldukça öznel, oldukça yanlış olur; Türkiye yeni bir paylaşım savaşında yer almak bakımından müstakbel bir aktördür; birileriyle birlikte birilerine karşı paylaşımda pay kapmak için savaşa hazır olan bir aktördür.

Yeni bir paylaşım savaşının müstakbel aktörü olmasıyla Türkiye'nin dünya hegemonyası merkezli bir jeopolitik anlayışının ve bunu uygulama yeteneğinin olduğunu söylemiyorum. Bu anlamda Türkiye ne ABD ile ne Rusya ve ne de Çin ile boy ölçüşebilir, ama Balkanlarda, Ortadoğu ve Hazar Havzası/Kafkasya üçgeninde gözü olan bu ve başka emperyalist ülkeler, Türkiye'nin de bu bölgelerde gözü olduğunun ve aynı zamanda mutlaka hesaba katılması gereken bölgesel bir güç olduğunun bilincindeler.

II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan dünya düzeni, revizyonist blokun çökmesiyle dağıldı. İki kutuplu dünyanın yerini çok rekabet merkezli dünya aldı. Bu çok rekabet merkezli durum devam etmektedir. Emperyalist ülkeler arasında kalıcı olan yeni bir ittifaklaşma henüz yok. Bu ittifaklaşmada Türkiye gibi birçok ülkenin de söz sahibi olacağı açıktır.

ABD, Japonya ve AB'nin Almanya, Fransa, İtalya, İngiltere gibi emperyalist ülkelerde kapitalist ekonominin dinamikliği kalmamıştır. Bu ülkelerde ekonomi, adeta yerde sürünmektedir. ABD ve Almanya'yı biraz ayrı tutarsak bu ülkelerde büyüme oranları oldukça düşüktür. G-7'lerin yerini alabilecek yeni ülkeler ortaya çıkmıştır. Bu, kapitalizmde eşitsiz gelişme yasasının bütün şiddetiyle işlediğini gösterir. Yaşlı emperyalist ülkeler, zamanın ve güç dengesinin değiştiğini pekala görmekteler. G-7'lerin yerini (veya G-8) 19 ülke ve AB'den oluşan G-20'lerin alması, yaşlanmış emperyalist ülkelerin bir lütfü değildir; arkadan gelerek hızla gelişen ülkelerin gelişiyor olduklarını dayatmalarıdır.

Şimdilerde ise G-20, BRICS, E-7, MIST gibi ülke gruplaşmaları ifade eden kavramlar önplanda. Açık ki, bu kategorilerde yer alan ülkeler hesaba katılmadan dünya ülkelerinin katıldığı uluslararası veya bölgesel toplantılar artık pek anlamlı değildir.

Yeni güçler bölgesel ve uluslararası alanda sahne alıyorlar. Bu gerçeği görmek gerekir. Bu güçler mevcut dünya statükosunu değişim için zorluyorlar. Revizyonist blokun dağılmasından sonra ABD, AB ve Japonya'dan oluşan çok merkezli rekabetin seyri daha da karmaşıklaşıyor; rekabet merkezlerinin sayısı artıyor; ABD'nin, AB'nin, Japonya'nın yanı sıra Çin, Rusya, Hindistan, G. Kore, Türkiye, Brezilya vb. ülkeler bölgesel ve uluslararası rekabette söz sahibi oluyorlar.

Güçler dengesi ve bazı “yükselen” ülkelerin değişen konumu

Türkiye'de tekelci burjuvazi tarihsel, coğrafi ve ekonomik gücünün beraberinde getirdiği olanak ve avantajları kullanarak uluslararası planda değişen güçler dengesi içinde hızlı yükselen güçlerden birisi oldu. Türk tekelci burjuvazisi, dünyanın dört bir yanında yatırım ve pazar alanı bulmak için cirit atmaktadır. Sıklaşan ve yaygınlaşan diplomasi trafiği, artan meta ve sermaye ihracı bunun açık bir ifadesidir.

Her gelişen, yükselen güç, önce en yakın çevresine ilgi duyar. Tarihte bunun örnekleri çoktur. Örneğin Amerikan kapitalizmi Monroe doktrini ile ”Amerika Amerikanlılarındır” anlayışından hareket ederek bütün Amerikan kıtasını kendi arka bahçesi ilan etmiştir. AB, öncelikle Avrupa ülkelerini üye yaparak bütün kıta üzerinde hakimiyetini kurmuştur. Keza Rusya BDT ile eski SB ülkeleri üzerinde hakimiyet kurmaya çalışmaktadır. Türkiye de Balkanlar-Ortadoğu-Kafkasya/Hazar Havzası üçgenindeki ülkelere ilgi göstermekte, bu bölgeleri tarihsel olarak da “arka bahçesi” olarak görmektedir. Tekelci sermayenin stratejisi bölgesel güç olarak gelişmek ve buna dayanarak dünya pazarlarında pay kapmaya çalışmaktır.

Arjantin, Brezilya, Hindistan, Endonezya, Güney Kore, Türkiye vb. ülkeler, emperyalist çağda dünya ekonomisi denen o zincirin hangi halkalarını oluştururlar diye sorarsanız herhalde çoğunluğu “emperyalizme bağımlı, yeni sömürge veya yarı sömürge” ülkeler cevabını alırsınız. Şüphesiz, bu tanımlamanın doğru olduğu dönemler vardı. O dönemler artık geride kaldı. Son yıllarda, özellikle de revizyonist blokun yıkılmasından ve küreselleşme dalgasının göklere çıkartılmasından bu yana bir kenara itilen emperyalizm kavramının yerini sanallaştırılan, kökeninden kopartılan, ne olduğu belli olmayan, ama her halükarda uluslar ötesi; ulus-devlet ötesi; ulus-devletten bağımsızlaşmış bir sermaye aldı. Emperyalist küreselleşme sürecinde söz konusu bu ülkelerin uluslararası güç dengelerindeki yeri hep geçiştirildi. Her şey, her gelişme, ulusal kökeninden, menşeinden tamamen kopmuş (!), tamamen uluslararasılaşmış (!); yeri yurdu olmayan (!), ama her tarafta var ve hakim olan uluslararası tekelci sermayeye tabi kılındı. Dolayısıyla bu ülkeler de bu sermayeye tabi kılındı. Ama bizzat yaşamın kendisi, etkileri şu veya da bu ülkede hala devam eden 2008-2010 dünya fazla üretim krizi, bu anlayışın yanlışlığını gösterdi. Nasıl ki, A. Negri'in ”İmparatorluk“ teorisi birkaç yıl içinde güneş altında kalmış kar gibi eriyip yok olduysa, ulusal kökeninden, menşeinden kopuk bir sermayenin de olamayacağını bu dünya krizi döneminde gördük. Dolayısıyla bu anlayış da güneş altında kalmış kar gibi eridi. Negri, ”İmparatorluk“ anlayışıyla her şeyi sanal imparatorluğa bağlamıştı. Diğer anlayış ise neyi nereye bağlayacağını pek beceremeden bu krizin ortaya çıkardığı ülkeler arası, sermayeler arası rekabetin tozu-dumanı içinde yolunu şaşırdı. Ne yapacağını bilemiyor. Küreselleşmeyi nihai noktasına götürdü ve kapitalist sistemin kendiliğinden çökeceğini ilan etti. Ama kriz, küreselleşmenin kâr oranı hareketine bağımlı bir gelişme olduğunu gösterdi. Ortaya bildiğimiz klasik emperyalist/kapitalist ilişkiler ve çelişkiler çıktı: Gördük ki, tamamlanmış, nihai sınırına dayanmış bir küreselleşme yok, dünya pazarlarında rekabet eden sadece birkaç emperyalist ülke yok; yeni ülkeler de aynı pazarlarda pay kapmak için eski emperyalist ülkelerle dişe diş rekabet ediyorlar. Bir kısım ülke giderek gerilerken, bir kısmı ülke giderek yükseliyor. Öyle ki, eski emperyalist ülkelerden oluşan çok rekabet merkezli dünya, yeni rekabet merkezleriyle yeni bir güçler dengesi sürecine girmiştir. Bu gelişme, küreselleşmeyi nihai sınırına götürenlerin yüzüne çarptı.

Kapitalizmde eşitsiz gelişme yasasını hesaba katmayan bir değerlendirme ancak yanlış sonuçlara götürebilirdi. Öyle de oldu.

Sermaye ve üretimin uluslararasılaşması koşullarında sadece Türkiye değil, diğer bütün ülkelerin geçirmiş olduğu yapısal değişim değerlendirmelerde hesaba katılmalıydı. Söz konusu bu ülkelerin hepsi değişik dönemlerde bir biçimde emperyalizme bağımlı ülkelerdi. Bu bağımlılık içinde yapısal değişimi içeren gelişme sergilediler; sıçramalı bir gelişme gösterdiler. Söz konusu bu ülkeler, farklı dönemlerde iç çatışmalardan geçerek (Örneğin askeri yönetimler, darbeler) kabuk değiştirebilmişlerdir.

Neydi o ”müthiş“ anlayış! Emperyalizme bir defa bağımlı mısın, o zaman ebediyen bağımlısın veya emperyalizm gelişmenin önünde engeldir. Ama bizzat emperyalizm, gelişmenin önünde engel olmadığını ama bağımsız gelişmenin önünde kesinlikle engel olduğunu göstermedi mi? Böyle bir anlayışın Marksist yöntemle, Leninist emperyalizm analiziyle, hele hele Marks'ın Kapital'de sermaye hareketini ele alışıyla ne türden bir ilişkisi olabilirdi. Neyse. Söz konusu bu ülkeler süreç içinde yapısal değişimden geçerek, emperyalizme bağımlılık ilişkilerinden çıkarak gelişmişlik ve dolayısıyla güç seviyesi farklı olan ülkeler arasındaki karşılıklı bağımlılık ilişkileri sürecine girmişlerdir.

Ne diyordu Stalin? “Savaş döneminde ve savaştan sonra (I. Dünya Savaşı’nı kastediyor. İ.O.) sömürge ve bağımlı ülkelerde kendilerine ait genç bir kapitalizm doğmuş ve büyümüştür. Bu kapitalizm, pazarlarda eski kapitalist ülkelerle başarılı bir şekilde rekabet ediyor ve böylece pazar alanları uğruna mücadeleyi keskinleştiriyor ve karmaşıklaştırıyor.”

Stalin kapitalizmde eşitsiz gelişme yasasının sonuçlarından bahsediyor. Söz konusu bu ülkelerdeki yapısal değişim ve eski emperyalist ülkelerle dünya pazarlarında giriştikleri rekabet de bu yasanın doğrudan bir sonucudur. Demek ki, önceleri feodal, yarı feodal, geri gelişmiş kapitalist ülkeler süreç içinde gelişebilirler, emperyalizme bağımlılık, yarı sömürge ilişkilerinden çıkarak pekala emperyalistleşebilirler. Jeopolitika geliştirme yeteneğine sahip olan veya potansiyel olarak sahip olan ve başkaca olanakları olan ülkeler sıçramalı gelişebilirler. E-7, MIST ülkeleri, her biri farklı boyutlarda da olsa bu özelliklere sahiptir.

Geçen yüzyılın '70'li yıllarında emperyalist ülkelerin üniversite çevrelerinde ”alt-emperyalizm“, ”üst-emperyalizm“ tartışmaları oldukça yaygındı. Hocaların da katıldığı “fikir jimnastiği” bolca yapılırdı. Bu tartışmalar Latin Amerika'da ”dependenz teorisi“ (bağımlılık teorisi) olarak devam etti. Bu tartışmalarla o zaman söz konusu olan ülkelerdeki (Örneğin Brezilya) ekonomik gelişme arasında ne türden bir bağ vardı, orası ayrı bir konu. Ama her halükarda bir kısım ülke geliştikçe, emperyalizme bağımlılık ilişkisi de başka biçimler almaya başladı. Bağımlılık ilişkileri, gelişen, güçlenen veya “yükselen” ülkeler lehine gevşedi. Bağımlılık ilişkilerinin gevşemesi, gelişen ülkelerin kendi çıkarlarını önplana çıkartarak hareket ettikleri anlamına gelir. Bir zamanlar bölgesinde sadece bağımlı olduğu ülkenin çıkarlarının jandarması rolünü üstlenmiş ve bu rolü yerine getirdiği oranda nemalanmış yarı sömürge, emperyalizme bağımlı gelişen ülkeler, artık bu rolle yetinmiyorlar. Yetinmenin ötesinde kendi çıkarları göz önünde tutulmuyorsa bu rolü oynamıyorlar. Açık ki, emperyalist ülkeler, söz konusu böylesi ülkelerdeki yapısal değişimi görüyorlar ve ona göre hareket etmek zorunda kalıyorlar. Buna karşın bölgesel güç olan, yükselen ülkeler, yayılmacı planlarını gerçekleştirmek için emperyalist ülkelerle ortaklık içinde hareket ediyorlar. Türkiye'nin Batı'lı müttefikleriyle sıkıntısı; gerginlikten çelişki boyutlarına varmış ilişkileri bu çerçevede görülmelidir; Türk burjuvazisi, müttefiklerine artık 'hep bana' dönemi kapandı, şimdi 'biraz da bana' dönemi başladı diyor.

Bölgesel güç olan bu ülkeler aslında emperyalistleşen veya da emperyalistleşmiş ülkelerdir: çapı ne olursa olsun ekonomik, askeri, mali, siyasi nüfuzu bölgesel olan, ama aynı zamanda bölgesellik sınırlarını zorlayan, aşan ülkelerdir. Bu ülkelerden birisi de Türkiye'dir.

Bu nedenle Türkiye'nin salt stratejik konumunu pazarlaması anlayışı artık geçerli değildir; Türkiye emperyalizmle ilişkilerinde stratejik konumunu da kendi tekelci sermayesinin çıkarlarının hesaba katılması için pazarlıyor; bölgesel çıkarlarda pay talep ediyor. Bu anlamda ”kırıntı“ kavramının da artık bir geçerliliği kalmamıştır. Hangi kırıntı için Amerikan emperyalizmi Türkiye'yi Ortadoğu'da, Balkanlarda, Kafkasya/Hazar Havzası'nda veya Orta Asya'da kendi çıkarlarına koşabilir? TSK, hangi kırıntı karşılığında Somali açıklarında “korsan avcılığı” yapıyor? Veya yeteri kadar nemalanmadığı için mi İsrail ile restleşebiliyor?

Türk burjuvazisi Batı'ya bağımlılığın yeniden tanımlanmasını talep etmektedir. Bu, Batı ile siyasi, ekonomik, askeri ilişkilerin yeniden düzenlenmesi talebidir.

21. yüzyılla birlikte dünya ekonomisinde bir grup ülkenin ”gelişen“ ülkelerden koptuğu ve sıçramalı gelişmesinin sonucunda farklı bir konuma geldiği görüldü. Önceleri ”yükselen“ tek tek ülkelerden -örneğin Çin, Hindistan, Brezilya- bahsedilirken, sonraları BRIC ülkelerinden (Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin) bahsedilmeye başlandı. (Bu ülkelere son olarak Güney Afrika da dahil edildi ve kısaltma BRICS oldu). Bu da olmadı ve G-7 kavramından esinlenerek E-7 kavramı üretildi. Böylece BRICS ülkelerine Türkiye, Endonezya ve Meksika da eklendi. E-7, “yükselen“ bu 7 ülkeyi ifade ediyor. Şimdi bu türden ülke sınıflandırmasına bir de MIST (Meksika, Endonezya, Güney Kore, Türkiye) eklendi.

Türkiye çıkışlı (yerli) tekelci sermaye uluslararasılaşmış; Ortadoğu'da, Afrika'da, bütün Amerika kıtasında, bütün Asya kıtasında, kısaca bütün kıtalarda faaliyet sürdürüyor, kâr, daha fazla kâr peşinde koşuyor. Öyle ki, uluslararasılaşmış önemli şirketleri satın alıyor; satın alınarak değil, satın alarak uluslararasılaşıyor. Bu derme çatma bir kapitalizmin; ulusal sınırlar içinde kalmış bir sermayenin değil, uluslararasılaşmış, emperyalistleşen bir sermayenin, bir kapitalizmin işi olabilir.

Sadece Türkiye değil, diğer E-7, MIST ülkeleri de aynı gelişme içindeler.

2008-2010 dünya ekonomik krizinin ideolojik sisinde yolunu şaşıranlar, kapitalizmin kendiliğinden çökeceği teorisine sarıldılar; dünya işçi sınıfına ve emekçi yığınlarına umutsuzluk yaydılar. Yolunu şaşıran bunlar, 21. yüzyılda kapitalizmin aynı zamanda uluslararası alanda güç dengelerinde değişim olduğunu; yeni güç dengelerinin oluşmaya başladığını, E-7, MIST ülkelerinin de oluşan yeni güç dengelerinde hesaba katılması gerektiğini göremiyorlar, ama uluslararası tekelci sermaye görüyor: Bu yolunu şaşıranlar, bu gelişmeyi, şimdiye kadar geçerli olan güç dengelerinin değişmesini, kapitalizmin kendiliğinden çöküşü olarak algıladılar, algılıyorlar.

Yayılmacılığın bazı kurumları

Türk burjuvazisinin yayılmacılık kurumlarına birkaç örnek verelim. TİKA, DEİK, AFAD, Yunus Emre Enstitüsü, Diyanet İşleri Başkanlığı:

TİKA'dan (9) (Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı), DEİK'ten (10) (Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu), AFAD'dan (11) (Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı), başkaca BM çerçevesinde ve aynı zamanda bağımsız olarak yapılan maddi yardımlardan bahsedelim. Bu kurumların Türkiye ve Türk sermayesi için uluslararası alanda oynadığı rolü anlamayan, teorik sefaletini sergilemekten başka bir şey yapmış olamaz.

Söz konusu bu kurumların ve bu kurumlarla işbirliği içinde Dışişleri Bakanlığının politikaları açıktan emperyalist politikalardır.

Türk devleti bütün emperyalist devletlerin yaptığı gibi hareket ediyor ve etki alanını genişletmek için birtakım kurumları kullanıyor ve kendisiyle bütünleştirilebilecek adımlar atıyor. Örneğin hemen her gidilen ülkede cami inşa etmek istiyor. Bu isteği dini saiklerle açıklanabilir ve ötesinde bu isteği küçümseyebiliriz. Ama durum hiç de öyle değil; gelişmiş kapitalist ülkelerin ve emperyalist ülkelerin Osmanlı topraklarındaki misyonerlik faaliyeti ile Türk burjuvazisinin cami yapma faaliyeti arasında bir fark yoktur. Cami olgusuyla kendisini hatırlatabilecek, ben varım dedirtebilecek bir iz bırakmak istiyor. Türkiye Diyanet Vakfı aracılığıyla aralarında ABD, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Arnavutluk, Filipinler, Filistin ve Somali’nin de bulunduğu 25 ülkede 50 civarında cami inşa edilmiştir. Öyle ki, Haiti’de bile cami inşa edilmiştir. Küba'da da cami üzerinden “hayırseverlik” yapamak istiyor.

Gelişmiş kapitalist ülkelerin, emperyalist ülkelerin Osmanlı topraklarındaki misyonerlik faaliyetinde bir art niyet aramıyorsanız Türk devletinin bu türden faaliyetlerinde de bir art niyet yoktur diyebilirsiniz. Ama durum ne Osmanlı topraklarında misyonerlik yapanların ne de Türk devletinin yardımseverliğiyle açıklanamaz. Bu faaliyetler üzerinden söz konusu ülkelerin yöneticileri ve halkları ile belli bir yakınlaşma sağlamayı amaçlıyor Türk burjuvazisi; bu faaliyetleri kendi emperyal amaçlarını hayata geçirmek için kullanıyor. Türk burjuvazisi nüfuz alanı haline getirmeyi amaçladığı ülkelerde ve bölgelerde olumlu bir imaj oluşturmak için kültürel alanda da planlanmış ve kesintisiz devam eden etkileme faaliyetleri örgütlemektedir. Bu faaliyetler sadece cami inşasıyla sınırlı değildir; ekonomik yardımları oldukça yaygındır. Taktik, klasik emperyalist ülkelerin kullandıkları taktiğin aynısıdır; kültürel etkileşimi sağlamak, ekonomik destekler sunmak; sonuçta hedef, ülkelerde ve bölgelerde sermayenin kolay hareket etmesini, ticari ilişkilerin kurulmasını ve kapsamlaştırılmasını mümkün kılmaktadır. Örneğin, karşılıksız kalan, Amerikan sermayesinin önünü açmayan bir Amerikan yardımı var mı? Olmadığını ben bilmiyorum. Türk burjuvazisinin yardımları da karşılıksız kalmayacaktır, kalmıyor da.

Türk burjuvazisi bu türden faaliyetlerini çeşitlendirerek ve yoğunlaştırarak adeta bir saldırı biçiminde; başka emperyalist ülkelerle yarışırcasına uygulamaktadır: Sinema, edebiyat, sanat, eğitim, spor alanlarında Türkiye'nin hedef ülkelerde sürdürdüğü faaliyetler, ekonomik alanda sunulan destekler (proje destekleri), hedef ülkeler için yapılan “bonkörce” harcamalar, şu veya bu konuda gerçekleştirilen yardım örgütlemeleri ve bütün bu faaliyetlerin sürekli ve her vesileyle bütün dünyaya tanıtılması karşılıksız değildir.

Türk burjuvazisinin imkanları bununla sınırlı değildir. Örneğin TİKA. Başlangıçta Türk Cumhuriyetlerinde kültürel, eğitim, sosyal, teknik ve ekonomik-ticari alanlarda faaliyet gösteren TİKA şimdi dünya çapında 100’den fazla ülkede Türk sermayesinin çıkarları için faaliyet göstermektedir. Bu kuruluşun faaliyetleri zamanla Orta Asya, Kafkasya ve Balkan ülkelerinden sonra Ortadoğu, Kuzey Afrika ve diğer Afrika ülkelerine doğru yayılmıştır. 2004-2005 arasında Pakistan depreminde; Güney Asya’da yaşanan tsunami sonrasında TİKA'yı da yardım yapanlar arasında görüyoruz. 2008 sonunda yaşanan Gazze krizi, 2010’da Haiti ve Şili depremleri, Pakistan’daki sel felâketi ve 2011’de Japonya’da meydana gelen deprem ve Libya krizi nedeniyle TİKA yardım adı altında bu ülke ve bölgelerde çeşitli faaliyetler sürdürmüştür. Türkiye, Amerikan işgali altındaki Afganistan’a bir yandan yardım adı altında asker göndermiş, diğer yandan da Afganistan’ın yeniden imarı da dahil pek çok alanda Türk sermayesi adına ihale peşinde koşmuştur.

Bu yardımların ne anlama geldiğini ve boyutlarını burjuva basından aktaralım:

Türkiye’nin dış yardımları 2014 yılında %47,3 oranında artışla 6,4 milyar ABD Dolarına çıktı. Resmi kalkınma yardımları son bir yılda %8,6; 12 yılda 42 kat arttı. Milli gelir temelinde dünyanın "en cömert" donör ülkesi” (12).

2016 Dünya İnsani Yardım Raporu! En cömert ülke: Türkiye

Türkiye, bugün açıklanan Küresel İnsani Yardım 2016 Raporu’na göre, 2015 yılında ABD’nin ardından en çok uluslararası insani yardım yapan ikinci ülke konumuna geldi. Türkiye 2015 yılında ayrıca, mili gelirinin 0,37’sini insani yardım için ayırarak, bir kez daha,“Dünya’nın En Cömert Ülkesi” oldu”.

Türkiye’nin 2014 yılında yaptığı insani yardım miktarı 1,6 milyar ABD doları iken geçen yıl iki katına, yani 3,2 milyar ABD dolarına ulaştı. Ülkemiz;2013, 2014, 2015 Küresel İnsani Yardım Raporlarına göre de, üç yıl üst üste, en çok insani yardım yapan üçüncü ülke olmuştu.

En cömert ülke”

... Gayri safi milli hâsıla gelirinin yüzde 0.37'ine denk gelen insani yardımlar, ülkemizi bir kez daha, dünyadaki 'en cömert ülke' konumuna getirdi...


Dünya'daki yardımın 10'da 1'i Türkiye'den

Rapora göre, 2014 yılında dünyada gerçekleşen insani yardım tutarı 25,1 milyar ABD doları iken, 2015 yılında 28 milyar ABD doları gibi rekor bir seviyeye ulaştı. Türkiye’nin gerçekleştirdiği 3,2 milyar ABD dolarlık insani yardım, geçen yıl dünyada yapılan yardımın yüzde 11’ini oluşturuyor.
Diğer bir deyişle, 2015 yılında afetlerin ve insani krizlerin mağdur ettiği insanlara ulaşan her 10 liranın 1 lirasını Türkiye verdi. Ülkemizin son yıllarda yardım bekleyen ülke konumundan, yardımı beklenen ülke konumuna gelmesi...

Son 6 yılda, 52 ülkede mağdur ve mazlumların yardımına yetişen AFAD, 2015 yılında da Arnavutluk ve Malezya’daki sel felaketlerinde; Afganistan ve Nepal’deki depremlerde; Myanmar, Yemen ve Ukrayna’daki iç karışıklıklarda; Sierra Leone, Liberya ve Gine’deki Ebola salgınında da zor durumdaki insanların umudu oldu” (13).

Türkiye dünyanın en cömert 2. ülkesi!

Türkiye 2015 yılında milli gelire oranla en fazla insani yardım yapan dünyanın en cömert ülkesi oldu. Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA), Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) ve Türk Kızılayı gibi kurumları ile dünyanın neresinde olursa olsun mazlum ve mağdurların yaralarını saran Türkiye, 3.2 milyar dolar ile Amerika'dan sonra dünyada en fazla insani yardım yapan ikinci ülke oldu...


Nerede mazlum varsa Türkiye TİKA eliyle orada

Son 5 yılda faaliyet coğrafyasını genişleten TİKA ise, bugün 54 ofisiyle 140'ı aşkın ülkede faaliyetlerine devam ediyor. Bu çerçevede faaliyet coğrafyasında tarımdan sağlığa, eğitimden idari sivil alt yapıların desteklenmesine kadar birçok alanda on binlerce projeyi hayat geçiren TİKA, projelerine yenilerini eklemeye devam ediyor. TİKA, dünyanın her neresinde olursa olsun ırk, dil, din ayrımı gözetmeksizin mazlumlara el uzatıyor” (14).

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı sitesinde bu türden yardımlarla ilgili devlet politikası açıklanmaktadır (15).



Yunus Emre Enstitüsü:


Bu kurum 30’dan fazla ülkede 40’a yakın Türk Kültür Merkezi ile faaliyet göstermektedir. Bu kurumun yurt dışında Türk kültür ve dilini yaymak için gerçekleştirdiği projeler de Türkiye'nin emperyal (kültür) politikalarının önemli bir parçasıdır. Türk kültürünün, dilinin ve sanatının tanıtılması için üniversitelerle anlaşmalar yapılıyor ve bu çerçevede oralara akademisyenler gönderiliyor. Bunun karşılığı olarak da anlaşma yapılan üniversitelerden Türkiye’deki üniversitelere akademisyenler geliyor. Bu türden faaliyetler Türkoloji projesi kapsamında sürdürülmektedir. Erasmus öğrenci değişim programı da kültürel etkileşim faaliyetleri çerçevesinde ele alınmalıdır.

Türkiye'de sinema endüstrisi sinema sanatı bakımından ne kadar değerli ve önemlidir, bunu bilemem, ama yadsınamayacak gerçek şudur: Türk sinemasında olağanüstü gelişen “dizi kültürü”ne -her ne kadar AKP hükümeti dini, ahlaki bakımdan bu dizilerden hoşlanmasa da, etkisini bildiği ve o etkiyi elde etmek ve kullanmak için- göz yummaktadır. Türk dizilerinin, Türk burjuvazisinin kültür emperyalizmini yaygınlaştırmasında ne denli önemli ve aynı zamanda da bir sermaye kaynağı olduğunu uzun uzun anlatmaya gerek yok. Nasıl ki, Amerikan sineması, Amerikan emperyalizmi ve sermayesi için önemliyse Türk dizileri de Türk emperyalist kültürünün yaygınlaştırılması ve sermayesi için kendi çapında önemlidir. Bu çapı küçümsememek gerekir: Türk dizilerinin popülerliği Balkanlar'la, Ortadoğu'yla, Yakındoğu'yla sınırlı kalmamıştır. Bu dizilerin “yan etkileri” de Türk sermayesi için önemli olmuştur; örneğin Türkiye'ye gelen turist sayısının artmasında, Türk sermayesi için turizmden ticarete yeni olanakların doğmasında küçümsenmemesi gereken bir faktördür. Bu diziler Türkiye'nin imajını hep olumlamıştır. Bu diziler üzerinden de kazanan Türk sermayesi olmuştur.

Gülen Cemaati'nin yurt dışındaki eğitim faaliyeti de kültür emperyalizminin gelişmesinde önemli katkılar sunmuştur. Bu okullar, Türkçenin yaygınlaşmasında ve Türkiye'ye sempatiyle bakan insanların yetiştirilmesinde önemli rol oynamışlardır. Bu okullarda yetişenler, kendi ülkelerinde sahip oldukları konumlarla (siyasi, askeri, kültürel, bürokrasi) Türkiye ve Türk sermayesi için olanakların sağlanmasında yönlendirici veya kolaylaştırıcı unsurlar olmuşlardır. Türkiye'de açılan Alman Lisesi, Robert Kolej, Saint Joseph gibi okullar Almanya, Fransa ve ABD için ne kadar önemliyse bu cemaatin açtığı okullarda Türkiye için o kadar önemliydi.

Şimdi, daha doğrusu 15 Temmuz darbe girişiminden sonra AKP hükümetiyle Gülen Hareketi'nin arasının açılması, “din düşmanı” olmaları bu gerçekliği değiştirmez. Gülen Hareketi'nin elindeki okulları devralmak ve devam ettirmek için şimdilerde "Yurtiçindeki ve yurtdışındaki vatandaşlara, soydaş ve akraba topluluklara öğrenimleri sırasında maddi, manevi destek vermek, eğitim ve öğretimlerine katkı sağlamak, yüksek ahlaki ve milli değerlere saygılı gençlerin yetişmesine yardımcı olmak" adına “Maarif Vafkı” kurdu bu hükümet.

Bu çalışmalara “Diyanet İşleri Başkanlığı”nın yurt dışındaki misyonerlik faaliyetlerini de eklemek gerekir.

ÖYLEYSE TÜRKİYE NASIL BİR ÜLKEDİR?

Komünistlerin parti programında tespit ettikleri “...Türkiye, dünya ölçeğinde değerlendirildiğinde orta düzeyde gelişmiş ülkeler kategorisinde yer alır” gerçeğinde nitel olarak değişen bir şey yok. Bu tespit doğrudur. Bu tespitin yapılmasından bu yana bu orta derecede gelişmişlik, kapitalizmin nicel gelişmelerinin birikimi sonucunda, yine de orta derecede gelişmişlik kategorisinde kalsa da belli bir nitel sıçrama sergilemiştir. Şayet diyalektiğin (materyalizmin) yasalarını reddetmiyorsak, orta derecede gelişmişliğin niceliğindeki gelişmenin de bir gerçeklik olduğunu kabul etmek zorundayız. Orta düzeyin de bir altı, bir ortası ve bir de üstü vardır. Hep aynı yerde kalınamayacağına göre ya geriye doğru veya da ileriye doğru gidilir; geriye doğru gitmek “küme düşmektir”, ileriye doğru gitmek de bir üst kümeye geçmek veya onun sınırına varmak demektir; sınırına mı varıldı, yoksa üst kümeye geçildi mi soruları somut durumun somut analizinin bir sonucudur.

Rusya, Çin, Hindistan, Brezilya orta derecede gelişmiş kapitalist ülkeler değil mi? Onlar emperyalist, emperyal oluyor da orta derecede gelişmiş Türkiye neden olmuyor? Rusya'nın silah ve onunla bağlam içindeki sanayisini bir kenara korsanız, geriye ne kalır?

Türkiye nasıl emperyal bir güçtür? Bu sorunun ayrıntılı cevabı başlı başına bir araştırmadır. Burada şu kadarını söyleyelim: Emperyalistleşen Türkiye'den emperyalist bir Amerika'yı, Almanya'yı, Japonya'yı anlamak yanlış olur. Türkiye, kapitalist gelişmesi orta düzeyde olan, siyasi, ekonomik, askeri gücü bölgesel olan, ama uluslararası pastadan, dünya pazarlarından güçlü emperyalist ülkelerle ortaklık içinde hareket ederek pay kapmaya çalışan emperyalistleşen bir ülkedir.


Sonuç olarak:


1-Eşitsiz gelişme yasası, Türk kapitalizmi için de geçerlidir

Stalin, eşit olmayan gelişmeden neyin anlaşılması gerektiğini şöyle açıklıyor:
Emperyalizm döneminde gelişmenin eşitsizliği yasası, ülkelerden birisinin diğerlerine kıyasla sıçramalı gelişmesi, ülkelerden birisinin diğerleri tarafından dünya pazarlarından hızla püskürtülmesi, paylaşılmış dünyanın, savaşa götüren çatışmalar ve savaş felaketleri sayesinde periyodik olarak yeniden paylaşımı, emperyalizmin kampında çatışmaların derinleşmesi ve keskinleşmesi...

Emperyalizm koşulunda gelişmenin eşit olmayan yasasının temel unsurları nelerdir?
Birincisi, dünya artık emperyalist gruplar arasında paylaşılmıştır, dünyada ‘boş’, işgal edilmemiş alanlar yoktur. Yeni pazarlar ve hammadde kaynaklarını (ele geçirmek), işgal etmek ve genişleyebilmek için başkalarının topraklarını zor yoluyla ele geçirmek gerekir.

İkincisi; teknolojinin eşsiz gelişmesi ve kapitalist ülkelerin gelişme seviyesinin giderek artan aynılaşması, bir ülkenin diğerlerini sıçramalı geçişini, daha güçlü ülkelerin daha az güçlü, ama hızlı gelişen ülkeler tarafından püskürtülmesini… mümkün kılmıştır ve bu süreci kolaylaştırmıştır.

Üçüncüsü; münferit emperyalist gruplar arasında nüfuz sahasının eski paylaşımı her defasında dünya pazarındaki yeni güçler ilişkisi ile çatışmaya düşer, nüfuz sahalarının eski dağılımı ve yeni güçler ilişkisi arasındaki ‘denge’; dünyanın, emperyalist savaşlar ile periyodik olarak yeniden paylaşımlarını zorunlu kılar.

Emperyalizm döneminde eşitsiz gelişmenin keskinleşmesi ve güçlenmesi bundan dolayıdır. Emperyalist kampta anlaşmazlıkların barışçıl yoldan çözülmesi imkânsızlığı bundan dolayıdır” (16).

Bir de, “giderek artan farksızlaşma”nın veya “aynılaşma”nın ne anlama geldiğine bakalım:
Kapitalist ülkelerin gelişme seviyesindeki azalan farkın ve bu ülkelerin giderek aynı seviyeye geliyor olmalarının emperyalizm (koşulunda) gelişmenin eşitsizliği yasasının etkisini hafiflettiği söylenebilir mi? Hayır, bu söylenemez. Gelişme seviyesindeki bu fark büyüyor mu, küçülüyor mu? Şüphesiz ki küçülüyor. Aynı seviyeye geliş, ilerliyor mu, geriliyor mu? Mutlaka ki ilerliyor. Büyüyen bu aynılaşma, emperyalizm (koşulunda) gelişmenin eşitsizliğinin güçlenmesi ile çelişkiye düşmüyor mu? Hayır, o bununla çelişkiye düşmüyor. Tersine; aynı seviyeye geliş, emperyalizm (koşulunda) gelişmenin eşitsizliğinin her şeyden evvel güçlü olarak etkisini gösterebildiği taban ve arka plandır… Geri kalmış ülkeler gelişmelerini hızlandırdıkları ve seviyelerini ilerlemiş ülkeninkine intibak ettirdikleri için, ülkelerden birinin diğerlerini geçme mücadelesi keskinleşir, tam da bunun için ülkelerden birinin diğerlerini geçme, onları pazarlardan def etme olanağı doğar

Öyleyse; emperyalizm döneminde aynı seviyeye geliş, gelişmenin eşitsizliğinin güçlenmesi için koşullardan birisidir.

Emperyalizm koşulunda gelişmenin eşitsizliği, ülkelerden birisinin diğerlerine yetişmesi ve sonra onları, ekonomik bakımdan mutat yoldan, tabir yerindeyse evrimci yoldan, sıçramasız, savaş felaketleri olmaksızın, paylaşılmış dünyanın yeniden paylaşımı olmaksızın geçmesidir denebilir mi? Hayır, bu söylenemez” (17).

Birbirini tamamlayan bu iki anlayış, ele aldığımız konunun teorik temelini oluşturuyor.

Eşitsiz gelişme yasasının işlerliği veya kapitalizmin işleyiş yasaları gereği pek çok ülke zaman içinde ekonomik ve siyasal değişim geçirdiler. Bu ülkelerden birisi de Türkiye'dir. Birçok sömürge konumunda olan ülke, ulus-devlet kurudu ve ekonomik ilişkiler kapitalizme evrilerek kapitalist pazarlar gelişmeye başladı. Türkiye, hiçbir dönem sömürge statüsünde olmadı; sömürgeleştirmek isteyen güçlere karşı ulusal kurtuluş mücadelesi vererek kuruldu. Ama sonrasında emperyalizmin yeni sömürgesi konumuna düştü. Bu dönem zarfında Türkiye'de kapitalizm gelişti, gelişti ve gelişti! Daha 1939'da büyük işletmelerin sanayi üretimindeki payı yüzde 60'a, 1950'de ise yüzde 70'e çıktı (18).

Tabii, sanayide büyük işletmelerinin payının bu denli yüksek olmasını anlamak gerekir; bu ezber bozan bir veridir.

1980-1983 döneminde GSMH ve TTÜ'de (Toplam Toplumsal Ürün) sanayinin payı tarımın payını geçerek Türkiye tarım-sanayi ülkesi olmaktan çıkmış sanayi-tarım ülkesine dönüşmüştür (19). Bu da ezber bozan bir gelişmedir.

İhracatta tarımın payı daha 1990'da yüzde 15,6'dan 2000'de yüzde 6'ya, 2010'da da yüzde 4,2'ye düşerken aynı yıllarda sanayi üretimin payı yüzde 81,1'den yüzde 90,9'a ve 92,8'e çıkmıştır. Geriye kalan oran da madencilik ve “diğerler” kalemlere dahildir. Bu veri de ezber bozmaktadır.

Aslında sorunun esası, Buldan'lı Cemal efendi ile Türkiye'nin sosyo-ekonomik yapısı arasındaki diyalektik bağdır. Buldan'lı Cemal efendi ve Asım efendiyi anlamayan Türkiye'de kapitalizmin gelişmesinin nereden nereye gelmiş olduğunu asla anlayamaz. Bu nedenle Türkiye'de kapitalizmin gelişmesi, kat ettiği evre, Buldan'lı Cemal ve Asım efendilerin neyi, hangi sınıfsal özellikleri hangi ekonomik koşullar içinde oluşarak nasıl temsil ettiklerini anlamaktan geçer (20).

Bir zamanlar, örneğin en geç olarak 1970'li, 1980'li yıllarda; her halükarda geçen yüzyılın son çeyreğinde Buldan'lı Cemal'i anlamayanın Türkiye'de kapitalizmin gelişmesini anlayacağını beklemek nasıl ki “boşuna bekleyiş”ten farksız idiyse, şimdi 21. yüzyılın, diyelim ki ilk çeyreğinde Türkiye'nin, Türk kapitalizmi ve sermayesinin gücünü ve gelişmişlik seviyesini anlamayanın, o zaman Buldan'lı Cemal'i anlamayandan hiçbir farkı yoktur.

Sözün kısası; Türkiye'de kapitalizm gelişmiş, gelişmiş, gelişmiş bu duruma gelmiş! O tespiti yaptığımızda da orta düzeyde gelişmiş ülkeler kategorisindeydi, bugün de aynı kategoridedir. Ama bazı ülkeler, birtakım özelliklerinden dolayı, örneğin Türkiye'nin jeostratejik konumu, kapitalizmin tekelci kapitalizm olarak nispeten hızlı gelişmesi (devlet desteği, teşvikler) vb., orta derecede gelişmiş durumlarından dolayı bölgesel güç olabilmişlerdir. Hindistan böyle bir ülkedir. Keza Brezilya da öyledir.

Eşitsiz gelişme yasasının geçerliliğini inkar ederek; başka ülkelerde kapitalizmin gelişmesini kabul edip Türkiye söz konusu olduğunda bu gelişmeyi reddederek bir yere varılmaz; Türkiye söz konusu olduğunda eşitsiz gelişme yasasını, “yarı-feodal üretim tarzı” üretme pahsına reddederek sınıf mücadelesine katkımız ne olabilir?

Eşitsiz gelişme yasası, kapitalizmin nesnel, içsel bir yasasıdır; eşitsiz gelişme yasası olmaksızın kapitalizm de olmaz. Her bir kapitalist ülkenin farklı gelişme göstermesinin nedeni bu yasanın işlerliğinden dolayıdır; birtakım imkanlar sonucunda her bir ülkede ekonomik gelişme farklı olur. Türk burjuvazisi de bu imkanlarını kullanarak gelişmesinin son yıllarında emperyalist ülkelerin her dayatmasına boyun eğmeyen, kendi çıkarlarını da göz önünde tutan bir aşamaya gelmiştir. Dünya ekonomisinde sayılı güçlerden birisidir; bölgesel bir güçtür ve 2000'lerden bu yana dünyaya açılımı, emperyalist ülkelerin dikkatinden kaçmamıştır. Mevcut sınırların artık dar geldiğini düşünen sermaye, dünya pazarında pay kapma derdindedir. Diktatör Erdoğan da bu sermayenin çıkarlarını siyasi olarak temsil etmektedir. Erdoğan'ın dış politikası, Türk sermayesinin çıkarlarını dile getirmektedir. Bu da emperyalist ülkelerin çıkarlarıyla, Türkiye'de ve Türkiye üzerinden planlarıyla çelişmektedir.

Eşitsiz gelişme yasası etkisini daha 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesinde göstermiştir. Bu darbeyi “sol” genellikle kendine karşı yapıldığını sanır. Doğrudur, bu darbenin gerçekleştirilmesinin iki ana nedeni varsa bunlardan birisi, Türkiye'de gelişen örgütlü devrimci mücadelenin önünü almaktı, ülkede sermayenin istediği “mezar suskunluğu” yaratmaktı. Diğer neden ise kapitalizmin, ekonominin kabuk değiştirme sürecinin önünü açmaktı. O zamana kadar devlet koruması altında palazlanan büyük burjuvazi, sanayi, ticaret, bankacılık vb. alanlarda kendi çıkarını ifade eden yapısal değişim talep etmekteydi, dışa açılmak istiyordu ve istediği de oldu (21).

“Sol” ve özel olarak tanımlamak istersek avanak küçük burjuva, bu gerçeği ne o zaman ne de bugün anlamıştır.

Türkiye'nin ekonomik gücünü önemsemeyebiliriz, küçümseyebiliriz. Ama üreten ve bu anlamda dinamik bir ekonomi olduğunu unutmayalım (Bu konuda “sol” olarak ortak bir yanımız vardır; hep el ele verdik, cehalet düzeyindeki ekonomi değerlendirmelerimizle memleketi sürekli batırdık, krizden çıkartmadık, ama hiçbir değerlendirmemiz doğru çıkmadı. Bu öznelliğimizin sınıf mücadelesine “katkı”sını hala sorgulamıyoruz). Ama Türk burjuvazisi, müttefikleriyle mevcut bağımlılık ilişkilerini sorgulamaktadır; artık eski bağımlılık ilişkileri içinde değil de, yeni oluşturulacak ilişkiler içinde olmak istediğini politikalarıyla dile getirmektedir. Türkiye ile emperyalist ülkeler arasındaki çelişkilerin kaynağı da budur. 'Dünya gücüyüm, dünya çapında oyuncuyum' abartısını (isterseniz buna saçmalık da diyebilirsiniz) bir kenara bırakırsak, bölgesel güç olmasının gereğinin yerine getirilmesini talep etmektedir. Bu da çelişkileri, farklı politikaları beraberinde getirmektedir. Örneğin Ortadoğu'da Irak'ta, Suriye'de Amerikan emperyalizmiyle Türkiye arasındaki çelişkilerin kaynağı bu farklı duruşlarda aranmalıdır. Balkanlar'da Türkiye, başta AB olmak üzere hemen her emperyalist ülkeyi rahatsız etmektedir. Keza Afrika'da da öyle (Bu kıtada Türk işletmeleri, Çin'den sonra ikinci büyük yatırımcı konumundalar). Kafkasya-Hazar Havzası'nda, Orta Asya'da Rusya ile çelişki içindedir. Doğu'dan (Hazar Havzası) ve Güney'den (Ortadoğu ve Doğu Akdeniz) enerji sevkıyatı için en uygun geçiş koridorunun Anadolu coğrafyası olması Türk burjuvazisine ayrı bir fırsat vermektedir.

Bu nedenlerden dolayı Türk burjuvazisi, artık, şimdiye kadar olduğu gibi kendine biçilen rolü kabullenmek, kendine biçilen gömleği giymek istemiyor; o rolün ve gömleğin biçilmesinde bizzat söz sahibi olmak istiyor.

Ezber bozan gerçekleri görmemek için emperyalist ülke denince ABD'yi, Almanya'yı, Fransa'yı, Japonya'yı, İngiltere'yi, İtalya'yı, Kanada'yı anlarım; emperyalist çağın başından bu yana emperyalist olarak var olan bu ülkeler dışında emperyalist ülke tanımıyorum diyorsanız, yapacak bir şey yok. O zaman örneğin Rusya'yı, Çin'i, Hindistan'ı, evet Güney Kore'yi, Brezilya'yı nereye koyalım? Bu ülkeleri hangi ülke kategorisine dahil edelim? Rusya'nın petrolü ve doğal gazı olmasa -bir de silah sanayi- kime ne satacak? İhracatının bileşiminde petrol ve doğal gazın payı yüzde 70 (2014, 2015).

Türkiye, sermaye ihraç eden ülke konumundadır. Bunu küçümseyebilirsiniz, abarttığımı söyleyebilirsiniz. Ama sermaye ihracının da bir başlangıcı vardır ve Türk sermayesi başlangıç aşamasını çoktan aşmıştır. Bunu görmek gerekir. Açık ki, bir Almanya, ABD; bildik klasik emperyalist ülkeler kadar sermaye ihraç edememektedir. Bu durum onun orta derecede gelişmiş emperyalistleşen bir ülke olduğunu gösterir. Ama Türkiye, ekonomisinin dinamikliğinden ve gücünden dolayı her dönem uluslararası sermaye hareketinin bir parçası olmuştur, olmaya da devam etmektedir; Türkiye, uluslararasılaşmış sermaye için vazgeçilemez bir pazardır. Bu kadar “sıcak”,”soğuk” parayı nasıl çekiyor üzerine biraz düşünsek nasıl olur?

Yabancı sermayenin Türk ekonomisi üzerindeki etkisinden; yerli sermayenin yabancı sermayeye bağımlılığından ve hatta yerli sermayenin olmadığından bahsedebilir, 1970'lerden bu yana dilimizden düşürmediğimiz “tekerlemeyi” tekrarlayabilirsiniz. Peki, böyle düşünürken, acaba Türk ekonomisinde, şirketlerinde yabancı kontrollü girişim oranı hangi boyutlardadır diye kendimize bir sorsak ve analiz etsek nasıl olur? (22).

AKP'nin içte iktidar olma mücadelesinin yanı sıra dış politikada sergilediği birtakım ”açılım“lar, Türkiye'de kapitalist gelişmenin ve buna bağlı olarak da burjuvazinin kabuk değiştirdiğini göstermektedir. AKP, hükümet olma mücadelesini geride bırakarak iktidar olmuştur. AKP'yi iktidar yapan onun ne birtakım geleneklerin, dini inançların savunucusu ve uygulayıcısı olmasıdır ne de “liberal” veya ”ileri demokrasi“ye geçişte kararlı olmasıdır; büyük burjuvazinin iki kanadı arasındaki mücadelede; uluslararası tekelci sermaye ile uyumluluk içinde yerli tekelci sermayenin çıkarlarını en iyi bir biçimde savunma mücadelesinde siyasi sorumluluğun ona verilmesidir. Burjuvazi son on yıldan bu yana veya AKP'nin hükümet olmasından bu yana uluslararası politikada ve Türkiye'nin başka ülkelerle ilişkilerinde oldukça cüretkâr hareket etmektedir. Tabii bu, Erdoğan'ın “Kasımpaşalı” olmasıyla açıklanamaz. Burjuvaziyi cüretkârlaştıran birtakım faktörlerin olması gerekir. Bu seriden daha önceki makalelerde ve bu makalede bu faktörlerin ne olduğu üzerine ayrıntılı durulmuştur.

Türk burjuvazisi ve sermayesi, gelişmesinin belli bir aşamasından sonra iç ve dış siyasette; başka ülkelerle ilişkilerinde; müttefikleriyle ilişkilerinde; komşu ülkelerle ilişkilerinde şimdiye kadar olmadığı kapsamda sorunlar yaşamaya başlamıştır. Türkiye, bir taraftan sermeyenin yeni çıkarları doğrultusunda değişiyor, ama bu değişim içte ve dışta sorunsuz olmuyor, sancılı oluyor. Türkiye'nin ne mevcut bürokratik yapısı ne de bu yapıya şimdiye kadar hakim olan kesimlerin devleti yapılandırma anlayışı Türk sermayesinin önünü açmaktadır. Burjuvazinin belli kesimleri arasındaki iç kavga aslında bu yapılanma sorunundan kaynaklanmaktadır. Kimi bunu “Atatürkçülük”, “laiklik”, Avrupa yanlılığı adına sürdürmeye çalışırken, AKP'li ve AKP'ye yakın büyük sermaye, devletin, sermayenin dünyaya açılımını sağlayacak, teşvik edecek bir yapılanma içinde olması gerektiğini savunmaktadır. Bu, başka ülkelerle, sermayelerle rekabet ve çatışmadan başka bir anlam taşımamaktadır.

Türkiye'de devlet korumacılığı altında birikim, bu korumacılığı kalkan olarak kullanan o eski sermaye gruplarının, bu anlayışta oldukları müddetçe “yeni” Türkiye'de fazla bir önemleri kalmayacaktır. Oluşan, güçlenen ve iktidarda AKP gibi sözcüsü olan yeni sermaye grupları, Türk burjuvazisinin ve kapitalizminin geleceğini belirliyorlar; bu geleceğin de sadece mevcut sınırlar içinde olmadığını, dünyaya açılarak belirleneceğini görüyorlar. Kendi aralarındaki kavga bunun kavgasıdır.

AKP hükümeti ve diktatör Erdoğan bir konuda oldukça başarılı olmuşlardır. Hedeflerini iyi bildikleri gibi, o hedefe ulaşmak için nasıl bir yol, politika izleyeceklerini de çok iyi biliyorlar. Hemen hiç bir etkisi olmayan ana muhalefet de (CHP) AKP ve Erdoğan'ın işini kolaylaştırıyor. Burada söz konusu olan “eski”-”yeni” kavgasıdır. “Eski” Türkiye'nin karşısında “yeni” Türkiye konmaktadır. Bu “eski” sermaye ile “yeni” sermayenin açık bir çatışmasıdır. Bu çatışma, aynı zamanda uluslararası arenada müttefiklerle de çatışma demektir. Emperyalizm, Türkiye'yi uygun gördüğü bağımlılık ilişkileri içinde; o “eski” Türkiye içinde tutmuştu şimdiye kadar. Bunun devam etmesini istiyor. AKP'nin anladığı “yeni” ise mevcut bağımlılık ilişkilerinin kırılması, yeni ilişkilerin kurulması için mücadeledir. Bu mücadelenin nasıl sürdürüldüğünü, hangi boyutlara taşındığını 15 Temmuz darbe girişimi, yeni ulusal güvenlik politikası, Suriye'de işgalci girişim, Misak-ı Milli açıklaması vb. çok açık bir biçimde göstermektedir.

Emperyalizm-bağımlılık ilişkilerinde ezber bozan bu gerçekler karşısından “sol” olarak nerede duruyoruz? Bunu kendimize bir soralım.

Şüphesiz ki, her şey AKP ile birlikte başlamamıştır. Bunun bir de öncesi vardır. Bunun öncesini 12 Eylül 1980 faşist darbesinin politik ekonomisinde aramak gerekir. Bunu da Özal'sız açıklayamayız. AKP'inin bugünkü açılımı Özal dönemindeki atılan adımların doğrudan bir ürünüdür (23).

2-Orta düzeyde gelişmiş ülkeler geliştiler, geliştiler, geliştiler ve yeni emperyalist ülkelere dönüştüler, dönüşüyorlar

Bu konuda rivayet çeşitlidir. Örneğin Alman Maocuları “yeni emperyalist ülkeler”i neredeyse tek kıstasa dayanarak tanımlıyorlar. Bir ülkenin, dünyanın en büyük 500, 1000 veya 2000 tekeli arasında yer alan tekelleri var mı, yok mu sorusundan hareketle o ülkenin “yeni emperyalist” ülke olup olmadığına karar veriyorlar. Haksızlık etmeyelim, neredeyse bu tek kıstasa indirgiyorlar. Böyle bir kıstas aramak tabii yanlış olmaz, ama bir ülkeyi “yeni emperyalist ülke” olarak tanımlamak için de yetersiz kalır. Türkiye bağlamında “alt-emperyalizm” kavramını kullananların yanı sıra Mao'nun çok sevdiği “iflah olmazlar” kavramına uygun biçimde gerçeği reddetmek için yeni bir üretim tarzı keşfederek, memleketi “yarı feodal üretim tarzı”na; emperyalizme bağımlılık anlayışını “üç dünyacı”, 1970'lerin küçük burjuva emperyalizm yorumlarına dayandırarak, değişmezliğe mahkum ederek, emperyalizmi her şeye muktedir kılan ve daha nice garip, şu veya bu ideolojiyle, teoriyle açıklanması pek mümkün olmayan; ideolojilerin (burjuva, işçi sınıfı) melezleştirilmesinin bir ürünü olan değerlendirmeler yapanlar da var. Bütün bunları ayrı bir çalışmanın konusu olarak ele almak gerekir.

Türkiye'de genellikle 1970'li yılların ürünü olan Maoizm, “üç dünya teorisi” ağırlıklı emperyalizm anlayışı, biraz aşınsa da hala etkilidir. Bugün de ülkeleri belli gelişmişlik kategorilerine ayırma yöntemi o zamandan kalmadır. Bu yöntemin/anlayışın içinde emperyalizme bağımlı, yeni sömürge ülkelerin gelişebilecekleri, emperyalist ülkelerle rekabet edebilecek duruma gelebilecekleri yoktur. Her ülkenin yeri bellidir: Emperyalist ülkeler, onlara bağımlı, yeni sömürge ülkeler. Başka bir sınıflandırma yoktur. Bu sınıflanfırmaya bağlı olarak da ülkeler sosyo-ekonomik bakımdan tanımlanırdı; gelişmiş kapitalist ülkeler (emperyalist ülkeler), az gelişmiş kapitalist ülkeler, “az gelişmiş tutulan ülkeler”, feodal, yarı-feodal ülkeler. Bunların son dördü kaçınılmaz olarak emperyalizme bağımlı ülkeler olarak tanımlanır ve boyunlarına takılan az gelişmişlikten, feodal ve yarı-feodal olmaktan bir türlü kurtulamazlardı. Yöntem, bu ülkeleri kafamızda oluşturduğumuz kategoride yer almaya mahkum ediyordu.

I

II. Enternasyonal'in (Komintern) VI. Kongresi'nde (1928) tartışılan ve kabul edilen programında - Komünist Enternasyonal Programı) ülkeler gelişmişlik düzeylerine göre farklı kategorilerde tanımlanırlar:

1- “Çok gelişmiş kapitalist ülkeler (ABD, Almanya, İngiltere vs.)”.

2- “Kapitalist gelişmesi orta düzeyde olan ülkeler (İspanya, Portekiz, Polonya, Macaristan, Balkan ülkeleri vs.)”.

3- “Sömürge ve yarı sömürge ülkeler (Çin, Hindistan vs)”.

4-”Bağımsız ülkeler (Arjantin, Brezilya vs.)”.

5- “Daha da geri ülkeler (Afrika'nın bazı bölgelerindeki ülkeler)” (24).

Aslında 1970'li yıllardaki ülkeleri gelişmişlik durumuna göre grupladırmakla Komintern'in gruplandırması arasında bir fark yok. Ama her iki grupladırma arasındaki zaman farkı bir gerçeği gösteriyor. Komintern gruplandırmasında adı geçen ülkeler aynı konumda değiller. Geçen zaman bu ülkeleri belli bir kategoriye mahkum edemeyeceğimizi gösteriyor; gelişme inkar edilemiyor. Ama 1970'li yıllardaki sakatlanmış, dondurulmuş emperyalizm kavrayışı etkisini hala sürdürmektedir; bu nedenle bazı ülkelerin sergilediği gelişme görülmüyor; yöntem buna izin vermiyor. Bir defa bağımlı hep bağımlı anlayışı ilke, kural haline getirilmiş. Yoksa öyle değil mi?

Bu nedenle, düşünüyorum, ya bizde bir sorun var veya da o zamanki komünistlerde bir sorun vardı. Daha 1928'de Komintern ülkeleri gelişmişlik düzeyine göre tasnif ediyor ve kategorilere göre devrim önerilerinde bulunuyor. Ama o ülke komünistlerine, ülkeniz hep bu kategorilerde kalacaktır demiyor. Günümüzde ise neredeyse deniyor (Herhalde yeni bir Komintern olmadığı için!): Bir defa emperyalistsen bütün zamanlar için emperyalistsin; bir defa bağımlı, yarı sömürge isen bütün zamanlar için bağımlı, yarı sömürgesin!

Ama gerçekler hiç de öyle değil. Buradan çıkartmamız gereken sonuç şu olmalı: O zamanki gelişmişlik durumlarına göre söz konusu bu ülkeler farklı kategorilerde yer alıyorlardı. Şimdi ise hem o ülkeler hem de o zaman belirtilmeyen ülkeler, değişik kategorilerde yer alıyorlar. Örneğin, Çin'in, Hindistan'ın sömürge, yarı sömürge olduklarını, İspanya'nın orta düzeyde olduğunu söyleyebilir miyiz? Söyleyemeyiz. Bu ülkeler bugün emperyalist ülkeler kategorisinde yer almaktalar.

Bu ve başka ülkeler gelişiyorlar, değişiyorlar. Peki, Anadolu coğrafyasının “günahı” ne? Bu değişim, gelişme dünyanın her tarafında kol geziyor da Türkiye'ye neden uğramıyor?!

Türkiye'de “sol”, emperyalizm-bağımlılık ilişkilerini; emperyalizme bağımlılığın diyalektik olarak ne anlama geldiğin hiç anlamamıştır. Tamam, doğrudur, Türkiye'de kapitalizm emperyalizme; Türk sermayesi, emperyalist sermayeye, Türk burjuvazisi emperyalist burjuvaziye bağımlıdır. Nihayetinde dünya ekonomisi, halka olarak tanımlanan ülkelerden oluşmaktadır; bu ülkeler, dünya ekonomisi istediği kadar bütünleşsin, sermaye ve üretim istediği kadar uluslararasılaşsın hala ulus-devlet olarak, ulus-sermaye olarak o bütünleşmiş pazarlarda birbirleriyle acımasızca rekabet ediyorlar; gerekirse ordularıyla silah elde savaşıyorlar. Bunların hepsi emperyalist küreselleşme ilişkileri içinde oluyor. Ama bu ilişkiler, Türkiye somutunda da bu bağımlılık, Türkiye'de kapitalizmin gelişmesinde, sadece gelişmesinde değil, sıçramalı gelişmesinde engel teşkil etmiş midir? Etmemiştir. Emperyalizm, gelişmenin önünde engel değildir, ama bağımsız gelişmenin önünde kesinlikle engeldir. Emperyalizm koşullarında bağımlı, yeni sömürge ülkeler, pekala ekonomik olarak gelişebilirler ve emperyalist ülkelerle rekabet edebilirler veya emperyalizm koşullarında bağımlı ülkeler, emperyalist ülkelerle rekabet edecek kadar gelişebilirler, gelişmiş birçok kapitalist ülkeyi geride bırakabilirler. Özellikle MIST ülkeleri buna birer örnektir. Stalin'in örnek verdiği Hindistan, bugün çok sayıda Hindistan olmuştur.

Komünist Enternasyonal sözü geçen programında ülkeleri kategorilere ayırırken aslında gelişme düzeylerini gösteren bir hiyerarşi piramidi oluşturuyordu. Biz burada bu kategorileştirmeyi, o ve şimdiki zaman aşısından gösterelim:

Çok gelişmiş kapitalist ülkeler” (emperyalist ülkeler):
G-7: ABD, Almanya, Japonya, İngiltere, Fransa, İtalya, Kanada.

Çok gelişmiş kapitalist ülkeler” (emperyalist ülkeler) ve “Kapitalist gelişmesi orta düzeyde olan ülkeler”:
G-20: ABD, Almanya, Japonya, İngiltere, Fransa, İtalya, Kanada, Avrupa Birliği , Arjantin, Avustralya, Brezilya, Çin, Hindistan, Endonezya, Meksika, Rusya, Suudi Arabistan, Güney Afrika, Güney Kore, Türkiye.

Kapitalist gelişmesi orta düzeyde olan ülkeler”:
E-7: Çin,, Hindistan, Brezilya, Rusya, Endonezya, Meksika, Türkiye.

BRICS: Brezilya,, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika.

MIST: Meksika,, Endonezya, Güney Kore, Türkiye.

Komünist Enternasyonal tanımlamasına göre bugün ülkelerin gelişmişlik düzeyi bakımından tasnifi
G-7
G-20
E-7
BRICS
“Çok gelişmiş kapitalist ülkeler”
(Emperyalist ülkeler)
“Kapitalist gelişmesi orta düzeyde olan ülkeler”
“Kapitalist gelişmesi orta düzeyde olan ülkeler”
“Kapitalist gelişmesi orta düzeyde olan ülkeler”
ABD
Almanya
Japonya
İngiltere
Fransa
İtalya
Kanada
G-7 ve AB hariç aşağıdaki ülkeler:
Arjantin
Avustralya
Brezilya
Çin
Hindistan
Endonezya
Meksika
Rusya
Suudi Arabistan
Güney Afrika
Güney Kore
Türkiye
Çin
Hindistan
Brezilya
Rusya
Endonezya
Meksika
Türkiye
Brezilya
Rusya
Hindistan
Çin
Güney Afrika
Günümüzde ülkelerin “çok gelişmiş emperyalist ülkeler”, “gelişmesi orta düzeyde olan yeni emperyalist, emperyalistleşen ülkeler” olarak tasnifi
Çok gelişmiş emperyalst ülkeler
Gelişmesi orta düzeyde olan, yeni emperyalist, emperyalistleşen ülkeler”
(G-7, Arjantin ve Suudi Arabistan hariç G-20, BRICS ve MIST ülkeleri



Orta
derecede
gelişmiş
kapitalist
ülkeler
ABD
Almanya
Japonya
İngiltere
Fransa
İtalya
Kanada
Avustralya
Brezilya
Çin
Hindistan
Endonezya
Meksika
Rusya
Güney Afrika
Güney Kore
Türkiye
Arjantin
(Tasnifi G-7, G-20, E-7, BRICS ve MIST ülke gruplarına göre yaptığımız için bu kategoriler dışında kalan ülkeler dikkate alınmamıştır)               


G-7'lerin, G-20'lerin, E-7'lerin, BRICS ve MIST ülkelerinin toplamının veya her bir gruplaşmanın dünya ekonomisindeki ağırlığı nedir sorusunun cevabı bu konu üzerine yazılmış farklı makalelerde bulabilirsiniz. Yazıyı daha da uzatmamak için bu konuya girmek istemiyorum. (Aslında yukarıdaki tablo, Rekabetin Tarihi 6'yı kaçınılmaz kılıyor. Çünkü, bu tabloda kapitalizmin tarihinde şimdiye kadar görülmemiş sayıda ülke, sahip oldukları güce göre kendi aralarında gruplaşmış olsalar da bölgesel ve dünya pazarlarında birbiriyle rekabet edecek durumdalar. Bu da hegemonya mücadelesini ve rekabeti sertleştirmekte ve keskinleştirmektedir).
 
Gelişmesi orta düzeyde olan”, “çok gelişmiş” ülkelere nazaran “az gelişmiş, yeni emperyalist, emperyalistleşen ülkeler” kategorisindeki ülkeler, ayrıntılı analiz edilebilir. Şayet bu analiz yapılırsa şunu görürüz: Bu ülkeler, geçişkenliğin süreklilik arz ettiği; hızlı gelişmelerin, sıçramaların olduğu kategoriyi oluşturmaktalar. Bu kategorinin en üstünde örneğin Çin, Rusya gibi ülkeler yer alırlarken alt kısımında da Endonezya, Meksika, Güney Afrika, Türkiye gibi ülkeler yer almaktalar. Hindistan, Güney Kore gibi ülkeler de orta alanda yer alırlar. Açık ki, bu kategoride yer alan ülkeler arasında önemli düzey farklılığı vardır.

Burada avanak küçük burjuva tarafından yasallaştırılmış anlayışla, Marksizm-Leninizmin ülkelerin gelişmesi konusundaki anlayışı arasındaki farkı göstermek isterim. Küçük burjuva, toplumsal ve ekonomik gelişmeyi nasıl anladıysa veya bu gelişme düzeyini kafasına nasıl nakşettiyse yaşamı öyle görür; değişim yoktur! Marksizm-Leninizme göre toplum ve ekonomi, sürekli değişim içindedir. Nicel gelişme, birikim sonuçta nitel değişime dönüşür vs. Türkiye'de küçük burjuva, sosyo-ekonomik yapıyı durağan görür. Bu anlayışa göre yapılan bir analizde emperyalist ülkelerle orta düzeyde gelişmiş ülkeler arasında bir geçişenlik yoktur; emperyalist ülke emperyalisttir, orta düzeyde gelişmiş ülke orta düzeyde gelişmişlikle sınırlıdır. Öyle ki, bu düşünceye göre orta düzeyde gelişmiş bir ülkenin emperyalist olabilme hakkı yoktur. Ama 20. ve 21. yüzyıl gerçekliği tamamen farklıdır; birçok ülke, eşitsiz gelişme yasasının bir sonucu olarak feodallikten, yarı feodallikten, sömürge ve yarı sömürge olma statüsünden çıkarak emperyalist ülke olma konumuna gelmiştir. Hindistan, Endonezya, Güney Kore buna birer örnektir. Demek oluyor ki, orta düzeyde gelişmiş bir ülke de pekala mevcut olanaklarını kullanarak hamleler yapabilir ve emperyalistleşebilir. Türkiye bu türden gelişme için tipik bir ülkedir. Ama küçük burjuva bunu asla anlamaz. Ona gören sosyo-ekonomik yapı durağandır; en üstteysen hep oradasın; ortalarda bir yerdeysen hep orada kalacaksın; altta bir yerdeysen hep orada kalacaksın! Bu düşüne tarzının en tipik savunucularını yukarıda adı geçen Partizan çevresinde bulabilirsiniz. Bu arkadaşlar, Türkiye'nin sosyo-ekonomik yapısını değiştirmemek, durağan olduğunu “kanıtlamak” için yeni bir üretim tarzı üretebilme maharetini göstermişlerdir. Bunu da “yarı-feodal üretim tarzı” diye tanımladılar. Soralım: Türkiye neden orta düzeyde gelişmiş emperyalistleşen bir ülke değil de, “yarı-feodal” bir ülke veya “yarı-feodal üretim tarzı”nın hakim olduğu bir ülke? Verebileceğiniz bir cevap var mı?

Bu Maocularımızın ve bir biçimde aynı mantığın esiri olanların ezberini bozmak kolay değildir, hatta mümkün değildir. Bu mantığa göre emperyalizm, sömürgesi olan, kendine bağladığı ülkelerin gelişmesine izin vermez. Bu cüretkar söylem aslında doğrudan ve düpedüz Marks'ın “Kapital”deki ve Lenin'in “Halkın Dostları Kimlerdir ve Sosyal Demokratlara Karşı Nasıl Mücadele Ediyorlar?” ve “Emperyalizm” yapıtlarındaki öğretisinin açık inkarıdır. Her üç yapıtta da Marks ve Lenin, -şu veya bu konuda ne dediklerin bir kenara bırakalım-, soruna yöntemsel yaklaşımlarıyla “gelişmeye izin verilmez”liğin mümkün olamayacağını, bunun diyalektiğe aykırı olduğunu döne döne açıklarlar. Tabii, bu döne döne açıklamayı anlamak için önce “Kapital” sonra da “Halkın Dostları Kimlerdir ve Sosyal Demokratlara Karşı Nasıl Mücadele Ediyorlar?” ve “Emperyalizm” yapıtlarını hem içerik hem de yöntem bakımından anlamak gerekir.

Yukarıdaki tasnife bir daha bakalım. Çok gelişmiş emperyalist ülkeler kategorisiyle gelişmesi orta düzeyde olan, çok gelişmiş olanlara nazaran az gelişmiş, yeni emperyalist, emperyalistleşen ülkeler kategorisi arasındaki fark, sadece niceldir. Örneğin sermaye ihracı, teknoloji kullanımı, meta üretimi, ihracat-ithalat ve bileşimi bakımından her iki kategori arasında nitel değil, nicel farklar vardır. Örneğin ABD'nin, Almanya'nı sermaye ihracıyla Çin'in, Türkiye'nin, Endonezya'nın sermaye ihracı arasındaki fark rakamsaldır; ABD ve Almanya 100 sermaye ihraç ederken Türkiye ve Endonezya belki 10 sermaye ihraç ediyor. Burada önemli olan, ölçek olan, sermaye ihracındaki sürekliliktir. Nitel aynılık, her iki ülke grubunun da sürekli sermaye ihraç etme yeteneğine sahip olması ve sermaye ihraç etmesidir. Çok gelişmiş emperyalist ülkelerin elinde olan teknoloji az gelişmiş emperyalist ülkelerin elinde olmayabilir, ama o teknolojiye sahip olmaları sadece bir zaman meselesidir. Nasıl ki, her çok gelişmiş emperyalist ülke atom bombasına sahip değilse, az gelişmiş veye yukarıdaki tasnifte yer almayan Pakistan atom bombasına sahiptir. Ama atom bombasını yapmak için gerekli teknolojiye sahip olmak çok gelişmiş emperyalist ülke olmak için bir kıstas değildir.

Soruna bir de şöyle bakalım: Bu G-20 olgusu neden dolayı ortaya çıktı, neden bu 20 ülke belli dönemlerde bir araya gelmek ve özellikle dünya ekonomisindeki gelişmeler üzerine tartışmak zorunda kaldı? II. Dünya Savaşından bu yana kapitalist dünyanın BM, IMF, Dünya Bankası, OECD, DTÖ ve başkaca kurumları var. Söz konusu olan sorunlar bu kurumlar çerçevesinde tartışılabilir. Tartışıyorlar da. Acaba o tartışmalardan sonuç alamadıkları için mi G-20 gündeme geldi? Hayır. 20. yüzyılın başından bu yana, emperyalist çağla birlikte dünyayı talan eden bildik klasik emperyalist ülkeler, kapitalist dünyadaki nesnel gerçekliği, başka ülkelerin de geliştiklerini, rekabet gücüne sahip olduklarını, her söyleneni, her baskıyı kabul etmediklerini ve bundan dolayı da G-7 hakimiyetini G-20 hakimiyetine çevirmek zorunda kaldıklarını görmüşlerdir. Bazı ülkelerin geliştiklerini, sömürü ve talandan pay talep ettiklerini çok gelişmiş emperyalist ülkeler görüyorlar, ama avanak küçük burjuvazi görmüyor! Görmediği için de Türk burjuvazisinin saldırganlığını, efendisi olan çok gelişmiş emperyalist güçlere kafa tuttuğunu, hatta var olabilmek için kafa tutmak zorunda olduğunu bir türlü anlamıyor.

Avanak küçük burjuva, Türkiye'nin ekonomik bakımdan dünya sıralamasında 16.-17. sırada yer aldığının -tabii bu, konjonktür hareketine göre değişen bir sıralamadır- ne anlama geldiğini anlamamasını yanı sıra Türk kapitalizminin dünyanın çeşitli bölgelerine ve ülkelerine büyük yatırımlar yapan tekellere (sermaye gruplarına) sahip olduğunu ve bu sermayenin özellikle AKP hükümeti ve diktatör Erdoğan tarafından siyasi olarak temsil edildiğini; bu temsiliyetin sonucudur ki, müttefikleriyle arasının açık olduğunu kavrayacak durumda değildir. Ona göre Türkiye bir gün ABD'nin kucağında, ertesi gün Rusya'nın kucağında; bir gün ABD kullanıyor, ertesi gün Rusya kullanıyor. Ama nedense bir türlü de Türkiye'den vazgeçemiyorlar.

Avanak küçük burjuva Ortadoğu'da Türkiye ile başta ABD olmak üzere Batı'lı müttefikleriyle yaşamakta olduğu gerginliğin çelişkiye dönüştüğünü, artık ABD'nin, NATO'nun bölgede sorunsuz jandarmalığını yapmaya hiç niyetinin olmadığını dahi anlamıyor. Avanak küçük burjuva, Türkiye ekonomik bakımdan güçlendikçe kendi çıkarlarını önplana çıkartmaya başladığını, Gülen Hareketi'nin ordudaki tahribatına rağmen hala oldukça güçlü ve modern silahlara sahip, silah bakımından dışarıya bağımlılığını yüzde 40'lara indirmiş bir orduyla rekabet gücünü artırdığını dahi görmüyor.

Öyle ki avanak küçük burjuva, Türkiye'nin uluslararası alanda askeri varlığının ne anlama geldiğinin farkında bile değil. Türkiye'nin son birkaç yıla kadar BM barış gücü şemsiyesi altında çok sayıda ülkede görev alması ve askeri bakımdan uluslararası tecrübe kazanması; son birkaç yıldır, BM'den bağımsız olarak çok sayıda ülkede askeri faaliyet sürdürmesi; örneğin Somali, Katar, Irak'ta mevcut üslerinin yanı sıra Arnavutluk, Azerbaycan ve Gürcistan'da üs kurma çabaları, Afganistan'da NATO kapsamında karargahı, avanak küçük burjuvazi için de çok düşündürücü olması gerekmez m? (25).Gerekmesine gerekir de o hala Türkiye, Suriye bataklığına gömüldüde kalmış; aylardır, evet yıllardır aynı teraneyi tekrarlıyor. Hani “baş düşman” ya, Türkiye'yi El Bab'da bataklığa gömerek öldürüyor! Ama El Bab'da Türk ordusunun yeni silah denemelerini, yeni savaş taktikleri uygulamasını gerçekleştiriyor olduğu avanak küçük burjuvanın umurunda değil. Bataklığa gömdüğümüz sınıf düşmanının Suriye'de siyasal çözüm masasında oturuyor olması ve bunun ne anlama geldiği avanak küçük burjuvaziyi hiç mi hiç ilgilendirmiyor.

Sınıf mücadelesinde en büyük zaaf, belki, iktidarını yıkmak istediğimiz sınıf düşmanını bütün yönleriyle tanımamaktır, onu küçümsemektir.

Türk burjuvazisinin geliştirdiği yeni güvenlik politikası, Türkiye'nin jeopolitik önemini kavrayarak, kendi çıkarları için kullanarak hareket etme özgüvenine sahip olmaya başlaması, Türk sermayesinin bölgesel ve dünya çapında rekabet etme gücünün bir yansımasıdır. Bu rekabet meselesinde burjuvazinin kendi gücünü abarttığı açıktır, ama bundan hareketle onu küçümseme lüksümüz olmamalıdır.

Açık ki, Türkiye geçen yüzyılın ikinci yarısındaki, daha da daraltırsak son çeyreğindeki Türkiye değildir. Türkiye'de ekonomik gelişmenin; Türkiye'de kapitalizmin gelişmişlik seviyesi ve Türk burjuvazisinin bugün içte ve dışta yaşadığı sorunlar kabuk değişiminin sancılarıdır. Bu sancıları, var olup olmamasından bağımsız olarak ekonomik, siyasi vb. krizlerle açıklamak mümkün değildir.

Türkiye'de kapitalizm, Türk burjuvazisi belli bir sıçrama eşiğindedir; şimdiye kadar var olduğu gibi var olmanın artık mümkün olmadığını, aynı ilişkiler ve gelişme aşamasında kalınamayacağını görmektedir. Bu nedenle gelişmesinin daha ileri bir aşamasında kendine bir yer açma sorunuyla karşı karşıyadır. Bu yer açma sorunu, varmak istediği aşamada var olan güçlerle çelişkili bir durumun oluşmasına neden olmaktadır.

Türk burjuvazisi ve kapitalizmi kendisini, varmak istediği aşamada orada olanlara kabul ettirmek sorunuyla karşı karşıyadır. Batı'lı müttefikleriyle, Rusya ile sorunun-ilişkilerin kaynağı budur; ilişkilerin şimdiye kadarkinden daha üst seviyede düzenlenmesi talebi, Türk burjuvazisinin ve kapitalizminin talebidir. Ya bunu kabul ettirir veya da “şamar oğlanı” olur. Önümüzdeki görülebilir zaman içinde bunun ikisinden birisi gerçekleşecektir; Türkiye, Batı'lı emperyalist müttefikleri veya da Rusya tarafından ya hizaya getirilecektir; uslandırılıp, eskisi gibi uysal köleye dönüştürülecektir veya da kendisini kabul ettirecektir. Türkiye'nin kendisin kabul ettirmesi için elindeki kozlar, en azından avanak küçük burjuvazinin düşünce ufkunu aşan boyutlardadır. Ortadoğu'da IŞİD'e karşı mücadele, Suriye'de işgal girişimi, keza Irak'ta Muslu-Şengal bağlamındaki gelişmeler; Avrupa ve dünya pazarlarına enerji sevkıyatında oynayabileceği rol ve nihayetinde kapitalizm var oldukça var olacak jeopolitik konumunu kullanmasını bilmesi, mevcut ekonomik ve askeri gücünün yanı sıra Türkiye'nin kozları olacaktır. Hal böyleyken Türkiye'yi yarı-feodalliğe, az gelişmiş kapitalizme vb. mahkum etmenin sürdürülen sınıf mücadelesine katkısının ne olacağını bu konuda ısrarlı olanların bir daha düşünmeleri gerekmez mi? Gerekir.

Unutmamak gerekir ki, Türkiye Balkanlar-Kafksya/Haar Havzası-Ortadoğu üçgeninin merkezini oluşturan ülkedir. Türkiye, bu üçgen içinde ayakta kalabilmenin ötesinde en güçlü ülkedir. Kaderi, coğrafyayla hiçbir ülkede görülmemiş derecede bütünleşmiştir. Türk burjuvazisi gücündeki gelişmeye paralel olarak bu gerçeklikten kurtulamayacağını anlamıştır. Bu coğrafyada sosyalizm kurduğumuzda da bu gerçeklikten kurtulamayacağız. Burjuvaziyle işçi sınıfının bu coğrafyada kader ortaklığı belki de budur!

*
Rekabetin tarihini, emperyalistler arası çelişkileri, hegemonya mücadelesini ve güçler dengesinde değişimi araştırmak isteyenler için: İ. Okçuoğlu:

-Kapitalizmde Eşitsiz Gelişmenin ve Rekabetin Tarihi 1 (Ceylan Yayınları, 2. baskı, Ocak 2006).

-Kapitalizmde Eşitsiz Gelişmenin ve Rekabetin Tarihi 2 (Ceylan Yayınları, Kasım Şubat 2001).

-Kapitalizmde Eşitsiz Gelişmenin ve Rekabetin Tarihi 3 (Ceylan Yayınları, Mayıs 2002).

-Kapitalizmde Eşitsiz Gelişmenin ve Rekabetin Tarihi 4 (Ceylan Yayınları, Eylül 2002).

-Kapitalizmde Eşitsiz Gelişmenin ve Rekabetin Tarihi 5 (Ceylan Yayınları, Ocak 2006).

-Emperyalist Küreselleşme ve Jeopolika, Ceylan yayınları, 2009.

Türkiye'de sosyo-ekonomik yapının gelişmesi ve değişimi araştırmak isteyenler için:
İ. Okçuoğlu:

-Türkiye'de Kapitalizmin Gelişmesi ve İç Pazarın Oluşma Süreci, 1920'ye kadar, kitap 1, Ceylan Yayınları, 2. baskı Haziran 1999).
-Türkiye'de Kapitalizmin Gelişmesi ve İç Pazarın Oluşma Süreci, 1923-1950 arası, kitap 2, Ceylan Yayınları, Haziran 1999).
-Türkiye'de Kapitalizmin Gelişmesi ve İç Pazarın Oluşma Süreci, 1950-1991 arası, kitap 3, Ceylan Yayınları, 2. baskı, Haziran 2003).

Konuya ilişkin başkaca makaleler için bakınız: ibrahimokcuoglu.blogspot.com

Dipnotlar:

1) “Yarı-feodal ilişkiler emperyalizm çağında kendi başına bir ekonomik ilişkiler bütünü haline evrilmiştir. Bu bir toplumsal formasyon, bir üretim ilişkileri karakteri kazanmıştır. Emperyalizm çağı, burjuvazinin tüm barutunu tüketmesini ve artık kendi burjuva ilişkilerini tesis etmesini tümüyle ortadan kaldırmıştır. Bu durum feodalizmle kapitalist ilişkilerde işbirliği ve ittifaklara da zemin oluşturmuştur. Yarı-feodalizm bu kalıcı ve tarihsel ittifakın yeni ekonomik ilişkiler biçimi haline gelmiştir. Bu durum emperyalist çağın ve emperyalist sermayenin dolaylı biçimde kendini gerçekleştirmek içinde dayandığı gerici zemindir...Yarı-feodalizmin kendi başına tarihsel bir üretim ilişkileri biçimini alması, onun bu tarihsel çıkar ortaklığına ve ittifakına dayanmaktadır” (Partizan, Özel Sayı, Haziran 2014, s. 112).

2)III. Kongre belgeleri, s. 48. Arkadaşların sosyo-ekonomik yapının gelişmesi üzerine analizleri ayrıca incelenmelidir; yöntemsizlik veya yöntemin yanlış kullanılması sonucunda, gelişmelerinin bu seviyesinde yapmamaları gereken hatalar yapıyorlar. Buna ilişkin değerlendirmeyi başka bir çalışmanın konusu olarak görüyorum.

3) GSYİH'nin bileşiminde tarım ve sanayinin payı ve yıllara göre değişimi:

Aşağıdaki verilerde GSMH bileşiminin tarım ve sanayi bazında değişim sürecini görüyoruz. Uzun vadeli baktığımızda, 1923-2011 arasında tarımın ekonomideki öneminin giderek azaldığını ve sanayinin öneminin de giderek arttığını ve bu değişimin de sonuç itibariyle ülke ekonomisinde yapısal değişimi ifade ettiğini anlıyor ve görüyoruz. Türkiye 1980'li yılların ilk yarısında tarım-sanayi ülkesi olmaktan çıkarak sanayi-tarım ülkesi olmaya başlamıştır. Sanayinin GSYİH'deki payı 1983'ten itibaren tarımın payını aşmıştır.

Sektörlerin Gayri Safi Milli Hasıla içindeki payları
Yıllar
Tarım
Sanayi
Yıllar
Tarım
Sanayi
Yıllar
Tarım
Sanayi
Yıllar
Tarım
Sanayi
1923
43,1
10,6
1944
43,1
15,9
1965
30,9
19,4
1986
18,8
25,0
1924
47,8
8,5
1945
39
15,6
1966
30,5
19,9
1987
17,2
24,9
1925
44,7
8,9
1946
45,5
14,9
1967
29,3
20,7
1988
18,3
25,1
1926
49,9
8,7
1947
38,6
15,2
1968
33
17,1
1989
16,6
25,9
1927
39,5
11,9
1948
44,3
12,8
1969
31,2
18,4
1990
16,3
25,9
1928
42,4
10,6
1949
40,4
13,1
1970
30,7
17,5
1991
16,1
26,5
1929
49,8
9,1
1950
40,9
13,1
1971
30,2
17,8
1992
15,8
26,5
1930
46,8
10,0
1951
43,4
11,9
1972
27,9
18,1
1993
14,5
26,5
1931
49,2
10,5
1952
42,5
11,8
1973
24,5
19,3
1994
15,3
26,6
1932
39,3
13,9
1953
41,5
12,7
1974
25,2
20,0
1995
14,4
27,7
1933
41,4
14,2
1954
36,8
14,3
1975
24,5
20,6
1996
14
27,7
1934
40,1
15,3
1955
37,5
14,7
1976
24
20,5
1997
12,7
28,1
1935
38,8
15,7
1956
38,2
15,6
1977
22,8
21,3
1998
13,4
27,6
1936
48,6
12,3
1957
37,7
16,0
1978
23,1
21,7
1999
13,4
27,9
1937
46,2
13,4
1958
39,3
16,2
1979
23,2
20,7
2000
13,1
27,8
1938
44,4
14,2
1959
37,9
16,1
1980
24,2
20,5
2001
13,6
28,5
1939
43,2
15,5
1960
37,5
15,7
1981
22,6
21,5
2002
13,6
28,8
1940
44,8
14,,6
1961
35
17,2
1982
22,7
21,9
2003
12,5
29,3
1941
41,8
15,9
1962
34,6
16,7
1983
21,6
22,4
2004
11,6
292
1942
47,2
14,7
1963
34,6
17,1
1984
20,3
23,1
2005
11,4
28,9
1943
45,8
16,0
1964
33,1
18,2
1985
19,4
23,6
2006
11,1
29,3
-1923-1947 dönemi 1948 fiyatlarıyla, 1948-1967 dönemi 1968 fiyatlarıyla, 1968-2006 dönemi 1987 fiyatlarıyla ölçülmüştür.
-İstatistik Göstergeler 1923-2006, s. 675.
1998 sabit fiyatlarıyla
1998
12,5
32,6
2002
12,2
30,4
2006
10
32,9
2010
9,4
32,7
1999
12,2
32,2
2003
11,4
31,2
2007
8,9
33,3
2011
8,9
33
2000
12,2
32,1
2004
10,7
31,9
2008
9,3
32,6
2012
9,1
32,9
2001
11,9
30,9
2005
10,6
32
2009
10,1
31,3
-
-
-
-İstatistik Göstergeler 1923-2011, s. 700; -İstatistik Yıllığı 2012, s. 354

Yukarıdaki grafikte 1923-2011 arasındaki süreçteki değişim eğilimini göstermeye çalıştık. Aşağıdaki grafikte ise 1975-1990 arasındaki gelişmeyle değişimin somutlaşma sürecini göstermek istedik.
Tarımın GSMH'daki payı 1975'te yüzde 24,5'ten 1983'te yüzde 21,6'ya düşüyor, aynı yıllarda sanayinin payı da yüzde 20,6'dan yüzde 22,4'e çıkıyor. Tabii bu, tek yıl bazında bir değişim. Sürecin devamında tarımın payı sürekli düşerken, sanayinin payı da sürekli artıyor. Uzun vadede verili dönem içinde tarımın GSMH'daki payı 1923'te yüzde 43,1'den 2012'de yüzde 9,1'e düşerken, sanayinin payı da yüzde 10,6'dan yüzde 32,9'a çıkıyor.

Soruna bir de Toplam Toplumsal Ürün açısından bakalım. TTÜ'de söz konusu olan sadece maddi değerler üretiminin hesaba katılmasıdır (sanayi, tarım, madencilik vs.) Bu açıdan baktığımızda tarım ve sanayinin TTÜ'deki paylarının yıllara göre değişimini aşağıdaki gibidir. TTÜ'de pay bakımından değişim 1981-1983 yılları arasında gerçekleşmektedir.

Tarım ve sanayi üretiminin TTÜ içindeki payları (%)
Tarım ve sanayi üretiminin TTÜ içindeki payları (%) Sabit fiyatlarla
Yıllar
TTÜ'de tarımın payı
TTÜ'de sanayinin payı
1950
63,3
20,2
1955
57,4
22,4
1960
57,0
23,9
1965
48,5
30,7
1970
48,4
28,7
1975
39,7
34,5
1976
38,5
34,3
1977
36,7
35,4
1978
37,4
36,2
1979
38,0
35,0
1980
38,6
34,0
1981
36,3
35,8
1982
36,2
36,3
198334,4 37,0
198432,4 38,2
198531,3 39,3
199027,3 42,9
199524,2 45,6
Türkiye'de Kapitalizmin Gelişmesi, kitap 3, s. 392.


4) Bakınız: “Çok uluslu Türk Şirketleri” anketi; Kadir Has University (KHU), KPMG Turkey (KPMG-T) and the Foreign Economic Relations Board (DEIK)“ tarafından yapılan bir araştırma, 31 Ocak 2011.

5) Bakınız:
İ. Okçuoğlu, Emperyalist Küreselleşme ve Jeopolika, Ceylan yayınları, 2009. ibrahimokcuoglu.blogspot.com:
-Eylül 2012, Suriye Ve İran Sorunu(Ortadoğu ve Orta Asya'da Büyük Oyun ve Oyuncuları).
-Kasım 2014, IŞİD'e Karşı Savaşın Jeopolitikası - “Belalı” Coğrafya.
-Ekim 2015,Ortadoğu Cehennemi Dar Alanda Jeopolitik “İt Dalaşı”.

6) ibrahimokcuoglu.blogspot.com:
-19 Eylül 2011, 12 Eylül Darbesinin Politik Ekonomisi ve Emperyalistleşen Türkiye (I).
-Aralık 2016,Ulusal Güvenlik Politikası ve Türk Burjuvazisinin Durumu(Darbe Karakterli “Renkli Devrim” Girişimi ve Sonrası – IV).

7)
Uluslararası Yatırım Pozisyonu -Yıl Sonu İtibariyle Varlık ve Yükümlülükler (Milyar Dolar)
Yıllar
Toplam Varlıklar
Toplam Yükümlülükler
1996
27, 6
82,4
1997
30, 0
90,4
1998
34,5
100,1
1999
49,4
124,8
2000
53,2
151,5
2001
52,2
137,6
2002
62,3
147,8
2003
73,7
179,3
2004
86,0
214,0
2005
107,2
281,7
2006
144,1
349,6
2007
170,1
483,8
2008
186,4
386,1
2009
182,1
458,0
2010
185,9
547,3
2011
179,7
494,4
2012
214,4
638,2
2013
226,1
621,6
2014
230,0
673,2
2015
210,2
590,9
http://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/TCMB+TR/TCMB+TR/Main+Menu/Istatistikler/Odemeler+Dengesi+ve+Ilgili+Istatistikler/Uluslararasi+Yatirim+Pozisyonu/Veri+%28Tablolar%29

8)

Türkiye ve komşu ülkelerde GSYİH'nın gelişme seyri (Milyar dolar)

1990
2000
2010
2015
Türkiye
302
436
652
825
Gürcistan
15
5
10
13
Ermenistan
6
4
8
10
İran
201
280
462
454 (2014)
Azerbaycan
16 (1992)
12
50
54
Irak
Veri yok
Veri yok
Veri yok
Veri yok
Suriye
Veri yok
Veri yok
Veri yok
Veri yok
Yunanistan
176
224
264
221
Bulgaristan
33
28
43
46
Türkiye-GSYİH =100




Gürcistan
5
1
2
2
Ermenistan
2
1
1
1
İran
67
64
71
55
Azerbaycan
5
3
8
7
Irak
-
-
-
-
Suriye
-
-
-
-
Yunanistan
58
51
40
27
Bulgaristan
11
6
7
6
World Bank;World Development Indicators.
2000 sabit fiyatlarıyla Amerikan doları. Rakamları yuvarladık.Oranları biz hesapladık.

9) Kendi anlatımıyla TİKA:
“25 Aralık 1991 tarihinde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) dağılmış, Orta Asya ve Kafkasya’da birçok devlet bağımsızlığını kazanmıştır. Türkiye, o günlerde bağımsızlığına kavuşan Türk Cumhuriyetlerini tanıyan ilk ülke olmuştur. Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan, Azerbaycan ve Kırgızistan’dan oluşan bu devletlerle ortak bir dile, ortak bir hafızaya ve ortak bir kültüre sahip olmamız ikili ve bölgesel ilişkilerin güçlenmesine zemin hazırlamıştır. Türkiye ve Orta Asya ülkelerine, tek milletin farklı devletleri gibi davranmış; dış politikamız bölgede çok yönlü ve proaktif bir anlayış sergilemiştir. Türkçe konuşan ülkelerle ilişkilerimiz Türkiye’nin eskimeyen vizyonu olmuş ve bu vizyon küresel politikaların son 20 yılında önemli bir yer kazanmıştır.


Ülkemizin 90’lı yıllarda Orta Asya konusundaki ilk önceliği genç Türk devletlerinin uluslararası toplum tarafından kabul edilmesi olmuştur. Daha sonra ülkemiz, Orta Asya’da yeni kurulan ülkelerde yaşayan soydaşlarımız için sosyal, ekonomik ve kültürel alanda birçok çalışma yapmıştır. İlk başta yapılan yardımlar zaman içinde uzun soluklu projelere, kalkınma merkezli işbirliği çalışmalarına dönüşmüştür. Bölgede yapılacak faaliyetleri ve dış politika önceliklerini uygulayacak, koordine edecek bir organizasyon ihtiyacı doğmuş ve bu doğrultuda Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) 1992 yılında kurulmuştur. Dış politikamıza aktif politika anlayışının yerleşmesi ile TİKA ortak değerlere sahip olduğumuz ülkeler başta olmak üzere birçok bölge ve ülkede Türk dış politikasını uygulayıcı bir aracı haline gelmiştir.

TİKA’nın o yıllardaki amacını Türk Cumhuriyetlerinin kendi sosyal yapısını üretmesi, kendi kimliğini sağlıklı bir şekilde inşa etmesi, kültürel ve siyasi hakların gelişmesi, teknik alt yapı konusunda eksiklerin giderilmesi olarak özetleyebiliriz. Eğitim, sağlık, restorasyon, tarımsal kalkınma, maliye, turizm, sanayi alanında bir çok proje ve faaliyet TİKA tarafından gerçekleştirilmiş. TİKA Program Koordinasyon Ofislerinin ilki Türkmenistan’da açılmış; ilerleyen dönemlerde Avrasya bölgesinde bulunan ofis sayısı 6’ya çıkmıştır. Türkiye’nin dostluk, kardeşlik ve işbirliği eli aynı heyecanı taşıdığımız ülkelere ulaşmıştır.

Teknik Altyapıdan Kurumsal Kapasite Arttırımına Uzanan TİKA Projeleri

Büyüyen, gelişen ata topraklarımızda yaptığımız çalışmaların niteliği zaman içinde değişmiştir. 1995 yılına kadar kardeş ülkelerde ekonomik, sosyal ve kültürel faaliyetler yürüten TİKA, o tarihten itibaren eğitim ve kültürel işbirliği çalışmalarına ağırlık vermiştir. Biliyoruz ki her şeyin başı nitelikli, iyi yetişmiş insan nüfusuna sahip olmaya bağlıdır. Nerede bir millet iyi bir eğitim sistemine sahipse, bilimi ve teknoloji yakından takip ediyorsa orada sürdürülebilir kalkınmadan söz edilebilir. Bu yüzden TİKA 1995 yılından sonra ata topraklarında eğitim faaliyetlerini hızlandırmış; okullar, kütüphaneler, laboratuvarlar inşa edilmiş, üniversitelere teknik donanım yardımları yapılmıştır.

2000’li yıllarla başlayan süreçte dünya küreselleşmiş ve küreselleşmenin etkisi doğudan batıya birçok coğrafyada hissedilmiştir. Bu dönemde aynı dili konuştuğumuz ülkelerin kalkınma konusunda kazandığı ivmeye paralel olarak TİKA’nın bölgede yaptığı projeler, kurumsal kapasite artırımı projelerine dönüşmüştür. Ülkemizin ve TİKA’nın ortak tarihi mirasa sahip olmanın verdiği haklı gururla ata toprakları için yaptığı projeler devam etmektedir.

Bugünlere gelindiğinde Türk Coğrafyasının önemli bir kesimi zenginleşti, güçlendi ve artık yardıma ihtiyaç duyan değil; yardım eden konumuna geldi. TİKA olarak beraberce, ortak proje geliştirmek için çalışmakta ve karşılıklı tecrübe paylaşımını yürütmekteyiz.

Ülkemizin dünyada ve bölgesinde önemli bir aktör haline gelme çabasının bir uzantısı olarak 2000’li yıllardan itibaren dış politika anlayışımız önemli değişimler geçirmiştir. Bu değişim doğrultusunda TİKA faaliyet coğrafyasını genişletmiş; 2002 yılında 12 olan Program Koordinasyon Ofisi sayısını 2011 yılında 25’e, 2012 yılında ise 33’e yükseltmiştir. Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı bugün 54ülkede 56Program Koordinasyon Ofisi ile faaliyet göstermektedir. Ülkemizin izlemiş olduğu aktif ve ilkeli dış politikaya bağlı olarak çalışma yaptığımız ülkelerin sayısı her geçen gün artmaktadır. Türkiye, TİKA aracılığı ile dost, kardeş ve akraba ülkelere yönelik olarak yaptığı çalışmaların temelinde bir barış kuşağı oluşturma çabası bulunmaktadır.

TİKA kamu kurum ve kuruluşları, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve özel sektör arasında işbirliği mekanizması görevi yürütmekte; tüm bu aktörleri ortak paydalarda buluşturmakta ve Türkiye’nin kalkınma yardımlarını kayıt altına almaktadır.

2002 yılında ülkemizin kalkınma yardımları 85 Milyon ABD doları iken bu rakam 2015yılında 3milyar 913 milyon ABD dolarına yükselmiştir. Türkiye bugün aynı dili konuştuğumuz ülkelerle en çok teknik işbirliği yapan kuruluşları arasında yer almaktadır.

TİKA, ofislerinin bulunduğu ülkelerle beraber 5 kıtada 140'ın üzerinde ülkede kalkınma merkezli işbirliği çalışmaları yapılmaktadır. Ülkemiz TİKA aracılığı ile Pasifik’ten Orta Asya’ya, Ortadoğu ve Afrika’dan Balkanlara, Kafkasya’dan Latin Amerika’ya kadar birçok ülke ile bilgi ve tecrübesini paylaşıyor”.

http://www.tika.gov.tr/tr/sayfa/hakkimizda-14649


10) Kendi anlatımıyla DEİK:

“1986 yılında kurulan Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu - DEİK, Türk özel sektörünün dış ticaret, uluslararası yatırımlar, hizmetler, müteahhitlik ve lojistik başta olmak üzere, dış ekonomik ilişkilerini yürütme; yurt içi ve yurt dışında yatırım imkânlarını araştırma; Türkiye'nin ihracatını artırmaya katkı sağlama ve benzeri iş geliştirme çalışmalarını koordine etmekle görevlendirilmiş kurumudur.

11 Eylül 2014 tarihinde çıkarılan 6552 Sayılı Kanunla yeni bir yapıya kavuşan DEİK, "Türk özel sektörünün dış ekonomik ilişkilerini yürütme" görevini tamamıyla üstlenmiş olup, Kurucu Kuruluşları, üyeleri ve İş Konseyleri ile birlikte, Türkiye'nin önde gelen girişimcilerinin ve iş dünyası temsilcilerinin oluşturduğu gönüllü bir ‘iş diplomasisi' örgütüdür.

Küreselleşmenin her geçen gün insanları, ülkeleri ve hatta kıtaları biraz daha yakınlaştırdığı; karşılıklı etkileşimin artarak, fiziki sınırların ortadan kalktığı; uluslararası sermaye hareketlerinin hızlandığı, dünya ekonomisinin yeniden şekillendiği; dış ekonomik ilişkileri salt ithalat, ihracat ve yatırımlar olarak ele almanın güçleştiği bir dönemde DEİK, dış ekonomik ilişkileri, ticaretin, etkinin, küresel politikaların, ülke temsilinin çok daha ötesinde ve çok daha fazlası olarak görmektedir.

Dış ekonomik ilişkileri bugünkü medeniyetlerin temeli, kültürler arası temasın müsebbibi, insanlığın gelişmesinin itici gücü olarak adlandıran DEİK, sadece bir iş insanları kurumu değil;

Türkiye'nin dünyaya açılan penceresi;

Ülkemiz değerlerinin, vizyonunun ve potansiyelinin küresel temsilcisi;
Ülkemizin küresel aktörlerle temas ettiği bağların kurucusu;
Türkiye'nin dış ekonomide dünyayı kavrayan zihni; ve Türkiye'nin ‘küresel ufku'dur.
Bu anlayışla çalışmaları yürüten DEİK'in vizyonu:

• Kamu, sivil toplum ve özel sektör işbirliği ile bölgesel ve küresel düzeyde ekonomik ve siyasi gelişmelere yön verebilen;

• Makroekonomik istikrarı yakalamış;
• Küresel rekabet gücüne, lider girişimcilere ve markalara sahip;
• Yüksek teknoloji üretebilen;
• Yenilikçi;
• Dünya ticaretinde önemli pay sahibi;
• Dünyanın başlıca yatırım, finans ve AR-GE merkezlerinden biri olan;
• Her alanda çağdaş standartları uygulayan bir Türkiye'dir”.
https://www.deik.org.tr/

11) Kendi anlatımıyla AFAD:
“Misyon ve Vizyon

Misyonumuz:

Afetlerin gerçekleşmesinin kaçınılmaz olduğu gerçeğinden hareketle, afet zararlarını azaltmayı, önlemlerini almayı ve etkilerini azaltmayı amaçlayan AFAD, misyonunu;
“Afetlere dirençli toplum oluşturmak”
şeklinde belirlemiştir.

Depremler, seller, heyelanlar, kaya düşmeleri, kuraklıklar, fırtınalar, tsunamiler ve diğer birçok afetin insanlar, çevre ve ekonomi üzerinde yıkıcı etkileri vardır. Ancak insan ve mekânların dirençliliğinin – insanlar ve mekânlar üzerindeki bu yıkıcı etkilere karşı koyma ve hızlı bir şekilde ayağa kalkma yeteneği – artırılması mümkündür. Söz konusu dirençliliğin artırılması afetlerin etkilerini, zararlarını en aza indirecek ve afet sonrası toplumun ayağa kalkma süresini minimize edecektir. AFAD misyonunu bu bakış açısıyla belirlemiştir.

AFAD’ın vizyonu;
“Afet ve acil durumlar ile ilgili çalışmalarda sürdürülebilir kalkınmayı esas alan risk odaklı, etkin, etkili ve güvenilir hizmet sunan uluslararası düzeyde model alınabilecek yönlendirici ve koordinatör bir kurum olmak.”
şeklinde belirlenmiştir.

AFAD vizyonuyla; risk yönetimi odaklı, sürdürülebilir kalkınmanın önemine haiz, hizmet sunumunda etkililiğe, etkinliğe ve güvenirliliğe özen gösteren, uluslararası düzeyde güçlü ve afet yönetiminde görev alan tüm kurumları etkili bir şekilde koordine eden bir kurum olmayı öngörmektedir”.
https://www.afad.gov.tr/tr/2288/Misyon-ve-Vizyon

12) “Dünya İnsani Zirvesi”, 23-24 Mayıs 2016: http://whsturkey.org/turkiye-ve-zirve/turkiye-insani-yardim-politikasi.



15) “Türkiye´nin İnsani Yardımları

1. Türk halkı insani yardımlar konusunda tarihinden ve kültüründen kaynaklanan güçlü bir geleneğe sahiptir. Bu bağlamda Türkiye doğal afetler, savaş, yoksulluk ve toplumsal çatışmalar nedeniyle zor durumda kalan ülkelere yardımda bulunmayı insani bir görev ve uluslararası toplumun istikrarında önemli bir unsur olarak görmektedir.

Bu düşünceden hareketle ırk, din, dil, cinsiyet farkı gözetmeksizin ihtiyaç duyulan yerlere, süratle ve imkanların elverdiği ölçüde insani yardım ulaştırmaya gayret etmekte olan Türkiye, bu doğrultudaki uluslararası çabaları her zaman desteklemekte ve katkıda bulunmaktadır.

1980’li yılların ortalarından itibaren bazı ülkelere gıda yardımı şeklinde başlayan insani yardımlarımız, son on yılda kayda değer bir ivme kazanarak dünyanın birçok bölgesine yayılmış, ayrıca nicelik ve nitelik bakımından da çeşitlenerek, gıda dışında birçok alanı da kapsar hale gelmiştir.

Başta Türk Kızılayı olmak üzere pek çok sivil toplum örgütümüz de insani yardımlar alanında oldukça aktif bir tavır sergilemektedir.

Öte yandan, Türkiye, insani yardımlarını sadece ikili düzeyde değil, BM İnsani İşler Eşgüdüm Ofisi (OCHA), Dünya Gıda Programı (WFP) gibi uluslararası örgütler aracılığıyla da yapmaya gayret göstermektedir. Böylelikle, insani yardımlarımıza uluslararası bir boyut da kazandırılmış ve bu alanda faaliyet gösteren uluslararası kuruluşlarla işbirliğimiz arttırılmıştır. Bu doğrultuda, ülkemiz, 1 Temmuz 2014 tarihinde BM İnsani İşler Eşgüsdüm Ofisine (OCHA) en fazla gönüllü bağış yapan ülkelerin yer aldığı ve OCHA’nın izlediği insani politikalara şekil vermeyi amaçlayan bir istişare mekanizması niteliğinde olan OCHA Donör Destek Grubu’na (ODSG) üye olarak kabul edilmiştir.

Küresel İnsani Yardım Raporu’na göre ülkemiz, gerçekleştirdiği 1,6 milyar ABD Doları tutarındaki resmi insani yardımla 2013 yılında Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’nin ardından, dünyanın 3. büyük donör ülkesi olmuştur. 2014 yılında toplam 2,4 milyar ABD Dolarıinsani yardım, ülkemizin Resmi Kalkınma Yardımlarının % 67’sine tekabül etmiştir. 2015 yılına ait ilk resmi verilere göre, ülkemiz toplam 2,7 milyar ABD Doları insani yardım gerçekleşmiştir.

2. Türkiye’nin son dönemde insani yardımlar alanındaki faaliyetlerinin başlıca belirleyici unsuru Suriye’de devam etmekte olan krizin insani boyutları olmuştur. Küresel boyuttaki etkileri her geçen gün artan sözkonusu kriz, aynı zamanda ülkemizin mevcut insani yardım sistemi içindeki konumunu da güçlendirmiştir.

Bu bağlamda, Türkiye, uluslararası insani hukuktan kaynaklanan yükümlülükleri çerçevesinde, ülkelerindeki şiddetten kaçan Suriyelilere yönelik izlediği açık kapı politikasına devam etmiş, zorla geri göndermeme ve sınırdan geri çevirmeme ilkelerini titizlikle uygulayarak, uluslararası hukuk uyarınca Suriyelilere, ayırım gözetmeksizin, geçici koruma sağlamayı sürdürmüştür. 2016 yılı itibarıyla derlenen verilere göre, 26 geçici barınma merkezinde 260 binin üzerinde Suriyeli ile kamp dışında muhtelif yerleşim merkezlerimizde yaşayan Suriyelilerin tüm ihtiyaçları Hükümetimizce karşılanmıştır. 2016 yılında ülkemizdeki toplam Suriyeli sayısı 2,7 milyonu aşmıştır.

3. Ülkemiz ve bölgemiz açısından önem arzeden bir diğer insani kriz ise Irak’ın Musul vilayetinde 6 Haziran 2014 tarihinde başlayan çatışmalar ve yol açtığı göç dalgasından dolayı yaşanmış ve ülkemiz bu krize ilk ve süreklilik arzeden şekilde müdahale eden tek ülke olmuştur. Sözkonusu çatışmalar nedeniyle Irak Kürt Bölgesel Yönetimi kontrolündeki bölgelere sığınan 900 bin civarındaki Iraklının gıda, sağlık ve barınma ihtiyaçlarını karşılamak üzere AFAD, Sağlık Bakanlığı, Türk Kızılayı ve TİKA tarafından 12 Haziran 2014 tarihinden itibaren başta gıda, sağlık ve barınma alanlarında insani yardım malzemesi gönderilmiştir. Sözkonusu yardımlar, her kesimden muhtaç Iraklılar için ayrım gözetilmeksizin devam ettirilmektedir.

4. Türkiye, İsrail’in Gazze Şeridi’ne 8 Temmuz 2014 tarihinde başlattığı saldırı nedeniyle acil insani yardım ihtiyacı içinde bulunan Filistinlilere yardım eli uzatmak için derhal harekete geçmiştir. 2015 ve 2016 yıllarında da devam eden nakdi ve ayni yardımların yanı sıra AFAD koordinasyonunda, Bakanlığımız, TİKA ve Sağlık Bakanlığı’nın ortak çalışmaları neticesinde yaralı Gazzeliler ülkemize getirilerek tedavi edilmiştir. Türkiye bu bağlamda, BM Yakın Doğu'daki Filistinli Mülteciler için Yardım ve Bayındırlık Ajansı’nın (UNRWA) 65 yıldır Filistinli mültecilere sağladığı hizmetin, zaman içinde birçok ihtilafa sahne olan bölgedeki istikrarın korunmasında önemli bir unsur olduğunu değerlendirmektedir. Anılan kuruluşa desteğimizin bir göstergesi olarak ayni ve nakdi katkı sağlanmasına devam edilmektedir

5. 2004 sonunda meydana gelen Güneydoğu Asya depremi, 2005’teki Pakistan depremi, 2006’ta Lübnan’da yaşanan insani kriz, 2008 yılının sonunda patlak veren Gazze Krizi, 2010 başında meydana gelen Haiti ve Şili depremleri, Ağustos ayında yaşanan Pakistan’daki sel felaketi ve 2011’de meydana gelen Japonya depremi ile Libya krizi, 2014 yılında Bosna Hersek ve Sırbistan’da yaşanan sel felaketi, 2015 yılında Nepal ve Afganistan’da meydana gelen depremler, Andaman Denizinde yaşanan kriz nedeniyle denizde mahsur kalan binlerce Rohingalı ve Bengallinin kurtarılması, 2016 yılında Ekvator’da meydana gelen deprem, Libya ve Yemen’deki insani durum nedeniyle gönderilen yardımlar da diğer önemli yardım faaliyetlerimiz arasındadır.

6. Günümüzde uluslararası insani yardım sisteminin içinde bulunduğu tıkanıklık karşısında, BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon’un şahsi girişimi çerçevesinde, Dünya İnsani Zirvesi (DİZ) tarihte ilk defa 23-24 Mayıs 2016 tarihlerinde ülkemizin ev sahipliğinde Sayın Cumhurbaşkanımızın himayelerinde İstanbul’da düzenlenmiştir.

Zirve, Devlet ve Hükümet Başkanları düzeyinde ve uluslararası örgütler, sivil toplum kuruluşları, akademik dünya, özel sektör ve krizlerden etkilenen toplumların temsilcilerinin iştirakiyle çok paydaşlı formatla gerçekleştirilmiş, BM Genel Sekreteri’nin 9 Şubat 2016 tarihinde yayımladığı “One Humanity: Shared Responsibility” başlıklı raporu ışığında, küresel insani sistemin mevcut koşullarda karşı karşıya bulunduğu zorlukların aşılmasına yönelik hususların kapsamlı biçimde ve sistemde yer alan tüm aktörlerin katılımıyla ele alınmasını sağlamıştır. İnsani toplumun tüm paydaşları Zirve sırasında sistemin geleceğine yönelik çeşitli taahhütlerde bulunmuşlar, görüş ve tecrübelerini paylaşmışlardır.

173 BM üyesi ülkenin hazır bulunduğu Zirve’ye katılımların 55’i Devlet ve Hükümet Başkanı düzeyinde gerçekleşmiş, ayrıca 60’ı aşkın Bakan ve 40’tan fazla uluslararası örgüt de Genel Sekreter / Başkan seviyesinde katılım sağlamıştır. Diğer paydaşlarla birlikte Zirveye toplamda 9 bin katılımcı iştirak etmiştir. 900 medya mensubunun takip ettiği zirve, uluslararası medyada geniş yankı bulmuştur.

Bu katılım düzeyiyle, DİZ, bir kerede en fazla ülkenin katılım sağladığı, BM merkezi New York dışındaki en büyük Zirve ünvanını almıştır.

Ülkemizin, insani sistemin içinde bulunduğu sorunlara yönelik çözüm önerileri ve sistemin geleceğine dair görüşleri ve bu kapsamda ulusal ülkemizin uygulamaları, Sayın Cumhurbaşkanımızın bizzat katıldıkları ve eş başkanlık yaptıkları üst düzey toplantılarda ve ayrıca Bakanlarımız ve üst düzey yöneticilerimizin katıldıkları bir dizi toplantı ve etkinliklerde uluslararası insani toplumun temsilcileriyle paylaşılmıştır.

Zirvede ayrıca 130’u aşkın yan etkinlik düzenlenmiştir. Bunların 21 tanesi çeşitli Bakanlık ve uzman kuruluşlarımızın ev sahipliğinde gerçekleştirilmiştir. Öte yandan, Zirve sırasında faaliyet gösteren sergi ve yenilikçi buluş alanlarında ülkemiz, Bakanlığımız ile AFAD, TİKA ve Kızılay başta olmak üzere paydaş kurumlarımızın 30’u aşkın sergi ve stantlarıyla temsil edilmiştir.

Zirve sonucu olarak, BM Genel Sekreteri tarafından bir “Başkanlık Özeti” hazırlanmış ve evsahipliğimizin ve Zirve’nin içeriğine yapmış olduğumuz katkıların paha biçilmez olduğu vurgulanmıştır.


Önümüzdeki dönemde de, Zirve’nin sonuçları ve tüm paydaşlarca insani alanda dile getirilen taahhütlerin hayata geçirilmesi ve izlenmesi sürecinde de Türkiye etkin rol almaya devam edecektir”.

16) Stalin; C. 9, s. 93/94, “VII. Erweitertes Plenum des EKKI”.

17) Stalin; agk, s. 92/93.

18) Bkz.: İbrahim Okçuoğlu; Türkiye'de Kapitalizmin Gelişmesi, Kitap 2.

19) İbrahim Okçuoğlu; Türkiye'de Kapitalizmin Gelişmesi, Kitap 3, s. 391-392.

20) Bkz.: İbrahim Okçuoğlu; Türkiye'de Kapitalizmin Gelişmesi, Kitap 2.

21) Bkz.: İbrahim Okçuoğlu; Türkiye'de Kapitalizmin Gelişmesi, Kitap 3.

22)

Türk ekonomisinde yabancı sermayenin rolü sürekli tartışma konusu olmuştur. Bir ülkede, somutta da Türkiye'de kapitalizmin gelişmesini analiz ediyorsanız, bu, yabancı sermayenin rolünün de analiz edilmesi anlamına gelir. Sorununuz bir ülkede, somutta da Türkiye'de yerli sermaye ile yabancı sermaye karşılaştırması yapmak ve yabancı sermayenin ekonomideki konumunu araştırmaksa bu sefer de yabancı sermaye olgusunu ele almak zorundasınız. Yani yabancı sermayeyi çok farklı açılardan ele alabilirsiniz; sömürüsünden, talanında, beraberinde getirdiği ekonomi ötesi -siyasi, teknolojik vb.- bağımlılıktan bahsedip sonunda “kahrolsun yabancı sermaye” de diyebilirsiniz. Ama burada ele aldığımız sorunda yerli sermayenin karşısına yabancı sermaye silahını çıkartarak yerli sermayenin “eti ne budu ne”, her şeyi yönlendiren yabacı sermaye derseniz fena halde yanılmış olursunuz. Burada söz konusu olan kapitalizm, oluşma ve gelişme aşamasında olan bir kapitalizm değildir; gelişmesinin belli aşamasına gelmiş ve dışa açılma derdi olan kapitalizmdir. Dışa açılan sermayenin menşeini sorarsanız, o zaman da emperyalist küreselleşmeden, dünya pazarının bütünleşmesinden, mali sermayenin dünya hakimiyetinden bahsetmemeniz gerekir. Eğer bundan bahsediyorsanız, o zaman sermayenin menşeini irdeleyerek kapitalizm araştırması yapamazsınız. Bu durumda ulusal sermaye ile gelişen kapitalizm aramış olursunuz; hal böyle olunca da uluslararasılaşmış, dünyaya hakim sermayenin ulusal menşeinden kopmuş olduğunu savunamazsınız. Karışık bir iş. Bu, en azından benim değil, böyle düşünenlerin sorunudur.


Mesele şudur: 1923- 1951 döneminde Türkiye'nin bir yabancı sermaye sorunu yoktu; özellikle 1923-1940 arasında heme hemen hiç yoktu. Bu nedenle de Türkiye'de devlet desteğiyle tekelci olarak gelişen kapitalizmde bir yabancı sermaye yönlendirmesi, etkilemesi olmamıştır. Aksini iddia eden buyursun, göstersin. 1940'lı yılların ikinci yarısında Amerikan “yardımı”yla başlayan süreç, 1950'li yıllarda çıkartılan yabancı sermaye yasası sonucunda Türkiye'ye yabancı sermaye girişi başlamıştır. Bu sermaye Türkiye'de kapitalizmin gelişmesini engellememiştir, ama çokça kullandığımız kavramla ifade edecek olursak “çarpık” gelişmesine neden olmuştur. Sermaye, kendi bulunduğu, faal olduğu alandaki gelişmeyi engelleyemez. Aksi taktirde kar elde edemez. Avanak küçük burjuva bunu bir türlü anlamamıştır. Sermayenin faaliyet alanının gelişmesini engellemesi demek, kendini yok etmesi demektir. Tarih şimdiye kadar bu derece aptal, kendini yok etme pahasına aptal olan bir sermayeye şahit olmamıştır.


Burada söz konusu olan kapitalizm, nasıl gelişmiş olursa olsun gelişmiş bir kapitalizmdir. Bu kapitalizm şöyle gelşimiştir-böyle gelişmiştir tartışması yapılıyorsa yabancı sermayenin rolü analiz edilir. Ama burada söz konusu olan bu değil. Bu nedenle Türk ekonomisinde yabancı sermayenin rolü üzerinden Türkiye'de kapitalizmin gelişmişlik düzeyini ve bunun ne anlama geldiğini tespit edemezsiniz. Etseniz de bu, Türk sermayesinin dünyaya açılışını veya açılamamasını izah etmez. Sadece, böyle düşünenlerin bu konuya ne denli yabancı olduklarını gösterir.

'Sanayi ve Hizmet İstatistiklerinin tamsayım kapsamındaki girişimlerde yabancı kontrol oran:

Sanayi ve Hizmet İstatistiklerinin tamsayım kapsamındaki girişimlerde yabancı kontrol oranı 2006'da yüzde 14,4; 2007'de yüzde 14,3; 2008'de yüzde 14,1; 2009'da yüzde 15,1; 20102da yüzde 14,7; 2011'de yüzde 14,1; 2012'de yüzde 13,6; 2013'te yüzde 13,4 ve 2014'te de yüzde 13,8 idi' (Tüik).


Yabancı Kontrollü Girişim hakkında Tüik açıklaması:

“Yabancı kontrollü girişim, yurt içinde faaliyet gösteren ancak doğrudan ya da dolaylı olarak yurt dışında yerleşik bir birim tarafından kontrol edilen girişimdir. Yabancı kontrollü girişim istatistikleri, Ekonomik Faaliyetlerin İstatistiksel Sınıflaması, NACE Rev.2’ye göre sınıflandırılmıştır. YSHİ, NACE Rev. 2’deki B’den S’ye kadar olan kısımları (K kısmı hariç) kapsamaktadır. YSHİ tamsayım kapsamı ise 20 veya daha fazla çalışanı olan girişimler ile bazı özellikli faaliyet sınıflarında faaliyet gösteren girişimlerden oluşmaktadır.

Bu çalışmanın kapsamını, 2014 Yıllık Sanayi ve Hizmet İstatistikleri (YSHİ) araştırmasının tamsayım kapsamındaki 104 564 girişim oluşturmaktadır. Bu girişimler, 2014 YSHİ kapsamındaki tüm girişimlere ait üretim değerinin %83’ünden fazlasına sahiptir. Bu girişimlerden 2 459’u yabancı kontrolündedir” (http://www.tuik.gov.tr/PreTablo.do?alt_id=1058).

“Yabancı Kontrol Oranı : Doğrudan veya dolaylı olarak kontrol edilen birimlerin oluşturduğu

üretim değerinin, bulunduğu gruptaki üretim değeri toplamına oranıdır” (Tüik).

Gerçeklikle ilişkisi olmayan değerlendirmelere alışık hale geldik. Türkiye'de kapitalizmi, ekonomik büyümeyi eleştiri adı altında yapılan saçmalıklar saymakla bitmez. Bu coğrafyada inşat sektörünü ekonomik büyümenin motoru olarak görebilen, ekonomiden bihaber “ekonomistler”in de var olduğunu bilmemiz gerekir. Bu “ekonomistler”e göre örneğin 1970'de ekonomideki payı ancak yüzde 6,4, 2015'te yüzde 4,8 oranında olan inşat sektörü ekonomiyi “çekip çeviriyor”! İnşat sektörü olmasa yandık!


Türkiye'de Ekonominin Yapısı-Sektörlerin Payı (%)
Yıllar
Tarım SanayiİnşatTicaretNakliyatHizmetler
197029.822.86.411.07.122.9
198020.124.55.914.29.725.6
199013.432.16.616.910.420.5
200011.025.15.516.413.428.6
20109.722.24.815.215.233.0
20158.621.74.816.315.832.8

23) Bakınız:

-İbrahim Okçuoğlu; Türkiye'de Kapitalizmin Gelişmesi, Kitap 3, s. 391-392

-ibrahimokcuoglu.blogspot.com: Eylül 2011, 12 Eylül Darbesinin Politik Ekonomisi ve Emperyalistleşen Türkiye.

24) Komünist Enternasyonal VI. Dünya Kongresi Protokolü”, C. IV, s. 79-80, Almanca.

25) Özellikle Somali ve Katar'daki üsler dikkati çekmektedir. Bu her iki ülkenin farklı açılardan stratejik konumları var: Katar, Ortadoğu-Basra Körfezi'nde enerji havzasında önemli bir ülkedir. Türkiye bu ülkede hava, deniz ve kara unsurlarını içeren çok amaçlı askeri üs kurmuştur.