Pazar, Şubat 05, 2017

Birlik Deneyimi: MLKP

Nabi Kirman
Birlik, solda çok tartışılan, çokça başarısız, ender başarılı olunan bir mevzu. Bugünkü yazıyı gündemden hiç düşmeyen birlik meselesine ve başarılı bir örneğe ayırdık.

“Arkamızda pek çok birlik deneyimi var, ikisi önemli. ÖDP başarısız, MLKP başarılı birliktir; fakat örgütleri birleştirmede başarılı olan MLKP, devrimci yenilenmede aynı başarıyı gösterememiş, ilk iki yıldaki atılımını sürdürememiş, sonrasında geriye düşmüştür.”

DKP – Temel Belgeler / Miras ve Gelecek

Atıfta bulunduğumuz alıntıda, MLKP ile ilgili değerlendirmenin ikinci kısmı bu yazının konusu değildir, burada olumlu bir deneyim olarak birlik sürecini ele alacağız.

THKO, THKP-C ve TKP-ML kökenli olan ve ayrışmalar sonucu önce Mao’cu sonra E. Hoca’cı çizgiye gelen akımların (TDKP/HK, THKPC-ML/HY ve TKP-ML Hareketi/HB) birliği gündemleştirmeleri 1980 öncesine dek uzanır ve öylece kalır. 1984-87 sürecinde TKİH (THKPC-ML 1984’te TKİH adını aldı) ve TKP-ML Hareketi konuyu yeniden gündemleştirirler. Her iki örgüt de, “kendileri dışında da komünist örgütler olduğu ve birliğin düşünülebileceği” tespitini yaparlar.

Konu dallı budaklı uzatmayalım. 1990-91’de ilk birlik deneyimi yaşanır. TKİH, TKP-ML Hareketi ve (TDKP’den ayrılarak Ahmet Metin Koyuncu liderliğinde kurulan) TDKİH somut bir birlik planıyla harekete geçerler. Zamanın legal teorik yayın organlarından biri birliğin platformu olarak görevlendirilir ve üç örgütün MK’ları imzalı yazılarla birlik tartışılmaya başlanır. Ve neredeyse daha ilk günden çıkmaza girer girişim. Grupçuluğu aşmayı hedefleyen süreç, grupçuluğu daha da kemikleştirerek başarısızlıkla sonuçlanır.

Deneyimin negatif yükünden arındıran bir bekleme sürecinin sonunda, Nisan 1993’de, yeni bir plan gündemleşir.

Bu planı ve nasıl pratikleştiğini özetlemek için maddeleştiriyoruz:
Örgütler iç-referandum yaparak, “birlik sürecine girip girmemeyi” üye-aday üyelerine oylatırlar. Yanısıra taraftarlar arasında eğilim yoklaması yaparlar. Tek tek örgütlerde ve toplamda çoğunluk görüşü “birlik sürecini başlatma” yönünde çıkar. (Bu arada geçerken belirtelim, TDKİH 1992’de TKİH’e katıldı. Bu yüzden yeni birlik süreci TKİH ve TKP ML Hareketi arasında başladı, TKP-ML YİÖ sürece gözlemci olarak katıldı.)
Oluşturulan ortak komisyon birliğin temel belgelerinin (tartışma platformunun) taslak metnini hazırladı; Program, tüzük, strateji-taktik metinleri vd. konuları içeren 20-22 başlıkta cisimleşti tartışma metni/platformu.
Örgütlerin tüm yerel birimleri sıkı eylem birliğine girişti, asıl olarak fiilen ortak/tek komiteler olarak bir yıla yakın birlikte faaliyet yürüttüler. Eylem içinde tanışma, kaynaşma yönünde önemli bir adımdı bu.
“Birlik İradesi” adlı illegal bir tartışma yayın organı çıkarılmaya başlandı ve Birlik Kongresine kadar geçen yaklaşık bir yıllık sürede 60-62 sayı yayınlandı. Bu yayın stratejik önemdedir, üzerinde durulmalıdır. Önceki deneyimden esaslı sonuçlar çıkarıldığını gösterir. 1990-91’de üç örgütün MK’ları adına yayınlanan üç yazı, süreci neredeyse daha ilk adımdan çıkmaza sürükledi; örgütlerin tabanları “safları sıklaştırarak” kendi MK’larının arkasında durdular, herkes ve her örgüt kendi görüşünü diğerine kabul ettirmeye çalıştı ve süreç kilitlendi. Birlik İradesi’nde ise örgütler ya da örgüt MK’ları adına (bağlayıcı) yazılar yayınlanması yasaklandı. Süreç, örgütlerin değil, örgütleri oluşturan kadroların, yani “komünistlerin birliği” olarak tanımlandı ve bu tanımın gereği yapıldı: Müstear isimler kullanan tek tek komünistler yazdıkları yazılarla, örgütleri namına değil, kendi adlarına sürece ve tartışmalara katıldılar. Bu müthiş bir açılım, ferahlık ve ilerleme imkanı sağladı. (Sınırlı sayıda 3-5 imzalı yazı da çıktı, fakat yine örgütler adına değil, imzacılarını bağlayacak şekilde.) Süreç nerede kilitlenmişse orada çözüldü: Örgüt disiplini, bağlayıcılığı, geleneğin dayanışması gibi bağlardan kurtulan kadrolar özgürce fikirlerini dile getirdi ve çok şaşırtıcı, sürprizli eğilimler, görüşler, renkler açığa çıktı. Ve paradoksal olarak bu dağıtıcı değil, birleştirici rol oynadı. Sosyalist demokrasinin iyi bir örneği olan bu süreç, özgür katılımcılığı teşvik ederek bilinçli ve gönüllü birliğin temellerini attı. Yani “örgüt dayanışması” birliği çıkmaza sürüklerken; katılımcılık, kadroların bağımsızlığı ve sosyalist demokrasi “grup dayanışması/kimliğinin” bariyerlerini yıktı, birliği mümkün kıldı. Kendilerine ait bir meseleyle (birlik) kendi adlarına boğuşan, okuyan, araştıran, tartışan ve eyleyen kadrolar belki de hayatlarının en önemli gelişim ve sıçrama imkanını bu süreçte yakladılar. Her yönüyle geliştirici bir süreçti yaşanan ve biriken enerji birliğin hemen ardından MLKP’nin atılımında ifadesini buldu. Bu anlamda birlik, gerçekten de dar anlamada aritmetik bir toplam olarak kalmadı, nitelik sıçramaya da tekabül etti. Ayrıca 1993-94’ün ağır illegalite koşullarında yeraltı matbaalarında basılıp tüm Türkiye ve Kürdistan’daki örgütlere aksamadan dağıtılan “Birlik İradesi” önemli bir örgütsel başarıdır; tüm tartışma bu yayın organı üzerinden yürütüldü.
Kongreye yakın süreçte bütün yerel örgütler, merkezden gelen denetçilerin gözlemciliğinde birlik meselesini ve tartışmalı konuları ortak toplantılarda yüz yüze tartıştılar.
Kongrenin ön gününde örgütler kongre delegelerini seçimle belirlediler ve Birlik Kongresi toplandı. Kongrede birliğin mümkünatı belirginleşince, örgütler aynı mekanda ayrı ayrı toplantılarla kendilerini feshettiler. Ve sonuçta birlik gerçekleşti.

10 Eylül 1994’te MLKP kuruluşunu ilan etti.

Örgütün ilk ismi MLKP-K(Kuruluş) idi. Bu da isabetli bir tutumdu. Bir yönüyle sürecin henüz tamamlanmadığına işaret ediyor; fakat diğer yönüyle de “parti” kavramının idealize edilmesine taviz verilmiş oluyordu K ekiyle, bu negatif faktör de kaydedilmelidir. Genel eğilim “parti” kavramını idealize ediyorsa, önderliğin dayatmacı bir tutum almak yerine, kitleyi kendi tecrübesiyle eğiten-ikna eden bir “tavizle” işe başlaması yerindedir, iyi bir yöneticilik örneğidir. (Kuşkusuz, ileri sıçramak için bir adım geriye gitme, sıçramaya dönüşmeyip yerinde sayarsa ve meselenin üzeri küllendirilirse, bu iyi bir yönetim örneği değil, düpedüz oportunizm olur.)
Başlangıçta ilk adımın hassasiyetini gözeten örgütsel görevlendirmeler yapıldı ve bu aşamada hala özgün bir MLKP kimliğinden ya da birliğin tamamlandığından sözetmek zordur.
12 Mart 1995’te Gazi mahallesinde patlak veren yerel ayaklanmada önemli rol oynadı MLKP. Devamla Hasan Ocak’ın kaybedilmesine karşı yürütülen militan ve etkili kampanya (Türkiye’de devrimci bir örgütün/örgütlerin ulusal politik gündeme girebildiği, yer yer belirleyebildiği nadir süreçlerden biridir Gazi ve Kayıplar Kampanyası) MLKP’de cisimleşen birliği geri dönüşsüz kıldı. Gerçek birlik ya da birliğe konulan son nokta, kadroların eylemin ateşi içinde kaynaşmasıyla bu süreçte elde edildi.

Nisan 1993’te başlayan birlik süreci, iki yılın sonunda 18 Mayıs 1995’te Hasan Ocak yoldaşın on bin devrimcinin omuzlarında Gazi mezarlığında uğurlanmasıyla geri dönüşsüz olarak tamamlandı.
1995 yazında toplanan Birlik Konferansı’nda TKP-ML YİÖ (Yeniden İnşa Örgütü) de MLKP-K ile birleşti. Bu konferansta bir yıllık sürecin özgüveniyle K/Kuruluş eki de kaldırıldı. 1992’de TDKİH’in TKİH’e katılımından, 1995’de YİÖ’nün MLKP-K ile birleşmesine kadar geçen üç yıllık sürede dört örgütün birliği sağlandı; MLKP’de cisimleşen birlik sürecinin özeti budur.

Özetlenen başarılı sürece rağmen yine de sorunlar oldu, fakat treni raydan çıkaran cinsten değil.

Bir dönem TKİH’in lideri olan Mehmet Yıldız, birlik sürecinin dışında kaldı, küçük bir çevreyle kısa bir süre hareket etti, fakat sürmedi bu girişim.

Bu vesileyle geçen yıl Hollanda’da yaşamını yitiren Mehmet Yıldız’ı analım.

Hayatın tarifi zor bir tecellisi sonucu üç eski yoldaş farklı yıllarda aynı gün bu dünyadan ayrıldılar… Ali Ekber Bahadır/1991(çatışmada), Ahmet Metin Koyuncu/2000(çatışmada) ve Mehmet Yıldız/2015 (ağır hastalıktan kurtulamayarak) 21 Kasım’da hayatlarını kaybettiler…

Mehmet Yıldız’ın son yıllardaki görüşlerini kabul etmek mümkün değildir; fakat bu hiç bir şekilde inkarcılık gerekçesi olamaz, Yıldız’ın zamanında yaptığı unutulmaz katkıları karartmaz. 1970’li yıllarda Partizan grubu saflarındayken, üniversite okuduğu Balıkesir’de faşistlerin silahlı saldırısından ağır yaralı kurtulur. Sonra HY’na geçer, HY önderliği Aydınlık’a iltihak ettiğinde önderliği izlemeyerek örgütü yeniden toparlayan ve devrimcilikte ısrar eden genç kadrolar arasındadır. 12 Eylül işkencehanelerinden dimdik çıkar. 1987’de hapishaneden çıktığında duraksamaksızın örgütün başına geçer. TKİH’nin temel belgelerini yazar. A. Can imzalı “Türkiye’nin Toplumsal Maddi Gerçeği ve Devrimci Srateji” adlı önemli çalışma esasen M. Yıldız’ın kaleminden çıkmıştır. Hala önemli bir metindir. Örgütsel konuları ve Türkiye’de örgütlerin durumunu işleyen “Hayalden Gerçeğe” broşürü ise tek kelimeyle muhteşemdir. O broşürde öyle öngörülü ve esaslı tespitler vardır ki, otuz yıldır geçerliliğini korumaktadır ya da otuz yılın sonunda doğrulanabilmektedir…

TKİH kadrosunun ezici çoğunluğu kendileri açısından böylesine önemli bir lideri izlemedi ve daha önemli gördüğü birlik yönünde tutum aldı. Bu esaslı bir ders ve gelenektir: Mehmet Yıldız zamanında Aydınlığa geçen HY önderliğine bayrak açan gençler arasındaydı; 1993-94’te ise lideri olduğu örgütün tabanı, birliğin dışında kaldığı için kendisini izlemedi. 1977-78 ve 1994’te farklı biçim ve gündemler üzerinden müritlik zincirini kıran bu kişikli duruşun altı kalınca çizilmelidir.

Sonuç olarak M. Yıldız bir ayrılığın başını çekmede ısrarlı olmadı, etrafındaki küçük kümelenme bir süre sonra dağıldı. 1995 yazında açığa çıka(rıla)n TKP-ML Hareketi kökenli KP-İÖ ayrılığı ise yüzü geriye dönük ve yıkıcı bir girişimdi. Küçük bir çevreyi peşinden sürükleme dışında bir etkisi olmadı. Öte yandan bugün gelinen yerden söyleyebiliriz ki, MLKP bu küçük çevrenin yarattığı sorunu daha iyi ve sancısız yönetebilirdi, başarılamadı.

Son olarak 1995 yaz aylarında iki MLKP MK üyesi partiden istifa ettiler; bu bir ayrılığın başını çekme değil, iki önemli kadronun ayrılması olarak kaldı.

Toparlarsak, Türkiye topraklarında birlik zor ve sancılı bir iştir. MLKP’yi oluşturan yapılar başarısızlıklardan yılmayarak bu işi inatla takip ettiler ve koparıp aldılar. Birliğin öncesinde ve sonrasında süreci kabullenemeyen ayrılıklar işin esasını zedeleyen, birliği akamete uğratan bir rol oynamadılar. Sembolik bir eşik olarak söyleyebiliriz ki, 18 Mayıs 1995’ten sonra eski grup kimlikleri temelinde bir yarılma mümkün değildi MLKP’de, hala da değildir. Hiç bir örgüt ayrılıktan muaf kılınmamıştır; fakat gelinen yerde MLKP’de olabilecek bir ayrılığın kökeni ve referansı eski grup kimlikleri olamaz.

***

Şimdi bazı sonuçlar çıkarabiliriz.

1990-91’deki birinci deneme neden başarısız oldu?

Şundan: Stratejik hedefe (birliğe) ulaşmak için öylesine yanlış bir taktik adım (birliğin yöntemi-MK imzalı yazılar üzerinden tartışma) atıldı ki, daha ilk adımda süreç tıkandı; (yanlış) taktik stratejiyi (birliği) yıkıma uğrattı. Hayatta her konuda geçerlidir, politika-örgüt işlerinde misliyle geçerlidir: Bir şeyi istemek yetmez; isteğinize giden doğru yolu, yöntemi, çalışma tarzını, plan-projeyi titizlikle oluşturup sarsılmaz bir iradeyle uygulamak zorundasınız. Böyle bir yol izlenirse hedefin (birliğin vb.) geçekleşip gerçekleşmemesi sancı kaynağı olmaktan çıkar. Gerçekleşirse maksat hasıl olmuş olur; gerçekleşmezse konu sağlıklı şekilde işlenmiş, tüketilmiş ve gündemden düşürülmüş olur. Dolayısıyla herhangi bir şeye salt istemeyle, çok istemeyle, inanmayla, iradeyle vs. ulaşılamaz. Plansız, yöntemsiz, sistematikten yoksun bir irade ve istek, ne kadar iradeci, atılgan vs. olursa olsun, kökeninde kendiliğindencidir; kendiliğindenciliğin ters-yüz edilmiş halidir. Çünkü isteğine giden yolu bulup sistematik olarak takip etme yetisinden yoksun bir irade (Engels’in özgürlük-özgürleşme tanımı hatırlansın), eninde sonunda ipin ucunu kaçırır, olayları yönetmek yerine olayların yönetimi altına girer, sürüklenmeye başlar: İradeci ve devrimci kendiliğindencilik budur işte. Spekülatif olabilir ama, mesele sadece zamanın üç örgütünün önderliklerine kalsaydı belki de ilk denemede birlik gerçekleşebilirdi. Peki ya bütün bünyeleri, kadro ve taraftarlarıyla örgütler nasıl birleşecekti? Birleşilse sağlıklı ve geri dönüşsüz olacak mıydı? Örgütlerin, liderlerin, kadroların, her kim olursa olsun örgütlülük dairesi içinde duranların, kendi ulaştıkları bilinç düzeyini kitlenin, halkın bilinç düzeyine ikame etmeleri derin bir yanılsama ve sübjetivizm kaynağıdır. Ve sübjektivizm Lenin’in defalarca vurguladığı gibi, “politikada en tehlikeli iş”lerden biridir. Sizin için anlaşılır ve doğal olan başkaları için anlaşılmaz ve anormal olabilir. Bu ikinci faktörü yok mu sayacaksınız? Yoksa yöntemli, sistemli, planlı bir çalışmayla üstesinden mi geleceksiniz: Liderlik kabiliyetinin sınandığı en önemli meselelerden biri budur. Örneğin, “memlekette taş gibi, kaya gibi grupçuluk var” deyip, bunun nasıl sağaltılacağına ilişkin doğru veya yanlış herhangi bir harekat planı ortaya koymazsanız, bu mevzuda tamamen etkisiz hale gelirsiniz; sorunu yönetip çözemezsiniz, sorun sizi yönetir. En tehlikelisi de ikna süreçleri yerine idari tedbirlerin geçirilmesidir. Kolay(cı) çözümler aslında en zor çözümlerdir; çünkü çözüldü sanılan mesele, büyüyerek çığ gibi üzerinize geri gelir. Birlik mevzuu bir örnekleme olarak değer taşır burada, örgüt ve devrimci politikaya dair bütün konularda geçerlidir yukarıdaki genelleme.

Yine Sovyet savaş romanı Moskova Önlerinde’ye başvuralım.

Acemi erler, zorlu bir arazide 10 km’lik eğitim yürüyüşüne çıkacaktır. Komutan erlerden birini uyarır: “Çantanı yanlış bağlamışsın, düzelt.” Yürüyüşün başında komutan erin yanına yaklaşarak, “uyarımı dikkate almamışsın, kendin bilirsin, yürüyüş boyunca benim yerime seninle çantan konuşacak, onun söylediklerini iyi dinle” der ve uzaklaşır. Yürüyüş uzadıkça çantası sırtını acıtmaya başlar erin. Bir iki defa durup düzeltmeye çalışır, bu kez de yürüyüş kolundan kopar. Panikler, panikledikçe daha çok enerji harcar, sonunda kan ter içinde sonuncu olarak tamamlar yürüyüşü. Yürüyüşün sonunda komutan erin yanına yaklaşır ve sakince sorar: “Çantan sana ne söyledi?”

“Saatlerini devrime ayarlayanlar” çantalarını da “bağcıklarını” da sıkı bağlamak zorundadırlar; salt bir alanda değil, tüm alanlarda. General Panfilov’un (aynı romanda) dediği gibi; “eğitim ve hazırlıkta çok ter döken, savaşta az kan kaybeder”.

Aslında komünistler için varoluşsal bir mevzudur bu: “Bilinçsiz sürecin bilinçli ifadesi olmak” ne demektir? Tastamam şu demektir: Kapitalizmin kör ve kaotik gidişatının (özellikle emekçiler için kör ve kaotiktir) oyuncağı olmayıp, gidişata yön veren bir konuma doğru durmaksızın yükselmektir komünistlerin rolü. Herhangi bir emekçiden farklı olarak, ML, teori, siyaset ve tarih bilinci; komünistlerin kör gidişatı kavramalarını ve kaotik süreçler/olaylar/olgular üzerinde bilinçli, sistemli, yöntemli olarak çalışmalarını sağlar. Bu rolün oynanmamasının yerine konabilecek bir irade ve istek yoktur; bilakis irade ve istek etkinliğini, ML’den kaynaklanan yöntem, plan, sistematik sayesinde gerçekleştirir. Komünistler hiç bir konuya “karadüzen” hücum etmezler; bir savaş planı ve nizamıyla hücum ederler. Kof ve temelsiz iyimserlikle, “dalganın üzerinde yükselme” beklentisiyle, iyi veya kötü her şart altında kuyumcu titizliğiyle işlenmesi gereken örgütsel-siyasal görevlerin üzerinden atlamazlar; bu görevlerin yerine “şartların uygunluğunu” ikame etmezler. Keza zor zamanlarda da “olayların baskısıyla” aynı görevleri “şimdilik” ertelemezler. İyi zamanlardaki temelsiz iyimserlik ya da zor zamanlardaki baskılanma; her ikisi de aynı kapıya çıkar, aynı hatayı koşullar: Kendiliğindencilik. Ki kendiliğindencilik, komünistin varoluşsal olarak işlevsizleşmesidir, “mesleğinin” hakkını verememesidir. Kendiliğindenciliğin devrimci bir zeminden kaynaklanması meselenin esasını değiştirmez. Örneğin, MLKP’yi oluşturan örgütlerin yönetimleri, olumsuz tecrübeyi inceleyip titiz bir plan oluşturmak yerine; “birlik gerekli, bu çok açık, biraz dinlenip toplanır tartışır, hallederiz işi” kof iyimserliğiyle meseleye yaklaşsalardı birliğe ulaşılabilir miydi? TV’lerde yayınlanan meşhur komedi dizisinde dillere pelesenk olmuş, “hallederiz Kadir” yaklaşımıyla, “islim arkadan gelir” tavrı/tarzıyla hiç bir sorun çözülmedi ve çözülmez devrim sahasında.

1990-91’deki birlik denemesi yanlış plan nedeniyle akamete uğradı. Yine de yanlış plan plansızlıktan yeğdir; yanlış plan ardında bıraktığı deneyim/derslerle doğru bir plana girdi sağlayabilir, plansızlık ise arkasında daima enkaz bırakır.

Başarısızlık ve yenilgi, öğrenebilenler için iyi bir öğretmendir, öğrenmeye devam edelim.

1990-91’de süreç başarısız olduğunda birlik işinden vazgeçmek, kuşkusuz duruma teslimiyet olurdu. Fakat hemen ertesi gün, olayların ve başarısızlığın basıncıyla, dosta düşmana göstermek için yeni bir girişimi başlatmak da yanlış olurdu. Bir örgütü, bireyi, önderliği olayların baskısı/basıncı, sürecin aciliyeti vs. yönetmeye başladı mı; o özne ne kadar iradeci davranırsa davransın, ne kadar gayretli ve devrimci olursa olsun; değil olayları kontrol etmek, kendi kontrolünü bile yitirir. Dört bir yana isabetsiz yumruklar sallayarak gücünü tüketir, etkisizleşir. Esas soru şudur: Türkiye’de olaylar bizi ne zaman baskılamadı ki? Aytunç Altay’ın bir yazısında çok haklı olarak söylediği gibi; “Türkiye’nin normali budur”. Bu “normalin” süreklileşmiş ve her “an”a sirayet eden baskılanmasıyla hareket etmekten kurtulamayan devrimci hareketimizin kahir ekseriyeti, stratejik bir planı adım adım inşa etme kabiliyeti bir yana, böylesi bir görüş açısını bile yitirdi. Genellikle karanlıkta el yordamıyla yürüyoruz, daima acil işler, görevler, bizi sıkıştıran süreçler var vs. Gözü bağlı bir boksör ya da burnunun ucunu göremeyen ağır miyoplar gibi durmadan sağa sola yumruk sallıyoruz, çünkü “süreç acil”. Peki acil olmayan süreç var mı? Yok. Gündelik olanın aciliyeti dışında bir ufuk ve plan var mı? O da yok. Varsa da kenar süsü olarak var; inatla ve iradeyle –evet, iradenin asıl rolü budur- izlenecek bir zorunluluk olarak değil. Neredeyse 50 yıldır aynı şeyleri tekrarlıyor ve farklı sonuçlar bekliyoruz. İşte bu türden baskılanmaların kontrolü altına girmeyen nadir/istisnai davranışlardan biridir MLKP’nin birlik süreci. 1993-94 hiç de “netameli” bir dönem değildi. Sürecin çetinliğine motive olan pek çok kadro, “nereden çıktı bu birlik işi” diye sormaktan ya da “eylemden kopmadan birlik işini götürebilir miyiz” endişeşini dillendirmekten geri durmadı. Fakat bu baskılanmalar göğüslendi, sakince beklendi, durum soğutuldu, yenilgiden dersler çıkarıldı ve ikinci hamlede birlik koparılıp alındı. (Belki de bu sükunetin ardında, hiç olmazsa birliğin muhataplarının bizim bildiğimiz tarafında, “birlik olursa iyi olur, olmazsa da kendi başımıza yürürüz” özgüveninin olması vardı. Konudan bağımsız söylüyoruz, sükunet ile özgüven arasında yakın ilişki vardır ve tersi de geçerlidir. Fakat özgüven var özgüven var. Sağlıklı özgüven her tür baskılanmanın panzehiridir; dayanaksız özgüven ise en iyi halinde olayların akışında trajik bir kuğu çığlığı olarak kalır.) Bu arada eylemden de kesinlikle kopulmadı, bilakis; iyi planlama ve birlik sürecinin olumlu seyri, kadro ve örgütlerin eylem kapasitesini de güçlendirdi. Keşke bahse konu parti dahil, tüm devrimci hareketimiz bir an değil her an bu yolu izleyebilse, devrimci hareketimizin politik-örgütsel gelişiminin bütünü bu eksenler üzerinden ilerlese…

Başarılı olan ikinci denemeye sorular sorarak noktalayalım konuyu.

* Örgüt içi referandumda sorulan “birlik sürecine girelim mi girmeyelim mi” sorusunu oylarıyla yanıtlayan kadroların; “merkez rızamızı almadan bizi istemediğimiz bir sürece sürükledi” deme hakkı var mıdır? Hayır.

* Birlik İradesi’ne kendi imzalarıyla yazarak birliği ve sorunlarını, çizgiyi ve örgütü özgürce tartışma imkanına sahip olan kadroların, “süreçte katılımcılık engellendi, sosyalist demokrasi ayaklar altına alındı, merkez işi kotarıp bize dayattı” deme şansı var mıdır? Hayır.

* Eylem birliği ve ortak komitelerde bir yıl boyunca beraber çalışan kadroların, “biz kiminle birleşeceğimiz bilmiyorduk, nereden çıktı bu kadınlar, adamlar” deme şansı var mıdır? Hayır.

* Kadroların, “Merkez/ler, önümüze tartışacağımız bir materyal koymadı, süreci iyi yönetmedi, görevlerini ihmal etti” deme hakkı var mıdır? İlk günden itibaren hayır.

* “Kongre bileşiminde katakulli, adamcılık vs. oldu, kendi delegelerimizi seçimle belirleyemedik”, deme şansı var mıdır kimsenin? Hayır.

Eh, bu kadar hayırdan da hayırlı bir sonuç çıktı sonunda…

Bir işi planlı, yöntemli, sistemli kotarmanın; konuya özgü bir strateji sahibi olmanın ve atılan her bir taktik adımın stratejiyi içerip yakınlaştırmasının güzel bir örneğidir MLKP’in birlik süreci. Bir “süreç yönetimi” tecrübesi olarak da başarılıdır: Merkez/ler neredeyse “görünmeyecek” kadar geriye çekilmişler ve kadroların bireysel sorumluluk ve inisiyatiflerinin önünü sonuna kadar açmışlardır; gerçekte ise cüssesiyle değil uyguladığı akıllı planla merkez/ler sürecin her anındadır, süreci yönetmektedir. Kadrolar kaba müdahalelerle icra edilen bir yönetimi değil; akılcı bir planın doğal sonucu olarak “kendilerini tam yerinde ve en iyi işi yapar” halde hissetmişler, enerjileri ve gelişimleri sıçramalı bir seyir izlemiştir.

Şu soruyu da sormalıyız kendimize: Aslında normal olan bir planlama ve süreç, neden bize “öğretici bir başarı” olarak görünüyor? Çünkü herhangi bir konuya baskılanmadan uzak, serinkanlı, planlı, sistemli, yöntemli yaklaşma yetimizi yitirdik ya da hiç edinemedik; o nedenle son derece doğal işler bile Türkiye Devrimci Hareketinin kırık aynasından “parlak başarılar” olarak yansıyor…

Ezcümle birlikle ve belirli bir örgütün belirli bir anıyla sınırlı kalmayıp, devrimin tüm sorunlarına stratejik bir ufukla; planlı, sistemli ve yöntemli yaklaşabildiğimiz gün, “makus talihimizi” yenmeye başladığımız gün olacaktır.

1 Şubat 2017
http://umutgazetesi2.org/author/nabi/