Cuma, Haziran 17, 2016

Emperyalizm, Askeri Darbeler ve Liberallerimiz

Garbis Altınoğlu | 04 May 2012, Friday 15:20

Y. Çongar, A. Altan ve M. Altan'ın Düşünceleri Işığında  Emperyalizm, Askeri Darbeler ve Liberallerimiz
Garbis Altınoğlu, 23-25 Nisan 2012
Genişletilmiş versiyon

“Bütün ulusların halkları, hükümetleri ve ekonomileri çokuluslu bankaların ve korporasyonların gereksinimlerine hizmet etmelidirler. ” Zbigniew Brzezinski

"Liberal" olarak bilinen aydın ve yazarların yanısıra çok sayıda kişi, çevre ve partinin, askeri darbelere ve ülkenin yönetim tarzına ilişkin ve genellikle 'demokratik' olarak nitelenen düşüncelerini şöyle özetlememe herhalde kimsenin itirazı olmayacaktır:

"Bir ülkenin nasıl yönetileceğine halk karar vermeli, halkın serbest seçimlerde anlatımını bulan iradesi esas alınmalıdır. Şu ya da bu güçlü grup, yani esas olarak askerler, ellerinde silah bulundurmalarından yararlanarak iktidarı ele geçirmeye ve kendi istek ve vizyonlarını topluma empoze etmeye kalkışmamalıdırlar. Doğru olan halkın, başarısız bulduğu hükümeti ya da iktidarı bir sonraki seçimde cezalandırarak muhalefete mahkum etmesidir. Zaten siyasal deneyim de kendilerine 'kurtarıcı' misyonu biçenlerin 'toplum mühendisliği' metotlarının ters teptiğini ve uzun erimde halkın bu metotlara ve onları uygulayanlara karşı tavır aldığını göstermektedir vb."

Kapitalizm ve burjuva demokrasisi koşullarında gerçek bir demokrasi olamayacağını biliyoruz. Biliyoruz; çünkü en demokratik burjuva rejimleri bile büyük sermayenin işçiler ve diğer sömürülen yığınlar, yani üretim araçlarını ve gerçek iktidarı denetimi altında bulunduran küçük bir azınlığın bunlardan yoksun olan büyük bir çoğunluk üzerindeki diktatörlüğüdürler. Burjuva demokrasisi, teorik ya da hukuksal bakımdan bütün yurttaşları eşit sayar; ama pratikte tekelci kapitalistle işçi, general ya da yüksek bürokratla işsiz eşit değildir ve olamazlar da. Ama bundan, burjuva rejimleri arasındaki farklılıklar karşısında kayıtsız kalma ya da bu farklılıkları önemsememe tavrı çıkarmak saçmadır. Burjuva demokrasisinin ya da gerçek ve istikrarlı bir parlamenter rejimin, askeri bir cuntaya ya da faşist bir rejime kıyasla daha demokratik bir nitelik taşıdığını ve dolayısıyla kapitalizm koşullarında ehven-i şer (kötünün iyisi) olduğunu söyleyebiliriz. Birincileri; işçi sınıfının ve diğer ezilen ve sömürülen katmanların örgütlenmesi ve eylemi ve devrimci görevlerine hazırlanması açısından ikincilere kıyasla daha/ çok daha elverişlidirler. Dolayısıyla demokrat olmak, iktidara ya da hükümete gelecek olan parti ya da grubun askeri darbe ya da benzer anti-demokratik metotlarla değil, halkın oylarıyla ve görece özgür bir tartışma ve propaganda-ajitasyon ortamında seçilerek belirlenmesini yeğlemeyi gerektirir. Kitle hareketinden ve kitlelerin siyasal seferberliğinden öcü gibi korkan liberallerin "ilerici"liğinin sınırları da işte buraya kadardır. "Demokratizm"leri askeri darbe karşıtlığı ve parlamentarizm savunusuyla sınırlı olan liberaller, kendi burjuva dünya görüşleri gereği işçi sınıfının ve diğer sömürülen katmanların boyunduruk altında tutulmasından ve kapitalist sistemin sürmesinden yanadırlar. Onlar "normal zamanlar"da sınıflar arası çelişmeleri ve sınıf savaşımını görmezden gelir ve bu olguların üzerini örtmeye çalışırlar. Tabii bu, sınıf savaşımının keskinleştiği koşullarda liberallerin daha geri bir noktaya savrulmalarına ve açıkça siyasal gericiliğin kampına geçmelerina asla engel değildir. İşçi sınıfının ve diğer sömürülen katmanların devrimci savaşımı burjuvazinin iktidarını tehdit etmeye başlar başlamaz da onların, nefret ettikleri "ayaktakımı"na karşı, askeri darbe, sıkıyönetim ve darağaçları da içinde olmak üzere en sert önlemleri almaktan yana olacakları bellidir. Bu saptamalar demetini liberallerimizin, askeri darbe karşıtı söyleminin ilkesel bir temele dayanmadığının birinci göstergesi kabul edebiliriz.

Öte yandan, özel olarak liberallerin ve genel olarak burjuva politikacı ve düşünürlerinin savunduğunun ya da ima ettiğinin tersine halkın ya da çoğunluğun iradesi her zaman ya da otomatik olarak demokratik bir nitelik taşımaz. Halkın çoğunluğunun gerici, şovenist ve anti-demokratik siyasetlerden yana olması, oylarını gerici, hatta emperyalist ve militarist politikaları savunan partilere vermesi hiç de az rastlanır bir durum değildir. Böyle bir saptama yapmak; askeri darbe yanlısı olmak, küçük bir silahlı azınlığın kendisini halkın yerine koyarak toplumu ve ülkeyi kendi vizyonuna göre biçimlendirmesinden yana olmak olarak yorumlanamaz elbet. Kapitalizm koşulları altında bu ikilemden kurtulmak olanaksızdır; ancak burjuva demokrasisini en son sınırlarına değin zorlama ve böylelikle ezilen ve sömürülen kitleleri geleceğin gerçekten demokratik toplumuna hazırlama yolu tutulabilir ve tutulmalıdır da.

Geçerken, büyük çoğunluğu itibariyle, ülke içindeki ve/ ya da dışındaki sömürücü egemen sınıfların çıkarlarına hizmet eden askeri darbelerin, BAZI ÖZEL DURUMLARDA halkın geniş katmanlarının istek ve iradesini yansıtabileceğini ve dolayısıyla gerçek bir meşruiyet taşıyabileceğini de belirtmem gerekiyor. Özel olarak liberallerden ve genel olarak burjuva ideolog ve aydınlarından farklı olarak tutarlı demokrat ve enternasyonalistler, askeri darbeleri tarihsel bağlamından, yani sınıf savaşımı içinde tuttukları yerden koparmazlar ve somut koşulların somut çözümlemesi ilkesine göre değerlendirirler. Tıpkı savaşlar gibi askeri darbeler de siyasetin/ sınıf savaşımının başka araçlarla, zor araçlarıyla sürdürülmesinden başka bir şey değildirler. Bakış açıları, "sivil gericiliği" görmeme ya da önemsememekle sakatlanmış olan liberallerimizin askeri darbeyi mistifiye ederek şeytanlaştırmaları ve onu neredeyse "bütün kötülüklerin anası" olarak ele almaları, burjuva siyasal bilimi ve toplumbiliminin yüzeysel ve bayağı karakterini yansıtır aslında. Bu konuya ilişkin görüşlerimi "50. Yıldönümünde 27 Mayıs Tartışmalarına Aykırı Bir Katkı" başlıklı yazımda sunduğum için burada daha fazla açmaya gerek görmüyorum.

Gelelim liberallerimizin askeri darbe-karşı tutumlarında ne denli tutarlı olduklarının bir başka açıdan sorgulanmasına... Bazı istisnalar bir yana bırakılmak kaydıyla, askeri darbelere karşı olduklarını söyleyen liberal aydın ve yazarlarımız, başta ABD gelmek üzere emperyalist devletlerin "geri" ve zayıf ülkelerde gerçekleştirdikleri askeri darbelere itiraz etmemekte ve karşı çıkmamaktadırlar. Tabii onlar, bu güçlü devletlerin sözkonusu ülkelere karşı giriştikleri kaba müdahalelere ve diğer saldırı eylemlerine (milyonlarca ve milyonlarca insanın yaşamına mal olan ekonomik yaptırım ve ambargolar, terör ve sabotaj eylemleri, rejim-karşıtı grupları desteklemeler, köyleri ve kentleri savaş uçakları ya da füzelerle bombalamalar ve hepsinden ötesi askeri işgaller) de, bazı istisnalar bir yana bırakılmak kaydıyla itiraz etmemekte ve karşı çıkmamaktadırlar. Bu saptamayı da liberallerimizin, askeri darbe karşıtı söyleminin ilkesel bir temele dayanmadığının ikinci göstergesi kabul edebiliriz. Ben bu yazıda konunun işte bu yanını ele alacak ve tutarlılıktan yoksun olan liberal aydın ve yazarların pro-emperyalist tutumlarını ortaya koyacağım.

Askeri darbelerin, halkın iradesinin zor yoluyla çiğnenmesi, onların kendi yazgılarını özgür bir biçimde belirlemesinin önlenmesi ve demokrasinin bütün normlarının ayaklar altına alınması (ki genellikle öyledirler) olduğunu kabul etmek, kendisine "demokrat" diyenleri, onlara bazı özel durumlar dışında, tutarlı bir tarzda karşı çıkmakla yükümlü kılar. Peki, sözkonusu aydın ve yazarlarımızın böyle bir tutarlı tutum sergiledikleri söylenebilir mi? Bu sorunun yanıtı net ve tartışmasız bir 'hayır'dır. Bilinenleri yinelemek istemiyorum; ama, özellikle ülkemizde insan belleğinin unutkanlıkla sakatlanmış olduğunu dikkate aldığımızda, günümüzün en güçlü emperyalist devleti olan ABD'nin (ve daha sınırlı bir biçimde olmak kaydıyla diğer emperyalist devletlerin) yakın ve uzak geçmişte "geri" ve zayıf ülkelerde yapılmış pek çok askeri darbede doğrudan ya da dolaylı bir biçimde yer aldığını ve bu darbelerin onmilyonlarca insanın ölümüne ve yaralanmasına, onmilyonlarca insanın işkence görmesine, korkunç acılar çekmesine, ülkelerini terketmelerine ve yaşam koşullarının kötüleşmesine yol açtığını bir kez daha anımsamamız gerekiyor. ABD emperyalizminin hiç de masum olmayan İkinci Dünya Savaşı-öncesi tarihini bir yana bırakarak onun, 1945'ten bu yana gerçekleştirdiği ya da gerçekleştirilmesine aktif olarak katkı yaptığı askeri darbe örneklerinin en önemlilerine değinelim.

*1949 Suriye. Bu ülkenin tarihindeki ilk askeri darbeyi, Başbakan Şükrü el-Kuvvetli'yi görevden uzaklaştıran ve CIA tarafından desteklenen General Hüsnü el-Zaim gerçekleştirdi.
*1953 İran. ABD, demokratik seçimler sonucunda göreve gelen İran Başbakanı Muhammed Musaddık'ı bir askeri darbeyle devirdi. Böylece iktidar, 1979 İran İslam "Devrimi"ne kadar bu ülkeyi beyaz terörle yöneten ve başında Şah Rıza Pehlevi'nin bulunduğu monarşik-faşist kliğin eline geçti.
*1954 Guatemala. ABD, demokratik seçimler sonucunda göreve gelen Başkan Jacobo Arbenz Guzman'ı devirdi ve yerine başında Albay Carlos Castilla Armas'ın bulunduğu faşist kliği geçirdi.
*1958 Pakistan. ABD, Mareşal Eyüp Han'ın, Devlet Başkanı İskender Mirza'ya karşı yaptığı askeri darbeyi destekledi.
*1961 Fransa. Bu ülkede yapılan ve Cezayir halkının kendi yazgısını belirlemesini güvence altına alan referandumun ardından Cezayir'de görev yapan dört general, CIA'in desteğiyle başarısız bir darbe girişiminde bulundu.
*1961 Güney Kore. General Park Çung Hi, ABD tarafından desteklenen bir askeri darbeyle devlet başkanlığı koltuğuna oturdu.
*1961 Ekvador. CIA destekli silahlı kuvvetler, demokratik seçimler sonucunda göreve gelen Başkan Jose Velasco'yu istifa etmeye zorladı. Velasco'nun yerine, ABD'ne hizmet edecek olan Başkan Yardımcısı Carlos Arosemena geçirildi.
*1963 Dominik Cumhuriyeti. ABD ordunun, demokratik seçimler sonucunda göreve gelen Başkan Juan Bosch'u bir askeri darbeyle devirmesini sağladı.
*1963 Ekvador. CIA destekli silahlı kuvvetler bu kez, 1961'de göreve getirdikleri Başkan Carlos Arosemena'yı devirdiler.
*1963 Vietnam. Güney Vietnam'ın kukla devlet başkanı Ngo Dinh Diem, ABD destekli bir askeri darbeyle devrildi ve teslim olmasından sonra kardeşiyle birlikte öldürüldü.
*1964 Brezilya. ABD, demokratik seçimler sonucunda göreve gelen Başkan Joao Goulart'ı devirdi ve yerine, Latin Amerika'nın ilk ölüm mangalarını kuracak ve binlerce insanın canına kıyacak olan askeri cuntayı getirdi.
*1964 Bolivya. General Rene Barrientos Ortuno, CIA destekli bir askeri darbeyle Devlet Başkanı Paz Estenssoro'yu devirdi ve görevden aldı.
*1965 Endonezya. ABD, Endonezya ordusunun, demokratik seçimler sonucunda göreve gelen Başkan Sukarno'yu devirmesini sağladı. Darbeden sonra gerçekleştirilen kıyımda 500,000 ila 1 milyon kişi öldürüldü.
*1965 Kongo. CIA destekli bir askeri darbe, ülkeyi 32 yıl boyunca beyaz terörle yönetecek olan Mobutu Sese Seko'yu iktidara getirdi.
*1967 Yunanistan. ABD'nin desteklediği Yunan Kralı ve albaylar, demokratik seçimler sonucunda göreve gelen hükümeti bir askeri darbeyle devirdiler.
*1970 İtalya. CIA tarafından desteklenen İtalyan faşistleri İtalyan ordusunun bir bölümü ve Mafya'yla birlikte başarısız bir darbe girişiminde bulundular.
*1971 Bolivya. "Sol" eğilimli ve asker kökenli devlet başkanı Juan Jose Torres, ABD'nin desteklediği Silahlı Kuvvetler Komutanları Cuntası tarafından bir askeri darbeyle devrildi.
*1973 Pakistan. General Ziya ül-Hak, ABD'nin desteğiyle yaptığı bir askeri darbeyle Başbakan Zülfikar Ali Butto'yu görevden aldı ve bir süre sonra da idam etti.
*1973 Şili. ABD, demokratik seçimler sonucunda göreve gelen Başkan Salvador Allende'yi devirdi ve yerine 1990'a kadar ülkeyi demir bir elle yönetecek olan General Augusto Pinochet'i getirdi.
1974 Kıbrıs. 1967'de ABD'nin desteğiyle Yunanistan'da iktidarı ele geçiren Albaylar Cuntası, bu kez Kıbrıs'ta Başkan Makarios'a karşı bir darbe gerçekleştirdi.
*1976 Arjantin. ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger'in ve diğer üst düzey ABD yetkililerinin desteklediği General Jorge Videla önderliğindeki askeri darbe 30,000 kişinin ölümüne yol açtı.
*1979 Güney Kore. 1961'de darbeyle iktidarı ele geçiren Park Çung Hi'nin 1979'da öldürülmesinden sonra yaşanan istikrarsızlık ortamı, gene ABD tarafından desteklenen bir başka generalin (Çon Du-hwan) ikinci bir darbeyle işbaşına gelmesiyle sonuçlandı.
*1989 Panama. Binbaşı Moises Giroldi Vera ve arkadaşlarının Panama Devlet Başkanı Manuel Noriega'ya karşı giriştikleri CIA destekli darbe girişiminin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine ABD bu ülkeyi işgal etti ve Noriega'yı tutukladı.
*1991 Haiti. Seçimle devlet başkanlığı görevine gelen Jean-Bertrand Aristide, bir kaç ay sonra CIA destekli Haiti ordusunun askeri darbesiyle devrildi.
*1999 Pakistan. General Pervez Müşerref, ABD destekli bir askeri darbeyle Başbakan Navaz Şerif'i görevden aldı ve devlet başkanı oldu.

Yukarda da değindiğim gibi, kapitalist-emperyalist sistemin başını çeken ABD'nin dünya ölçeğinde oynadığı karşı-devrimci ve anti-demokratik rol, askeri darbeler tezgahlamakla ve darbeyle işbaşına gelen gerici/ faşist klikleri desteklemekle sınırlı değil. Emperyalist burjuvazi, askeri darbeler tezgahlamanın ya da askeri darbeleri yüreklendirmenin yanısıra Türkiye, İsrail, Suudi Arabistan, Pakistan, Kolombiya gibi saldırgan ülkeleri ve dikta rejimlerini siyasal olarak desteklemekte, silahlandırmakta, rakip emperyalist devletlere ve tehdit ettiği ülkelere karşı askeri gövde gösterisi yapmakta, kendisine bağımlı ülkelerde kontrgerilla tipi örgütler ve ölüm mangaları oluşturmakta, bu ülkelerin yöneticilerine ve bilim insanlarına karşı suikastlar düzenlemekte, -kendi yurttaşlarını korumak, insan haklarının çiğnenmesini önlemek gibi- çeşitli gerekçelerle "geri" ve zayıf ülkelere asker çıkarmakta, bu ülkelerdeki muhalif grupları isyana teşvik etmekte ve silahlandırmakta ve yeri geldiğinde de savaş açarak bu ülkeleri işgal etmektedir vb. Gösterilen nedenlerinin hepsi ya da çoğu düpedüz yalan olan ya da bir ölçüde doğru olsa da bir bahaneden öte geçmeyen ve uluslararası burjuva hukuku açısından da yasadışı olan bütün bu eylemlerin, "silah zoruyla kendi iradesini dayatmak" olarak özetlenebilecek olan içerik ve mantığı, askeri darbelerinkinden farksızdır. Zaten pratikte askeri darbeler, çoğu zaman bu diğer dış müdahale biçimleriyle birarada yürümekte ve içiçe geçmektedir.

O halde, yüksek sesle dile getirdikleri "ilke"lerine gerçekten bağlı olmaları halinde liberallerimizin bu kaba müdahalelere, askeri saldırılara ve işgal eylemlerine de karşı çıkmaları gerekmez mi? Türk savaş uçaklarının bombardımanı sonucu bedenleri parçalanan yoksul Roboski köylülerinin davasına haklı olarak sahip çıkan liberal aydın ve yazarlarımızın benzer duyarlılığı, ABD, NATO ve İsrail savaş uçaklarının çok daha büyük ölçekteki bombardımanları ya da insansız hava araçlarının füze saldırıları sonucu bedenleri parçalanan yoksul Irak, Afganistan, Lübnan, Filistin, Somali, Yemen, Pakistan emekçileri için de göstermeleri gerekmez mi? Türk askerlerinin Kürt gerillalarının kesilmiş kafalarıyla poz vermesini haklı olarak kınayan bu bay ve bayanların benzer duyarlılığı, ABD askerlerinin Taliban gerillalarının kesilmiş kafalarıyla poz vermesine karşı da göstermeleri gerekmez mi? Ve onların Afgan gerillalarının cenazelerine işemelerine, Afgan halkının düğünleri ve cenaze alaylarını savaş uçaklarıyla bombalamalarına, ABD Özel Operasyon Kuvvetleri'nin Afganistan'da evleri gece vakitleri sistemli bir biçimde basarak insanları tutsak almaları ve öldürmelerine, Irak'ta ABD saldırısına karşı direnen Felluce savaşçılarına karşı kimyasal silah ve napalm bombası kullanılmasına, İsrail'in Gazze ve Güney Lübnan halklarına karşı sergilediği vahşet ve barbarlığa ve emperyalist saldırganların ve uluslararası sanat mafyasının bütün bu ülkelerin tarihsel, arkeolojik ve sanatsal zenginliklerini yağmalamaları ve yıkıma uğratmalarına karşı da seslerini yükseltmeleri gerekmez mi?

Tam da bu noktada liberallerimizin askeri darbe ve silahlı zor karşıtlığının kof ve sahte niteliği ve pro-emperyalist eğilimleri üzeri örtülemeyecek bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu bay ve bayanlar, sözkonusu askeri müdahalelere "olumlu bir rol" yüklemekte, saldırının kurbanı olan ülkelere "demokrasi getirmek" amacıyla yapıldıklarını ileri sürerek bu kanlı eylemleri meşrulaştırmaya çalışmakta ve dolayısıyla objektif olarak saldırıya uğrayan halklara karşı saldırgan güçlerin safında yer almaktadırlar. Bir kaç örnek üzerinde duralım.

O sıralar Milliyet gazetesinde yazan Yasemin Çongar, 15 Aralık 2003 tarih ve "Saddam'dan sonra" başlıklı yazısında, Saddam Hüseyin'in yakalanmasıyla "Bush yönetimi"nin, "Amerikan ve dünya kamuoyu karşısında büyük bir psikolojik zafer" elde ettiğini söyledikten sonra sözlerini şöyle sürdürüyordu:

"Saddam'ın halkına karşı işlediği insanlık suçlarının hesabını mahkeme önünde verecek olması, Arap ve İslam dünyasındaki bütün baskı rejimlerinin liderlerine de bir mesaj aslında. Washington'daki yeni-muhafazakarlar, Saddam'ın yargılanmasıyla, Ortadoğu'nun demokratikleşmesine giden yolun belirgin biçimde genişleyeceği inancındalar."

Çongar, 7 Mart 2005 tarih ve "Şam'a karşı ortak cephe ve biz" başlıklı yazısında AKP hükümetini, Lübnan eski başbakanı Refik Hariri'nin kuşkulu bir suikast sonucu öldürülmesinin ardından Suriye hükümetine karşı net bir tavır almadığı için eleştiriyor ve elleri yüzbinlerce Afgan ve Iraklı emekçinin kanlarıyla lekeli neo-faşist G. W. Bush kliğini şu sözlerle övmeye kalkışıyordu:
"ABD yönetiminin bölgemize yönelik yeni söylemi, hızını Afganistan, Filistin ve Irak seçimlerinden alan, Beyrut'taki Suriye karşıtı gösterilerle de güçlenen bir argümana dayanıyor.

'Geniş Ortadoğu'da, demokrasi yolunda, rastlantısal olmayan ve birbirinden etkilenen adımların başladığı' argümanı bu.

Washington, bu argümandan hareketle, bölgedeki anti-demokratik yönetim ve uygulamaları, 'gidişata aykırı olmak' ile itham ediyor ve, bir anlamda, bölge gerçeğinin değişmekte olduğu vurgusunu (Suudi Arabistan ve Mısır yönetimleri dahil) herkese karşı kullanıyor."

O, 18 Nisan 2005 ve "Dönüşüm diplomasisi ve demokraside ortaklık" başlıklı yazısında ise,
"Başka deyişle, ABD'nin gündeminde 'dönüşüm diplomasisi' yapmak var.

Washington, bunu yaparken mevcut ve yeni oluşan ittifaklarını 'demokraside ortaklık' kıstasında değerlendirecek. Demokratikleşen ve başkalarının demokratikleşmesine katkı yapan ülkeler, ABD gözünde önem kazanacak...

"Transatlantik ittifakın, bu yazının başlığındaki parametrelerde dayanışabileceği coğrafya Ortadoğu odaklı, ama Karadeniz Havzası'ndan Basra Körfezi'ne, Cebelitarık'tan Fergana'ya uzanacak genişlikte bir alanı kapsıyor.

"Demokratik ve demokrasisini derinleştirme çabasındaki Türkiye de, demokrasiyi dış politikasında kıstas ve hedef yaptığı ölçüde, fiilen merkezinde oturduğu bu coğrafyaya bugünkünden daha etkin ve anlamlı katkı sağlayabilir" diyordu.

Gene Çongar, 25 Eylül 2006 tarih ve "Afganistan'a el uzatmak" başlıklı yazısında NATO'nun ek asker talebine serin bakan Türk yetkilileri şu sözlerle eleştirebiliyordu:

"Taliban'ın yenilmesinin hem küresel teröre karşı hem de NATO'nun devamlılığı açısından anahtar nitelikte, dolayısıyla Türkiye için de 'hayati' olduğunu dile getiren siyasi liderimiz ise yok." Kendi kendisini sergileyen ve ABD-NATO terörünün borazanlığını yapan Çongar'ın görüşlerinin ne anlama geldiğini anlatmaya ve yorumlamaya gerek olmadığını sanıyorum.

Bir başka liberal aydınımıza, Taraf gazetesinin başyazarı Ahmet Altan'a dönelim. Altan, Barack Obama'nın devlet başkanlığı seçimlerini kazanmasının ardından yaptığı 6 Kasım 2008 ve "Obama" başlıklı yazısında şöyle diyordu:

"Değişimi ve dürüstlüğü vurguluyordu.
Özellikle bir cümlesi, bizim gibi ülkelerde yaşayan insanları imrendirecek, hatta kıskançlığını uyandıracak gibiydi:

'Bizim gücümüz, silahların gücünden ya da büyüklüğümüzden kaynaklanmaz, biz gücümüzü demokrasiden ve kaybetmediğimiz ümidimizden alırız.'
Bu sözleri dinlerken içim kamaştı."

Ahmet Altan, ertesi gün, yani 7 Kasım 2008'de kaleme aldığı "Silah" başlıklı köşe yazısında ise Obama'ya ve ABD emperyalizmine ilişkin bütünüyle subjektif saptamalarını şu sözlerle sürdürecekti:
" Ne diyor Amerika?

'Bizim gücümüz, silahların gücünden kaynaklanmaz, biz gücümüzü demokrasiden alırız.'
Peki, biz ne diyoruz?

'Bizim gücümüz, demokrasinin gücünden kaynaklanmaz, biz gücümüzü silahlardan alırız.'
"Dünyanın en büyük ordusuna ve en gelişmiş silah teknolojisine sahip olan Amerika gücünü 'silahtan' değil demokrasiden alıyor.

"Biz gücümüzü demokrasiden değil silahtan alıyoruz."

Ahmet Altan'ı kutlayabiliriz. Kutlayabiliriz; çünkü gerçeklerle, ABD'nin gücünü "silahtan değil demokrasiden al"dığı savı kadar ters düşen bir saptama yapmak son derece zor olurdu herhalde. Obama kliğinin, bazı önemsiz detaylar bir yana bırakılmak kaydıyla, kendisinde önce gelen G. W. Bush kliğinin iç ve dış politikalarını izlediğini, herhalde okuma-yazması olan herkes biliyor. 11 Eylül 2001'de meydana gelen kuşkulu World Trade Center eyleminden bu yana adım adım faşizme doğru ilerlediği ortada olan, Özel Operasyon Kuvvetlerinin dünyanın her yerinde operasyon yapma kapasitesine sahip olmasıyla övünen bu devletin dünya çapında, bazıları küçük kentler ölçeğinde olmak üzere en az 761 askeri üssünün bulunduğunu, dev uçak gemilerinden ve diğer savaş gemilerinden oluşan ABD filolarının dünyanın bütün bölgelerinde "görev" yaptığını ve ABD'nin gerek askeri harcamalar ve gerekse silah ve askeri malzeme satışı konusunda herkesi solladığını Ahmet Altan'ın bilmediğini düşünmek olanaksız. SIPRI'nin (Stockholm Uluslararası Barış Enstitüsü) 2010 yılı rakamlarına göre ABD'nin askeri harcamaları 698 milyar doları buluyordu. Bu rakam, ABD'nden sonra gelen 17 ülkenin askeri harcamaları toplamına eşitti. ABD donanmasının büyüklüğü ise, kendisinden sonra gelen 13 devletin donanmasının toplamına eşitti. Gene aynı kurumun rakamlarına göre, 2001'den bu yana askeri harcamalarını yüzde 81 oranında arttıran ve böylelikle dünya askeri harcamalarının yüzde 43'ünden sorumlu olan bu süper devletin askeri harcamaları, -2010 yılı itibariyle- en yakın rakibi Çin'inkini 6'ya, Rusya'nınkini ise 12'ye katlıyordu.

ABD, silah satışları alanında bu denli bir üstünlük sağlamamış olmakla birlikte bu konuda da başı çekiyor. SIPRI'nin 2006-2010 yıllarına ilişkin rakamlarına göre ABD silah ve askeri malzeme satışlarının yüzde 30'undan, ikinci sırada gelen Rusya ise yüzde 23'ünden sorumluydu. Bu ülkeleri sırasıyla ilk onda yer alan şu ülkeler izliyordu: Almanya (yüzde 11), Fransa (yüzde 7), Britanya (yüzde 4), Hollanda (yüzde 3), Çin (yüzde 3), İspanya (yüzde 3), İtalya (yüzde 2) ve İsveç (yüzde 2). Bu rakamı ABD ve onun NATO içindeki Batı Avrupalı bağlaşıklarının payı biçiminde hesaplayacak olursak yüzde 62'ye ulaşırız. Bu rakama ABD'nin, çoğu NATO üyesi olmayan Japonya, İsrail, Avustralya, Türkiye, Suudi Arabistan, Güney Kore gibi kalıcı bağlaşıklarını da eklediğimizde ise bu rakamın daha da yukarı tırmanacağı bellidir. Bu arada sözkonusu verilerin ortaya koyduğu bir başka gerçeğe değinmek gerek. Özellikle liberallerimizin hala "demokrasinin beşiği" saydıkları ve dünyaya insan hakları dersi vermeye meraklı Avrupa Birliği'nin bir dizi üyesi bu ölüm ve yıkım ticaretinden bayağı iyi para kazanıyorlar. 2006-2010 yılları itibariyle Almanya, Fransa, Britanya, Hollanda, İspanya, İtalya ve İsveç'in silah satışlarının toplamı, dünya silah ticaretinin yüzde 33'ünü bulmaktadır! AB üyelerinin ikiyüzlü bir tarzda kınadıkları despotik rejimlerin olsun, çeşitli silahlı muhalefet hareketlerinin olsun, kullandıkları silahların büyük çoğunluğu ya doğrudan doğruya "uygar Batı" ülkelerinden ya da bu ülkelerin lisanslarıyla üretim yapan diğer orta-boy kapitalist ülkelerden geliyor.

Yeri gelmişken şiddetin Amerikan toplumunda son derece yaygın olduğunu belirtmek isterim. Bu gerekiyor; çünkü bazıları ABD'nin kullandığı şiddetin esas olarak başka ülkeleri ve onların halklarını hedef aldığını düşünebilirler; onlar, "demokratik bir ülke olmasından" ötürü ABD'nin dış politikasının, bu ülkenin siyasal rejimiyle ve Amerikan toplumunun yaşam tarzıyla uyuşmadığını ileri sürebilirler. Ama olgular böyle düşünenlerin ya da düşünebilecek olanların yanıldığını gösteriyor. Marks ve Engels'in söylemiş oldukları gibi, "Başka halkları ezen bir halk özgür olamaz." Dolayısıyla, dış politikasında şiddeti adeta sürekli olarak kullanan bir ülkenin halkının, kendi günlük yaşamında bunun yansımalarıyla karşı karşıya kalması herhalde şaşırtıcı olmamalıdır. Amerikan toplumunun ülke içinde yaşadığı ve karşı karşıya olduğu şiddet ile ABD'nin dış politikasına damgasını vuran vahşet ve barbarlık arasında karşılıklı olarak birbirini besleyen bir kısır döngü olduğunu söylemek en doğrusu olacaktır herhalde. İstatistikler ve araştırmalar da bunu gösteriyor. Bir ülkenin demokrasi, uygarlık ve insan hakları alanında ne denli mesafe katetmiş olduğunun en önemli ölçütlerinden birinin cezaevi nüfusunun boyutu, mahpusların yaşam koşulları ve yetkililerin bu insanlara bakış açısı olduğunu söyleyebiliriz. Gerçekten de ABD, cezaevi nüfusu bakımından dünyada çok özel bir yere sahip. International Herald Tribune’un 23 Nisan 2008 tarihli sayısında yer alan bir yazıya göre, o tarihte dünya nüfusunun yüzde 5’inden azına sahip olan ABD, dünyadaki mahpusların yüzde 25’ine yakınına sahipti. 2008 yılı itibariyle ABD’ndeki 2.3 milyon mahpusa karşı, nüfusu ABD’ninkinin 4 katı olan Çin’de 1.6 milyon mahpus bulunuyordu ve her 100,000 Amerikalı’dan 751’i ya da her 100 yetişkin Amerikalı’dan 1’i cezaevindeydi. (Adam Liptak, “U.S. prison population dwarfs that of other nations”/ “ABD cezaevi nüfusu, diğer uluslarınkini gölgede bırakıyor”) İlerici İşçi Partisi’nin Şubat 2000’de yayımladığı “Prison Labor: U. S. Style Fascism” (= “Zindan Emeği: ABD Usulü Faşizm”) adlı broşür ise ABD kapitalizminin ırkçı niteliğinin cezaevlerine nasıl yansıdığını gösteriyordu. Broşürdeki bilgilere göre mahpusların büyük bölümünün çok düşük ücretlerle, adeta kölelik koşulları altında çalıştırıldığı ABD cezaevi nüfusunun üçte ikisi, birlikte ABD nüfusunun yaklaşık yüzde 25’ini oluşturan Zenci ve Hispaniklerden oluşuyordu.

Nisan 1992'de ve Nisan 1993'de yaşanan iki olay, 11 Eylül 2011 saldırılarından yıllar önce bile ABD demokrasisinin ne menem bir şey olduğunu ve Amerikan devletinin yurttaşlarına karşı terör uygulamada ne denli pervasız olduğunu göstermişti. Şimdi bu olaylara bakalım.

Nisan 1992’de Los Angeles kentinde Rodney King adlı bir Zencinin arabasından indirilerek polisler tarafından vahşi bir biçimde dövülmesinin ve işkenceci polislerin, tümü de beyazlardan oluşan bir jüri tarafından aklanmasının ardından –esas olarak Zencilerden ve Latin Amerika kökenli göçmenlerden oluşan- kent yoksullarının öfkesi patlama noktasına geldi. Los Angeles başta gelmek üzere aralarında Las Vegas, Seattle, Miami, Atlanta, San Francisco’nun da bulunduğu bir dizi kentte burjuva polisini ve adaletini ve dolayısıyla objektif olarak Amerikan kapitalist sistemini hedef alan yüzbinlerin katıldığı çeşitli yürüyüşler ve protesto eylemleri yapıldı. Olayların bir çeşit ayaklanmaya dönüştüğü Los Angeles’ta polis kent merkezini terketmek zorunda kaldı. Bunun üzerine devreye giren ordu ve Ulusal Muhafız kuvvetleri, yer yer yanlış hedeflere yönelen ve küçük işyerlerinin yağmalanması biçimini alan yoksul kitlelerin hareketini bastırırken 54 kişiyi katletti, 2,000 dolayında insanı yaraladı, 13,000’ini gözaltına aldı ve yüzlerce göçmeni sınırdışı etti.

19 Nisan 1993’de ise ABD “güvenlik” kuvvetleri, Teksas eyaletinin Waco kentinde başında David Koresh’in bulunduğu Branch Davidians adlı fanatik görüşlere sahip, ancak herhangi bir saldırgan tutumu olmayan ve apolitik bir nitelik taşıyan küçük bir tarikatın üyelerine karşı barbarca bir saldırı gerçekleştirdi. 28 Şubat 1993’de Alkol, Tütün ve Ateşli Silahlar Bürosu’na (=BATF) bağlı görevliler sözkonusu tarikat üyelerinin yaşadığı ve Waco’nun 14 km. kuzeydoğusunda bulunan binalarda arama yapmak istemişler, bu arada çıkan çatışmada 4 BATF görevlisi ve 6 tarikat üyesi ölmüştü. Bunun üzerine, sözkonusu yerleşim yeri ABD silahlı kuvvetlerine bağlı Delta Force adlı komando birimleri ve FBI ajanları tarafından tam 51 gün süren bir kuşatma altına alındı. 19 Nisan’da saldırıya geçen “güvenlik” kuvvetleri yerleşim yerinin duvarını tanklarla delerek içeriye yanıcı kimyasal gaz püskürttükten sonra burasını ateşe verdiler. Bu kıyımda 21’i çocuk olmak üzere tam 79 insan yaşamını yitirdi. Bu tarikat mensuplarının ABD burjuva devleti için herhangi bir tehdit oluşturmadığı dikkate alındığında Bill Clinton kliğinin bu soğukkanlı kıyımı gerçekleştirmek ve ardından kendi suçlarını örtbas ederek adil bir yargılama yapılmasını önlemekle neyi amaçladıkları anlaşılabilir. Onların esas amacı, ABD burjuva devlet aygıtının kitleleri terörize etme ve onları sindirme “hakkı”nın altını çizmek, bu tarikatın mensuplarını saldırgan fanatikler gibi göstererek çıkarmaya hazırlandıkları yeni “terörle savaşım” yasaları için kamuoyunu hazırlamak ve Waco kurbanları üzerinden Amerikan işçi sınıfı ve halkına gözdağı vermekti.

Amerikalı tarih profesörü Ira Leonard, 22 Nisan 2003'de yayımlanan "Amerika'nın Tarzı: Şiddet" başlıklı yazısında bu ülkede yaşanan şiddet hakkında son derece ilginç bilgiler sunuyor. Leonard,
"Amerikan okullarında ve ders kitaplarında -ister büyük isterse küçük ölçekli olsun- savaşın ve ev içi şiddetin, bu ülkenin hemen hemen 400 yıl önce kuruluşunun ilk günlerinden bu yana Amerikan yaşamı ve kültürü içinde çok yaygın olduğu gerçeği öğretilmez. Konunun öndegelen tarihçisi Richard Maxwell Brown'a göre, değişik biçimler alan şiddet 'ulusal deneyimimizin hemen hemen bütün evreleri ve veçhelerine eşlik etmiştir' ve 'değerler sistemimizin açıkça itiraf edilmeyen (yeraltındaki) bir parçasıdır.' Gerçekten de, 'uzak sömürge geçmişimizden bu yana yinelenen bir dizi şiddet epizotu yurttaşlarımız üzerinde bir şiddete yatkınlık izi bırakmıştır.'

"Demek oluyor ki Amerika, 11 Eylül saldırısının çok öncesinden bu yana savaşa ve ev içi şiddete ulus düzeyindeki tutkunluğunu ortaya koymuştur" dedikten sonra şu öğretici tarihsel tabloyu sunuyordu:

"1812-1815 yılları arasında İngiltere'ye karşı ikinci savaş bağımsızlığımızı perçinlerken, 1622 ile 1900 yılları arasında Yerli Amerikalı Kızılderililerle yapılan 40 savaş sonunda ulusal egemenlik alanımıza milyonlarca ve milyonlarca akr toprak ekledik.

"1848'de, California ile New Mexico'nun yanısıra Utah ve Wyoming'in bazı bölümleri de içinde olmak üzere bütün güneybatı, Meksika'ya karşı yapılan savaş sonunda ele geçirildi. 1861 ile 1865 yılları arasındaki İç Savaş ise Amerika'nın tarihindeki en kanlı savaştı.
"Amerika'nın denizaşırı imparatorluğunun oluşumu, ABD'nin Filipinler, Küba ve Porto Riko'nun kontrolünü eline geçirmesiyle sonuçlanan İspanyol-Amerikan Savaşı ve Filipinler İsyanıyla (1898-1902) başladı...

"Bu arada, 1789 ile 1945 yılları arasında, dünyanın değişik yerlerinde başkanlık tarafından yetkilendirilen en az 200 askeri harekat yaşandığını belirtmeliyiz. Diğerlerinin yanısıra, bu askeri harekatlar 1849'da Hindiçini'nin bombalanması ve 1904 ile 1934 yılları arasında hemen hemen tüm Karayip ve Orta Amerika ülkelerinin işgallerini de içeriyordu. Hatta Dışişleri Bakanı Dean Rusk, ABD'nin Küba'da Fidel Kastro'ya karşı askeri müdahalesini haklı göstermek için 17 Eylül 1962'de ABD Senato Oturumuna 1789 ile 1960 yılları arasındaki 200'den fazla (şimdi 'düşük yoğunluklu çatışma' denen) 'emsal'den oluşan bir liste sunabilecekti." Daha sonra Prof. Leonard şu bilgileri aktarıyor:

"Sadece 20. yüzyılda, 10 milyondan epey daha fazla Amerikalı, şiddet içeren suçların kurbanı olmuş ve bunların yüzde 10'u -ya da 1,089,616'sı- 1900 ile 1997 yılları arasında cinayete kurban gitmiştir. 'Resmi kayıtlara geçen' adam öldürmelerin, ağır saldırıların, soygunların ve ırza geçmelerin 1937 ile 1970 yılları arasındaki 'toplam' sayısı 9,816,646 idi; fakat bu rakamların hepsi de gerçek rakamın altındadır!

"20. yüzyılın her yılında işlenen suçların en azından yüzde 10'u şiddet suçları -adam öldürme, ağır saldırı, zorla ırza geçme ve soygun- olmuştur. 1900 ile 1997 yılları arasında, 1,089,616 adam öldürme olayı meydana geldi. Peki, bu insanlar nasıl öldürüldü? Bunların 375,350'si ateşli silahlarla ve geri kalanı dövme, boğma, bıçaklama ve kesme, suda boğma, zehirleme, yakma ve baltayla öldürme gibi diğer yollarla gerçekleştirildi.

"1900 ile 1971 yılları arasında 596,984 Amerikalı cinayete kurban gitti. 1971 ile 1997 yılları arasında bir 592,616 Amerikalı daha benzer metodlarla öldürüldü. 20. yüzyılda Amerikalılar tarafından öldürülen Amerikalıların sayısı; İspanyol-Amerikan Savaşı (11,000 'görev başında ölüm'), İkinci Dünya Savaşı (116,000 'görev başında ölüm'), Kore polis harekatı (55,000 'görev başında ölüm') ve Vietnam Savaşı (109,000 'görev başında ölüm') sırasında ölen Amerikalıların toplamından daha fazladır."

ABD'ne ilişkin bu kısa aradan sonra konumuza devam edebiliriz.

* * * * *
Liberallerimizin ABD ve Batı Avrupa ülkeleri karşısındaki eleştirel-olmayan duruşu ve ve "geri" ve zayıf halklara karşı tepeden bakan tutumu, onların anti-demokratik, pro-emperyalist ve hatta sömürgeci bakış açısını ele veriyor. Bu husus gözönüne alındığında, ABD'nin gücünü "silahtan değil demokrasiden al"dığını düşünen liberal bir yazarın yönetimindeki Taraf gazetesinin Libya'nın bombalanmasını alkışlaması ve militarizmin sözcüsü gibi davranması kimseyi şaşırtmamalıdır. Evet, bu gazete 20 Mart 2011 tarihli sayısının manşetine "Kaddafi zorbası bombalanıyor" sözlerini yazabilmişti. Ahmet Altan'ın ve kendisi gibi bellekleri unutkanlıkla sakatlanmış ve gözleri "Batı hayranlığı"yla körelmiş olanlara bu ülkede NATO saldırısının korkunç sonuçlarının neler olduğunu anımsatmak için 23-24 Şubat 2012 tarih ve "Halklar Sustuğunda" başlıklı yazımdan kısa bir alıntı aktarmak istiyorum:

"Tarihsel bellek yoksunu halkların ve –ne yazık ki!- devrimcilerin Irak’ta yaşanmış olan trajedi ve felâketi unutmalarını bir ölçüde anlayışla karşılayabiliriz; ama onların daha geçen yıl emperyalist kaynaklı ve destekli bir ayaklanma ve dış saldırıya hedef olmuş ve benzer bir felâket yaşamış Libya’yı unutmalarını asla. Bu saldırı; Afrika’nın kişibaşına gelir ve toplumsal hizmetler bakımından en ileri konumda olan bu ülkesini bir yıkıntıya çevirmekle ve onu birbirleriyle savaşan milis örgütlerinin kaosuna teslim etmekle kalmadı. Bu emperyalist tezgâh, nüfusu 6 milyon dolayında olan bu ülkede yaklaşık 60,000 kişinin yaşamını yitirmesiyle sonuçlandı. Nüfusun yüzde birinin yaşamını yitirdiği anlamına gelen bu rakamın Türkiye ölçeğindeki karşılığı 750,000, ABD ölçeğindeki karşılığı ise 3 milyon kişidir."

Ahmet Altan'ın Libya'nın şimdi ne hale gelmiş olduğunu gördüğünü ve attığı bu manşetten ötürü pişmanlık duyduğunu ummak isterdim. Ne var ki bu hiç de böyle olmadı. Tam tersine o, aynı yolda "ilerleme"ye devam etti. Örnek olması bakımından, onun, Libya'da (ve daha önce Irak'ta vb.) yaşananlardan hiç, ama hiçbir ders almadığını ve objektif olarak savaş kışkırtıcısı ve militarist tutumunda direttiğini gösteren 17 Kasım 2011 tarih ve "CHP ve Suriye" başlıklı yazısına bakabiliriz. Altan bu yazısında şunları söylüyordu:

"AKP hükümeti Suriye'deki muhalifleri desteklerken CHP, kendi halkını öldürten Esad'ı destekledi...
Esad'ın hem Türkiye'yle hem de dünyayla çatışacağını gerçekten daha önce göremediler mi?"
Yazarımız, 11 Nisan 2012 tarih ve "Savaş rüzgarları" başlıklı yazısında ise şöyle diyordu:
"Suriye’yle savaş geldi kapıya dayandı.
Biz kendi özgür irademizle mi savaşa doğru yürüyoruz yoksa olaylar mı bizi savaşa doğru sürüklüyor, bunu tam kestiremiyorum doğrusu" dedikten sonra şunları ekliyor:
"Hiç kimse bu sistemi (dünya ekonomik sistemini- G. A.) tek başına bozacak bir yöntem izleyemez.
İzlemeye kalktığında mutlaka bir belayla karşılaşır.
Diktatörlerin teker teker devrilmesi, onların 'eski zamanlarda' kalmasından kaynaklanıyor, bütünleşen dünyada kendilerine yer olmadığını kavrayamıyorlar.
Onların körlüğünü de insanlar canlarıyla ödüyorlar...
Suriye’de bir bela zaten yaşanıyor şu anda ve bu bela büyüyecek.

Çünkü Suriye, hayatın gerçekleriyle çatışıyor.

Ben, diktatörlere karşı bütün dünyanın ortaklaşa hareket etmesinden, diktatörler tarafından ezilen halka diğer halkların yardım etmesinden yanayım."
Ahmet Altan, yaşanan çatışmadan, yıllardır belli ülkeleri tehdit eden, kuşatan ve işgal eden ABD-NATO-İsrail blokunu DEĞİL, Suriye'yi sorumlu tutuyor, tutabiliyor. Böylelikle o, saldırıya uğrayandan (Suriye) DEĞİL, saldırgandan (ABD, NATO, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün'ün yanısıra Irak ve Libya kökenli terörist çeteler ve bu uğursuz koalisyonu perde arkasından destekleyen İsrail) yana bir tutum takındığını açıkça ilan etmiş oluyor. Tabii iş bununla kalmıyor; yazarımız, hiç kimsenin bu sistemi, yani kapitalist-emperyalist dünya sistemini bozacak bir yöntem izleyemeyeceğini, izlemeye kalktığında mutlaka bir belayla karşılayacağını söylerken adeta bir ABD ya da NATO sözcüsü gibi konuşuyor ve objektif olarak, sisteme kafa tutmaya kalkan diğer ülkelere de aba altından sopa gösteriyor. Pro-emperyalist ve militarist mantığın boyunduruğundan kurtulamamak liberallerimizi ister istemez, politikalarını zaman zaman sert bir biçimde eleştirdikleri Türk gericiliğinin kuyruğuna takılmaya bile itebiliyor. Bunu Altan'ın "CHP ve Suriye" başlıklı yazısında, AKP hükümetinin kukla ve işbirlikçi Suriye Ulusal Konseyi'ni desteklemesini onamasından ve Esad'ın sadece dünyayla değil Türkiye'yle de çatıştığını söylemesinden anlıyoruz. Bu kafayla yazarımızın, yarın ABD ve/ ya da İsrail'in İran'a ya da bir başka bölge ülkesine karşı savaş açması halinde bir kez daha saldırganı değil kurbanı suçlayacağını, böylesi bir savaşta kimden yana olacağı belli olan Türk işbirlikçi burjuvazisinin kuyruğuna da takılacağını ve hatta şimdiye kadar Türk devletine ve onun ordusuna yönelik eleştirilerini de geri çekebileceğini söyleyebiliriz.

Geçerken, bellibaşlı emperyalist devletlerin içinde yer alacağı büyük bir savaşın öyle çok uzak bir olasılık olmadığını da belirtmek isterim. ABD-İsrail-NATO blokunun Suriye ve İran'a karşı saldırgan tutumunu sürdürmesi halinde patlak verebilecek bir savaş bir dizi bölge devletinin katılmasıyla genişleyebilir ve diğer büyük devletleri de içine çekebilir. Rusya ile Çin'in, daha önceki uzlaşmacı ve yatıştırmacı tutumlarını bir yana bırakarak "Suriye krizi" konusunda ABD'ne ve onun kuyruğunda sürüklenen AB'ne adeta meydan okumaları bunun en önemli göstergelerinden biri. Moskova ve Pekin; ABD emperyalistlerinin Suriye ve İran'ı hedef alan saldırı ve istikrarsızlaştırma çabalarının esas hedefinin kendilerinin kuşatılması olduğunu biliyorlar. Rusya; Doğu ve Orta Avrupa ülkelerinin NATO üyesi yapılmaları ve bu ülkelere ve Türkiye'ye, kendisini hedef alan füze sistemleri kurulması konusundaki hoşnutsuzluğunu yıllardır dile getiriyor. Dahası Rusya, doğal gaz boru hatları üzerindeki tekele yakın konumunu kırma çabalarına karşı ABD'ne -bu konuda birlikte hareket edemeyen Batı Avrupa ülkelerine- karşı sert bir kavga da sürdürüyor.

Gözlerimizi doğuya doğru çevirdiğimizde ise Barack Obama ve kliğinin yönetimi döneminde ABD'nin dikkatini daha kararlı bir biçimde Uzakdoğu üzerinde yoğunlaştırdığını ve Çin sosyal-emperyalistleriyle bir savaşa hazırlandığını görüyoruz. 2011 yılında gündemi daha çok Ortadoğu/ Kuzey Afrika bölgesi ve bu bölgedeki olaylar işgal etti. Ancak 2012 yılı, giderek sadece ekonomik alanda değil, askeri alanda da güçlenen ve daha geniş nüfuz alanları, hammadde kaynakları ve pazar alanları arayan Çin ile halihazırda biricik süper devlet konumunda olan, ama artık "batmakta olan bir güneş" sayılması gereken ABD arasındaki çelişmelerin keskinleşmesine de tanıklık etti. ABD; Japonya, Güney Kore, Tayvan, Filipinler, Vietnam, Avustralya gibi devletlerle askeri işbirliğini geliştirerek ve bölgeye daha çok savaş gemisi yollayarak Çin'in kuşatmaya ve Pekin'in Güney Çin Denizi'nde yeni keşfedilen petrol ve doğal gaz yataklarını kullanmasını önlemeye çalışıyor. Çin-ABD çekişmesi, daha çok Uzakdoğu bölgesinde yoğunlaşmasına rağmen, başka yerlerde de sürüyor. G. W. Bush kliği döneminde kurulan, ama Barack Obama kliği döneminde gerçek bir güç haline getirilen AFRICOM'un (=Afrika Komutanlığı) esas amacı, bu kıtanın hammadde kaynaklarından yararlanan Çin'in bu kıtadaki nüfuzunu kırmak ve ABD'nin konumunu pekiştirmek. Aslına bakılacak olursa, Fransa, Britanya ve ABD'nin Mart 2011'de Libya'yı bombalamaya başlamaları ve Güney Sudan'ın Temmuz 2011'de Sudan'dan ayrılarak bağımsız bir devlet haline gelmesi, Washington'un bir dizi Afrika ülkesine küçük sayıda da olsa askeri birlikler göndermesi olayları vb. işte bu emperyalistlerarası çekişmeyle bağlantılıdır.

Son olarak bu bağlamda Mehmet Altan'ın görüşlerine yer vereceğim. Mehmet Altan da ağırlıklı olarak ülke-içi gündem üzerinde yoğunlaşan bir akademisyen ve yazar. O, dış politika konusuna girdiği ender yazılarından birinde, yani 16 Ocak 2009 tarih ve "NATO'nun dönüşü" başlıklı yazısında aynen şöyle diyordu:

"NATO kurulduğunda Sovyet’lere karşı en vurucu ölüm makinesi, Soğuk Savaş’ın en keskin kılıcıydı...

"Sovyet’lerin çökmesi ardından nitelik değiştirdi...

"Nitelik değişimin en şaşırtıcı virajı ise 1998 yılında, NATO ellinci kuruluş yılını kutlarken yaşandı... Örgüt, ‘demokrasiyi korumayı’ da temel hedefi haline getirdi... Kendi halkına eziyet eden Miloseviç’in ülkenin ‘hükümdarlık’ hakkına pabuç bırakılmadan NATO tarafından devrilmesi bu açıdan bir milattır..."

Aslında burada dile getirilen "görüşler" yanıtlanmayı değil, sadece sergilenmeyi hak ediyorlar. Yugoslavya'ya karşı gerçekleştirilen, esas amacı ABD ile Almanya'nın bu bölgedeki konumunu güçlendirmek olan tartışmalı NATO operasyonunu şimdilik bir yana koyarak bazı olguları anımsamakta ve anımsatmakta yarar var. Her şeyden önce Mehmet Altan'ın, 1998'e kadar "en vurucu ölüm makinesi" olan, Türkiye'de içinde olmak üzere bir dizi Avrupa ülkesinde görünürde "Sovyet işgali tehlikesi"ne, ama aslında bu ülkelerde işçi sınıfı hareketine ve ilerici güçlere karşı değişik isimler altında ve bir bölümü askeri darbe hazırlığı yapan Gladyo/ Kontrgerilla örgütleri kurmuş olan ABD'nin ve bazı üyeleri bu süper devletle omuz omuza Vietnam, Laos ve Kamboçya halklarına karşı savaşmış ve Çinhindi'nde bir jenosid gerçekleştirmiş olan NATO'nun nasıl bir mucizeyle ve hangi "büyülü süreç"lerden geçerek bir "demokrasiyi koruma" örgütüne dönüştüğünü açıklaması gerekirdi. O, böylesi bir entellektüel uğraşa girişir girişmez, kendi hayalinde kurduğu kumdan şatoların yıkıldığını görecektir. NATO'yu oluşturan devletlerin sınıfsal, ekonomik ve siyasal yapılarında Soğuk Savaş öncesi ve sonrası dönemler itibariyle herhangi bir radikal değişiklik olmadığına ve bu ülkelerin hepsinde aynı gerici egemen sınıflar iktidarda olmaya devam ettiğine göre Altan'ın tezinin hiçbir ciddi bilimsel temeli yoktur ve olamaz.

İkincisi; NATO denen saldırgan askeri paktın patronu, lideri ve hatta ruhu ABD olduğuna göre Mehmet Altan'ın, eskiden "Sovyet’lere karşı en vurucu ölüm makinesi" olan NATO'nun şimdi "demokrasiyi korumayı" temel hedefi haline getirdiğini söylemek, aslında bu dönüşümü ABD'nin de yaşadığını söylemek demektir. Doğrusu, böyle bir görüşü ileri sürmenin, sürebilmenin "büyük bir cesaret işi" olduğunu kabul edebilirim. Ama bu, ancak dünyada olup bitenden haberi olmayan koyu cahil kimselere, ABD ve NATO'nun iflah olmaz hayranlarına, güce tapanlara ya da subjektivizmin batağında boğulanlara özgü bir "cesaret" olabilir.

Tam da burada Mehmet Altan'a ve onun gibi düşünenlere, "Soğuk Savaş"-sonrası döneme ilişkin bazı olguları yer ve tarih vererek anımsatmak gerekiyor.

*Saddam Hüseyin kliğinin, 2 Ağustos 1990'da Kuveyt'i işgal etmesinin ardından Irak'a saldıran ABD ve bağlaşıkları, sadece Irak kuvvetlerini Kuveyt'ten çıkarmakla kalmadılar. Irak ordusunun yanısıra Iraklı sivilleri de hedef alan "kurtarıcılar" 25,000 kadar Iraklı askerin ve 4,000 kadar Iraklı sivilin ölümüne yol açtılar. Onlar ayrıca, ülkenin sanayisi ve altyapısını hemen hemen tümüyle yokettiler. ABD ve bağlaşıklarının savaş uçakları; elektrik istasyonlarını, rafinerileri, petrokimya komplekslerini, telekomünikasyon merkezlerini, köprüleri, yolları, demiryollarını, lokomotifleri, radyo ve TV istasyonlarını, çimento fabrikalarını, alüminyum, dokuma, elektrik kablosu ve tıbbi malzeme üreten fabrikaları sistemli bir biçimde bombaladılar.

*Irak'ın Kuveyt'i işgal etmesinin hemen ardından BM "Güvenlik" Konseyi 6 Ağustos 1990'da Irak'a Mart 2003'de Irak'ın yeniden işgaline kadar sürecek olan bir ambargo kararı aldı ve bunu uygulamaya başladı. UNICEF’in rakamlarına göre bu ambargo ve ekonomik yaptırım kararları, önemli bölümü çocuk olan 1 milyon dolayında işçi ve emekçinin ölümüne neden olan sessiz bir jenosid yaşanmasına yol açacaktı.

*1991'de, demokratik bir seçim sonucu Haiti devlet başkanlığına seçilen Jean-Bertrand Aristide, aynı yıl Haiti ordusunun CIA tarafından desteklenen bir askeri darbesiyle devrildi. Bu darbeyi, Aristide yanlılarına ve Haiti halkına karşı bir sistematik bir cinayet ve saldırı dalgası izledi.

*1992'de ABD, BM'den çıkardığı bir karara dayanarak Somali'ye bir "hümaniter müdahale" gerçekleştirdi. 1994'e kadar süren bu saldırı ve işgal 10,000 dolayında Somalili'nin ölümüne yol açtı.

*1992'de ABD ve Fransa, Cezayir ordusunun 1991 genel seçimlerini kazanarak hükümeti kurmayı hak eden FIS'ne (=İslami Selamet Cephesi) karşı yaptığı askeri darbeyi desteklediler. İslami hareketin bir bölümünün bu darbeye karşı silaha sarılması üzerine patlak veren ve 1990'ların sonlarına kadar süren iç savaşta 100,000 dolayında insanın can verdiği tahmin ediliyor.

*ABD ve Britanya'nın aktif desteğiyle işbaşına gelen Endonezya faşistleri 1975-1999 yılları arasında Doğu Timor'da bir jenosid gerçekleştirmişlerdi. Buna rağmen ABD Devlet Başkanı Bill Clinton, Eylül 1993’de yaptığı bir basın toplantısında, Endonezya’ya Doğu Timor’da insan haklarının çiğnenmesi konusunda baskı yapmanın, iki ülke arasındaki iş ilişkilerini olumsuz yönde etkileyeceğini söyledi. Kasım 1997’de Vancouver’de yapılan APEC (=Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği Örgütü) toplantısında Endonezya Devlet Başkanı Suharto ile görüşen Clinton, ABD’nin Endonezya’ya çok yönlü desteğini sürdüreceğini özenle belirtti.

Aynı dönemde Britanya Endonezya’ya, kitle gösterilerini bastırmada kullanılan Alvis taşıtları ve Tactica basınçlı su püskürtme araçları satmayı kararlaştırdığı gibi, kamuoyundan gizli olarak 64 ayrı silah satışına ilişkin bir sözleşme de yaptı. Britanya bu anlaşmayla Endonezya militaristlerine; küçük silahlar, mühimmat, bombalar, torpidolar, roketler, füzeler, mayınlar ve uçaklar satmayı üstlendi. ABD ise 1999’da Endonezya ordusuna 106 milyon dolar değerinde silah ve askerî malzeme satmayı ve Endonezya polisine ve Doğu Timor’daki sistematik katliam, işkence ve ırza geçmeleri örgütleyen ölüm mangalarını ve işbirlikçi çeteleri örgütlemek ve yönetmekle ünlenen Kopassus adı verilen özel askerî birliklere eğitim vermeyi kabul etti.

2000'li yıllarda ise ABD'nin ya da ABD-İsrail-NATO'nun saldırganlığına Afganistan, Irak, Libya, Yemen, Pakistan gibi yeni örnekler eklendi. Kendilerini "uygar" olarak nitelendiren neo-faşist ABD ve onun Batı Avrupalı ortakları, sivil halkın kıyıma uğramasının önlenmesi bahanesiyle Suriye'ye ve nükleer çalışmalarını durdurma bahanesiyle İran'a saldırma, bu ülkelerin (ve başkalarının) rejimlerini değiştirme yolundaki heves ve planlarını açıkça tartışabiliyor, hiç utanmadan bu ülkeleri savaşla ve tepelerine, geliştirmekle övündükleri yeni ve daha güçlü bombaları yağdırmakla tehdit edebiliyorlar vb.

Örnekleri çoğaltabiliriz; ama bu kadarı yeter. Burada dünya siyasal pratiğinin, Marksist-Leninist teorinin barışçı bir kapitalizm, barışçı bir emperyalizm olamayacağı, çağımız koşullarında emperyalistlerarası çelişmelerin, burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki çelişmelerin ve ezen uluslarla ezilen uluslar arasındaki çelişmelerin antagonist bir nitelik taşıdığı ve esas itibariyle zor yoluyla çözülebileceği yolundaki önermelerini yeniden ve yeniden doğruladığının altını çizmek gerek. Aslında liberal aydın ve yazarlarımızın pasifist hayallerine en iyi yanıtı emperyalist burjuvazinin pratiği veriyor; ama onun sözcüleri de bu konuda yeterince açık konuşuyorlar. Örneğin, ABD Deniz Piyadesi Tümgenerali Smedley D. Butler 1935'de şunları söylüyordu:

“Otuzüç yıl dört ay süreyle aktif askerî hizmette bulundum. Ve bu süre içinde zamanımın çoğunu Büyük Sermaye, Wall Street ve bankacıların öndegelen bir koruma görevlisi gibi çalışmakla geçirdim. Özcesi, ben bir çete elemanı, bir kapitalizm gangsteri idim...

“Bu çerçevede 1914’de Meksika’yı ve özellikle Tampico’yu Amerikan petrol çıkarları için güvenli hâle getirmeye yardım ettim. Haiti ve Küba’yı National City Bank’taki delikanlıların paralarını rahatça tahsil edebilecekleri bir yer hâline getirmeye yardım ettim. Wall Street’in çıkarları için yarım düzine Orta Amerika cumhuriyetinin ırzına geçilmesine yardım ettim. Çete sicilim uzundur. 1902-12 arasında Nikaragua’yı, Brown Brothers uluslararası bankacılık kurumu için arındırmaya yardım ettim... 1927’de Çin’de Standard Oil şirketinin işlerini rahatsız edilmeden görmesine yardım ettim.

“...Çeşitli onurlarla, madalyalarla ve yükseltmelerle ödüllendirildim. Geçmişe dönüp baktığımda Al Capone’a birkaç yararlı ipucu verebilirdim, diye düşünüyorum. Onun çetesi, kentin üç semtinin ötesine geçememişti. Bense üç kıtada cirit atıyordum.”

New York Times gazetesinin öndegelen yazarlarından Thomas Friedman bu tarihten 64 yıl sonra, yani 28 Mart 1999'da kaleme aldığı bir makalesinde aynen şöyle diyecekti:
"Pazarın gizli eli, gizli bir yumruk olmaksızın asla iş göremez. McDonald's, ABD Hava Kuvvetlerinin kullandığı F-15'in tasarımcısı McDonnell Douglas olmaksızın varolamaz ve dünyanın Silikon Vadisi teknolojileri için güvenli bir yer olmalarını sağlayan kurumların adları ABD Kara Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri, Donanması ve Deniz Piyadeleridir."
* * * * *
Yineliyorum: Entellektüel dürüstlük ve demokratizm, diğer şeylerin yanısıra bütün gerici-faşist askeri darbelere karşı NET VE İKİRCİMSİZ bir tutum almayı ve emperyalist gericilikle "geri" ve zayıf ülkelerdeki yerel gericilik arasındaki göbek bağını önüne sermeyi ve lanetlemeyi (bu bağın üzerini örtmeyi değil) gerektirir. Liberallerimizin yaptıkları gibi, Türkiye'de yapılan askeri darbeleri lanetlemek, AMA emperyalist burjuvazinin başka ülkelerde gerçekleştirdikleri askeri darbeler karşısında sessiz kalmak ve Washington, Londra, Paris, Berlin'deki vb. "uygar" bay ve bayanları övmek, onları her konuda referans almak, onların karşısında eğilmek vb., belki kasıtlı bir ikiyüzlülük ve sahtekarlık değildir; ama bu yaklaşım en azından ilkesizliğin, pragmatizmin ve tutarsızlığın doruğu sayılmalıdır. Çağımızda, her türlü gericiliğin esas kaynağı ve demokratizmin baş düşmanı olan emperyalizme karşı çıkmadan sözcüğün gerçek anlamında demokrat olunamayacağı gibi sözcüğün gerçek anlamında askeri darbe karşıtı da olunamaz.

Çeşitli hatalı anlayışlarına rağmen liberallerimiz, özel olarak Türkiye'deki askeri darbeleri ve askeri darbe girişimlerini ve genel olarak askeri-bürokratik kliğin rezillik, cinayet ve kıyımlarını sergiliyor ve mahkum ediyorlar. Son aylarda onların, uzunca bir süre adeta kayıtsız-koşulsuz desteklemiş oldukları AKP hükümetini haklı bir tarzda eleştirdiklerini de görüyoruz. Bu arada, liberal aydın ve yazarların, “Türk-Ermeni sorunu”na duyarlılığın artmasında, Kürt halkına karşı işlenen insanlık suçlarının sergilenmesinde ve genel olarak Türkiye'nin kanlı ve kirli geçmişiyle yüzleşmesinde ve kökü çok derinlerde yatan İttihatçı-Kemalist zihniyetin zayıflatılmasında küçümsenmeyecek bir işlev gördüklerini anımsatmalıyız. Sonuç olarak, siyasal gericiliğin bu denli koyu ve devlete tapınma refleksinin bu denli güçlü olduğu ülkemiz koşullarında liberal aydınların, demokratik bilincin gelişmesinde ve yerleşmesinde önemli sayılabilecek bir rol oynadıklarını ve oynamaya da devam edebileceklerini söyleyebiliriz.

Evet; bütün bunları onların hanelerine olumlu bir puan olarak yazmakla yükümlüyüz. Ama onları, bu makalede bir ölçüde yapıldığı gibi, tutarlı demokratizm bakış açısından hareketle sert bir eleştiriye tabi tutmamız da gerekiyor. Onlar; uygarlığın doruğu gibi gösterdikleri AB ülkelerini ve onların rejimlerini yücelttikleri, 12 Eylül 1980 darbesi ve 28 Şubat 1997 örtülü darbesi başta gelmek üzere ülkemizdeki darbelerin ardındaki ABD ya da ABD/ İsrail bağlantısını genellikle görmezden geldikleri, emperyalist devletlerin ve onların istihbarat örgütlerinin onyıllardır Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde gerçekleştirdikleri gerici-faşist askeri darbelere değinmemeyi ya da göstermelik bir biçimde değinmeyi yeğledikleri ve tabii, Kürt halkı da içinde olmak üzere ezilen halkların ezen halklarla TAM EŞİTLİĞİNİ SAVUNMADIKLARI için eleştirilmeli ve hatta sergilenmeliler. Onlar, tutarsız ve yarım-yamalak, hatta çeyrek demokratlar olarak kalmakta direttikleri ölçüde daha geriye gidecek ve siyasal gericiliğin ve emperyalist burjuvazinin ve Türk gericiliğinin basit bir uzantısı haline geleceklerdir.