Cumartesi, Eylül 30, 2017

ABD Emperyalizminin İdeolojik Bir Silahı Olarak Jeopolitik

J.Semjonow 

Amerikan emperyalizminin “bilge” yardakçıları, ABD’nin dünya egemenliği emelini temellendirmek üzere, Anglosakson ırkın üstünlüğüne dair insanlık düşmanı fikirleri yaygınlaştırıyor ve çekinmeksizin emperyalist saldırganlığı propaganda ediyorlar. Amerikan savaş kışıkırtıcılarının ideolojik cephaneliği arasında, oldukça saldırgan hedef saptamaları ve apaçık haydutça ilkeleriyle, jeopolitik olarak nitelenen teori, özellikle dikkat çekmektedir. Bu gerici sahte teori, tekelci kapitalizminin şovenist çevreleri için önemli bir ideolojik hizmet görmektedir. İşlevi ve uydurma teorik çıkış noktaları bakımından, jeopolitiğin; emperyalist ideolojinin ırk teorisi, kozmopolitizm, Yeni-Malthusçuluk vb. varyantlarıyla birçok ortak yönleri bulunmaktadır.

Modern kapitalizminin temel ekonomik yasasının belli başlı çizgileri ve gereklerini Stalin şöyle açıklar: “Belirli bir ülkenin halkının çoğunluğunu sömürerek, iflasa sürükleyerek ve yoksullaştırarak, diğer ülkelerin ve hele geri kalmış ülkelerin halklarını boyunduruğu altına alarak ve sistemli bir biçimde talan ederek; ve ensonu, savaşlarla ve en yüksek kârlar sağlamak için ulusal ekonomiyi askerileştirerek azami kapitalist kârı sağlamak.”[1]Emperyalist burjuvazinin saldırgan politikasının ve gerici ideolojisinin temel çizgilerinin –pervasız sömürü ve saldırganlık ideolojisinin– gerisinde, modern kapitalizminin bu temel ekonomik yasası durmaktadır.

Jeopolitikçiler, coğrafi faktörlerin toplumun yaşamında tayin edici bir etkisi olduğunu iddia ederek, emperyalist yayılmacılığı ve fetih savaşlarını haklı çıkarmaya çalışmaktadırlar. Jeopolitik; sosyal-darwinci faraziyelerle hareket etmekte ve emperyalistlerin kendi aralarındaki ve barışsever halklara karşı gerçek mücadelesini “herkesin herkese karşı mücadelesi” olarak (ki bu mücadele de, sözüm ona genel ve ebedi biyolojik “varlık mücadelesi”nin bir türüydü!) yansıtmaktadır. Coğrafi alan uğruna mücadele, saldırgan savaşlar, “güç politikası” – jeopolitikçilere göre, bütün bunlar, her toplumun yaşamında süreklilik arzeden, doğal ve zorunlu olaylardandır, toplumların sınıfsal yapılarına bağlı değillerdir.

Vurgulamak gerekir ki, ideolojik bir silah olarak jeopolitik, uluslararası gericiliğin koçbaşı konumunda olan emperyalist devletlerde en çok revaçtadır. Bilindiği gibi, İkinci Dünya Savaşı’nın arifesi ve esnasında bu koçbaşı konum, Hitler Almanyası ile faşist Japonya’daydı. “Mihver Devletler”de, dünya egemenliğini elde etmeye dönük çılgınca planları temellendirmek için, “ırk teorisi”yle içiçe olan jeopolitik, resmi bir politik felsefe mertebesine yükseltilmişti. Başta general Haushofer olmak üzere, Alman faşist jeopolitikçiler, yabancı toprakların ilhak edilmesiyle ve başka ülkelerde milyonlarca insanı fiziki olarak imha ederek “Alman üstün ırkı için” (doğrusu Alman tekelci sermayedarlar için) “yaşam alanı” (Lebensraum) yaratılması zorunluluğunun çığırtkanlığını yapmaktaydılar. Aynı şekilde, Japon adalarının mutlak olarak aşırı nüfus ile dolup taştığı içerikli adi iddiayı yayan Japon faşist jeopolitikçiler de, sınırsız saldırganlığı propaganda etmekteydiler. Bu propagandaları esnasında da, kötü ünlü “Doğu Asya refah bölgesi”nin yaratılması sloganını kullanmaktaydılar.

Ancak görünen o ki, emperyalistler, tarihin deneylerinden hiçbir şey öğrenmemişlerdir. Zira, zamanında Hitler faşistleri tarafından uygulanan jeopolitik, şimdi aynı iddialarla ortaya çıkan Amerikalılar tarafından “dünyanın yönlendirilmesi”nin unsuru haline getirilmiştir.

Bugün ABD, jeopolitiğin merkezidir. Ve bugün jeopolitiğin propagandasıyla uğraşanlar, genellikle, kitleleri aptallaştırmaya dönük “teorik” çalışmalarını, Amerikan istihbarat teşkilatındaki pratik çalışmayla birleştiren burjuva ideologlarıdır.

“Siyasal bilimler profesörü” N. Spykmen, esasında, İkinci Dünya Savaşı yıllarında kaleme aldığı kitaplarda (“Dünya Politikasındaki Amerikan Stratejisi” -1942 ve “Dünyanın Savaş Sonrası Düzeninin Coğrafyası” -1944) Amerikan faşist jeopolitiğinin temellerini ortaya koymuştur. Spykmen, güç kültünü, doğal ve gerekli bir şey olarak göklere çıkarıyor ve “ABD’nin dünyayı yönlendirme hakkının” coğrafi faktörler ile önceden belirlenmiş olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. ABD’nin, aralarında; 1944 yılında yayınlanan “Deniz Aşırı Üsler” adlı kitabın yazarı Weller ile, Kuzey Atlantik Birliği’nin kuruluşunu coğrafi faktör düşüncesine dayandıran Lippmann’ın da bulunduğu burjuva gazetecileri, jeopolitik için yoğun bir propaganda çalışması sürdürmekteydiler ve hâlâ da sürdürmektedirler. ABD’nin artık açıktan saldırgan bir dış politikaya yöneldiği son yıllarda, jeopolitik konulu bayağı edebiyat furyası daha da arttı. Örneğin; “Yeni Dünya Pusulası” (1949) ve “Asya’nın Değişen Haritası” adlı seçme eserlerde ve Strauß-Hupe ve Possoni’nin yazdıkları “Uluslararası İlişkiler” adlı kitapta, kılı kırk yaran bir tarzda “coğrafi faktörlere” dayanılarak, ABD’nin dünyanın tüm bölgelerinde sınır tanımayan yayılmacılığı meşrulaştırılmaktadır. Bu bakımdan, Kiffer’in 1952 yılında çıkan “Dünya Gücünün Gerçeklikleri” adlı kitabı bariz küstahlığıyla dikkat çekmektedir. Kiffer, burada, SSCB ve halk demokrasisi ülkelerine karşı bir savaşın kaçınılmaz ve zorunlu olduğunu açıklamakta; bu öngörüsünü de, “devletlerin hayatta kalma mücadelesi” soyut teziyle, ABD’yi sözüm ona dünya egemenliğini ele geçirmeye zorlayan coğrafi faktörlerle temellendirmektedir.

Eğer ABD emperyalizmi, Avrupa, Asya, Afrika, Latin Amerika ve Avustralya’da yabancı toprakları ele geçiriyorsa, jeopolitikçiler, bu haydutluğu, Amerikan sınırları ve “güvenlik bölgeleri”nin doğal ve kaçınılmaz genişlemesi olarak lanse ediyorlar. Eğer ABD militaristleri yeni bir dünya savaşını hazırlıyor ve Kanada, Grönland, İzlanda, Norveç, Yunanistan, Türkiye, Japonya ve Tayvan’da olduğu gibi, yeni askeri üsler kurarak, ülkelerin ulusal bağımsızlıklarını ihlal ediyorsa, jeopolitikçiler; bu hamlelerin, sadece, devlet sınırlarını tanımayan yeni bir coğrafyanın, sözümona “global coğrafya”nın kaçınılmaz bir sonucu olduğunu iddia ediyorlar.



*

Jeopolitikçiler, kitleleri yanıltmak ve aptallaştırmak için, şu veya bu emperyalist ülkenin dış politikasını, yabancı topraklar üzerindeki hak talebini ve dünya egemenliği emellerini, söz konusu ülkenin ekonomik, politik ve fiziki coğrafyasıyla açıklamaktadırlar.

Jeopolitikçiler, idealist ve metafizikçidirler. Düşüncelerinin hareket noktası olarak, toplumun maddi yaşamının koşullarından birisini –mutlak kavram haline getirdikleri coğrafi çevreyi– esas alıyorlar; ancak bu arada, toplumun maddi yaşamının en önemli, tayin edici koşulu olan maddi ürünlerin üretim tarzını görmezden geliyorlar. Jeopolitikçiler; politikanın, ideolojinin ve insanların ruhsal yapılarının coğrafi faktörlerin etkilerine bağlı olduğunu kanıtlamaya çalışıyorlar; ne var ki, coğrafyayı ve coğrafi koşulları tamamıyla keyfi, öznel-idealist bir anlamda yorumluyorlar. Ve elbette bunu yaparken de, emperyalistlere yarar sağlayan her şeyi bir “coğrafi gerçek” olarak lanse ediyorlar.

Jeopolitikçilerin düşüncelerinin kalkış noktaları her bakımdan tutarlılıktan yoksundur. Yüzeysel coğrafyacılık, sosyal-darwincilik, kozmopolitizm, ırk teorisi ve Yeni-Malthusçu zırvalardan meydana gelen eklektik bir karışımı meydana getirmektedir.

Irk düşmanlığı propagandası, jeopolitikçilerin yazılarının unsurlarından biridir. Örneğin Amerikan jeopolitikçilerinden Huntington, “Uygarlığın Ana Dürtüsü” adlı kitabında; Anglosaksonların, ırklarından gelen has “tam değerliliği ve hayatiyetliliği” ile ABD’nin “olağanüstü” coğrafi koşullarına işaret ederek, Amerikalıların; tüm dünyayı “uygarlaştırmaya”, yani anlayacağınız, kötü ünlü Amerikan yaşam tarzını tüm ülkelere yaymaya ve tüm halkları ABD tekelci sermayesinin köleleri yapmaya yetenekli olduklarını iddia etmektedir.

Jeopolitikçiler, insanlık düşmanı Yeni-Malthusçu “argümanlar”dan da epeyce yararlanmaktadırlar. Bu bakımdan, jeopolitik makalelerden derlenen “Yeni Dünya Pusulası” adlı kitap çarpıcıdır. Bu makelelerin çoğunda, dünyanın mutlak olarak fazla nüfusa sahip olduğuna dair Yeni-Malthusçu yalanın propagandası yapılmaktadır. Yeni-Malthusçular ve jeopolitikçiler; güya “fazlalık oluşturan insanların” her türlü araçla imhasını gerekli kılan bu “fazla nüfusa”, “coğrafi koşulların kötüleşmesi”ne vb. işaret ederek; gerçekte, doğrudan kapitalist sistemin varlığından kaynaklanan işsizliği, yoksulluğu, açlığı ve saldırganlık savaşlarını haklı çıkarmaya çalışmaktadırlar.

Jeopolitikçilerin ana metodu; bir ülkenin coğrafi durumu, sınırları, nüfusunun yoğunluğu ve artışı, sahip olduğu hammadde kaynakları gibi politik ve ekonomik coğrafya kavramlarıyla; iklim, kıtaların durumu vb. fiziki coğrafya kavramlarının gayri bilimsel kullanımına dayanmaktadır.

Jeopolitikçiler, coğrafi faktörlerin bir ülkenin dış politikası ve savaş stratejisi için tayin edici olduğunu kanıtlamaya çalışmaktadırlar. Örneğin Strauß-Hupe ve Possoni, yukarıda adı verilen kitapta, “uluslararası ilişkilerin coğrafi faktörler tarafından koşullandığını” iddia etmektedirler. Jeopolitik, toplumun yaşamındaki coğrafi faktörlerin rolünün abartılması ve çarpıtılması üzerinde yükselmektedir.

Denilebilir ki, burjuva sosyolojinin ırk teorisi ve Malthusçulukla içiçe geçen coğrafi akımı, kapitalizmin tekel öncesi gelişme aşamasında burjuvazinin ideolojik bir silahına, kapitalist sömürüyü meşru kılmanın bir aracına dönüşmüştür. Emperyalizm çağında ise, burjuva sosyolojisinin bu coğrafi akımı, özellikle uluslararası ilişkileri konu edinen ve böylelikle emperyalistlerin yayılmacı dış politikasını meşrulaştırmaya çalışan jeopolitiğe dönüşerek yozlaşmıştır. Jeopolitiğin fikir babalarından olan ve Hitlerci ve Amerikan jeopolitikçilerince göklere çıkarılan Friedrich Ratzel, bir ülkenin politikasının, o ülkenin bölgesinin çapı, coğrafi durumu ve sınırlarının karakteri tarafından belirlendiğini iddia etmekteydi. Ratzel tarafından geliştirilen saçma ve koyu gerici bir düşünceye göre, küçük gezegenimizde yalnızca bir devlete yetecek mekan bulunmaktadır. Ratzel, aklısıra bu düşüncesiyle, Alman emperyalizminin dünya egemenliği talebini temellendirmeye çalışıyordu.

“Jeopolitik” kavramını ilk kez ortaya atan İsveçli gerici sosyolog Kjellen, “Yaşam Biçimi Olarak Devlet” adlı kitabında (1916), emperyalist devleti, varlığını sürdürme mücadelesinde mekanda genişlemek zorunda olan canlı bir organizma olarak ele almaktaydı.

Modern Amerikan faşist jeopolitiğin kurucusu Spykmen, Amerikan emperyalizminin sınır tanımayan saldırganlığının haklılığını göstermek için şunu söylemektedir: “Dünya politikası sadece ve sadece zor veya coğrafi gerçeklik tarafından yönlendirilmektedir.” Burada durmayan Spykmen, tek başına dünyanın verili biçiminin bile, ahlakı ortadan kaldırdığını ve zayıf olanların güç sahibi olanlar tarafından imhasını buyurduğunu savunan akıl almaz bir iddiayı ileri sürmüştür.

Görüldüğü gibi, Almanya’da jeopolitiğin kurucusu ve emperyalizmin ilk döneminde etkin olan Ratzel’den, bugünün modern, üçüncü bir dünya savaşının patlak vermesi için faaliyet yürüten Amerikan faşist jeopolitiğinin propagandacılarına kadar, bu emperyalist “teori”nin tüm taraftarları; yayılmacılık ve saldırganlık politikalarının coğrafi durum tarafından koşullandığı yalanına dayanan teze sarılmaktadır.

Yüzeysel coğrafyacılığın sert bir eleştirisini, zamanında, başta N. G. Çernişevski olmak üzere, Rus devrimci demokratları da yapmıştı. “Hiçbir coğrafi koşul ile” diye yazmaktaydı Çernişevski 1857’de, “Brezilya’nın Kuzey Amerika’dan neden o kadar geri kaldığı açıklanamaz: Brezilya kıyıları ne ölçüde Kuzey Amerika kıyılarından daha kötüdür? Ne ölçüde Amazon nehri Mississipi’den kötüdür? Örneğin Sicilya toprağı ve iklimi tarım için İngiltere’dekinden çok daha elverişli değil midir?” “Klişe laflardan biridir” diye devam ediyordu Çernişevski, “‘Güney halkları hantaldır, yani sıcak iklim onların enerjilerini sınırlamakta’. Bu bayağı boş bir laftır, başka bir şey değil. Kötü huylar ve erdemler sadece şu veya bu bölgeye münhasır şeyler değildir.”

Toplumun gelişmesinde coğrafi ortamın rolü sorununun bilimsel olarak temellendirilmiş bir çözümünü, toplumun gelişme yasalarının gerçek bilimi olan tarihsel materyalizmin kurucuları Marx, Engels, Lenin ve Stalin sunmuşlardır. “Diyalektik Ve Tarihsel Materyalizm” adlı çalışmasında Stalin, toplumun gelişmesinde coğrafi ortamın rolünü ortaya koymuştur. Hiç şüphesiz, coğrafi ortam, “toplumun maddi yaşamının koşulları” arasında yer almaktadır. Toplumun maddi yaşamının sürekli ve gerekli bir koşulu olan coğrafi ortam, tartışmasız olarak toplumun gelişmesini etkilemekte, bu gelişmeyi hızlandırmakta veya yavaşlatmaktadır. Coğrafi ortam ile toplum arasındaki karşılıklı ilişkinin karakteri ve dolayısıyla coğrafi ortamın toplumun yaşamı üzerindeki hızlandırıcı veya yavaşlatıcı etkisi, öncelikle bu coğrafi ortamın özgünlüklerine bağlı değildir, tersine, üretim tarzına, yani toplumun üretici güçlerinin ve insanların üretim ilişkilerinin karakterine bağlıdır. “Üç bin yıllık bir süre içerisinde Avrupa’da” diye yazar Stalin, “birbiri ardından üç ayrı toplumsal sistem gelip geçmiştir: İlkel komünal sistem, köleci sistem ve feodal sistem. Avrupa’nın doğusunda, Sovyetler Birliği’nde ise ard arda dört toplumsal sistem birbirini izlemiştir. Oysa bu süre içerisinde Avrupa’nın coğrafi koşullarında ya hiçbir değişme olmamış ya da coğrafyaya geçmeyecek kadar küçük değişiklikler olmuştur. Ve bu çok doğaldır. Coğrafi ortamda az çok önemli değişikliklerin olması için milyonlarca yıl gereklidir; oysa insanların toplumsal sisteminde çok önemli değişiklikler için bile birkaç yüz yıl ya da birkaç bin yıl yeterlidir.”[2] Stalin şu sonuca varır: “Coğrafi ortam, toplumsal gelişmenin ana nedeni, belirleyici nedeni olamaz. Çünkü, on binlerce yılda hemen hemen hiç değişmeyen bir şey, birkaç yüzyılda köklü değişikliklere uğrayan bir şeyin gelişmesinin ana nedeni olamaz.”[3]

Coğrafi ortamın toplum üzerindeki etkisinin asla belirleyici olmadığı ve olamayacağı, coğrafi ortamın toplumun maddi yaşamının koşullarından sadece biri olduğu, ama gelişmesinin itici gücü olmadığı doğrultusundaki Marksist-Leninist tez, jeopolitikçilerin sahte teorik konstrüksiyonlarını ve bir ülkenin iç ve dış politikasının coğrafi koşullanmışlığına dair savlarını yerle bir etmiştir.

Emekçi kitlelerin yoksulluğunda emperyalist burjuvazinin sorumluluğunu örtbas etmek için jeopolitikçiler, toplumun doğaya kölece bağımlılığının kaçınılmaz olduğunu iddia etmektedirler. Adı geçen Kiffer şöyle yazmaktadır: “İnsanın, iklim bakımından elverişsiz yerlerle ilgili yapabileceği tek bir şey vardır: oraları terk etmek.”

Gerçek şu ki, toplumun çıkarları doğrultusunda doğaya karşı mücadelede, mevcut üretici güçlerin değerlendirilip harekete geçirilmesinin, dahası üretici güçlerin kendisinin daha da geliştirilmesinin asıl engeli, köküne kadar köhneleşmiş kapitalist düzenin kendisidir. Tam da bu nedenle (yani iddia edildiği gibi, toplumun elverişsiz doğa koşulları karşısındaki “kadervari bağımlılığı” nedeniyle değil), tekelci kapitalizmde, gerçekten de çok sayıda bölge hiç ya da oldukça sınırlı bir biçimde değerlendirilmektedir. Bununla birlikte, Sovyetler Birliği’nin deneyimlerinin de ortaya koyduğu gibi; yeni, sosyalist bir altyapının kurulması ve sosyalist üretim ilişkilerinin zaferi ardından, durum radikal bir biçimde değişmektedir. İnsanlar, o zaman, sadece şu veya bu coğrafi koşulun olumsuz etkisine karşı durma konumuna gelmiyorlar; aynı zamanda, coğrafi ortamı, toplumun çıkarları doğrultusunda büyük çapta değiştirme imkanlarını da elde ediyorlar: Ormanlar yetiştirmek, büyük kanallar ve su rezervleri oluşturmak, nehirleri yönlendirmek, toprağı ve nihayetinde iklimi de geniş bir çapta düzeltmek gibi.

Hiç şüphesiz, coğrafi faktörler bir ülkenin dış politikasını belirlemez, belirleyemez, aynı şekilde, savaşların da nedeni olamaz. Olgular göstermektedir ki, bir ülkenin, coğrafi koşullarında değişiklik olmaksızın, dış politikası radikal bir biçimde değişebilmektedir.

Nitekim, Amerikan burjuvazisinin, 18. yüzyılın ikinci yarısında, ABD’nin İngiliz boyunduruğundan kurtuluşunu hedefleyen politikası; emperyalist ABD burjuvazisinin, yeni bir dünya kıyımını kışkırtmayı ve Avrupa, Asya ve diğer kıtaların halklarını köleleştirmeyi amaçlayan bugünkü koyu gerici, saldırgan politikasından çok farklı değil midir?

Bir ülkenin dış politikası, eğer o ülke topraklarında yeni bir toplumsal düzen kurulmuşsa, çok daha büyük değişikliklerle yüz yüze gelir. Nitekim; barış, demokrasi ve sosyalizm için mücadelelerinde halkların kalesi olan Sovyetler Birliği’nin ilerici ve barışsever dış politikasıyla, Çarlık Rusya’sının gerici ve emperyalist politikası arasındaki fark, gece ve gündüz gibi değil midir?

Açıktır ki, devletlerin dış politikası, coğrafi koşullarca değil, tersine, bu devletlerde egemen olan sınıflar tarafından dikte edilmektedir. Lenin’in klasik tanımına göre, politika, ekonominin yoğunlaşmış bir ifadesidir. ABD, İngiltere, Fransa ve diğer emperyalist devletlerin politikası, tekelci kapitalizmin ekonomisinin yoğunlaşmış ifadesidir.

Jeopolitikçiler, yalnızca coğrafi faktörlerin rolünü çarpıtmakla yetinmiyorlar, çok sık yaptıkları diğer bir şey de, Malthusçu sosyal-darwinci tezlere başvurmaktadır. Bu teze göre, toplum içinde –gerek tek tek insanlar arasında, gerekse uluslararası ilişkiler düzeyinde– ezeli ve kaçınılmaz bir “varlık mücadelesi” cereyan etmektedir. Devletler arası ilişkilerde orman kanununun hüküm sürdüğünü iddia eden bu “tez”, burjuva sosyolojisinde “gücün felsefesi” olarak dillendirilmektedir. Örneğin Kiffer; uluslararası hukukun ortadan kaldırılması gerekliliğinden söz etmekte, utanmaz bir sinizmle, uluslararası ilişkilerde tek olanaklı yöntemin gangster yöntemi olduğunu iddia etmektedir: “İhtiyaç duyuyorum, istiyorum, alıyorum!”

Doğadaki varlık mücadelesi ve doğal ayıklanma hakkındaki Darwinci tezlerin olduğu gibi toplumsal yaşama aktarımı, emperyalist devletin, enine büyüyen biyolojik bir organizmayla özdeşleştirilmesi, saldırganlık ve savaşların hayvanların birbiri tarafından yenilmesine benzeştirilerek “ebedi” ve “değişmez” görüngüler olarak lanse edilmesi – işte bilimdeki gerçek yamyamlar olan jeopolitikçiler, ırk teorisyenleri ve Yeni-Malthusçular için karakteristik olan bunlardır.

Lenin, “Materyalizm ve Ampiriyokritisizm” adlı eserinde, Machçı sosyologların, bütün modern burjuva sosyolojisi için tipik olan yöntemlerini teşhir etmişti; ve soyut “evrensel yasalar”ın ve “biyolojik”, “energetik” vb. kavramların toplumsal görüngülere uygulanmasının hiçbir anlamı olmadığını, bunların boş laflar olduğunu vurgulamıştı. “Hiçbir şey” diyordu Lenin, “krizler, devrimler, sınıf mücadeleleri vb. görüngülere, ‘energetik’ veya ‘biyolojik-sosyolojik’ etiketi yapıştırmak kadar kolay değildir, ama hiçbir şey de bu etkinlik kadar daha verimsiz, skolastik, ölü değildir.”

Modern kapitalist toplumda insanlar arasında tüm alanlarda çetin bir mücadele sürmektedir. Ancak, bu, biyolojik olana benzeyen bir “varlık mücadelesi” değil, tersine; iki uzlaşmaz sınıf –bir tarafta emperyalist burjuvazi ve işbirlikçileri, diğer tarafta tüm emekçilerin başında bulunan proletarya– arasındaki mücadeledir, ve yanı sıra emperyalistlerin kendi aralarındaki mücadeleleridir. Emperyalist burjuvazi, kapitalizmin, artık çoktan toplum tarafından biriktirilen üretici güçlere denk düşmeyen, eski, tarih tarafından yok olmaya mahkum edilmiş üretim ilişkilerinin taşıyıcısı ve koruyucusudur. Proletarya ise, üretici güçlerin karekterine tekabül eden yeni üretim ilişkileri, sosyalist üretim ilişkileri uğruna mücadele edendir. Uluslararası arenada çeşitli ülkelerin emperyalistleri arasında hammaddeler, pazarlar ve azami kârların güvence altına alınması için bir mücadele sürmektedir. Kapitalist kampın devletleri ile sosyalist kampın devletleri arasında keskin bir sınıf mücadelesi yaşanmaktadır: Amerikan-İngiliz bloku, emperyalizmin muhafaza edilmesi ve sağlamlaştırılması, tüm ülkelerin ulusal bağımsızlığının tasfiyesi ve dünyanın faşistleştirilmesi için mücadele etmekte; Sovyetler Birliği ile halk demokrasisi ülkeleri ise, emperyalizme, onun saldırganlığına karşı, halkların daha güzel bir geleceği, halklar arasında kalıcı demokratik barışın güvence altına alınması ve barışsever ulusların dostane işbirliğinin her bakımdan güçlendirilmesi için mücadele etmektedirler.



*

ABD emperyalistlerinin tüm ülke ve kıtaların Amerikanlaştırılmasını amaçlayan çılgın programı, boyutları bakımından, Alman ve Japon faşistlerinin saçma planlarını dahi geçmektedir. Özel bir Amerikan jeopolitik tasarım olan “global coğrafya”yı yaratan bugünün Amerikan jeopolitikçileri, hak iddialarının utanmazlığı bakımından, Alman faşist öncüllerini de geride bırakmaktadırlar. Seyyar sınırlar tezinin artan propagandası olsun, tüm dünyanın fethedilmesinin araç ve yolları üzerine “jeostratejik” düşünceler olsun, bütün bunlar, bu tasarımdan esinlenmektedir.

“Deniz Aşırı Üsler” kitabında Weller şunları yazmaktadır: “Günümüzde Amerikan sınırları nerededir? Hiçbir yerde ve her yerde: Amerika yer kürenin tümünde mücadele ediyor.” “Alışmaya başladığımız düşünce” diye belirtilmekte “Yeni Dünya Pusulası” kitabında, “şuna dayanmakta: nerede Amerikan çıkarları tehlikedeyse, ulusal güvenlik bölgemizin sınırları da oradadır.” Hitlerci jeopolitikçiler, efendilerinin planları doğrultusunda, bazen o sınırı, bazen de bu sınırı keyfi bir biçimde Almanya’nın “doğal” sınırı olarak açıklarken, Amerikan faşist meslektaşları, tüm yerküresini ABD’nin “güvenlik bölgesi” olarak tanımlıyorlar. Ve ABD’nin Güneydoğu Asya’daki “güvenliğin savunulması” üzerine koparttıkları histerik yaygaralarla; Kore’deki Amerikan-İngiliz müdahalesi, Çin adası Tayvan’ın ilhakı ve Çin’in köy ve kentlerine hava saldırıları gibi cani saldırganlıklarını haklı çıkarmaya çalışıyorlar.

Ancak, ne jeopolitikçiler, ne de gericiliğin diğer ideologları, Amerikan ve İngiliz askerlerini, Kore ve Çin’de kendi ülkelerinin sınırları ve güvenliğini savundukları konusunda ikna edebilirler.

Amerikan faşistleri, özellikle de İngiliz jeopolitikçi Mackinder’in coğrafi “araştırmalar”ına dayanarak, Sovyetler Birliği’nin, sözüm ona coğrafi konumunun Avrasya kıtasının tam ortasında bulunuşundan kaynaklanan bir saldırganlığı içinde taşıdığı masalını yaymaktadırlar. Jeopolitik yazında, son dönemlerde, Çin Halk Cumhuriyeti ile ilgili benzer “saldırganlık kanıtları” saptanmaktadır.

Kiffer’in kitabında, birinci sayfasından sonuncu sayfasına kadar, SSCB ile ABD arasında patlak verecek bir savaşın kaçınılmazlığı tezi propaganda edilmektedir. Fakat bu tezle ilgili az çok ciddiye alınabilir argümanlar ortaya konulmamakta; yerine, “jeopolitiğin yasaları”ndan, “SSCB’nin saldırganlığı”na dair histerik yaygaralar ve boş ve anlamsız benzeşimlerden dem vurulmaktadır.

Ne var ki, sözüm ona Sovyetler Birliği tarafından gelecek bir saldırı tehlikesi üzerine yapılan adi propagandayı kanıtlayacak hiçbir olgu bulunmamaktadır. Zira, Sovyetler Birliği, devletler arası her savaşın engellenmesi ve uluslararası görüş ayrılıkları ve anlaşmazlıkların barışçıl yoldan çözülmesi için çaba sarfetmektedir. Sovyet hükümeti savaştan sonra silahlı güçlerinin sayısını önemli ölçüde azalttı; atom silahlarının ve biyolojik savaş araçlarının yasaklanmasını ve bir barış anlaşmasının yapılmasını önerdi.

SSCB Yüksek Sovyeti, barışın korunması için bir yasa çıkardı ve savaş propagandasını insanlığa karşı işlenmiş ağır bir suç olarak tanımladığını açıkladı. Amerikan jeopolitikçileri, uluslararası ilişkilerdeki artan gerginliklerin gerçek nedenlerini kasıtlı olarak çarpıtıyorlar. Gerçekte, uluslararası durumun sorunları için ne dün ne de bugün coğrafi nedenler bulunmaktadır. Uluslararası durumdaki gerginliklerin nedeni; Amerikan emperyalizminin bir saldırganlık ve yeni bir dünya savaşını başlatma politikası izlemesi, Batı Almanya ile Japonya’yı yeniden askerileştirmesi, tüm dünyayı askeri üslerle donatmak istemesi, saldırgan bloklar kurması ve Kore halkına karşı cani bir savaş sürdürmesidir.

Amerikan emperyalizminin “anti-komünizm” bayrağı altında yürüttüğü dünya egemenliği mücadelesi, gerçekte sadece Sovyetler Birliği ile halk demokrasisi ülkelerine yönelik değildir. Amerikan milyarderleri, “komünizme karşı mücadele” kisvesi altında, zamanında hür olan kapitalist devletleri de yağmalamakta, bunları boyunduruğu altına almakta ve savaşlara sürüklemektedir.

Jeopolitikçilerin büyük tantana kopardıkları diğer bir husus da, Amerikan egemen çevrelerinin saldırgan politikasının ana aleti olan Kuzey Atlantik Bloku’dur. Tanınmış gerici gazeteci Lippmann, henüz İkinci Dünya Savaşı yıllarındayken, “ABD’nin Savaş Hedefleri” adlı kitabında, coğrafi ve stratejik muhakemelerden yola çıkarak, Atlantik Topluluğu fikrini propaganda etmişti. Ona göre, ABD’nin emrinde olmasını öngördüğü bu askeri-politik blok, aralarında sömürgeleriyle birlikte İngiltere, Fransa, Belçika ve Hollanda’nın olduğu 41 kapitalist ülkeyi kapsaması gerekiyordu.

Savaştan sonraki yıllarda, Kuzey Atlantik Bloku kurulduktan sonra da, jeopolitikçiler, emperyalist devletlerin komplosunu savunma amaçlı bir “bölgesel anlaşma” olarak lanse ettiler. Fakat bu saldırganların tüm çabaları, Kuzey Atlantik Paktı’nın, savunma amaçlı değil, tersine yeni bir savaşın başlatılmasına hizmet ettiğini ortaya koymaktadır. Kaldı ki, Kanada ve İtalya, Türkiye ve Norveç gibi hiçbir şekilde aynı coğrafi bölgede bulunmayan devletlerin Atlantik Bloku’na mensup olduğu gerçeği karşısında, nasıl bir “coğrafi birlikten”, “bölgesel anlaşma”dan söz edilebilir ki?

Kurbanlık kıtalara ihtiyaç duyan Pentagon’un emirleri doğrultusunda, jeopolitikçiler, dikkatlerini Batı Almanya ile Japonya’ya yöneltiyorlar. Henüz İkinci Dünya Savaşı tüm şiddetiyle sürerken, Spykmen utanmadan, Almanya ve Japonya’nın savaş potansiyelini Sovyetlere karşı bir denge unsuru olarak muhafaza etme ve Amerikan emperyalizminin hizmetine sokma çağrısı yapmaktaydı. Bugün ise, jeopolitikçi Kiffer, öncelinden çok daha açıktan ve küstahça, dünün düşmanlarını, yani Batı Almanya ve Japonya’yı, ABD’nin dünkü müttefiklerine karşı seferber etme gerekliliğinin yaygarasını yapmaktadır. Batı Almanya’da, bugün, Amerikan işgal kurumlarının doğrudan onayıyla, faşist jeopolitik propaganda yeniden hortlatılmaktadır. Kısa bir süre öncesinden beri, Batı Almanya’da, yeniden “Jeopolitik Dergisi” yayınlanmaktadır. Bu dergi, zamanında, Hitler faşizminin jeopolitikçilerinin ustası general Haushofer tarafından kurulmuş bir dergidir. Bu arada, bu sahte bilimi propaganda eden başka yayınlar da çıkmaktadır. General Haushofer’in oğlu Albrecht Haushofer’in genel politik coğrafya ve jeopolitik üzerine kaleme alınmış bir kitabı faşist Almanya’da yayınlanma fırsatı bulamamıştı. Şimdi bu “eser”, Batı Alman tekelcilerin ve onların Amerikan koruyucularının egemen olduğu Heidelberg’de yayınlanmış bulunmaktadır.

Batı Alman jeopolitikçileri, geçen her günle birlikte daha da küstahlaşmaktadırlar. ABD’deki egemen çevrelerin, yeniden hortlayan Alman militarizmine Avrupa’daki ana müttefik rolünü verdikleri düşünülürse, bunda şaşılacak bir şey de yoktur. Almanya “Avrupa Savunma Topluluğu”nda önder güç olmalıdır diye haykırmaktadır, Hitler’in halefleri. Bir Batı Alman jeopolitik dergisinde, Almanya’nın Batı’nın göğsü; Avrupa’nın akciğeri ve özellikle de kalbini içeren göğsü olduğu ve Ren nehrinin de Avrupa’nın büyük atardamarı olduğu savlanmaktadır!

Kozmopolitik ideolojinin propagandistleri gibi, Amerikan jeopolitikçileri de, ülkelerin ulusal egemenlik haklarından feragat etmelerini talep etmektedirler. “Ulusal egemenlik denilen şeytani fikir bir beylik laftır” diye yazmakta Srauß-Hupe ve Passoni. “Ulusal egemenlik, bilindiği şekliyle, hiçbir şey ifade etmeyen bir kavramdır.”

Spykmen, henüz İkinci Dünya Savaşı sürerken, dünyanın savaş sonrası yeniden yapılanmasında ulusal egemenliğe dair “eskimiş” ilkenin dikkate alınmamasını ve yerine dünyanın tüm devletlerinin tek bir blok halinde bir araya getirilmesinin hedeflenmesini önermekteydi. Kendinden emin bir tavırla, aralarında Fransa ve İtalya’yı da saydığı birçok devletin, sözümona oluşturduğu bir “boşluktan” söz etmekteydi, ve küstahça, bu ülkelerin bağımsızlıklarının ortadan kaldırılması çağrısında bulunmaktaydı. “Bilime ve uygarlığa yaptıkları tarihsel katkı ne kadar büyükse de” diye Avrupa’nın bağımsız devletleri hakkında yazmaktaydı, “bugün politik bakımdan rahatsızlık oluşturmakta”dırlar. Günümüz Amerikan jeopolitikçilerin en yeni temsilcisi olan ve Spykmen ile aynı minvalde konuşan Kiffer de, ABD’ye tabi tüm kapitalist devletleri “tampon devletler” olarak görmektedir. Ona göre, bu devletler, “bir güç boşluğu teşkil etmektedirler.” “Ne var ki” diye devam etmekte, “jeopolitik açıdan bir boşluk hemen doldurulmak zorundadır.”

Bir başka çarpıcı küstahlık örneğini de, jeopolitikçilerin Latin Amerika üzerine ileri sürdükleri görüşler oluşturmaktadır. Örneğin Spykmen, ABD’nin Latin Amerika ülkeleri üzerindeki “ezeli” egemenlik “hakkı”nın, bu ülkelerin “coğrafi ve jeopolitik durumları” ve “Kuzey ile Güney Amerika arasındaki güç potansiyelindeki farktan” doğduğunu açıklamaktadır. Emperyalist pan-Amerikanizm ideolojisinin birçok propagandacısı, ABD ile Latin Amerika arasında gerçekte söz konusu olmayan coğrafi, kultürel ve politik “ortaklılığı” kendine dayanak yapmaktadır. Ulusal egemenliğin savunusuyla ilgili yurtsever düşüncenin yerine “kıtacılık düşüncesi”ni ilan ederek, Latin Amerika halklarını ruhsal bakımdan silahsızlandırmaya ve Latin Amerika’nın ABD’li emperyalistlerce talan edilmesini meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar.

Amerikan ve Amerikanlaştırılmış jeopolitikçilerin ve kozmopolitlerin, ABD emperyalizminin boyunduruğu altında olan kapitalist ülkelerdeki egemenliğinin ebedileşmesine dönük umutları yıkılmaya mahkumdur. İngiltere, Fransa, Batı Almanya, Japonya gibi kapitalist devletler ve onlarla birlikte başka kapitalist devletler de, Amerikan boyunduruğuna ebediyen sessiz kalmayacaklardır. Egemenliklerini ve yüksek kârlarını güvence altına almak için, nihai olarak, ABD’nin kuşatmasından kurtulmak ve onunla çatışmaya girmek zorunda kalacaklardır.

ABD’nin saldırgan dış politikası için propaganda yapan Amerikan faşist jeopolitikçiler, bu politikanın Amerikan halkının çıkarlarına tekabül ettiğini iddia etmektedirler. Bundan daha adi bir yalan olamaz. ABD’nin emekçi kitleleri, emperyalist güç sahiplerince izlenen ülkenin askerileştirilmesi politikası, savaş hazırlığı ve kışkırtması politikasının uğursuz sonuçlarını giderek daha fazla hisetmektedirler. Nitekim bu politika; vergilerin yükselmesine, fiyatların artmasına, işsizliğin büyümesine ve enflasyonun tırmanmasına yol açmaktadır. Bu politikayla elele ilerleyen, gericiliğin Amerikan emekçilerine karşı başlattığı azgın saldırı ve ABD’deki politik rejimin faşistleştirilmesidir. Kore’deki savaş için Amerikan halkının şimdiden ödediği bedel, yüzbinlerce askerin düşmesi ve yaralanmasıdır. Dünya egemenliği emelini taşıyan ABD’deki emperyalist çevrelerin izlediği saldırgan politika, Amerikan halkına ölçülemez yeni acılar yaşatacaktır.

Amerikan tekelci gruplarının korkunç planlarını yansıtan ve “temellendiren” faşist jeopolitik, halk kitlelerin çıkarlarına karşıdır. İdeolojik kafa karışıklıklarının; jeopolitikçiler ve diğer savaş kışkırtıcılarınca yayılan savaş psikolojisinin teşhir edilip bertaraf edilmesi, barış için mücadelenin vazgeçilmez bir parçasıdır.

Hitler faşistlerinin izinden giden Amerikan faşist jeopolitikçileri ve onlara ilham veren güçler, ideolojik ve politik öncüllerinin yaşadığı aynı kaderi kaçınılmaz olarak paylaşacaklardır.





[1] J. V. Stalin, “Son Yazılar”, sf. 97, Sol Yayınları


[2] J. V. Stalin, “Diyalektik Ve Tarihsel Materyalizm”, sf. 23, Yıldız Yayınevi


[3] agy.