Çarşamba, Aralık 28, 2016

"Tsankov'un Kanlı Faşizmi" Üzerine

Özgürlük Dünyası

Bulgar yazar Nikolay Hristozov'un 1969 yılında, "İzsiz Kaybolanlar" adıyla yayınladığı ve Bilim ve Sosyalizm Yayınları'nca ilk kez 1975 yılında "Tsankov'un Kanlı Faşizmi" adıyla dilimize kazandırdığı bu eser, bir belge-sel-roman niteliğinde. Devrim sonrası Bulgaristanı'nda. 23 Ağustos 1954 başlayan faşizm suçlularının yargılanmasında, sanıklar aleyhinde toplanmış deliller, yazılı-basılı belgeler ve anılardan derlenmiş.

Kitabı okuyan her insanın, Bulgaristan'da 1919-1925 yılları arasında olup bitenlerle, Türkiye'de son 20-25 yıldan, yaşadığımız şu günlere dek olan toplumsal ve siyasal olaylar arasındaki şaşırtıcı benzerlikleri fark etmemesi olanaksız. Askeri Birlik ile Kontrgerilla örgütlenmeleri, benzer provokasyonlar ve demagojik iftira kampanyaları; komünist, devrimci ve demokratların fişlenmeleri, "kardeş kavgasını önleme" gerekçesiyle yapılan askeri darbeler, "Devleti Koruma Yasası" ile SS Kararnamesi ve Terörle Mücadele Yasası, katledilenlerin topluca çukurlara gömülmeleri, devrimci ve yurtsever aydınlara yönelik 'faili bulunamayan' siyasi cinayetler, para-militer faşist çetelerin halka ve önderlerine yönelik silahlı saldırıları, işkenceler ve "kaybolanlar"; "intihar etti", "kaçarken vuruldu" denilerek işlenen cinayetler, Sıkıyönetim Askeri Mahkemelerinin göstermelik yargılamalarla devrimcilere ve yurtseverlere verdiği ağır cezalar, idam sehpalarının kurulması, cezaevlerindeki devrimci tutsakların onurların ve devrimci niteliklerini koruma amaçlı açlık grevleri, uluslararası komünist, devrimci-demokrat ve aydınların, enternasyonalist proletaryanın beyaz terör altındaki emekçi halka sıcak destekleri, ülkedeki insan hakları, ihlallerini soruşturmak için oluşturulan uluslararası komitelerin inceleme gezileri, parlamentoda "aykırı" seslerin ırkçı ve şovence saldırılarla susturulması vb. ile bizzat yaşayarak tanık olduğumuz Türkiye gerçeği ile olan benzerlikler, bu eserin çekiciliğini bizler için daha da arttırmaktadır. Katliamlarla sindirilmeye çalışılan bir halkın, onca yetenekli ve fedakâr evladını yitirmesine karşın nasıl da devrimi gerçekleştirebildiğini öğretmesi bakımından da mutlaka okunması gereken bir eser. Ne yazık ki, şu an piyasada bulunmayan bu kitabın yeniden basılması, halkların ortak kaderi ve özgürlük mücadelesinin tarihsel bir zorunluluk olarak toplumları götüreceği evreyi kavratmak açısından da yararlı olacaktır. Bu nedenle kitabın bir özetini vermek ama bunu da yazarın bir deyişiyle başlatmayı uygun buluyorum: "Bir halkın tarihinin karanlık sayfalan, söndürülmek istenen aydınlığın gücüne tanıklık eden kanıttan başka bir şey değildir."

1954 yılındaki yargılamada; Tsankov Hümeti'nin Savaş Bakanı emekli general İvan Vılkov, emekli general Dimitır Pırkov, otomobil yedek parça tüccarı Aleksandır Petroviç, emekli subaylar, işkenceci polisler, yarı-askeri faşist çetelerin unsurları vb.leri sanık sandalyesinde oturuyorlardı. Bunlar, bir dönemin mağrur yöneticileri, "kurtarıcılar" ve savunmasız insanların boyunlarına doladıkları halatla 'Bulgaristan'ın aydınlık geleceğini boğmaya çalışan karşı-devrimcilerdi. Tanıklar ise yalnızca o faşist kırımda sağ kalabilmeyi başarabilmiş mağdurlar değil, kurbanlardan arta kalan diş protezleri, cam gözler, sigara tabakaları, alyans yüzükler ve kol düğmeleri gibi kişisel sağlık ve kullanım araçlarıydı. Cellâtların cinayetlerini işlerken güvendikleri üç suç ortağı vardı. İlki, gecenin karanlığı; ikincisi sessiz toprak ve üçüncüsü de geçecek olan zamandı. Ama halkın belleğindeki izleri silmenin olanağı var mı? İşte 1923 ve 1925 katliamlarının suçluları, bir zamanlar idama yolladıkları emekçi Bulgaristan halkının yiğit evlatlarının oturduğu sanık sandalyesindeler.

Bugün NATO üyesi birçok ülke ve Güney Amerika'dan Güney-Asya ülkelerine dek çeşitli biçimlerde şekillendirilmiş kontrgerilla tipi örgütlere de ilham kaynağı olan Askeri Birlik, 1919 yılında Vılkov, Rusev, Lazarov ve Damyan Velçev'in Merkez Yöneticiliğinde gizli militer bir örgüt olarak kurulmuştu. Görevi; komünistlere ve Bulgar Halk Çiftçi Birliği Partisi üyelerine karşı savaşımdı. Askeri Birlik'in kararlarını uygulayan ise Üçüncü Seksiyon adı altında yine subaylardan oluşturulan operatif bir örgüttü.

9 Haziran 1923'de Çar Boris'in onayı ile Askeri Birliğin gerçekleştirdiği bir darbe sonunda Stramboliski Hükümeti devrildi. Darbe sonrası, faşist Demokratiçeski Sgovor (Demokratik Birlik) Partisi, Tsankov'un başkanlığında hükümeti oluşturdu.

Fakat devrim dalgası kabarmakta, sağduyunun zamansız ve hazırlıksız olduğundan kuşku duymayacağı bir savaş anı hızla yaklaşmaktadır. Nitekim 1923'ün Eylülü'nde ayaklanma başlar. Barındırdığı eksiklikler, hatalar nedeniyle binlerce emekçinin kırımı ve yenilgiyle sonuçlanır. Eylül Ayaklanmasında isyancıları baltayla doğrayan, süngülerle delik deşik ederek öldüren ve kurbanlarının" para ve kıymetli eşyalarına el koyan, birbirlerine "bulut" diyen ve "koca bulut" olarak adlandırdıkları "voyvoda" Veliçko amcanın (Veliçko Velyanov) önderliğindeki UMRO (Makedonya İç Devrim Örgütü) adlı faşist çete, katliamda Askeri Birlik'in en iyi yardımcısı konumundadır.

Emekli General Dimitır Pırkov, 1954 yargılanmasında cinayetlerinden örnekler verirken, Kostenets Garı'nda ele geçirdikleri komünistleri hemen orada katlettikleri ve garnizon komutanına telefonla raporunu verip,

"...artık her tarafın huzur ve sükûna kavuştuğunu bildirdim" demektedir. Faşist katillerin dillerine pelesenk ettikleri "huzur" ve "sükûn”un; muhalifleri yok etmek, aykırı sesleri kesmek ve boyun eğen, edilgen bir halk yaratmak anlamına geldiği açıkça görülmektedir.

Eylül Ayaklanması yıkıntıları ardından halk, gözlerini daha geniş bir ayaklanma ve devrim ufkuna çevrilmişti. Gelişmeler, bu ayaklanmanın her gün biraz daha yaklaştığını göstermektedir. Siyasi iktidar, ya bu tehlikeli gidişle yıkılacak ya da acımasız bir terörle ayakta kalmaya çalışacaktı.

14 Haziran 1924'de Çiftçi Birliği milletvekili Petko D. Potkov, Narodno Sabraniye'de (Milet Meclisi'nde), faşist Sgovor Hükümeti'ni, polisi ve gizli faşist katliam örgütünü suçladı. Bakanlar Kurulu'nun oturduğu yeri göstererek; "İşte gizli eylemciler! Katiller ve gizli örgütçüler bakanlar masasında oturuyorlar" diyordu. Bunlar, Petkov'un parlamentoda söylediği son sözlerdi. Petkov aynı gün Üçüncü Seksiyon katillerinden teğmen Radev ve polis ajanı Karkalaşev tarafından sokakta kurşunlanarak öldürüldü.

Aynı sözler, katledildiğinin ertesi günü yine parlamentoda, bu kez komünist milletvekili Todor Straşimirov tarafından söylendi. O, kürsüden, hükümet bakanlarını göstererek şöyle diyordu:
"İşte Petkov'un katilleri! Oturuma onlarda katılıyorlar!"

Petko D. Petkov, Sofya sokaklarında kurşunlanarak öldürülen 4, milletvekiliydi. Failler gene "bulunamamış"!

Benzer faşist cinayetler, o sıralarda, Mussolini İtalyası'nda da uygulanmaktaydı. 1924 yılı ilkbaharında, Unitar (Birleşik) Sosyalist Partisi Genel Sekreteri ve milletvekili Mateoti de bir arabada öldürülmüştü. İtalya ayaklanıp devrimi andıran bir görünüm ortaya çıkınca, Mussolini bir demagojik manevra olarak faşist partisinin Genel Sekreterliğinden bile istifa etmişti. Ama Bulgar faşistlerinin, devrim ateşini söndürebilmek için daha fazla kan dökmek, faşist zorbalığı ve cinayetleri arttırmaktan başka seçenekleri yoktu, Çünkü daha birkaç ay önce ayaklanmaya girişmiş bir halk vardı karşılarında. Yasadışı ilan edilmiş Komünist Partisi'ni çökertebilmek için yöneticilerinden birini ele geçirip konuşturmaları gerekiyordu. Merkez Komitesi üyesi Vılço İvanov'un evi tespit edilip ele geçirildi ve baş eğmez tavrını sürdürdüğü için işkencede katledildi. Cenaze törenine katılmaları yasaklanmış olan Sofya işçileri, cenazenin geçeceği tüm yolların iki yanına işi durdurarak çıkıp, kordon halinde dizildiler. İşçi sınıfının bu baş eğmez evladı, kıvılcımlar saçan kızgın bakışların ırmağı üzerinde son yolculuğunu yaptı.

Faşist cinayetleri teşhir eden az sayıdaki gazeteciler arasında yer alan Yosif Herbst, EK ve ABV gazetelerinde, yöneticileri açıktan suçluyordu. Birçok gazete ise ya suskunluğunu sürdürüyor ya da adi bir olaya indirgiyordu. Hâlbuki Marks, Basın Özgürlüğü Üzerine adlı makalesinde şöyle demektedir:

"Basının başlıca özgürlüğü, bir ticaret olmayışında yatar. Basını maddi bir araç durumuna düşüren yazar, bu iç özgürlüksüzlük için ceza olarak dış özgürlüksüzlüğü, sansürü hak eder. Ya da daha doğrusu sonunda kendi cezasını kendi bulur."

Tek cephe yanlısı komünist ve Çiftçi Birliği milletvekillerinin siyasi cinayetlerden, faşist Sgovor hükümetini sorumlu tutup teşhir etmeleri üzerine, İçişleri Bakanı Rusev, onlara haykırarak, "Ama biz kafalarınızı ezmek için hiçbir önlemden geri durmayacağız. Kafalarınızı ezeceğiz" diyordu. Nitekim komünist milletvekili Todor Straşimirov da sokakta kurşunlanarak öldürüldü.

Hükümet, bu cinayetin, komünistlerin kendi aralarında çıkan çelişki nedeniyle yine komünistlerce işlendiği iftirasını ortaya atınca, gerici basın da bu yalanı yaygınlaştırmayı görev bildi.

1925 yılında, Başbakan Tsankov ve Savaş Bakanı Vılkov, yaptıkları gizli toplantıda, "devleti ve yasal hükümeti devirmeye kalkışanlara karşı savaşımın sürdürülmesi için, Askeri Birliğin hazırladığı gizli planı incelediler. Vılkov, askeri garnizon ve birliklerin komutanlarına gönderilecek çok gizli emrin taslağını sundu:

"Garnizon komutanları kentlerde devlet organlarıyla ilişki kuracak ve onlarla birlikte kuşkulu kişilerin listesini hazırlayacaklar. Belirli bir anda, merkezden vereceğimiz emir üzerine bunların yok edilmesine başlanacak..."

Tsankov, planı onaylamakla birlikte eksik bulmuş ve planı etkili kılabilmek için şu eklemeleri yapmayı gerekli görmüştü:

"Generalim, senin komutanlara doğrudan ve açık emirler vermek gerek! Şöyle yapacaksın: En yürekli ve en akıllı kişilerin yani halkın ruh haline en çok etki yapabilenlerin listeleri hazırlansın. Bu kategoriye, her şeyden önce aydınların girdiğini kesinlikle kaydedeceksin. Aydınlar denince kimlerin kastedildiğini de senin komutanlar şıp diye anlayacaklar." İlginçtir ki, Türkiye'de de bir milyonun üzerinde insan fişlenmiş durumdadır.

Emrin, polis ve askeri yetkililere ulaştırılmasıyla birlikte şöyle yapacaksın: En yürekli ve en akıllı kişileri izleyerek ve ihbarlarla, akıl almaz bir hızla dosyalar doldurulmaya başlandı. Bunlar, yakında katledilecek olanların listeleriydi.

Bulgaristan üzerinde kara bulutlar yoğunlaştı. Takipler, ev baskınları ve siyasi cinayetler arttırıldı. Katledilenlerin arasında Komünist Partisi'nin Merkez Komite Askeri yöneticilerinden Elena Giçeva ve yine M.K. yardımcılarından ve Georgi Dimitrov'un kardeşi Todor Dimitrov da yer aldılar.

6 Mart 1925 Meclis'te, Devleti Koruma Yasası'nda değişiklikler ve tamamlamalar yapıldı. İşlenen cinayetlere ve faşist devlet terörüne yasallık kazandırmak için bu gerekliydi. Yasaya göre, "söz, ya da sanatsal ya da başka basılı eserler yoluyla, halkın tek sınıf ya da katmanlarında nefret uyandıran, suç işlemeye iten ve böylece ülkedeki hukuk düzenini tehlikeye düşüren" herkesin ağır cezalarla cezalandırılmasını öngörüyordu. 12 Nisan 1991'de onaylanarak yürürlüğe giren Terörle Mücadele Yasası'nın, aynı amaçlı olmakla birlikte çok daha kapsamlı olması, bu yöndeki "tecrübe birikimi'nin bir sonucu olsa gerek.

"Devleti Koruma Yasasının parlamentodaki oylamasından önce verilen arada, biraz hava almak için sokağa çıkan komünist milletvekili Haralambi Stoyanov da aniden şakağına dayanan tabancanın ölüm kusan mermileri ile yaşamını yitirdi ve her zaman olduğu gibi failler bulunamadı." Aynı sıralarda Parlamentoda, içişleri Bakanı Rusev, "asayiş ve huzurdan" söz etmekteydi. Ardından, "Devleti Koruma Yasası'' onaylanarak yürürlüğe girdi.

Faşist kıyım için "beklenen an"ı yakınlaştırma amaçlı provokasyonlar örgütlenmeye başlandı. Sofya'daki Altıncı Piyade Alayı kışlasına düzmece bir saldırı düzenlenecek ve bu olay komünistlere yüklenecekti. Bulgaristan'ın Führer 'i olmaya aday Vılkov'un bu provokasyon planı, 8 yıl sonra Alman Führer’i Adolf Hitler tarafından Reichstag'ın (Alman Parlamentosu) yaktırılarak suçun komünistlere yıkılması ile yaşama geçti.

Fakat Bulgaristan'da bu provokasyona gerek kalmadan "beklenen an”, Çar Boris'e Arabakonak Geçidi'nde yapılan suikastla geldi. Hatalı bir eylem olarak Çar'ın rehin alınması amacıyla kurulan pusu başarısızlıkla sonuçlandı ama 14 Nisan'daki bu olay saldırı kampanyasının kıvılcımı oldu. Olay Komünist ve Çiftçi Birliği partilerinin ortak eylemi olarak lanse edildi.

Bu olayın şaşkınlığı geçmeden, 15 Nisan'da, Sofya Sgovor Örgütü başkanı emekli general Georgiev öldürüldü. Hükümet, ordu ve polis ayağa kalktı. Yine suçlananlar Komünist Parti ve Çiftçiler oldu, "olağanüstü karşı önlemler" alınması kararlaştırıldı.

16 Nisan'da hükümet ve ordunun ileri gelen unsurlarının Sveta Nedelya Kilisesi'nde Georgiev'in cenaze ayini için toplandıklarında ateşlenen fitil, yalnızca bombayı patlatmakla kalmadı, faşist katliam fitilini de tutuşturdu. Sıkıyönetim ilan edildi.

Korkunç Nisan gecelerinin ilki çöktü Bulgaristan üzerine. Önceden belirlenmiş komünist, çiftçi üyeleri, aydın ve yurtseverlerin evleri tek tek basıldı. Polis müdürlükleri, karakollar, askeri birlikler, okullar gözaltına alınan on binlerce insanla doldu. Gidenlerin çok azı geri döndü. Yağlı ipler kurbanların boynuna ıslık çalarak dolanıp, iki ucundan katillerce çekiliyor, kimileri barakalarda süngüleniyor, kimileri ise kent dışına çıkarılıp kurşuna diziliyor ve topluca açılan çukurlara gömülüyorlardı. Bulgaristan halkının çalışkan, fedakâr ve yetenekli onca güzel insanı beşer beşer, onar onar katlediliyor; eşler, kardeşler, çocuklar acı, keder ve endişenin o derin karanlığında sevdikleri için gözyaşlarına boğuluyorlardı. Geo Milev, Hristo Yasenov, Sergey Rumyantsev, Georgi Şeytanov gibi Bulgaristan halkının yetiştirdiği en yetenekli ozanlar; Vasil Ivanov gibi doktorlar, Boris Baev gibi avukatlar; Yosif Herbst, Dinol Dinkov, İvan Minkov gibi gazeteciler; Spas Vuçkov gibi köylü önderleri, sendikacı ve işçi önderleri, öğretmenler, öğretim üyesi profesörler, mühendisler vb.leri "izsiz kaybolanlar" listesine eklendiler. Şurada burada sel sularının aşındırdığı toprak altından Bulgaristan halkının namuslu ve yiğit evlatlarının cesetleri çıkıyordu. İster istemez Siirt'in Kasaplar Deresi'nde ortaya çıkarılan toplu mezarla benzerlikler düşüyor akla.

O en yetenekli, en yürekli, halkın pırıl pırıl politik önderleri ve aydınlarını birbiri ardınca yaşamdan koparan faşist cellâtlar için yazar Hristozov şu doğru tespitte bulunuyor:

"Sanırım, ölüm ipini iki yandan çekerlerken, bunlar gerçekte, kanlarında ölümsüzlüğü taşımakta olanları öldürmüş olmuyorlardı. Bunlar kendilerini, kendi vicdanlarını, insana özgü neleri varsa hepsini, kendi elleriyle öldürüyorlardı. Kaslarının her hareketi, her gerilimiyle, kanlarında kim bilir ne kadarcık kalmış olan insancıllığın son damlaları da ölüp gidiyordu."

Bu faşist katliam hareketine en büyük "bulut" Vanço Mikaylov önderliğindeki Vırhovist VMRO faşist örgütü ile "Kubrat" ve "Rodna Zaştita" (Vatan Savunusu) adlı faşist çeteler de katılmakta, kurbanlarını çizmelerine dek soyup içki ve âlemlerle kirli ruhlarını bedenleriyle birlikte uyuşturmaktaydılar.

1925 yılı yaz aylarında faşist Tsankov-Vılkov hükümeti, gittikçe sıklaşan suçlama ve saldırılara hedef oldu. Nisan ayında oluşan ürküntü, yerini yavaş yavaş canlanan protesto hareketlerine bıraktı. Hükümet aleyhine güçlenen kamuoyu, faşistlerin arasında da çatlakların oluşmasına yol açtı. Tsankov, "Hükümet, bir kardeş boğazlaşması savaşında düşen kötü yüreklilerin ailelerine yardım etmeye gereken önemi gösterecektir..." diyerek, halkın ileri unsurlarına yönelik faşist katliam hareketini, daha sonra çeşitli ülkelerde faşist darbecilerin de sık sık kullanacağı "kardeş boğazlaşması" demagojik gerekçesiyle haklılık kazandırmaya çalıştı. 12 Eylül Askeri faşist darbesinde de cunta, darbenin amacını "kardeş kavgası"nı önleme olarak açıklıyordu.

Bulgaristan'da yükselen hoşnutsuzluk sesleri ve protesto eylemlerinin, yanı sıra, birçok ülkede de protesto hareketleri ve kurbanların ailelerine yardım faaliyetleri yoğunlaştı.

16 Mayıs 1925'te tüm Sovyet ülkesi kara bayraklara bürünmüş, Bulgaristan'da faşist terör kurbanlarını anma günü ilan edilmişti. Moskova, Leningrad ve birçok Sovyet kentinde işçiler protesto mitingleri düzenliyor, Moskova'daki Batılı devletlerin elçiliklerine, hükümetlerinin Bulgaristan'daki katliamlara sessiz kaldıkları için protesto mektupları bırakıyorlardı. Kurbanların ailelerine yardım olarak 350 bin rubleden fazla para toplanmıştı.

Anatole France, "Siz hâlâ delirmediniz mi, bay profesör?" diyerek Avrupa'nın yürekli aydınları ağzından Tsankov'a sesleniyordu.

Sekiz yıl sonra NAZİ faşistlerince önce milletvekilliğinden atılıp tutuklanan ve sonra da toplama kampında ölecek olan komünist önder Ernst Thelman. "Bulgaristanlı kardeşlerimize yardım edelim... Devrim boğazlanmıştır! Burjuvazi bayram ediyor. Devrim boğazlandığı içindir ki, ölüm cezaları veriyorlar ve Bulgaristan 'da binlerce insanı yok ediyorlar...

"Bütün bunların yanıtı; fabrikaların, sendikaların, işçilerin yanıtı; düşünsel davamızda ileri sürdüğümüz yanıttır. Devrim yaşıyor!

"Devrim, bütün sömürülenlerin ve ezilenlerin savaş bayrağında yaşıyor!" diye yazıp kitlesel protestolara çağırıyordu. Nitekim Almanya'nın Duesseldorf, Köln, Dresden gibi birçok şehrinden on binlerin katıldığı protesto toplantı ve gösterileri düzenlendi. 20 bin işçi Bulgar elçiliği önüne yığıldı. Romanya, Çekoslovakya, İngiltere, Fransa, ABD, Avusturya, Belçika gibi ülkelerde işçiler, emekçi köylüler, öğrenciler, aydınlar protesto gösterileri düzenledi. Bulgaristan'daki faşist devlet terörünün kurbanlarının aileleri ile Bulgaristan zindanlarında zincire vurulmuş, dayak atılan, açlıktan takatsiz düşen ama onurlarını kahramanca koruyan devrimci tutsakların başlattığı açlık grevine destek ve dayanışmada bulunmak için yardım komiteleri oluşturuldu. Hükümetlerini zorlayarak Bulgaristan'a heyetler göndertilip incelemelerde bulunulmasını sağladılar.

Maksim Gorki, Anatole France, Henri Barbusse, Romain Rolland, George Duhamel, Paul Louis gibi ünlü yazarlar, Albert Einstein gibi bilim adamları, Daniel Renu, Karl Maus gibi ünlü gazeteciler, hukukçular, parlamenterler toplanarak, yürüyüşler düzenliyor, faşist Bulgaristan yönetiminin tecridini sağlıyorlar, komiteler oluşturup Bulgar halkı ve devrimcileriyle kardeşçe dayanışmayı gerçekleştiriyorlardı. Oluşan yüce kardeşlik dayanışması, belki de daha sonra yaratılacak olan "Faşizme ve Savaşa Karşı Birleşik Cephe"nin ilham kaynağı olacaktı.

12 Eylül faşist darbesi ardından cezaevlerinden yükselen direniş bayraklarının yarattığı uluslararası destek, kurulan dayanışma komiteleri, sanki benzer bir sürecin yaşandığını düşündürmekte bizlere.

Sonuçta galebe çalan emekçi Bulgaristan halkı oldu. Faşist diktatörlüğün ve ardından da NAZİ işgal ordularının dizginlenmemiş terörü, toplu katliamlar, işkenceler ve idamlara karşın komünistlerin önderliğinde yükselen direniş ve halkın silahlı ayaklanması, faşist diktatörlükle birlikte işgal ordularını da silip süpürmüş; devrim bayrağı Bulgaristan burçlarına dikilmiştir. Yazar şu sözleriyle tarihsel bir gerçeği, tüm ezilen halklar için geçerli olan gerçeği dile getiriyordu:

"Geçen yüzyıllara özgü bağnaz kıyıcılığa dönüş, geleceğe yönelik olan ve önüne geçilmek istenen coşku, atılımın ne kadar güçlü olduğunu kanıtlar."

Haziran 1992