Salı, Ekim 03, 2017

Murray Bookchin ve Eko-Anarşizm Üzerine Notlar

Y. Yılmaz Karataş 

GİRİŞ

Murray Bookchin*, ülkemizde son yıllarda tanınan, görüş ve düşünceleriyle tartışılan bir yazar. ‘Toplumsal Ekoloji’ adını verdiği düşüncelerinin en kapsamlı ifadesi olarak nitelediği “Özgürlüğün Ekolojisi” adlı kitabında, kendi ifadesi ile, “yalnızca mistik ya da ekofeminist ekolojilerin tahakküm sorunlarına getirdikleri basitleştirmelere karşı çıkmakla kalmaz, geleneksel Marksçı sınıf analizlerinde kök salan tek yanlı ekonomist basitleştirmeleri de sorgular.”1 Kimi ekolojik akımların eleştirisi ve “Marksizmin toplum tahlilinin yetersizliği” savunusuna dayandırdığı görüşleri, yazarın kendi gelişim sürecine de bakıldığında, bir yanıyla Kropotkin gibi anarşist yazarlara, öte yandan Frankfurt Okulu’nun eleştirel teorisine dayanmakta, ve dolayısıyla, bu görüşlerin, Marksizmi aşma, eleştirme adına yola çıkan, sonra birer anti-Marksist haline gelen diğer birçok yazarın görüşlerinden ayrı, üstün bir özelliği, tarafı bulunmamaktadır.

Ama amacını, “ekolojik krizin toplumsal kaynaklarına ilişkin tutarlı bir görüş geliştirmek ve toplumu akılcı çizgilerde yeniden yapılandırmak için eko-anarsişt bir proje sunmak”2olarak açıklayan Bookchin, dünyada ekolojik-çevresel sorunların daha fazla gündeme gelip tartışılması ve sosyalizmin geçici yenilgisinden sonra dünyada emperyalist kapitalizme karşı anti-Marksist eylem-mücadele biçim ve yöntemlerinin yaygınlık kazanması nedeniyle, çeşitli çevreler için ilgi odağı olmayı, görüşleriyle dikkat çekmeyi başarmıştır.

Bookchin’in başka koşul ve süreçlerde belki de hiç dikkat çekmeyecek görüşleri, bugün için etkili ve sınıf mücadelesinin seyri bakımından tehlikeli bir rol oynamaktadır. Dolayısıyla, Bookchin’in birçok çevre tarafından “yeni”, “ufuk açıcı” olarak değerlendirilen görüş ve düşüncelerinin temellerini, dayanaklarını açığa çıkararak, bu görüş ve düşüncelerle eleştirel bir temelde hesaplaşma içine girmek, devrimci sınıf mücadelesi bakımından da bir ihtiyaç haline gelmektedir.

I

Lenin, diyalektik materyalizmin “Marksizmin özü” olduğunu belirtir. Başka bir deyişle, diyalektik materyalizm, doğa ve toplumu anlama ve müdahale edip değiştirebilmenin kılavuzudur. Bu nedenle, Marksizm karşıtı burjuva görüş ve ideologlar her fırsatta diyalektik materyalizmin “bilimsel olmadığı”nı kanıtlamaya, doğa bilimleri alanındaki gelişmeler ile idealist, dinsel-mistik görüşler arasındaki karşıtlığın ve toplumun gelişme yasaları ile sınıflar arasındaki mücadelenin üstünü örtmeye girişmişlerdir.

Bookchin, “toplumsal ekoloji” olarak tanımladığı felsefesinin temellerini, diyalektik materyalizmin eleştirisi üstüne oturtmaktadır. Engels’i “kaba bir diyalektik maddecilik oluşturmak”la eleştiren yazar, ekolojik harekete, “Hegel’in idealizminin ve Engels’in maddeciliğinin zaafları”ndan arındırılmış, “diyalektik doğalcılık” olarak adlandırdığı bir “seçenek” sunmaktadır: Böylelikle, “Diyalektik us, hem idealizminden ve hem de maddeciliğinden arındırılarak doğalcı ve ekolojik yapılabilir ve bir doğalcı düşünme biçimi olarak kavranabilir”3 demektedir.

Yazarımız, kendi “diyalektik doğalcılığı” ile diyalektik materyalizm arasındaki ayrımı şöyle açıklamaktadır: “Diyalektiği, gelişmenin bir biçimde ortaya çıkmayı başardığı, on dokuzuncu yüzyıl fiziğinin madde ve devinimine dayandırmak ‘diyalektik maddeciliğin’ başarısızlıklarından biridir. Diyalektik sadece gizligücün farklılaşmasının ve gerçekleşmesinin içerdiği entelekyal (öze, maddeye biçim veren, olanağı gerçekliğe çeviren etkin ilkeye ilişkin-ç.) süreçlerin yerine ‘karşılıklı bağıntılı olma’yı geçirmekle sınırlı olacaktır. Sadece ‘karşılıklı bağıntılı olma’ nosyonuna dayalı bir diyalektik, çıkarımsal olmaktan çok betimsel olma eğiliminde olacaktır; karşılıklı bağımlılıkların nasıl aşamalı bir entelekyal gelişmeye –yani gizilgücün öz-gerçekleşim yoluyla kendini oluşturmaya– yol açtığını açık şekilde ifade etmeyecektir.”4 Yazar, Engels’in 19. yüzyılda bilimde yaşanan gelişmelerin diyalektik materyalizm için taşıdığı öneme dair vurgularını çarpıtmakta, diyalektik materyalizmin, sadece görüngüler arasındaki karşılıklı bağıntıya dayalı olduğunu iddia etmektedir.

Oysa Engels, Anti-Dühring’de, bilimsel gelişmelerin diyalektik kavranışının önemini şöyle açıklamaktadır: “Doğanın tekil parçalarına ayrıştırılması, farklı doğal süreçlerin ve nesnelerin belirli sınıflar halinde bölümlenmesi, organik varlıkların iç anatomisinin kendi çeşitliliği içinde incelenmesi: doğa hakkında edindiğimiz bilgilerimizde son dört yüz yıl boyunca kaydedilmiş bulunan muazzam adımların temel koşulları işte bunlardır. Ama bu bize, doğal nesneleri ve süreçleri yalıtılmış olarak, genel bağlamlarından kopartılmış olarak gözleme alışkanlığını; yani onları hareketleri içerisinde değil de durgun hallerinde; özü itibariyle değişken unsurlar olarak değil de değişmez unsurlar olarak; yaşamları içinde değil de ölümleri içinde gözlemleme alışkanlığını miras bırakmıştır.”5 Yani diyalektik materyalizm, Bookchin’in iddia ettiği gibi, mekanik bir şekilde sadece şeyler arasındaki bağıntıyı değil; Engels’in değişken unsurlar olarak nitelediği hareket halindeki şeyler arasındaki bağıntıyı esas alır.

Yine Lenin, diyalektik materyalizmin göreceliği içermekle birlikte, göreceliliğe indirgenemeyeceğini belirterek, bilgilerimizin göreliliğini, nesnel gerçekliği inkar etme anlamında değil, bilgilerimizin bu gerçekliğe ulaşma sınırının tarihsel koşulu olduğu anlamında kabul ettiğine dikkat çeker.

Demek ki, “diyalektik doğalcılık” ile diyalektik materyalizm arasındaki ayrım, diyalektik materyalizmin “mekanikliği”nde değil; aksine, Bookchin’in “gizilgüç” kavramında ve doğada keşfettiği “etik yasa”da kendini göstermektedir. Yazar, “organik evrimde artan öznelliğe, öz-dönüşüme doğru gizilgücün ve öz-doğrultunun”6, başka bir deyişle “nisus”un* var olduğunu söylemekte, “bilinçli ve ahlaksal” bir doğa tasavvurundan söz etmektedir. Ve diyalektik materyalizm ile “diyalektik doğalcılık” arasındaki en önemli ayrım noktası burada kendini göstermektedir. Çünkü, diyalektik materyalizm bilinebilir bir nesnel gerçeklikten söz etmesine rağmen, “diyalektik doğalcılık”, etik bir ereğe doğru devindiğini iddia ettiği doğanın devindirici gücü olarak bir “gizilgüç”ten söz etmekte, dolayısıyla bu devinimin bilimsel/nesnel olarak bilinebilirliğini reddetmektedir. “Diyalektik doğalcılık”ın gizilgüçler tarafından devindirilen “doğa”sı, bilinemez bir doğadır. Diyalektik yöntem, Bookchin’in elinde, nesnel gerçekliğe ulaşmanın bir yöntemi olmaktan çıkarılmış; bu gerçekliğin bilinemezliğini göstermenin aracına dönüştürülmüştür. Üstelik yazarımız, kendini doğal alanla sınırlamamakta, “gizilgücü” toplumsal alanda da “varolan”ın doğruluğunu veya geçerliliğini yargılamanın etik ölçütü olarak ele almaktadır. Dolayısıyla Bookchin’e göre, “bir toplumun ‘iyi’ veya ‘kötü’, ‘ahlaklı’ veya ‘ahlak dışı’ olup olmadığı ussallık ve ahlaklılık açısından o toplumun gizilgüçlerini yerine getirmiş olup olmadığına dayanarak nesnel olarak belirlenebilir.”7 olmaktadır!

Aslında Bookchin’in bu görüşleri yeni de değildir. Yazarımızın doğada var olduğunu söylediği “erek”in ve “etik ilke”sinin temelinde ünlü Rus anarşist Kropotkin’in görüşleri yer almaktadır. Kropotkin, doğayı “etik ve moral ilkeleri insanlığa öğreten bir öğretmen”, etiği “hem insanların hem hayvanların birlikte yaşamalarını sağlayan ekolojik bir ilke” ve bu ilkenin amacını da “istenilen yönde gidişi içgüdüsel olarak gerçekleştirmeye yönelik bir mutlak mükemmel sunmak”8 olarak açıklamaktadır. Kropotkin’in bu görüşlerinden hareketle, Bookchin de, doğada kendiliğinden bir bilinç ve ahlaklılık olduğunu söyler, ve bunların kaynağı olarak, gizilgüçlerin içgüdüsel olarak daha iyiye doğru evrimini gösterir.

Bu açıklamalar üzerinden konumuza, diyalektik materyalizm ile Bookchin’in “diyalektik doğalcılık” olarak adlandırdığı görüşleri arasındaki temel ayrım noktalarına dönersek; Bookchin, diyalektik materyalizmin doğayı bilimsel olarak anlama ve açıklama yöntemini “mekanik” bulmakta ve gizilgüçlerin evrimine dayalı etik bir doğa anlayışını geliştirmektedir. Elbette, her madde, kendi “olgusal gerçekliği” dışında “potansiyel gerçeklik”ler taşır (mesela bir bardak su, bir kalıp buz olma ya da buharlaşarak, yağmur, kar, dolu olarak yağış biçiminde doğaya dönme potansiyelini kendi içinde taşır). Ama bu, maddenin, hareket ve bağıntıları içinde, bütünsel olarak kavranılabilecek bir gerçekliğe sahip olmadığı anlamına gelmez. Oysa Bookchin, doğal süreçleri, gizilgüçler tarafından ‘telos’a* doğru devindirilen ve dolayısıyla etik değerler taşıyan evrimsel süreçler olarak değerlendirerek, bilinemezciliğe kaçmaktadır.

Bookchin’in gizilgüçler kavramı üzerine inşa ettiği “diyalektik doğalcılık”, diyalektiği, var olanı anlamak ve değiştirmek için kullanılan bilimsel bir yöntem olmaktan çıkararak, evrim içindeki doğanın ‘ruhu’nun (gizilgüçlerinin) sığındığı bir araca dönüştürmektedir. Ayrıca Bookchin’in görüşleri, doğaya dair ekolojik kaygılarla geliştirilen “felsefi yaklaşımlar” olarak kalmamakta, yazarımız, “sadece doğal dünyada değil, toplumsal dünyada da süreçlerin nasıl oluştuğunu”9 açıklamaya girişmekte ve bu tahliller üzerinden bilinemezcilik tarafından belirlenen anarşik “projeler” önermektedir.

II

Bookchin, doğal evrimin “daha büyük beyinler ve hayatta kalma şanslarını arttırmak üzere aletler ve silahlar yapma, refahlarını arttırmak için çevrelerini değiştirme kapasitesi”10 verdiği insanların yarattığı toplumları “ikinci doğa” (ona göre, “ilk doğa”, insani olmayan doğadır) olarak tanımlar. Organik toplumlarda, “yaşa, cinsiyete, akrabalık soylarına göre yapılan farklılaşmaların işlevsel olarak birbirini tamamlayıcı olduğu”nu, ama zamanla, organik toplumların “bu farklılaşmaları hiyerarşik çizgilerde örgütlemeye başladığını”söyleyen yazarımız, organik toplum içindeki bölünmelerin, “giderek gençler üzerinde yaşlıların, kadınlar üzerinde erkeklerin, toplum üzerinde Şamanların ve daha sonra papazlar birliğinin, bir sınıf üzerinde diğerinin ve genel olarak toplum üzerinde devletin üstünlüğünü”11 getirdiğini belirtir. Yazar, toplumların gelişim süreçlerine dair çözümlemesinde, “sınıftan çok hiyerarşiyi, sömürüden çok tahakkümü”12 temel aldığını dile getirmektedir. Hiyerarşinin, “Marks’ın sınıf tanımını içerdiği ve hatta tarihsel olarak sınıflı topluma yol açtığı halde”, sınıfa atfedilen “sınırlı anlam”ın ötesine geçtiğini iddia eden yazar, “sınıfların, mülk sahipliği ve denetimi çerçevesinde yapılandığı söylenebilirken, hiyerarşiler, yalnızca yaş, cinsiyet ve akrabalık farkları gibi biyolojik olgulara değil, aynı zamanda etnomerkezcilik, bürokratik denetim ve ulusal köken gibi toplumsal olgulara da dayanan, daha incelikli ve anlaşılması daha zor olgular oluştururlar.”13 demektedir. Dolayısıyla, sınıf ve devlet yapıları oluşmadan ortaya çıkmış bir “olgu” olarak hiyerarşi, “ekonomik sömürü ya da politik baskı olmasa bile”, yani sınıfsız ve sömürüsüz toplumda da varlığını devam ettirerek, “özgürsüzlüğün sürmesine” neden olur. Hiyerarşinin, “yalnızca toplumsal bir durum değil, aynı zamanda bir bilinç durumu” olduğunu da söyleyen yazar, aynı zamanda bu “olgu”nun “biçimsel bir tanıma sığdırılamayacağı”nı14 belirtir. Böylece doğal süreçleri belirleyen “gizilgüç”, toplumsal alanda “hiyerarşi” olarak karşımıza çıkmaktadır.


Yukarıda Bookchin’den ardı sıra yaptığımız alıntılar, esas olarak, sınıfların tarihteki rollerinin ve dolayısıyla Marksizmin bu temelde yaptığı belirlemelerin geçersizliği iddiasına dayanmaktadır. Yazar, ancak böylesi bir reddediş üzerinde, kendi “anarşik toplumsal projeleri” için geçerlilik alanı oluşturabileceğinin farkındadır. Yazar, toplum çözümlemesinde, sınıfın yerine “daha incelikli ve anlaşılması zor” ve aynı zamanda bir “bilinç durumu olan” hiyerarşiyi geçirerek, tarihi yeniden yazmaya çalışmaktadır. Çünkü hiyerarşi, “anlaşılması zor bir bilinç durumu” olarak tarif edildiğinde, artık sosyalizm de hiyerarşinin yol açtığı özgürsüzlüğü ortadan kaldırabilecek bir sistem olmaktan çıkmakta, başka “çözüm”ler ihtiyaç haline gelmektedir! İnsanın bilinç altındaki güdüler tarafından yönlendirildiğini söyleyen Freud, komünizmin insanlar arasındaki çelişkileri çözemeyeceğini iddia etmekteydi. Bookchin de, hiyerarşinin bir bilinç durumu olduğunu söyleyip toplumsal temellerinden kopararak, sorunu, “bireysel bir sorun” olarak sunmaya çalışmaktadır. Marksizme karşı çıkan çevrelerin, bozuşturmalarında, toplumsal alandan kaçarak bilince/bilinç altına sığınması rastlantısal değildir. Bu kaçış, toplumsal alanda, Marksizmin başta “sınıf” ve “sınıf mücadelesi” olmak üzere ortaya koyduğu çözümlemelerin karşısında, bunları çürütecek bir dayanağa sahip olamamanın sonucudur.

Marksizm, sınıfların tanımını yaparken; tarihsel olarak belirlenmiş bir üretim sisteminde tuttukları yere, üretim araçlarıyla olan ilişkilerine, emeğin toplumsal örgütlenişindeki rollerine ve toplumsal zenginlikten aldıkları pay ile bunu elde etme tarzını temel almakta; dolayısıyla nesnel kriterlere dayanmaktadır. Köleci toplum, köle emeğine dayalı bir üretime ve bu emeğin efendiler tarafından sömürülmesi ilişkisine dayalı bir toplumdu. Ya da feodal sistem, üretimin toprağa bağımlı serfler tarafından gerçekleştiği ve serflerin artı-ürününe feodal beyler tarafından el konulması ilişkisine dayanan bir sistemdi. Köleci veya feodal devlet, kendi üretim biçim ve ilişkisinin devamını sağlamak amacıyla kurumsallaşmış ‘yapı’lardı. Bugünün kapitalist sistemi de, işçi sınıfının emek-gücüne dayalı toplumsal üretim ve bu emek-gücünün sömürüsü (artı-değere kapitalistler tarafından el konulması) üzerinde şekillenen sınıf ilişkisi tarafından karakterize olmaktadır. Bu toplum çözümlemesinden, kadın sorununun ya da ulusal sorunun önemsiz olduğu sonucu çıkarılmaz. Bunlar ve diğer başka unsurlar da toplumsal mücadeleler içerisinde önemli bir yer tutabilir, ama sistemin karakterini belirleyemez. Ayrıca, modern toplumdaki sınıflar ya da bunlar arasındaki mücadelenin varlığı Marksizm tarafından keşfedilmiş bir gerçeklik değildir. Marx, “Benim yeni olarak yaptığım sınıfların varlığının, ancak üretimin gelişimindeki belirli tarihsel evrelere bağlı olduğunu; sınıf mücadelelerinin zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne vardığını ve bu diktatörlüğün kendisinin bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma geçişten başka bir şey olmadığını tanıtlamak olmuştur” demektedir.

Yazarın Marksizmin toplum çözümlemelerini geçersizleştirmek için kullanmaya çalıştığı hiyerarşinin unsurları olarak değerlendirdiği “yaş, cinsiyet, etnik köken” gibi olgular, sınıf temeline dayalı toplum çözümlemesini geçersizleştirmek bir yana, toplumsal alandaki varlık ve etkileri ancak onunla birlikte anlam kazanan olgulardır. Bir toplumda geleneksel ilişkiler, kadınların, yaşlıların toplum içindeki konumlarının belirlenmesinde etkili olabilir ya da ırk, etnik köken gibi unsurlar, toplumsal ilişkilerin biçim ve boyutlarında (mesela Amerika ve G. Afrika’da siyah ırka, Avrupa’da göçmenlere karşı geliştirilen tutum ve ilişkilerde) rol oynayabilir. Ancak bütün bu unsurların toplumsal sisteme etkileri, sınıf temeline dayalı bir üretim ve egemenlik ilişkisi içinde ve bu ilişkinin düzey ve ihtiyaçları tarafından belirlenen unsurlar olmanın ötesine geçemez. Güney Afrika’da ırkçı “apartheid” rejiminin yıkılmasından sonra, siyah ırkın üzerindeki baskıları azaltan, hukuksal olarak ırk ayrımını ortadan kaldıran adımlar atılmıştır. Ama bu adımlar, ırkçılığın toplumsal alandaki etkisinde değişimlere yol açmakla beraber, ne üretim biçiminde (G.Afrika hâlâ kapitalist bir ülkedir) ne de sınıf ilişkilerinde (elmas, kömür vb. madenlerinde çalışan siyah işçiler işçi olarak kalmaya ve sömürülmeye devam etmiştir) bir değişime yol açmıştır.

Marksizmin sınıf çözümlemesinin reddedilmesi amacıyla hiyerarşinin unsurları olarak öne sürülen etmenlerin, toplumsal sistemlerin çözümlenmesi bakımından açıklayıcı olmadıkları ortadadır. Örneklemeye devam edelim. Köleci toplumlarda görülen yaygın uygulamalardan biri de, savaşlarda esir alınanların köleleştirilmesi idi. Atina ve Sparta köleci devlet/toplumları arasında yapılan bir savaşta, bir Atinalı efendiyi (köle sahibini) ele alalım. Bu efendinin toplumsal konumu, hatta “Atina demokrasisi” içindeki yeri, köle sahipliği (ve köle emeğinin sömürüsü) tarafından belirlenmektedir. “Efendimiz” savaşta esir düşüp Spartalılar tarafından köleleştirildiğinde, acaba toplumsal konumu efendiliğinden kalma “bilinç durumu” tarafından mı belirlenecektir, yoksa tabi kılındığı yeni egemenlik ilişkisi (kölelik) tarafından mı? Yazarımız toplumsal konumu bir “bilinç durumu” olarak tarif ettiğine göre, Atinalımız, Spartalı köleler arasında bir efendi olarak yaşamına devam edecek olmalıdır!

Bookchin, toplumsal bilincin toplumsal varlık tarafından belirlendiğini reddederek idealizme sürüklenmekte; yaş, cinsiyet, etnik köken gibi unsurlar üzerine oturtulan hiyerarşi kavramı (ve insanların bilinç durumu) üzerinden toplumsal çözümlemeler yapma adına, toplumların işleyiş yasalarını anlaşılmaz/bilinemez hale getirmeye çalışmaktadır. Sosyalizmin uğratıldığı “yenilgi”nin ardından gelen sosyalizme saldırı döneminde geliştirilen post-modernist söylem ile yazarımızın görüşleri aynı noktada birleşmektedir. Post-modernistler de, “büyük anlatı”lar olarak adlandırdıkları sınıfsal çözümlemelerin, artık, “yeni”, post-modern toplumu tarif edemeyeceğini söylerler. Post-modern toplumda, herkes, kendini, istediği (etnik, dinsel, cinsel vs.) kimlikle tarif edebilir. Bayrağında “ne olsa gider” yazan post-modernistlere göre, uğruna mücadele edilen ideolojiler de “ölmüş”tür. Post-modernizm, sınıf çözümlemesine karşı çıkarak ve sınıf mücadelesini reddederek, doğrudan burjuva düzeni kutsayan bir ideolojik söylem olarak şekillenmiştir. Bookchin de, post-modernistlerle aynı şeyleri söylemekte, ama bu söylemini, yeni “projeler” önermenin dayanağı olarak kullanmaya çalışmaktadır.

Diyalektik materyalizmi “mekanik” bulan yazar, Marksizmin toplum tahlilini de “ekonomik” bulmaktadır. Oysa Engels, yüz yıldan fazla bir süre önce, Marksizme bu yönde yapılan eleştirilere şöyle yanıt veriyordu: “Materyalist tarih anlayışına göre, tarihte belirleyici etken, son aşamada, gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Ne Marks ne de ben, hiçbir zaman daha fazlasını iddia etmedik. Eğer, sonradan herhangi biri, çıkıp da ekonomik etken tek belirleyicidir dedirtmek üzere bu önermenin anlamını zorlarsa, onu boş, soyut, anlamsız bir söz haline getirmiş olur. İktisadi durum temeldir, ama çeşitli üstyapı ögeleri –sınıf savaşımının siyasal biçimleri ve sonuçları– savaş bir kez kazanıldıktan sonra, kazanan sınıf tarafından hazırlanan anayasalar vb. hukuksal biçimler, hatta bütün bu gerçek savaşımların, savaşıma katılanların beynindeki yansıları, siyasal, hukuksal, felsefi teoriler, din anlayışları ve bunların daha sonraki dogmatik sistemler halindeki gelişmeleri, hepsi de tarihsel savaşımların gidişi üzerinde etki yaparlar ve birçok durumda ağır basarak onun biçimini belirler. Bütün bu etkenlerin etkisi ve tepkisi vardır, öyle ki, ekonomik hareket, bu etkenlerin bağrında, sonunda, bir zorunluluk olarak, sonsuz bir rastlantılar (yaniaralarındaki gizli bağlantı o kadar uzak ya da ortaya konulması o kadar güç olduğundan, yok sayabileceğimiz ya da hesaba katmayabildiğimiz şeyler ve olaylar) yığını arasından kendine yol açmaya başlar. Yoksa, teorinin herhangi bir tarihsel döneme uygulanması, kanımca, birinci dereceden basit bir denklemi çözmekten daha kolay olurdu.”15

Yine Marksizm, Bookchin’in tahakküme yol açtığını belirttiği “organik toplumdaki farklılaşmalar”ın varlığını da reddetmemekte, ama sistematik bir egemenlik ilişkisi olarak tahakkümün, ancak sınıflı toplumun bir sonucu olduğunu vurgulamaktadır. Lenin, “Devlet” broşüründe bu konuda şunları söylemektedir: “İnsanların küçük soy grupları halinde yaşadığı ve hâlâ gelişmenin en alt aşamalarında, vahşiliğe yakın koşullarda olduğu ilkel toplumda, çağdaş uygar insanlıktan birkaç bin yıllık bir süreyle ayrılan bir çağda, devletin varlığının izlerine henüz rastlanmıyordu. Gelenek, otorite, saygı ve klanın yaşlılarınca kullanılan gücün egemenliğini görüyoruz. Bu gücün bazen kadınlara düştüğünü görüyoruz. O zamanlar kadının durumu, baskı altındaki bugünkü durumundan farklıydı. Ama hiçbir yerde diğerlerini yönetmek için, yönetmek uğruna ve yönetmek amacıyla (günümüzde, hepinizin de farkında olduğu), ayrı ayrı silahlı birlikler, hapishaneler ve diğerlerinin iradesini zorla baskı altına alan diğer araçlar –tüm bunlar devletin özünü teşkil eder– ile temsil edilen bir baskı aracını, bir şiddet aracını sistemli ve sürekli olarak ellerinin altında bulunduran, özel bir insan sınıfı görmüyoruz.”; “Tarih, devletin, insanları baskı altında tutmanın özel bir aracı olarak sadece toplumun sınıflara bölünüşünün, yani, bazılarının sürekli olarak diğerlerinin emeğini gasp edebilecek, diğerlerini sömürecek şekilde gruplara bölünüşünün ortaya çıktığı yerde ve zamanda doğduğunu göstermektedir.”16

Lenin’in söylediklerini özetlemek gerekirse; “organik toplumlar”da da gelenek, otorite, saygı gibi etmenler yönetsel unsurlar olarak işlevsel olmakta, ama bu dönemlerde, diğerlerinin iradesini zorla baskı altında tutan ve bu baskı aracılığıyla egemenliği sistemli ve sürekli olarak ellerinde bulunduran bir insan grubu/sınıfı bulunmamaktadır. Sistematik bir tahakküm ve bunun aracı olan devlet, toplumun ancak bazılarının, sürekli olarak diğerlerinin emeğini gasp edebileceği şekilde gruplara bölündüğü zaman ve yerde ortaya çıkmıştır. Bookchin, bu gerçekliği ters yüz ederek, tahakkümün; yaş, cinsiyet, akrabalık, etnik köken gibi biyolojik-sosyal unsurların etkisiyle ortaya çıktığını söylemekte, üretim tarzı ve ilişkilerinin rolünü ise arka plana itmektedir.

Bookchin, hiyerarşi ve tahakkümün, sistematik bir sömürü ve dolayısıyla sınıfların olmadığı koşullarda ortaya çıktığını iddia etmektedir. Oysa hiyerarşi, eğer toplumun bir kesiminin diğerleri üzerindeki tahakkümüne dayanıyorsa –ki öyledir–, egemen olanlar ile diğerleri arasındaki ayrımın maddi bir temeli olmak zorundadır. Bu ayrım, hakim olanların, toplumun diğer kesimlerinin ürettikleri değerlerin bir kısmına el koyması, onları sömürmesi biçiminde ortaya çıkmakta ve kurumsal olarak devlet aygıtında somutlanmaktadır.

Bir kez daha belirtmek gerekirse, Bookchin, hiyerarşi ve tahakkümün üretim biçimi ve sınıfsal ilişkilerden ayrı/bağımsız olarak geliştiğini söylüyor. Böylece, hiyerarşi ve tahakküm; sınıfsız, sömürüsüz toplumda da “kolayca varlığını sürdürebilir” olmaktadır. Bu yaklaşıma bağlı olarak, dayanaksız kılındığı “hesabı”yla “sorunları çözemeyeceği” ilan edilmiş olan komünist toplum modeli yerine, anarşik yapılar/projeler devreye girmektedir! Dahası, Marksizmin, toplumların gelişim yasalarını açıklamak için kullandığı üretim tarzı, üretim ilişkileri, sınıf gibi kategoriler, Bookchin’de, yerini, “daha incelikli ve anlaşılması zor bir bilinç durumu”na, bir kategori olarak “hiyerarşi”ye bırakmaktadır. Artık Bookchin, “ereği”ne “ulaştığını” düşünmektedir: Toplumu değiştirmek için sınıf mücadelesini geçerli yol/yöntem olmaktan çıkaran “etik”, “ereksel”, “bilinç durumu”na ilişkin kurgularıyla, mevcut düzene karşı mücadelenin farklı biçim ve araçları gündeme geliyor…

III

Kapitalist topluma dair çözümlemelerinde, “Marksizmin inandığının aksine kapitalizm çökmüyor”17 belirlemesini yapan Bookchin, “Kapitalizm yaklaşık yarım yüzyıldır ‘kronik krizler’den bağımsızdır. Ne de gelecekte Büyük Bunalım ile karşılaştırılabilecek önceden tahmin edilebilir bir krize dair işaretler vardır. Kapitalizm, muhtemelen yeni bir toplum için genel bir çıkar yaratacak, uzun dönemli bir ekonomik çöküşün içsel kaynaklarından uzak, krizlerle başa çıkma konusunda geçmiş elli yıldan ve ‘tarihsel egemenlik’ dönemi olarak anılan geçmiş yüz yıldan çok daha başarılıdır.(…) Kapitalizmin gelişiminin kendi var oluşu ile çelişmesinden dolayı ‘içsel’ bir çöküşe uğrayacağı umuduyla yaşamak, günümüz koşullarında bir illüzyondur. Ancak daha önce de belirttiğim gibi, kapitalizmin radikal bir toplumsal değişim yolunda genel bir insani çıkar oluşturacak bir krizin –ekolojik bir krizin– dışsal koşullarını yarattığına dair dramatik işaretler vardır.”18 demektedir.

Bookchin, kapitalist sistemin artık krizlerini atlatabilecek yetkinliğe ulaştığını, ve sistemin, eski dönemin özelliklerine benzemeyen yeni bir tarihsel döneme girdiğini iddia etmektedir. Bu iddia, artık “kapitalizmin kendisi dışında bir şey” haline geldiğini söylemekle aynı anlama gelmektedir. Çünkü kapitalist sistem, kapitalistlerin doymak bilmez kâr hırsı tarafından güdülenmiş kapitalist üretimin sınırsız gelişme eğilimi (aşırı üretim) ve geniş emekçi kitlelerin sınırlı tüketim gücü arasındaki çelişki nedeniyle dönemsel/devrevi krizler geçirir. Bu çelişki, iktisadi bakımdan sermaye ile emek, sosyal bakımdan burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki çelişki olarak şekillenen –kapitalizmin üzerine kurulu olduğu uzlaşmaz karşıtlık olan– mülk edinmenin özel kapitalist biçimi ile üretimin ve emeğin toplumsal karakteri arasındaki çelişkinin bir diğer görünümünden başka bir şey değildir. Krizden kurtulmak, ancak kapitalizmin aşırı üretim eğilimi ile kitlelerin sınırlı tüketim gücü arasındaki bu çelişkinin çözümüne bağlıdır. Bu da, bütün görünümleriyle üretimin ve emeğin toplumsal karakteri ile mülk edinmenin özel kapitalist biçimi arasındaki çelişkinin çözümünü gereksinir. Özetle, kapitalizm kapitalizm olarak kaldıkça, kronik devrevi krizlerinin yol arkadaşlığından kurtulabilme olanağı yoktur.

Ve kuşkusuz Bookchin, “krizsiz kapitalizm”e dair iddiada bulunan, konuşup yazan ilk kişi değildir. Sosyalizmin uğradığı geçici yenilgi ve ardından SB’nin çöküşüyle kapitalist pazarın genişlemesinin sunduğu geçici olanakların kapitalist devrevi krizleri az-çok gizleyici, hafif atlatılmasını sağlayıcı rolünü ve tekellerin krizleri kendi lehlerine ve az-çok üstünü örtmeye çalışarak “yönetme” (“kriz yönetimi” denen şey) deneyimlerini dayanak olarak kullanarak pek çok neoliberal burjuva iktisatçı ve ideolog, “krizsiz kapitalizm”e dair iddiada bulunmuş; “Yeni Dünya Düzeni”nde, kapitalizmin, “müreffeh”, “barışçıl” vb. sıfatlarla nıtelenmesinin yanında, “krizlerinden kurtulmuş” kapitalizme ulaşıldığı da ileri sürülmüştür. Ancak bu yöndeki tüm iddialar, sadece iddiada bulunmanın kolaylığını kanıtlamış, ama nesnel olgu ve gelişmelerle doğrulanamamıştır. Nesnel gerçekliğin doğrulayıp kanıtladığı tam tersidir: “Krizsiz kapitalizm”, öncekiler bir yana, yalnızca son 5-10 yılın gelişmeleriyle kanıtlanmıştır ki, kuyruklu bir yalandır. “Krizsiz kapitalizm”, kapitalizmi meşrulaştırma ve emekçileri ona güven duymaya çağırma amaçlı adi bir yalandan ibaret değilse, Japonya, ardından Asya’da patlak veren krizler, Rusya, sonra Türkiye ve Arjantin’i vuran kapitalist krizler, ABD’de üretimin canlanması ve genişlemesi ardından görülen daralma vb. vb.. nedir ve bunlara ne ad takılacaktır?

Öte yandan yazarımız, kapitalizm koşullarında ekolojik bir krizin dramatik işaretlerinin oluşmakta olduğunu söylemektedir. Marx, kapitalizmin, işçinin emek gücünün olduğu kadar aynı zamanda doğanın da sömürülmesine dayanan bir sistem olduğuna, kapitalist sistemde sömürünün bu iki boyutunun bir arada yürüdüğüne dikkat çeker. Eğer ortada bir ekolojik kriz varsa, doğanın sömürülmesi/doğal kaynakların tahrip edilmesi ve bu tahrip nedeniyle kendi döngüsünü gerçekleştiremez hale gelmesi gerekmektedir. Demek ki, kapitalizmin ekolojik bir krizin koşullarını yarattığını söylemek için, dünyanın ve bütün insanlığın varlığını/geleceğini tehdit eden bir sömürü anlayışıyla, kâr hırsıyla işleyen bir sistem olduğunun da kabul edilmesi gerekmektedir. Ama yazarımız, bir yandan kapitalist sistemin, toplumsal alanda, tekellerin kâr hırsı ve üretimin anarşik yapısı nedeniyle, yani kendi iç işleyişi sonucu patlak veren çatışma ve krizleri aşmayı başardığını iddia ederken, öte yandan bu işleyişin ekolojik krize ortam sağladığını söylemektedir. Bookchin, sınıf mücadelesi alanında reddettiği gerçekliği, kendi “eko-anarşik” projelerine geçerlik alanı yaratmak söz konusu olunca, kabul etmektedir!

Bookchin, kapitalizmin krizlerini atlatma konusunda başarılı olduğu tespitini, “yaklaşık yarım yüzyıl krizlerden bağımsız olması”na ve “yeni bir krizin işaretlerinin oluşmamış olması”na dayandırmaktadır. Her şeyden önce, emperyalist kapitalizmin belli bir dönemindeki gelişmelerden sisteme dair genel sonuçlar çıkarmak bilimsel bir tutum değildir. Bununla birlikte yazar, Marksizmin kriz ve bunalım konusunda söylediklerini de çarpıtmaktadır.

Yarım asır değil, ama kapitalizmin özellikle İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra, tahrip olan, yıkım yaşayan ülkelerin ekonomilerinin tamiri, sanayilerinin yeniden inşası sürecinde, krizlerini az-çok hafif atlatarak ve örterek, belirli bir gelişme/büyüme gösterdiği doğrudur. Ama savaş koşullarının yarattığı özgünlükler döneminde oluşan 1957 ve ardından ‘60’ların ortalarındaki krizler hafızalardadır. 1970’lerde ise, petrol/enerji krizi patlak vermiştir. Bu dönemde, emperyalist kapitalist ülkeler, krizi aşmak üzere, sosyalizmin dünya ölçeğinde güç kaybetmeye başlamasının (Kruşçev’le başlayan revizyonist dönem ve uygulanan politikaların) yarattığı olanakları da kullanarak, dünya genelinde işçi sınıfı ve emekçilere karşı bir neo-liberal saldırı dalgası geliştirmeye, krizin faturasını bu kesimlere yıkmaya yönelik adımlar atmıştır. ‘79’da İngiltere’de Thatcher döneminde başlayan ve daha sonra ABD Başkanı Reagan’ın öncülüğüne soyunduğu neo-liberal politikalarla dünya ölçeğinde yeni bir saldırı dalgası geliştirilmiş; geliştirilen özelleştirme politikalarıyla daha önce emperyalist tekellerin giremediği alanların yağmaya açılması sağlanmıştır. (Bu, eski sosyalist ülkelerde kapitalizmin restorasyonuyla birlikte, kapitalist pazarının genişlemesine yolaçan, “rahatlatıcı” bir diğer etken olmuştur.) Bu dönemde işçi sınıfı yoğun işten çıkarmalar, sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma, esnek çalıştırma gibi saldırılara maruz kalmış; sendikalarda “sosyal devlet” politikalarının uygulandığı dönemlerde sisteme yedeklenmiş, bürokratik-uzlaşmacı sendikal anlayışların egemen olması nedeniyle işçi sınıfı ve emekçilerin bu saldırılar karşısında mücadele etme koşul ve olanakları zayıflatılmıştır.

Üstelik kriz dönemleri, krizin faturasını işçi ve emekçilere yıkabildikleri oranda, kapitalist tekeller için bir olanak haline gelir. İşçi sınıfı ve emekçilerin –gerilemiş/geriletilmiş– güç ve örgütlülük düzey ve koşullarına bağlı olarak, krizin faturasının bu kesimlere yüklenmesi, emekçilerin durumlarını içinden çıkılmaz hal almak üzere kötüleştirmeye hizmet etse de, son on yıllara gelinceye kadar, kapitalizmin ciddi çöküş ve yıkıntılardan kaçınabilmesine ve krizlerini örtebilmesine yaramıştır. Ama bu da, kapitalizmin devrevi krizler yaşamadığı anlamına gelmez. Kriz başka şeydir, mevcut koşulların yarattığı dezavantajlar nedeniyle işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin krizin faturasının kendilerine çıkartılmasına karşı koyamaması başka bir şey. Ama Bookchin, söz konusu dönemde bu iki durumu karıştırarak, kapitalizmin krizlerden bağımsız gelişmeye başladığı sonucuna varmaktadır.

Bununla birlikte “küreselleşme” olarak tarif edilen ve neo-liberal politikaların dayatıldığı bu dönemde, emperyalist-kapitalist ülkeler, güç ve ilişkilerini bölgesel bloklar üzerinden (Avrupa’da AB ve EFTA, Amerika kıtasında NAFTA ve MERCOSUR, Asya’da ASEAN ve Asya-Pasifik bölgesinde APEC) tahkim etmeye başlamış; ve bu dönemlerde, dünya ekonomisini farklı düzeylerde etkilemekle birlikte birçok kriz de yaşanmıştır. Bu dönemde, başta IMF ve DB olmak üzere, emperyalist kapitalizm tarafından, uluslararası alanda ekonomik müdahaleler gerçekleştirebilmek amacıyla oluşturulmuş kurum/organizasyonlar aracılığıyla, krizlerin ortaya çıktığı ülke/bölgelerde, bu krizlerin sistemi, emperyalist tekelleri etkilememesi ve emekçi halk kitlelerine yıkılması için “yapısal uyum programları”nın uygulanması dayatılmıştır. Boyut ve etkileri farklı olmakla beraber, bu dönemde burjuva ekonomistler tarafından da tespit edilen (benzerleriyle birlikte Bookchin’in aksine, birçok burjuva ekonomist, kapitalizmin krizlerini atlatacak yetkinliğe ulaştığı görüşünde değildir ve bu krizlerin tekelleri etkilemeden, en az etkiyle, yani halkın sırtına yıkılarak atlatılması için uygulanması gereken politikalar ve alınması gereken önlemler üzerinde çalışmaktadır) 1982 Lâtin Amerika krizi, 1994 Meksika krizi, 1997 Asya Krizi, 1998 Rusya Krizi, 2001 Türkiye krizi ve 2001 sonu 2002 yılı başında tekrar Lâtin Amerika’dan bir ülke olan Arjantin’deki kriz, kapitalizmin çatışma ve krizlerle varlığını sürdüren bir sistem olduğunun somut örnekleri olarak durmaktadır.

IV.

Yazarımızın, kapitalizmin, bir üretim tarzı olarak toplumsal alanda yarattığı eşitsizlikler nedeniyle ‘içsel’ olarak bir kriz yaşamadığını, asıl kriz ve çelişkinin kapitalizm ile doğa arasındaki dışsal-ekolojik kriz ve çelişki olarak şekillendiğini söylediğini belirtmiştik. Çünkü Bookchin, kapitalizmin artık krizlerle baş edebildiğini söylerken, aynı zamanda, işçi sınıfının tarihsel rolünün de geçersizleştiğini savunmakta, kendi eko-anarşist projelerine teorik zemin hazırlamaya çalışmaktadır. Dolayısıyla, sınıfın tarihsel rolü geçersizleştiğine göre, sınıf mücadelesi de yerini ekolojik harekete bırakmalıdır: “proleter radikalizmin yerlemi (locus) fabrika ise, ekolojik hareketinki topluluktur (community): mahalle, kent ve yerel yönetimlerdir.”19

Bookchin, sınıfın geçersizleşen tarihsel rolünü üstlenecek “özne” olarak, “topluluk”u göstermektedir. Marksizmi geliştirme adına yola çıktıklarını söyleyen, ama burjuva ideolojisine eklemlenen kişi ve çevreler, kapitalizmin yeni bir evresine girildiği, işçi sınıfının yapısının değiştiği ve tarihin devrimci öznesi olmaktan çıktığı gibi noktalarda birleşmektedir. Son yıllarda oldukça tartışma yaratan ve zamanında Lenin tarafından çürütülen Kautsky’nin “ultra-emperyalizm” teorisinin post-modern bir versiyonu olan “imparatorluk”u (emperyalist kapitalist sistemin tek bir küresel organizasyon olarak şekillendiği ve ABD’nin kendi emperyalist çıkarları için değil imparatorluğun çıkarları için askeri müdahaleler gerçekleştirdiği vs. iddialarını) gündeme getiren Hardt ve Negri de, örneğin, yeni tarihsel özne olarak indirgenemez tekillikler ve farklılıklar barındıran “çokluk”u göstermektedirler.

Emperyalist kapitalizmin 1970’li yılların ilk yarısında yaşadığı krizden sonra, bu krizin işçi ve emekçilere yıkılması amacıyla gündeme getirilen neo-liberal politikalar uygulanabildiği oranda, dünya genelinde işçi sınıfı; sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma, esnek çalıştırma, teknolojik gelişmelerin sanayide kullanılmasına bağlı olarak işten çıkarılma veya düşük ücretle daha yoğun sömürüye maruz kalma gibi saldırılarla karşı karşıya kalmıştır. Üretimin, işçilerin hiçbir sosyal hakları olmadan düşük ücretlerle çalıştığı küçük işletmelere (ve bu konuda “merkez” kapitalist ülkelerden birçok bakımdan daha fazla avantaj sunan “geri”, bağımlı ülkelere ) dağıtılması/kaydırılması ve günümüz koşullarında sınıf hareketinin seyri nedeniyle örgütsüz olarak çalışan işçilerin birlikte hareket edememesi sonucu oluşturulan esnek, parçalı emek piyasası, tekellere krizi atlatma konusunda önemli avantajlar sağlamıştır.

Bu gelişmeler, sosyalizmin uğradığı yenilgi ve SB’nin çöküşüyle birlikte, belirtildiği gibi, birçok kişi ve çevre tarafından, kapitalizmin geçirdiği değişime bağlı olarak “işçi sınıfının nitelik değiştirdiği”, “devrimci rolünü kaybettiği” ve hatta “elveda proletarya” denilerek öldüğünün ilan edildiği türünden görüş ve tutumların geliştirilmesine neden olmuştur. Bu çevrelerin yaptığı çığırtkanlık, 20. yüzyılın başlarında kuantum fiziğindeki gelişmelerden sonra, maddenin öldüğü yaygarasını koparanlarla benzerlik taşımaktadır. Atom altı parçacıklarının (kuarkların) hareketinin klasik fizik (Newton fiziği) tarafından açıklanamamasını, maddenin öldüğü yaygarası eşliğinde, idealizmin zaferi olarak gösterenlere, Lenin, materyalizmin, maddeyi şu ya da bu harekete indirgemediğini ve “bilincimizden bağımsız olup ona etki eden şey” olarak tarif ettiğini hatırlatmıştır.

Yine Lenin, Marksizmin sınıfları hangi nesnel kriterlere göre tarif ettiğini şöyle açıklar:
“Sınıflar, birbirlerinden, tarihsel olarak belirlenmiş bir toplumsal üretim sisteminde tuttukları yere, üretim araçlarıyla olan (çoğu durumda yasalarla saptanan ve formüle edilen) ilişkilerine, emeğin toplumsal örgütlenişindeki rollerine ve bunun sonucu olarak, toplumsal zenginlikten aldıkları payın boyutlarına ve bunu elde etme tarzına göre ayrılan büyük insan gruplarıdırlar.”20

İşçi sınıfının değiştiği ve tarihsel rolünü kaybettiğini iddia edenler, Lenin’in işaret ettiği kriterlerin hangisinin değiştiğini söyleyip açıklayamıyorlar. Çünkü, işçi sınıfının çalışma ve örgütlenme süreçlerinde yaşanan parçalanma, sınıfta hiçbir “özsel” değişikliğe yol açmamakta; işçi sınıfının üretim araçları karşısındaki konumu (ve ürettiği artı değere kapitalistler tarafından el konulması) ile üretimin toplumsal karakteri ve mülk edinmenin özel biçimi arasındaki çelişki aynen varlığını sürdürmektedir. Ayrıca, sınıfın yerine “çokluk”, ”topluluk” gibi kavram ve kategorileri öne sürenler, bu “yapı”ların hangi toplumsal kesimlerden müteşekkil olduğunu ve bunların hangi değerler/çıkarlar etrafında birleştiklerini açıklayamamaktadırlar. Dolayısıyla, Marksizmi “aşma” adına öne sürülen bu “yeni” teori ve tespitlerden geriye, tarihin/toplumun nesnel olarak açıklanamaz, bilinemez kılınması ve devindirici tarihsel güç olarak, belirsiz, içi doldurulmamış “özne”ler yaratılarak, mücadele adına örgütsüzlüğün vaaz edilmesinden başka bir şey kalmamaktadır.

Bu muhteviyatı ve birleştirici ortak çıkarları belirsiz öznenin (topluluk) ekolojik anarşist toplumu nasıl kuracağı sorusuna gelince; Bookchin, “Eko-anarşizmin devlet gücünü ele geçirmeye yönelik geleneksel sosyalist görüşü reddettiğini”21 söyler. Zaten Marksizm de burjuva devleti ya da onun “gücünü” “ele geçirme yandaşı değildir, olmamıştır; ama burjuva devlet mekanizmasını kırıp parçalamayı ve kapitalizmden komünizme geçiş döneminde işçi sınıfının egemen sınıf olarak örgütlenmesini, aynı anlama gelmek üzere, proletarya diktatörlüğünü öngörür. Yazar, yine de, ekolojik hareketin, asıl olarak reddiyesini kaleme aldığı işçi sınıfının iktidar mücadelesi ve egemen sınıf olarak örgütlenmesi, ve başlıca, proletarya diktatörlüğü koşullarında sınıf mücadelesinin sürdürülmesi öğretisinin “geleneksel sosyalist” formulü saydığı “devlet aygıtını ele geçirme”ye değil, ona karşı koyabilmek için karşı-kurumlara ihtiyacı olduğunu belirtmekte ve bu karşı-kurumları şöyle tarif etmektedir: “Yüz yüze demokrasi yaratma fırsatına sahip olduğumuz belediyelerdir –şehir, kasaba ve köy. Yerel hükümetleri, insanların yaşadıkları ekonomi ve toplum hakkında tartışabilecekleri ve kararlar alabilecekleri halk meclislerine dönüştürebiliriz. Bir komşu şehir ya da kasabada iktidara gelirsek [erki elde edebilirsek]; bütün meclisleri konfedere hale getirilebilir, ve sonra da bu kasaba ve şehirleri halk hükümetine konfedere hale getirebiliriz – (sınıf yönetimi ve sömürünün bir aracı olan) devlet değil, halkın erke sahip olduğu bir hükümet.” Devamında da şunları yazmaktadır: “İnsanlar bu çeşit bir yüz yüze demokratik toplumu asla kendiliklerinden başaramayacaklardır. Bunun için mücadele edecek ciddi ve dirayetli bir hareket gereklidir. Ve bu hareketi oluşturmak için, radikal solcular –tabandan kontrol edilen, ve böylece de başka bir Bolşevik Parti yaratmayacağımız– bir örgüt geliştirmelidir. Bu, yerel temelde ağır ağır biçimlendirilmeli, konfederal şekilde örgütlenmeli, ve halk meclisleri ile beraber mevcut güce, [yani] devlet ve sınıf yönetimine karşı bir muhalefet oluşturmalıdır. Ben bu yaklaşımı liberter belediyecilik [ing. libertarian municipalism] olarak adlandırıyorum.”22

Bookchin’in bu kendi içinde çelişkiler taşıyan çarpık görüşleri birçok noktadan değerlendirilmeye muhtaçtır. Yazarımız, yukarıdaki bölümlerde aktardığımız gibi, kapitalizmin nitelik değiştirdiğini, sınıf mücadelesinin geçersizleştiğini ve yeni tarihsel/toplumsal öznenin “topluluk” olduğunu söylemektedir. Ama burada, iktidar meselesini tartışırken, devlete (sınıf yönetimine) karşı bir muhalefet örgütlemekten söz etmektedir. Eğer ortada bir burjuva devlet ve burjuva sınıfın iktidarı varsa, nasıl oluyor da bunun karşısındaki –ve onun varlık nedeni olan– sınıf olarak, proletarya, niteliklerini kaybediyor, tarihsel bir özne olmaktan çıkarak, yerini “topluluk”a bırakıyor? Çelişkinin bu yeni tarifi, Bookchin’in diyalektiğe yaptığı katkılardan biri olsa gerek!

Öte yandan, yazarın ifade ettiği “devlet aygıtını ele geçirme” ya da doğru deyişle iktidar mücadelesi ve işçi sınıfının, kendi iktidarını kurarak egemen sınıf olarak örgütlenmesi fikrinden vazgeçiş, mevcut iktidarlara benzememe adına, Yeni Dünya Düzeni solcularının sarıldığı popüler görüşlerden biridir. Bu durum, aslında sınıf mücadelesinden vazgeçişin, onun yerine başkaca mücadele biçim ve “özne”lerin geçirilmeye çalışılmasının kaçınılmaz bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. İşçi sınıfı iktidarı, proletarya diktatörlüğü zorunluluğu yerine geçirilen “yüz yüze demokrasi yaratma fırsatının olduğu şehir, kasaba, köy yerel hükümetlerinin dönüştürülmesi ve bunların konfedere hale getirilmesi” görüşü, yazar tarafından demokrasinin en ileri biçimi olarak sunulmaktadır. Oysa bu anarşik görüş, geniş emekçi çoğunluk için demokrasi olan proletarya diktatörlüğünün milyonda biri kadar bir demokrasi öngörmekten uzaktır. Çünkü emekçi çoğunluk için diktatörlükten başka bir şey olmayan burjuva devletin devamını, burjuvazinin, toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan işçi ve emekçiler üzerindeki baskı ve zorunun sürmesini savunmaktadır. İktidarsız konfederalizm önerisiyle, bu anarşist-teslimiyetçi tez, dönüştürücü özne olarak sunduğu “topluluk”un ulusal/uluslararası alanda ortak/nesnel çıkar ve değerlere sahip olmadığının kabulüne dayandığı için, “yüz yüze demokrasi”den söz etmekte, ve yerel hükümetleri dönüştürme/ele geçirme adına, aslında sistem içinde kendine yaşam alanları, otonom bölgeler yaratma anlayışının ötesine gidememektedir. Yerel “topluluk”un, muhalefet ederek, düzeni parça parça dönüştürmesi/ele geçirmesi fikri, sadece, Bookchin’in “devlet erkini ele geçirme” olarak Marksizme yanlış biçimde mal ettiği işçi sınıfı iktidarı uğruna mücadele ve proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlenmesine ilişkin “geleneksel sosyalist görüşlerin reddi” değildir, ama aynı zamanda, bir bütün olarak iktidar fikrinden vazgeçiştir; zaten “içsel”/sınıfsal çelişkilerini aşmış bulunan kapitalizmin, ekoloji gibi “dışsal” sorunlar bakımından, yaşanabilir/kabul edilebilir bir sistem haline gelmesi talebinin ötesine geçemeyen reformcu bir görüştür.

İktidar yerine muhalefetin, burjuva devlet aygıtının parçalanması yerine içten dönüştürülmesinin geçirilmesi fikri, “her ne hikmetse” burjuva ideologlar tarafından da itibar gören “yeni sol” değerler olmaktadır. Bu fikirlerin yaygınlık kazandığı bir dönemde emperyalist kapitalist sistem tarafından geliştirilen “yönetişim” kavramı ve “Yerel Gündem 21” gibi organizasyonlar aracılığıyla, sınıf mücadelesinin ve iktidar fikrinin terk edilmesi kaydıyla, her türlü “sivil” oluşuma, STK’lara (bu kurumlar hükümet dışı organizasyonlar olarak tarif edilmekte, ama aslında iktidar fikrinin terk edilmesi anlayışına dayanan düzen organizasyonları olarak şekillenmektedir) “yönetime katılma” (ve böylelikle sistemi meşrulaştırma) hakkı, doğrusu, görevi verilmektedir.

Bookchin, “liberter belediyecilik” olarak adlandırdığı “konfederal” sisteminin kurulması için mücadele edecek “Bolşevik Partisi olmayan” (aslında parti olmayan) bir partinin tabandan örgütlenmesini önermektedir. Bu “parti” modeli, değindiğimiz, iktidarın amaçlanması ve iktidar mücadelesi yerine muhalefet (muhalefetle yetinme) ve sistemi içten dönüştürme anlayışının geçirilmesinin doğal bir sonucudur. Ortada, devlet aygıtını parçalamak, kapitalistlerin iktidarı yerine işçi sınıfının iktidarını kurmak gibi bir amaç olmayınca, burjuva gericiliğe karşı koyabilecek ve sınıf iktidarının yönetici gücü olabilecek yetenek ve yetkinlikte bir Bolşevik parti de ihtiyaç olmaktan çıkmakta, yerine yerellerden/tabandan “demokratik tarzda örgütlenerek sistemin demokratik dönüşümünü sağlayacak” bir örgüt(süzlük) modeli ihtiyaç haline gelmektedir!

Son olarak, kapitalist emperyalist saldırganlığın, gerici emelleri için dünyanın birçok bölgesinde savaşlar, çatışmalar tezgahladığı, müdahaleler gerçekleştirdiği, bunun için dişinden tırnağına kadar silahlanmış ve burjuva merkezi devlet aygıtını ileri ölçüde yetkinleştirmiş olduğu bir çağda, üstelik işçi sınıfı iktidarını kurup egemen sınıf olarak örgütlenmedikçe, hangi türden olursa olsun palyatif “ilerlemeler”in sermayenin, paranın egemenliğini sarsmasının bile olanaklı olmadığı, sermayenin, herhangi (iktidarsız) siyasal, iktisadi, sosyal “muhalefeti” çok sayıda kanaldan kendisine ve düzenine bağlamakta zorlanmayacağı, tarihte bunun çok sayıda örneğinin olduğu düşünüldüğünde, burjuva devlet aygıtını parçalayıp gerici kapitalist düzeni tasfiyeye girişmeden, “yerel hükümetler”in ve bunların “konfederal sistemi”nin nasıl kurulacağı sorusu akla gelmektedir. Ama yazarımız, bu sorunun yanıtını, daha baştan, sistem sorununu “etik” bir sorun olarak değerlendirerek vermektedir. Sorun “etik” bir sorun olunca da, “iyiniyetle” sistemi dönüştürmek için muhalefet etmekle yetinmek ve sistemin içindeki “iyi”nin ortaya çıkmasını beklemekten başka yapacak bir şey kalmamaktadır.

SONSÖZ

Sonuç olarak, Murray Bookchin de, “Marksizmi aşma”, “devrimci teoriyi geliştirme” adına yola çıkan öncelleri gibi, ortaya koyduğu “derin” doğa incelemeleri, “incelikli ve karmaşık” toplum çözümlemeleri ve insanlığın geleceği için sunduğu eko-anarşist projeleri ile burjuvaziyi ve kapitalist düzeni savunup meşrulaştırmaya uğraşmaktan, görüş ve yaklaşımlarıyla burjuva ideolojisini “yenileme”ye ve ona katkı yapmaya çalışmaktan öteye gidememiştir.

Son sözü, Marksizmin büyük öğretmenlerinden Engels’e bırakıyoruz:

İnsanlar, ahlaki, dini, politik ve toplumsal söylemlerin, deklarasyonların, verilmiş sözlerin arkasında bazı sınıfların çıkarları olduğunu göremediklerinden politikada budalaca aldatılmışlar ve aldanmışlardır; bu gerçeği görmeyi öğreninceye kadar da aldatılmaya ve aldanmaya devam edeceklerdir. Gelişimin ve reformların destekçileri eski düzenin savunucuları tarafından daima aldatılacaklardır; ta ki ne kadar barbar ve kokuşmuş olursa olsun tüm eski kurumların, hakim sınıfların güçleri tarafından yaşatıldığını fark edesiye kadar. Bu sınıfların direnişini kırmanın yalnızca bir tek yolu var. O da bizi kuşatan bu toplumda, eskiyi silip atacak ve yeniyi yaratacak bir iktidar kurmaya muktedir ve toplumsal konumu gereği bunu yapmaya mecbur güçleri bulmak ve bu güçleri mücadele için aydınlatmak ve örgütlemektir.”23

DİPNOTLAR

1- M. Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi, Ayrıntı Yayınları, 1994, sf. 37

2- Age, sf. 26

3- M. Bookchin, Toplumsal Ekolojinin Felsefesi, Kabalcı Yayınevi, 1996, sf. 34

4- Age, sf. 46

5- F. Engels, Anti-Dühring, Sol Yayınları, sf. 71

6- M. Bookchin, Toplumsal Ekolojinin Felsefesi, Kabalcı Yayınevi, 1996, sf. 50

7- Age, sf. 43

8- D. Padovan, Toplumsal Moral İlkeleri ve Doğanın Etiği, Akt.www.geocities.com

9- M. Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi, Ayrıntı Yayınları, 1994, sf. 31

10- Age, sf. 85

11- M. Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi, Ayrıntı Yayınları, 1994, sf. 79

12- Age, sf. 38 ve 82

13- Age, sf. 81

14- Age, sf. 82

15- Marks-Engels, Felsefe İncelemeleri, Sol Yayınları, sf. 184-185

16- V.İ. Lenin, Devlet Broşürü, Evrensel Basım Yayın. sf. 4-5

17- D. Danek, M. Bookchin ile Söyleşi (kaynak: Anarşist Bakış Dergisi)

18- M. Bookchin, İleri Kapitalizm Döneminde Radikal Politika, Akt. www.rojacıwan.com

19- Age.

20- Lenin, Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü, Sol Yayınları, 1992-sf. 150

21- M. Bookchin, Toplumu Yeniden Kurmak, Metis Yayınları (Türkçe basıma önsöz-sf. 9-19)

22- M. Bookchin, İleri Kapitalizm Döneminde Radikal Politika, Akt. www.rojacıwan.com

23- F. Engels, Ütopyadan Bilime Sosyalizm, Evrensel Basım Yayın -2005, sf.92-93


* Murray Bookchin; 1921’de New York’ta doğdu, 1930’lu yıllarda komünist gençlik hareketine katıldı. 1939’da Troçkist-anarşist sapmalar nedeniyle Komünist Parti’den ihraç edildi. 50’li yıllarda “muhalif Marksistler”e, 60’lı yıllarda “Yeni Sol” hareketlerine katıldı. 1974’te Toplumsal Ekoloji Enstitüsü’nün kurucularından biri oldu. Bu tarihten sonra, ekolojik-anarşist fikir ve projeleriyle tanındı.

* Latince: bir ereğe ulaşmak için zihinsel ya da fiziksel çaba, yetkinleştirici güç-ç.

* Telos : İlkçağ Yunan felsefesinde varılacak son nokta, “erek” ya da “son amaç” anlamında kullanılan bir terim.